Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
15 Ağustos 2021
Hüküm Giymiş Bir Kitap İçin Yazıt
Az’la yetinen, açık yürekli insan,
İçkiye düşkün ve hüzün kokan,
Bu kederli kitabı fırlat, at.
Kendi söz sanatını kapmadınsa
Şeytan’dan, o kurnaz ihtiyardan,
At! bir şey anlayamazsın ondan,
Ya da inanırsın isterik olduğuma.
Ama, büyüye kaptırmadan kendini,
Gözün varsa uçuruma dalmayı bilen,
Oku beni, öğrenmek için sevmeyi beni,
Her şeye meraklı Ruh, acı çeken,
Ve gideceksin arayarak cennetini,
Acı bana!... Yoksa, lanetlerim seni!
Charles Baudelaire
07 Ağustos 2021
Her insan bir eşek sabrıyla sırtına yüklenmiş olanı taşır, çünkü yükünden birazcık daha güçlü olan eşek, mutlu bir eşektir.
Bonadea’nın sistemi, o güne kadar ikili bir hayattan meydana gelmişti. Yükselme tutkusunu yüksek düzeyde diye nitelendiren bir aile çevresinde tatmin etmekteydi ve toplum içerisindeki ilişkilerinde de çok kültürlü ve saygın bir hanımefendi sayılmanın ayrıcalığını yaşıyordu; buna karşılık tininin karşı karşıya bulunduğu belli baştan çıkartmalara, çok hassas bir yapının kurbanı olduğu ya da kendisini delilikler yapmaya iten bir kalbinin bulunduğu bahanesiyle karşı koymuyordu, çünkü kalbin delilikleri, bunlara eşlik eden koşullar çok daha pürüzsüz sayılamasa bile, romantik-politik suçlar kadar şereflidir. Bu arada kalp, Generalin hayatında şerefin, itaatin ve hizmet talimatnamesinin III. bölümünün oynadığı rolün, veya her düzenli hayatta bulunan ve sonunda aklın başa çıkamadığı her şeyi düzene sokan akıldışı kalıntının oynadığı rolün aynısını oynuyordu.
Ne var ki bu sistem, bir hatayla çalışmıştı; Bonadea’nın hayatını, aralarındaki geçişin ancak ağır kayıplarla mümkün olabildiği iki ayrı duruma ayırmıştı. Çünkü bir kalp, yanlış bir adım atmazdan önce belagat sahibi olabildiği kadar, bu adımın atılmasından sonra aynı ölçüde mutsuz da olabiliyordu ve söz konusu kalbin sahibi, manik bir köpürüş ile mürekkep karası ruhsal çalkantılar arasında bir oraya, bir buraya savruluyordu; bu durumların birbirini dengeleyebildiği, çok enderdi. Ama bu, ne olursa olsun yine de bir sistemdi; yani güdülerin başına buyruk bir oyunu değildi -örneğin bir zamanlar hayatın, geride biraz istekten yana bir borç bakiyesinin kaldığı, istekten ve isteksizlikten oluşma otomatik bir bilanço diye anlaşılmak istendiği gibi değildi-, fakat bu bilançoda sahtecilik yapabilmek için, önemli tinsel tedbirler ihtiva ediyordu.
Her insanın, izlenimlerinin bilançosunu kendi yararına yorumlamasını sağlayan böyle bir yöntemi vardır; böylece normal zamanlar için yeterli olan günlük asgari istek miktarı da ortaya çıkar. Ancak insanın yaşama isteği, isteksizlikten de oluşabilir ve bu türden malzeme farklılıkları bir rol oynamaz, çünkü bilindiği üzere, tıpkı kendi atmosferlerinde bir dans kadar hafif kanatlanan matem marşları olduğu gibi, mutlu melankolikler de vardır. Hatta burada belki tersine bir iddiada da bulunulabilir ve pek çok neşeli insanın kederli insanlardan zerre kadar daha mutlu olmadıkları da söylenebilir, çünkü mutluluk da mutsuzluk kadar yıpratıcıdır; bu nerdeyse, uçmanın ilkeye göre havadan daha hafif veya daha ağır olması gibi bir şeydir. Ama akla daha yakın gelen bir başka itiraz da vardır; zira o zaman zenginlerin, hiçbir yoksulun onları kıskanmak için bir nedenleri bulunmadığı, çünkü zenginin parasıyla daha mutlu olacağı düşüncesinin bir hayalden öteye geçemeyeceği yolundaki eski bilgeliklerinin haklı sayılması gerekmeyecek midir? Böyle bir hayal, o kişiyi sadece kendi hayat sisteminin yerine bir başkasını geliştirme göreviyle karşı karşıya bırakacaktır ve bu yeni sistemin istek bilançosu, en iyi olasılıkla küçük bir mutluluk fazlalığıyla kapanacaktır ki, bu fazlalık da zaten fiilen bilançoda bulunmaktadır. Teorik olarak bu, evsiz barksız bir ailenin, eğer buz gibi bir kış gecesi boyunca donmamışsa, sabah güneşinin ilk ışıklarıyla birlikte, sıcak yatağından çıkmak zorunda olan zengin adam kadar mutlu olacağı anlamına gelir; pratikte ise her insan bir eşek sabrıyla sırtına yüklenmiş olanı taşır, çünkü yükünden birazcık daha güçlü olan eşek, mutlu bir eşektir. Ve gerçekten de, gözlem sadece bir eşekle sınırlandırıldığı sürece, bu, kişisel mutluluğun ulaşılabilecek en güvenilir tarifidir, işin gerçeği şudur ki, kişisel mutluluk (veya denge, halinden memnun olma ya da kişinin en içsel otomatik hedefi nasıl adlandırılırsa), ancak bir taşın bir duvardaki veya bir damlanın bir nehrin içindeki varlığı kadar kendi içine kapalıdır; bütünün gerilimleri, taşın veya damlanın içinden de geçer. Bir insanın kendisinin ne yaptığı ve ne hissettiği, başkalarının onun için normalde yaptıklarını ve hissettiklerini varsaymak zorunda olduğu şeylerle karşılaştırıldığında, önemsizdir. Fakat hiçbir insan, sadece kendi dengesini yaşamaz; herkes, kendisini kuşatan kesitlerin dengesine dayanır, ve böylece kişinin küçük istek fabrikasında son derece karmaşık ahlâki bir kredi de işe karışır; bu krediden daha sonra da söz edilecektir, çünkü gerek topluluğun gerekse bireyin ruhsal bilançosunda onun da yeri vardır.
Bonadea’nın sevgilisini yeniden kazanma yolundaki çabalarının başarısız kalmasından ve onu, Ulrich’i kendisinden çalanın Diotima’nın tini ve eylem gücü olduğuna inandırmasından bu yana, Bonadea bu kadına ölçüsüz bir kıskançlık duymaktaydı; fakat zayıf insanların başına kolaylıkla geldiği gibi, o da Diotima’ya duyduğu hayranlığın etkisiyle onun adına belli bir açıklama ve mazeret bulmuştu; bu, kaybının ağırlığını kısmen azaltmaktaydı; Bonadea, belli bir süredir işte bu durumdaydı ve arada sırada Paralel-Eyleme mütevazı katkılar bahanesiyle, fakat evin genel trafiğine dahil edilmeksizin, Diotima tarafından kabul edilmesini sağlamıştı, ve bu konuda Diotima ile Ulrich arasında belli bir uzlaşmanın bulunduğu hayali içersindeydi. Böylece, bu ikisinin acımasızlıklarının acısını çekiyordu, ve onları aynı zamanda da sevdiğinden, iç dünyasında duygularının saflığına ve bencillikten uzaklığına ilişkin bir yanılsama da oluşuyordu. Sabahları, sabırsızlıkla beklediği an gelip de kocası evden ayrıldığında, çoğu defa tüylerini düzeltmek isteyen bir kuş gibi aynanın karşısına oturuyordu. O zaman saçlarını, Diotima’nın Yunan topuzuna benzemediği söylenemeyecek bir şekil alana kadar bağlıyor, yakıyor ve büküyordu. Saçının içinden düzelterek ve fırçalayarak küçük lüleler çıkartıyordu, ve saçlarının tamamı sonunda biraz gülünç bir hal alsa bile, o bunun farkına varmıyordu, çünkü aynadan kendisine genel şekillenişi içersinde artık uzaktan da olsa o İlâhi varlığı çağrıştıran bir çehre gülümsüyordu. O zaman hayranlık duyduğu bir varlığın kendine olan güveni, güzelliği ve mutluluğu, tıpkı insanın büyük bir denizin kıyısında oturması ve ayaklarını suya sokması gibi bir duygu yaratarak, henüz derinliğine gerçekleşmiş olmasa bile esrarlı bir birleşmenin küçük, sığ, sıcak dalgaları halinde iç dünyasında yükseliyordu. Bu dinsel bir tapınmaya benzer tavır -çünkü insanın en eski zamanlarda bütün vücuduyla içine süründüğü Tanrı maskelerinden uygarlığın törenlerine varıncaya kadar, inançlı taklidin eti kavrayan bu türden bir mutluluğu, önemini henüz asla bütünüyle kaybetmemiştir!—, elbiseleri ve dışsal görünümleri bir tür zorlamanın etkisi altında kalarak sevmesi yüzünden, Bonadea üzerinde daha büyük bir hâkimiyet kurmaktaydı. Bonadea sırtında yeni bir elbiseyle aynada kendine baktığında, günün birinde kabarık kolların, alındaki küçük perçemlerin ve kabarık eteklerin yerini dizboyu eteklerin ve erkek stili saçların alacağını asla kafasında canlandıramazdı. Hatta böyle bir ihtimali tartışmazdı bile, çünkü beyni böyle bir tasavvuru içine sığdıramazdı. O, her zaman kibar bir kadının nasıl görünmesi gerekiyorsa, öyle giyinmişti ve her yarı yılda bir yeni modaya, ebediyete duyduğu saygının aynısını duyardı. Eğer düşünme yetisi, zorla fânilik itirafına zorlanabilseydi bile, bu Bonadea’nın duyduğu saygıda hiçbir azalmaya yol açamazdı. Bonadea, dünyanın zorlamasını arı haliyle içselleştiriyordu ve kartvizitlerin bir köşesinin büküldüğü, yeni yıl kutlamalarının dostların evlerine yollandığı veya baloda eldivenlerin çıkarıldığı zamanlar, bütün bunların artık yapılmadığı zamanlarda Bonadea için öteki çağdaşlarına göre yüz yıl öncesi ne ise, o kadar uzakta, yani bütünüyle kafada canlandırılamaz, imkânsız ve aşılmış bir zamanda kalmıştı. Yine bundan dolayı, Bonadea’yı elbisesiz görmek de aynı ölçüde tuhaftı; böyle bir durumda Bonadea, ansızın düşünsel düzeydeki her türlü korumadan yoksun kalıyor, bir deprem kadar insanlık dışı bir biçimde üstüne saldıran acımasız bir zorlamanın çıplak kurbanı oluyordu.
Ama şimdi, kültürünün bulanık bir maddeler dünyasının dalgalanmaları arasındaki bu dönemsel yıkımları, silinip gitmişti ve Bonadea, dış görünüşüne sırlardan yana bunca zengin bir itina göstermeye başladıktan sonra, yirmi yaşından beri yapmadığı bir şeyi yapıp, hayatının gayri meşru kısmını dul olarak yaşamaya koyulmuştu. Gerçi dış görünüşlerine olağanüstü bir titizlik gösteren kadınların, genel bir deneyim olarak, erdemli oldukları kabullenilebilir, çünkü o zaman araç, amacı geri plana iter - tıpkı büyük spor kahramanlarının çoğunlukla kötü sevgili olmaları, çok fazla savaşçı görünüşlü subaylardan kötü askerlerin çıkması ve tinsel örgüsü özellikle güçlü erkek kafalarının bazen birer aptal olabilmeleri gibi; ama Bonadea açısından söz konusu olan, bu enerji dağılımı sorunu değildi; o, çok şaşırtıcı ölçüde bir aşırı verimlilikle yeni hayatına yönelmişti. Bir ressamın işine duyduğu sevgiyle kaş kalemi kullanmaya, alnına ve yanaklarına biraz emaye parıltısı vererek, bu kısımların doğalcılıktan kilise üslubuna özgü o hafiften yüceliğe ve gerçeklikten uzağa doğru uzanmasını sağlamaya, vücudunu hafif bir korsenin içinde hale yola koymaya, başka zamanlar fazla engelleyici ve, aşırı bir dişiliği sergilemelerinden ötürü, utandırıcı bulmuş olduğu göğüslerine karşı da adeta bir kız kardeş sevgisi beslemeye başlamıştı. Kocasının, parmağıyla onun boynunu kaşıdığında: “Saçımı bozma!” şeklinde bir yanıt almaktan, veya: “Bana elini vermek istemez misin?” diye sorduğunda: “imkânsız, üstümde yeni bir elbise var!” tarzında bir yanıtla karşılaşmaktan hayrete düşmediği söylenemezdi. Fakat günahın gücü, vücudun onu tutsak etmek için kullandığı menteşelerden kurtulmuştu ve bir ilkbahar yıldızı gibi Bonadea’nın nura boğulmuş yeni dünyasında gezinmekteydi; bu yeni Bonadea, ışığa boğulmanın bu alışılmamış ve saydamlaşmış türünün etkisiyle kendisini, sanki üstünden bir kabuk düşmüşçesine “aşırı sinirlilik”ten özgürleşmiş hissetmekteydi. Evlendiklerinden beri ilk defa kocası, kendine evinin huzurunun bir üçüncü kişinin tehdidi altında olup olmadığını kuşkuyla soruyordu.
Fakat böylece meydana gelen, aslında yaşam sistemlerinin alanına giren bir fenomenden başka bir şey değildi. Şimdiki zamanın atmosferinden kopartılıp, bir insan bedeninin sırtındaki ucube varlıklarıyla bir biçim olarak bağımsız gözlem konusu yapıldıklarında, ancak burna geçirilen bir okun ya da dudaklara takılan bir halkanın eşliğine layık, tuhaf borulardan ve urlardan başka bir şey değildirler; fakat, sahiplerine ödünç verdikleri niteliklerle birlikte görüldüklerinde, ne kadar da çekici olurlar! O zaman, ancak bir kâğıdın üstündeki dalgalı çizginin içine büyük bir kelimenin anlamının girmesiyle karşılaştırılabilecek bir şey ortaya çıkar. Bir insanın göze görünmeyen iyiliğinin ve seçkinliğinin, o insan gezmeye çıkmışken veya bir çay davetinde tam tabağına sandviç alırken ansızın, tıpkı dini konulu eski resimlerdeki gibi, başının arkasından yumurta sarısı rengi yaldızlı, dolunay büyüklüğünde bir aziz hâlesi şeklinde yükseldiğini gözünüzde canlandırın; bu, hiç kuşkusuz en görülmedik ve sarsıcı yaşantılardan biri olurdu; ve göze görünmeyeni, hatta aslında hiç varolmayanı görünür kılmak gibi bir gücü iyi dikilmiş bir elbise hemen her gün kanıtlamaktadır!
Böyle şeyler, kendilerine ödünç verdiğimiz değerleri olağanüstü faizlerle geri ödeyen borçlulara benzer, ve aslında ortada bunlardan başkaca bir şey de yoktur. Çünkü elbiselerin sözü edilen niteliğine inançlar, önyargılar, teoriler, umutlar, bir şeye duyulan inanç, düşünceler ve hatta, kendi gücüyle onların doğruluğunu özümsemişse eğer, düşüncesizlik bile sahiptir. Bütün bunlar, bizim onlara ödünç verdiğimiz serveti bizlere ödünç vererek, dünyayı bizden kaynaklanan bir ışığın altında gösterme amacına hizmet eder, ve aslın da bu, üstesinden gelebilmek için herkesin kendi sistemine sahip bulunduğu görevden başkaca bir şey değildir. Büyük ve çokyönlü bir sanat aracılığıyla, en tuhaf ve korkunç şeylerin yanında yaşamamızı, bunu yaparken de bütünüyle sakin kalmamızı sağlayan bir körleşmeyi üretmekteyiz; bunu başarabiliyoruz, çünkü evrenin bütün bu donup kalmış yüz ifadelerini bir masa veya sandalye, bir çığlık veya ileriye doğru uzanmış bir kol, bir sürat veya kızarmış bir tavuk olarak teşhis edebiliyoruz. Kafamızın üzerindeki açık bir gökyüzü uçurumu ile ayaklarımızın altındaki hafiften kapalı bir gökyüzü uçurumu arasında, yeryüzünde kendimizi sanki kapalı bir odadaymışız gibi rahat hissedebiliyoruz. Hayatın hem uzamın insanlıkdışı enginliklerinde hem de atomlar dünyasının insanlıkdışı daracıklığında kaybolup gittiğini biliyoruz, ama bu arada çeşitli oluşumlardan meydana gelme bir kesite dünyanın nesneleri gözüyle bakıp, bunun sadece orta derecedeki belli bir uzaklıktan aldığımız izlenimlerin yeğlenmesi olduğu üzerinde kafa yorma gereğini hiç duymuyoruz. Böyle bir davranış, aklımızın yüksek seviyesinin önemli ölçüde altında kalıyor, fakat özellikle bu, duygularımızın da bunda güçlü bir payının bulunduğunu kanıtlıyor. Ve gerçekten de, insanlığın en önemli tinsel tedbirleri, tutarlı bir ruhsal durumun korunması hedefine hizmet ediyor; dünyanın bütün duyguları, bütün tutkuları, insanlığın yüksek düzeye vardırılmış ruhsal huzurunu korumak için harcadığı dev, fakat bilincine varılmamış çabası karşısında bir hiç olarak kalıyor! Göründüğü kadarıyla bundan söz etmeye bile değmez, çünkü ortada buna ait hiçbir yakınma yok gibi. Fakat daha yakından bakıldığında, insana çevresinde dolanan yıldızlar arasında dimdik yürüme yetisini kazandıranın ve dünyanın neredeyse sonsuz bilinmezliğinin ortasında onun elini heybetli bir tavırla ceketinin ikinci ve üçüncü düğmeleri arasına sokmasına izin verenin, son derece yapay bir bilinç durumu olduğu anlaşılıyor. Ve bunu gerçekleştirebilmek için sadece her insan, ister budala, ister bilge olsun, kendi sanatsal becerilerini kullanmakla kalmıyor; bu kişisel sanatsal beceriler sistemleri, toplumun ve bütünün daha yüksek ölçekte olmak üzere aynı amaca hizmet eden ahlâki ve entelektüel denge önlemlerinin örgüsüne de maharetle yerleştirilmiş durumda. Bu birbirine kenetlenme, büyük doğada rastlanan ve evrenin bütün güç alanlarının yeryüzünün içini etkilemesine benzeyen bir durum; sonu, yeryüzünde olup bitenler olduğu için, insanoğlu bunun farkına varmıyor; böylece gerçekleşen tinsel hafifleme öylesine büyük ki, en bilge olanlar da, hiçbir şey bilmeyen küçük kızlar da rahatsız edilmeden, çok iyi ve akıllı bir şekilde yollarını sürdürebiliyorlar.
Fakat zaman zaman, duymanın ve istemenin zorunlu durumları diye de adlandırılabilecek böyle memnuniyet durumlarından sonra, sanki bunun tam karşıtı başımıza geliyor veya, yine bir tımarhanenin kavramlarıyla dile getirilmek istenirse eğer, yeryüzünde ansızın bir düşünceden kaçış başlıyor ve bunun ardından bütün insan hayatı, yeni odak noktalarının ve eksenlerin üstüne biniyor. Bütün büyük devrimlerin vesileden daha derinde yatan nedeni, artık da yanılmaz hale gelen koşulların yığılmasında değil, ruhların yapay memnuniyetini desteklemiş olan içeriğin aşınmasında yatar. Bunun için kullanılabilecek en uygun söylem, bir erken dönem skolastik düşünürüne ait olan Latince “Credo, ut intelligam” özdeyişidir, ve biraz serbest bir çeviriyle bugünün Almancasına şöyle aktarılabilir: Tanrım, benim tinime bir üretim kredisi ihsan eyle! Çünkü büyük bir olasılıkla her insani Credo, kredinin özel bir şıkkıdır. Aşkta ve iş hayatında, bilimde ve uzun atlamada insan, kazanmazdan ve erişmezden önce inanmak zorundadır, ve bunun bütün bir hayat için geçerli olmadığı nasıl söylenebilir?! Hayatın düzeni istediği kadar gerekçeye dayansın, bu düzene yönelik bir parça gönüllü inanç temelde her zaman vardır, dahası, tıpkı bir bitkide olduğu gibi, sürgünün başladığı noktayı belirtir; hiçbir hesabı ve koruması bulunmayan bu inanç bir defa harcandı mı, arkasından hemen çöküş gelir; çağlar da, imparatorluklar da, ticari işletmeler de kredilerini kaybettiklerinde çökerler. Ruhsal dengeye ilişkin olup, Bonadea gibi güzel bir örneği çıkış noktası alan gözlem, böylece İmpkral ya gibi hüzünlü bir örneğe varmış olmaktadır. Çünkü İmpkralya, içinde bulunulan gelişme sürecinde Tanrının krediden, yaşama isteğinden, kendine olan inancından ve bütün kültür devletlerinde bulunması gereken, bir görevlerinin olduğu hayalini yaymalarını sağlayan yetenekten yoksun kıldığı ilk ülkeydi. Akıllı bir ülkeydi ve içinde kültürlü insanlar barındırıyordu; dünyanın her yerindeki bütün eğitilmiş insanlar gibi bu ülkedeki kültürlü insanlar da gürültüden, hızdan, yenilik hareketlerinden, kavgalardan ve hayatımızın optik-akustik peyzajına dahil her şeyden oluşma muazzam bir hayhuyla, kararsız bir ruh hali içersinde koşuşup durmaktaydılar; bütün insanlar gibi onlar da her gün saçlarını diken diken eden bir düzine haber okuyor ve dinliyorlardı, ve bu haberlerden ötürü heyecanlanmaya, hatta onlara müdahale etmeye hazırdılar, ama iş bu noktaya kadar varamıyordu, zira birkaç saniye sonra bunların çekiciliği, yeni gelenler yüzünden bilinçlerden kovuluyordu; ötekiler gibi bu insanlar da çevrelerinde oluşmuş yumağın içinde şu veya bu şekilde meydana gelen cinayetlerle, saldırılarla, tutkularla, fedakârlıklarla, büyüklükle kuşatılmış olduklarını hissediyorlardı, ama bu maceralara ulaşamıyorlardı, çünkü bir büroda veya başkaca bir mesleki kurumda tutukluydular; akşamları serbest bırakıldıklarında ise ne yapacaklarını bilmedikleri gerilimleri, eğlendirmeyen eğlencelerin içinde patlıyordu. Ve özellikle kültürlü insanlarda, kendilerini Bonadea kadar mutlak bir biçimde aşka adamamışlarsa eğer, bu duruma eklenen bir şey daha vardı: Bu insanlarda artık kredi ve hile yeteneği kalmamıştı. Gülümsemeleri, iç çekişleri, düşünceleri neye yönelikti? Niçin düşünmüşlerdi ve gülümsemişlerdi? Bunları artık bilmiyorlardı. Fikirleri, rastlantılardı, eğilimleri çoktandır vardı, bir biçimde her şey, insanın içine koştuğu bir şema gibi havada asılıydı, ve birlik ve bütünlüklerine ait herhangi bir yasa bulunmadığından, hiçbir şeyi bütün kalpleriyle yapamıyorlardı. Böylece, kültürlü insan, herhangi bir borcun gittikçe kabardığını, bunu asla tasfiye edemeyeceğini hisseden insandı, kaçınılmaz iflâsı gören veya, başka herkes gibi içinde yaşamaktan memnun olmasına rağmen, içinde yaşamaya mahkûm olduğu zamanı suçlayan veya kaybedecek hiçbir şeyi bulunmayan birinin cesaretiyle bir değişiklik vaat eden her düşüncenin üstüne saldıran adamdı.
Elbette bu, bütün dünyada böyleydi, fakat Tanrı, İmpkralya’yı krediden mahrum bıraktığında, kültürün güçlüklerini bütün halkların anlamalarını sağlamak gibi özel bir şey de yaptı. Bu halklar, yerlerinde bakteriler gibi yaşamışlar, gökyüzünün normal yuvarlaklığından veya benzer şeylerden ötürü herhangi bir şekilde tasalanmamışlardı, ama ansızın bulundukları yer, kendilerine çok dar gelmeye başlamıştı, insan daha fazlası olabilmek için daha fazla olduğuna inanmak zorunda olduğunu genellikle bilmez; fakat bunu herhangi bir şekilde üzerinde veya çevresinde hissetmek zorundadır, ve kimi zaman ansızın böyle bir eksikliği hissetmeyebilir de. O zaman hayali bir şeyi eksilmiş demektir. İmpkralya’da kesinlikle hiçbir şey olmamıştı, ve eskiden olsaydı, eski ve göze çarpmayan İmpkralya kültürünün işte bu olduğu düşünülebilirdi, fakat şimdi bu Hiçbir Şey, uyuyamamak veya anlayamamak kadar tedirgin ediciydi. Bu nedenle entelektüellerin, kendi kendilerini bunun ulusal bir kültürde farklı olacağına inandırdıktan sonra, İmpkralya’daki halkları da buna inandırmaları kolay olmuştu. Bu, dinin veya Viyana’daki iyi yürekli imparatorun yerini tutan bir tür ikame gibiydi veya haftanın yedi gününün bulunması gibi anlaşılmaz bir olgunun açıklamasıydı. Çünkü açıklanamayan çok şey vardır, fakat insan kendi milli marşını söylediğinde, bunları hissetmez. Elbette bu, iyi bir İmpkralyalının kendisinin ne olduğu sorusuna şu yanıtı vermesi için en uygun an olurdu: “Hiçbir şey!” Çünkü aslında bu, ortada bir İmpkralyalıdan daha önce olmamış her şeyi yapabilme özgürlüğüne sahip bir şeyin varlığı demekti! Fakat İmpkralyalılar inatçı insanlar değillerdi ve sadece her ulusun öteki ulusu istediği gibi şekillendirmesi için çaba harcamakla, yani yarımla yetiniyorlardı. Bu arada, insanın kendi çekmediği acıları bilebilmesi, elbette zordur. Ve insan iki bin yıl süren bir diğerkâmlık eğitiminin ardından öylesine kendinden vazgeçmişti ki, benim ya da senin durumumuz kötü olsa bile, hep bir başkası için elini taşın altına sokuyordu. Ama buna rağmen o ünlü İmpkralya milliyetçiliği kafalarda çok vahşi bir şey gibi canlandırılmamalıdır. Bu milliyetçilik, gerçek olmaktan çok tarihsel bir oluşumdu. Oradaki insanlar, birbirlerinden bayağı memnundular; gerçi birbirlerinin kafalarını kırıyorlar, yüzlerine tükürüyorlardı, fakat bunları sadece daha yüksek bir kültürü göz önünde tutarak yapıyorlardı - tıpkı yalnız başınayken bir sineğin bile canını acıtamayan bir insanın, mahkeme salonunda, çarmıha gerilenin tasvirinin altında bir insanı ölüme mahkûm etmesi gibi. Ve şunu da söylemek, herhalde mümkündür: İmpkralyalılar, kendi daha yüksek düzeydeki Ben’leri ne zaman mola verse, rahat bir nefes alıyorlar, kendilerini, tıpkı bütün insanların da öyle yaratılmış oldukları gibi, yemek yemeğe yarayan yumuşak başlı araçlar yerine koyuyorlar ve tarihin araçları olarak edindikleri tecrübeler karşısın da da büyük hayrete düşüyorlardı.
04 Ağustos 2021
Bunalıyorum çocuk, büyük bir ızdırap içinde bunalıyorum... Her taraf derin bir yokluk, maddi, manevi perişanlık içinde. Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz.
Hasan Rıza Soyak
Denizin Getirdikleri
İstedi ki memleketin her tarafı bağ olsun
Tez büyüsün tepeleri yüce yüce dağ olsun
1948 yılında
On beş gün yattım uyudum
Sırtüstü yattım uyudum
Gemlik körfezinde.
Dağların ortasında, ayağımın dibinde
Çocuk gibiydi oynaşan nazlı sular,
Unuttuk, sevmesini çoktan unuttuk
Severse çocuklar sever.
Belki de beni değil
Dalgalar özgürlüğü seviyordu,
Dağlardan tarlalardan
Gürleyip akmak istiyordu.
Ama bu dağlar bizim dağlarımız
Ayrısı gayrısı yok denizle,
Yabancımız değil bağlar bahçeler
Zeytin ağaçlarımız.
O ağaçlar ki şimdi soluk yeşil
Sonra kömür gözlü kızlara benzer,
O ağaçlar ki anamız gibi
Durmadan emzirirler.
Gelin yaklaşın dalgalar yanıma
Bıktım insanlardan, kentlerden bıktım!
Sayın ki bir gemiciyim, gemim batmış,
Yüze yüze kıyıya çıktım!
Deniz utangaç bir kadın gibi sokuldu yanıma
Öptüm okşadım mavi saçlarını,
Tuttum, ince damarlı bileklerinden, günlerce tuttum,
Yüzümde gezdirdim avuçlarını.
Sen biricik kadınımsın mavi deniz
Bir başka oluyorum her koynuna girdiğim zaman.
Serin sularında can verip can alırken
Kuşlar bizi seyretti uçaraktan.
Anladım ki boş değil yaşamamız,
Her şeyin bir tadı var.
Sen biricik kadınımsın mavi deniz!
Kalbinde çarpan sevgi dalgalar.
II
Böyle deyip Kerem gibi düştüm yollara
Trenler, gemiler, arabalar.
Uçsuz bucaksız yurdumun göklerinde
Beni kuş gibi uçurdular.
Solgun tarlaları kederli akşamlarda
Seyrettim trenlerin penceresinden,
İnsanlar üst üste uyuyorlardı.
Çıkmış gibi amansız bir savaş içinden.
Adamlar gördüm yorgun argın
Geceye doğru yürüyorlardı.
Kadınlar gördüm çocuğu kucağında,
Kasabalar gördüm eskimiş, küçük, darmadağın.
Küçük vadilerde küskün kimsesiz
Bakar gibiydiler konuşmadan
Nasıl ağlamak istiyordum bilemezsiniz!
Azgın fırtınalar denizlerde,
Şehirlerde ışıktan dalgalar
Bekleşen kadınlar geceleri,
Rüzgâr gibi kızlar, küskün çocuklar.
İnsanlar! Şeytanın sütkardeşi!
Bazı bazı sizleri de gördüm uzaktan;
O zaman sövmek geldi içimden
Ayıptır söylemesi…
Cahit Külebi
Yolculuk
Yavaş yavaş kaybolacak bindiğin tren,
Eriyen karlar gibi içinden
Bütün sıkıntıların akıp gidecek.
Bağdaş kuracaksın bir tahta sıranın üstüne
Yolculara merhaba diyerek
Ardın sıra kaçan kırları seyrederek
Coğrafya derslerini hatırlayacaksın yine
Adını bilmediğin nehirlerden geçerek.
Bir dikili ağacın bile yok yeryüzünde
Ama bir memleketin var sevilecek!
Eriyen karlar gibi içinden
Bütün sıkıntıların akıp gidecek
Ağlamayacak kimse ardından, gülmeyecek!
Cahit Külebi
03 Ağustos 2021
‘‘Birkaç aylık ömrümün kaldığını şimdi öğrendim. Söylemek istediklerim şunlar:
Gençliğimde yakında öleceğimi bilseydim, hayatımın nasıl değişeceğini sık sık merak ederdim. Morbid, belki ama takıntılı değil. Sadece merak. İnsan sonun geldiğini bilerek nasıl yaşar? Aileme ve arkadaşlarma nasıl söylerdim? Depresyona girer miydim? Ahiret var mı? Ölüme nasıl hazırlanırsın?
Kübler-Ross'un yas evrelerinde bir üniversite dersi aldım ve felsefe dersleri için Deistler, Darwinistler ve ahiret hakkında makaleler yazdım. Bazen bir tarafa, bazen diğerine katılıyorum. Piskoposluk olarak yetiştirildim ama pek iyi biri olmadığım ortaya çıktı. Roma Katoliklerinin, Yahudilerin ve ateistlerin aksine, biz Piskoposlular çitleri çevirmede çok iyiyiz. Tüm bakış açılarını benimsiyoruz ve sonuç olarak Üniteryenler kadar kafamız karıştı.
Birkaç yıl önce Harvard'da diploma almak için yazılı bir seminere katıldım. Her hafta bir kompozisyon yazmamız ve her bir sınıf arkadaşına göndermemiz gerekiyordu, böylece her kompozisyon sınıfta sadece profesör tarafından değil, aynı zamanda profesörün onayını almak için istekli 12 meslektaşımız tarafından da incelendi.
Bir hafta, doktorların bana birkaç ay içinde öleceğimi söylediğini hayal ettim. Makalemde, tüm durakları çıkardım. Kimi ve neyi özleyeceğimi anlattım. Ölümden sonra rahat bir yaşam umuyordum ve ölümden sonra hala en sevdiğim müziği duyabilir miyim, lezzetli yiyecekler seçebilir miyim ve hatta Dünya'nın zamanında gelip gelmeyeceğini merak ettim .
Deneme işe yaradı, belki de o zaman bile, 70 yaşındayken sınıf arkadaşlarıma kıyasla yaşlı bir sisliydim. Sınıfa yaklaştığımda genç bir kadının benim için kapıyı açık tuttuğunu fark ettim ve onu alıkoymamak için hızlı adımlar attım.
"Nasılsın Jack?" diye sordu.
"İyi sen nasılsın?"
"Hayır," dedi şefkatle. "Yani, gerçekten . Nasıl olduğunu bize?”
Yazıyı kelimenin tam anlamıyla aldığını hemen anladım.
Yazımın gerçek olduğuna inanan diğer öğrenciler övgü dolu ve merhametliydi. Sömestr boyunca sınıf arkadaşlarım yakında öleceğimi düşünerek yazdıklarımı merhametle değerlendirdiler. Onlara sağlıklı olduğumu söylemeye asla cesaret edemedim.
Ancak şimdi, kader benimle hesaplaşmak üzere.
Bir haftalık enjeksiyonlar, kan testleri, X-ışınları ve CAT taramasından sonra kanser teşhisi kondu. Çalışamaz durumda. Doktorlar, yıllar değil aylar içinde ölçtükleri bir zaman içinde beni öldüreceğini söylüyorlar.
Dedikleri gibi, kader bana güvertenin dibinden birini dağıttı ve şimdi yıllardır kafamı kurcalayan soruyla yüzleşmeye mahkumum: Bir insan hayatının son aylarını bildiğini nasıl geçirir?
Özleyeceğim şeylerin başında, hayatımın en büyük lütfu olan güzel karım Geraldine'in her sabah gülümsemeleri ve sarılmaları geliyor. Üç çocuğumun kahkahalarını duymadan sonsuzluk kavramından nefret ediyorum. Peki ya benim 40 gül çalım? Onları kim yetiştirecek? Amerika güllerimin kırmızısı veya sarı Julia Childs'ımın aroması olmadan bir öbür dünya hayal edemiyorum.
Üç çocuğa da tek tek anlattık. John Patrick yüzünü ellerinin arasına aldı, hıçkırıklarla dolu. Telefonu kapattıktan sonra, Jennifer iki büklüm oldu ve köpeği Rosie gözyaşlarını yalamak için yaklaşana kadar ağladı ama melankoliyi değil. Faith telefonda, eğer onu görebilirsem ağladığını ve babası olmadan nasıl geçinebileceğini merak ettiğini söyledi. Şimdi, her gün internette, yeni araştırmalar, yeni stratejiler, yeni ilaçlar için şnorkelle yüzüyor. Karım her sabah ağlar, sonra kollarını sıvar ve tüm doktor randevularını ve ilaçlarını halleder. Onsuz . . . Hayal edemiyorum.
Şimdiye kadar, hayat muhteşemdi. HL Mencken'in kralların hayatı olarak tanımladığı bir gazete için yazdığım için kutsanmıştım. Sporda kopya çocuk olarak Globe için çalışmaya başladığımda , ardından polis muhabiri, Eyalet Meclisi muhabiri, şehir editörü, başyazı yazarı, Washington muhabiri, ulusal muhabir, televizyon eleştirmeni, uzun metrajlı yazar ve ombudsman olarak çalışmaya başladığımda gençtim. . İlk hikayem 1958'deydi, bu nedenle bu makalenin bugün yayınlanması, yazımın Dünya'da göründüğü sekizinci on yılı işaret ediyor .
Her haber odasında ölümün tam zamanlı bir işi vardır ve bu yüzden çoğu muhabir gibi ben de cinayetler, intiharlar ve ölümcül kazalar hakkında çok şey yazdım. Ailem, arkadaşlarım ve meslektaşlarım için çok fazla ölüm ilanı yazdım.
Ölümle ilgili her hikaye iç karartıcı değildir. Florida'da 104 yaşında bir adamla röportaj yaptım. Huzurevine geldiğimde, tahmin ettiğim gibi bornozuyla salyaları akmıyordu. Her gün yaptığı gibi bir spor ceket giymişti ve İç Savaş tarihi hakkında bir kitap okuyordu. Bruce Catton'ın yüzüncü yıllık İç Savaş tarihini -toplam 1.680 sayfa- karıştırmamaya karar verdim ama Florida'lı o yaşlı adama hayran kaldım.
Ayrıca Tanrı'ya kızan 101 yaşında tatlı bir kadınla röportaj yaptım ve ona aklını vermek istedi. En büyük kederi, bekleyen ölümü değil, dört oğlundan daha uzun yaşamasıydı. “Tanrı'nın bana karşı ne yaptığını hayal edemiyorum ki, onları benden önce alacaktı” dedi. Şöminesinin şömine rafından titreyen elleriyle her oğlunun birer fotoğrafını kaldırdı ve öptü.
İnsanın kendi hayatının son ayrıntılarını elden geçirmesi, görevi gereği önüne gelmiş bir yazıya son şeklini vermesi gibi. Editör yazının varsa yanlışlarını düzeltir, baskıya göndermeden önce onu mükemmelleştirir. Sadece iki hafta önce dosyalarımın ve bir kenara attığım kağıtların korunmasını hayati önemde mutlaka gerekli görürken, şimdi hepsi çöpe gidecek. Aralarında dört yıl önce bozulmuş bir televizyonun kullanma klavuzu, tutulmuş ama yazılmamış yazıların notları ve öldüğüm gün değerleri sıfır hale gelecek eski kız arkadaşlarımın mektupları da var. Çöp kutularını bu tür anılarla doldururken hayatımın büyük bölümünün boş şeylerle geçtiğini üzülerek hatırladım.
Ölümden sonra zaten ölmüş insanları görme şansımız olacağından emin olsaydım, son aylar çok daha kolay olurdu. En iyi arkadaşım 1972'de ölen ve o günden beri her gün özlediğim babamla el sıkışmak istiyorum. Ona bir özür borçluyum. 12 yaşımdayken pantolonundan 50 sent çaldım, iki çeyrek. Yine de suçluluk boğucuydu ve 10 gün sonra onun 50 sentini değiştirdim ve faiz ve kefaret için fazladan 25 sent ekledim.
Tartıştığımız tek şey siyasetti. Ateşli bir Cumhuriyetçiydi. Ben sıkıcı bir liberalim. Oğlum 1994'te doğduğunda doktor filmlerde olduğu gibi onu ayak bileklerinden baş aşağı tuttu ve erkek olduğunu açıkladı. "Bunu biliyorum." dedim sinirle. “Demokrat mı?”
O yılın ilerleyen saatlerinde, Mount Auburn Hastanesinde annem ölümün eşiğine geldiğinde sordum: ‘‘Ölünce nereye gidiliyor anne?’’
‘‘Bilmiyorum oğlum, fakat uzun bir yolculuğa çıkacağımı ve babanı da göreceğimi biliyorum.’’
‘‘Eğer babamı görürsen, ona onun bunun çocuğu Nixon’u sonunda gönderdiğimizi söyle.’’
Annenin cevabı: ‘‘Babanla ilgili böyle konuşma.’’
Bazı insanlar bir kariyer konusunda kafaları karışmış yetişkinliğe büyüyor, ama ben şanslıydım. 14 yaşımdan beri gazeteci olmak istiyordum. Babamın liseden hiç mezun olmamasına ve makinist olarak yetersiz bir maaşla uzun saatler çalışmasına, annem beş çocuk yetiştirmesine ve Filene's'te geceleri yerleri silmesine ve ailemizin maddi açıdan uç noktalarda yaşamasına ve el-be- çıkışlar, asla bizim evde sıkıntısı bir şey gazete oldu - dört günde, Boston Post, Globe, Boston, American, ve Daily Record .
Boston'daki işçi sınıfı mahallemde, 14 yaşındayken, haftalık gazete Dorchester Argus'u ve günlük Hearst tabloid'i Record'u, kopya başına 3.4 sent ödeyerek ve her birini bir nikel için satarak, kağıt başına 1,6 sent kâr sağladım. , artı bulabileceğim her türlü ipucu. Babamın pansiyonunun önündeki verandada, tabloid Record'u çok fazla kırmadan üçe katlamaya çalıştım, böylece onu ön verandaya doğru fırlattığımda, bir döndürme ile gazete düz açılıyordu. Müşteri onu almak için kapıyı açarken manşet ona bakıyordu.
60 yıldan fazla bir süre gazetelerde çalışma ayrıcalığına sahip oldum. İşe gitmenin keyifli olmadığı bir gün yoktu. Bir kariyer olarak gazetecilikle ilgili tüm şüphelerim 1953 yılının Mart ayında bir Cuma gecesi kağıt yolumda dağıldı. Bir kamyondan Berry'nin hırdavatçı dükkanının kapısına atılan 45 kopyalık Plak paketimi aldım ve ürktüm. Gördüğüm en büyük, en kara manşet: "STALIN DEAD."
Omzumda gazete poşeti, bir saatlik yoluma, genç çetenin kendilerine Port Rats demekten gurur duyduğu Port Norfolk'taki demiryolu raylarını geçerek başladım. İnsanlar akşam gazetelerine ve Stalin'in ölümünün ayrıntılarına o kadar hevesliydi ki, birçoğu beni ön verandasında bekliyordu.
Bana göre, her günlük gazete bir mucizeydi - yerel, ulusal, küresel, hepsi son tarihte yazılmış, fotoğraflar, analizler, köşeler, başyazılar, çizgi romanlar ve bulmacalarla dolu tüm bu hikayeler, Red Sox, Celtics hakkındaki tüm o haberlerden bahsetmiyorum bile. ve Bruins - bu bir mucize değilse nedir?
Stalin hikayesi, Moskova'daki muhabirler, hikayelerini ileten telgrafçılar ve Boston'daki diğerlerinin yanı sıra Record'daki yabancı editörler, fotoğraf editörleri, kopya editörleri, besteciler, basın mensupları, kamyon şoförleri ve tüm bu süreçteki en önemsiz dişli çarkı arasında ben olsam da, en şanslı olan da bendim, çünkü gazeteyi minnettar okuyucuya veren bendim ve “Teşekkür ederim” sözlerini duyan bendim.
Ölümcül bir hastalığın yoğunluğu herhangi bir şeyi açıklığa kavuşturur mu? Her gün karımın güzel yüzüne daha çok hayranlıkla bakıyorum ve bahçede uzun mavi ortancalara eskisinden daha fazla takdirle bakıyorum. Ve bu yıl açan yüzlerce gül, sadece büyük renk spreyleriyle değil, aynı zamanda koyu yeşil yaprakları, yumuşak yaprakları, derin renkleri ve bana çocukluğu hatırlatan aromalarıyla her zamankinden daha büyük bir neşeydi. Ancak Küba ve Haiti'deki krizlere ve oy haklarına ve hayatlarını kurtarabilecek bir aşıya boyun eğmeyi reddeden Cumhuriyetçilerin açıklanamaz inatçılığına gelince - tüm bu konularda, ne içgörü, ne de keşif yıldırımları. Her zamanki gibi cahil kalıyorum.
Şimdi bu yeni cehenneme o kadar erken geldim ki ağrım yok, ama kesinlikle geliyor ve tamamen bitkinlik anları ve son üç ayda 20 kilo kaybı dışında hiçbir semptom yok. Kilomu kontrol etmek için onlarca yıl tatlıları, şekerleri ve hamur işlerini reddettikten sonra, artık daha az iştahımın olduğu daha fazla yemek yemem için baskı altında olmak acımasız görünüyor.
Hayatım bitiş çizgisine yaklaştıkça özleyeceğim şeylerin listesi büyüyor.
Cambridge ve Falmouth'daki evlerimi özleyeceğim. Güneşin Vineyard Sound'daki bataklığın üzerinden doğduğunu bir daha asla göremeyeceğim, zaman zaman penceremin dışında bir baldıran otuna tüneyen o küçük sarı saka kuşunu bir daha asla göremeyeceğim, böylece ikimiz de sulak alanı örtmek için gelgitin yükselişini izleyebiliriz. .
Bir daha asla bir içkiyle kumların üzerine uzanıp elmas yıldızlarla dolu gökyüzüne hayretle bakamayacağım. Nasıl olur da Samanyolu'muzda 100 binden fazla yıldız olabilir, bırakın başka galaksilerde kaç milyonun üstüne milyon tane daha olduğunu kim söyleyebilir ve yine de bunların arasında yaşamı destekleyen bir gezegen yok? Gazetelerin bu keşfi nasıl bildireceğini hayal edin!
Keşke ahiret, Beethoven'ın 7 No'lu Senfonisini ve Bach'ın Brandenburg Konçertolarını, özellikle iki keman ve çello için D'dekini yeniden duyabileceğim şekilde düzenlenseydi. Ahirette, Benny Goodman ve Artie Shaw kadar maharet ve hayal gücüyle klarnet çalan, ancak hiçbir zaman aynı şöhreti alamamış olan George Lewis ile “Tekrar Buluşana Kadar” isteyerek hemen kimin sorumlu olduğunu test ederdim. o Siyah'tı.
Ve sonra, Nina Simone'un “The Laziest Gal in Town” ve Sarah Vaughan'ın her şeyini, özellikle Billy Eckstine ile “Easter Parade”i içeren bir çalma listesi umuyorum ve hazır buradayken, hadi Bessie Smith'in “Nobody” şarkısını söyleyelim. Kasabada Benimki Gibi Tatlı Bir Jöle Yapabilir.
Benim gibi ölümden önce bir duraklama ile kutsanmış olan hepimiz, daha iyi anları yeniden yaşamak için biraz zaman harcıyoruz. The Hustler'daki Jackie Gleason rolünün ilham kaynağı olan Denver'daki Willie Mosconi ve Boston, Minnesota Fats'e karşı bilardo oynadığımı hatırlamaktan keyif alıyorum . İki maçı da kaybettim, hiç şansım olmadı. Willie ve Fats masayı yönetti ve Fats bunu tekerlekli sandalyeden yaptı.
Ben öldükten sonra dünyadan bir şey beklemiyorum ama ahiretle ilgili bu iş İncil'de anlatılanlardan daha karmaşık. Uzmanlar, 100 milyardan fazla insanın öldüğünü söylüyor. Cazcı Dave McKenna ya da yazar Jerry Murphy ya da muhtemelen Columbo'yu oynayan Peter Falk gibi bira içmek için bir arkadaş arıyorsanız, onu 100 milyarlık bir kalabalıkta nasıl bulacaksınız?
Müzikten bahsetmişken, 1920'lerde Louis Armstrong ve The Hot Five ile birlikte çalan büyük cazcı Earl “Fatha” Hines'e rastlarsam, hayatınıza bahse girebilirsiniz, ona 60'larda bir geceyi hatırlatacağım. Sandy'nin Beverly'deki caz kulübündeki setler arasında, ona Heineken'i alan kısa boylu adam bendim.
Julia Child'da da öyle. Tam olarak Julia'ya "çarpışmaz", ama onu yerel bir restoranda görürsem, yerel restoranları varsa, Globe'da yapmamız gerekeni yazan kişinin ben olduğumu söylemenin bir yolunu bulacağım. birlikte kaçıp patatesleri soyup soğan doğrayacağımı ve sonsuza kadar ayaklarımı onun masasının altına koyabilseydim bulaşıkları yıkardım. Julia'ya bana bir mektupta yazdığı yanıtı okuyacağım: “Daha genç bir adamla kaçmaya davet edilmek ne kadar gurur verici. Bununla birlikte, kocamın karatede siyah kuşağı var ve bu nedenle, sağlığınızın devam etmesi için, başka bir şey değilse bile, reddetmek zorundayım.”
Biliyorum ölümden sonra , Locke-Ober gibi bir Elysium'da bir gider hesabındaki Istakoz Savannah yemekleri gibi, muhtemelen bu hayatın tüm ikramlarını unutmam gerekir ve şansıma, muhtemelen Hendrick'in soğuk martinilere karşı bir kuralı vardır. bir limon bükümü. Artık Four Seasons'da Bob Winter'ın piyanosunu dinleyerek saatlerce kazanabileceğiniz geceler olmayacak. Küçük yelkenli teknem The Butterfly'da Boston Limanı'nda artık tembel öğleden sonraları olmayacak ve Boston'da Dave Manzo, Buffalo'da Alan Pergament ve Marblehead'de Jim Coppersmith gibi hiçbir şey söylemeden telefonu kapatan dostlardan sürpriz telefonlar olmayacak. "Seni seviyorum Jack."
Ölümün yaklaştığı şu günlerde eskiden başımdan geçen bir anıyı hatırlıyorum. Gençlik kampına gitmiş, yaz boyu muhteşem günler geçirmiştim ve eve dönüyordum. Evde beni ne beklediğini bilmiyordum. Şimdiki ise, kesinlikle dönüşü olmayan bir çıkış deneyimi. Aşkla bağlı olduğum bir ailem var. Bir gazetede severek yerine getirdiğim bir işim de. Etkileyici insanlarla tanıştım, dünyanın sayısız mucizelerini gördüm. Neşe ve kahkahalarla dolu, gerçekten güzel günler yaşadım.
Keşke biraz daha kalabilseydim.
01 Ağustos 2021
Şahin'e Ağıt
Ciğeri yanana sular içirdin
Ateşten, dumandan yol mu şaşırdın?
İs ile kapandı yolu Şahin’in
Can evimiz içre düştü bir ateş
Duman aldı göğü, kapandı güneş
Rüzgâr aman vermez, alevler kalleş
Küle döndü yurdu, ili Şahin’in
Ankara’da eğri beyler oturur
Yalana dolana yemin getirir
Yangıncı suyunu Şahin götürür
Beylerden bey idi huyu Şahin’in
Şahin’im kendini nefer mi eyler
Ateşler üstüne sefer mi eyler
Bilmem Uçmaklarda türkü mü söyler
Yoksa tutuldu mu dili Şahin’in
Emrah Ece


