Düşün ki beni… Yirmi yaşındayım,
Delikanlılar gibi oldum, anacığım!
Hayatla mücadele ediyorum.
Adamlar gibi yük taşıyorum,
Çalışıyorum.
Bir lokantada… Bulaşık yıkıyorum.
Müşterilere kahve pişiriyorum.
Yapıştırıyorum tebessümler hüzünlü yüzüme,
Sevinsin diye müşteri.
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
15 Eylül 2021
Dört Kişisel Adres
1.Hapishanede Bir Metrekare
Bu kapıdır, ve arkasında, kalbin cenneti.
Bizim şeylerimiz, bize ait olan her şey, silikleşir.
Ve kapı, bir kapıdır,
metaforun kapısı, masalın kapısı… Kapının
kapısı yoktur, fakat gene de kendi dışıma çıkabilirim
ve sevebilirim hem gördüğümü ve hem de görmediğimi…
Hapishane hücrem, sadece içimi aydınlatanın ötesinde,
hiçbir ışık almaz…
Severim dam penceresinden sızan gökyüzü parçacıklarını…
Ve severim annemin küçük şeylerini, giysisindeki
kahve kokusunu… Severim sonbahar ile kış arasındaki
tarlaları, hapishane gardiyanının çocuklarını…
Benim özgürlüğüm… hapishane hücremi genişletmek
ve kapının şarkısını sürdürmektir.
Kapı, bir kapıdır, yoktur kapının kapısı. Ve gene de
kendi içimde çıkabilirim dışarı.
2. Trende Bir Koltuk
Bize ait olmayan eşarplar. Son dakikanın aşıkları.
İstasyonun ışıkları… Platformdaki hain gözyaşları.
Bize ait olmayan efsaneler. Buradan çıkarlar
yolculuğa… Hiçbir şeyin peşinde değiliz yolculuklarımızda,
fakat sevmeyiz trenleri, yeni istasyonlar
yeni birer sürgün yerleri olduğunda… Tüm yolcular
dönerler ailelerine, fakat biz dönmeyiz her
hangi bir yuvaya.. Bizim için değil pencereler, her
dilde merhabalaşmak için… Nerede şarkıların masum
kızları?... Kendi mesafemle bile mesafeliyim.
Ne kadar uzaktadır, öyleyse, Aşk? Hızlı kızlar, soyguncular
gibi, avlar bizi. Unuturuz, tren pencerelerinde
karalanan adresleri. On dakika için aşka düşen
biz, giremeyiz eve ikinci kez. Bir yankı
olamayız biz ikinci kez.
3. Hastahanede Bir Yoğun Bakım Odası
Sıkıştırdığında beni toprak, fırıldak gibi döndürür beni rüzgar.
Uçmak zorundayım, dizginlemek için rüzgarı. Fakat
ben bir insan oğluyum. Kalbimde, bir çok flüt yırtıyor
göğsümü. Düşen bir kar gibi terim… Savruldum yatağa… Bir süre
için bilincimi kaybettim, ve sonra öldüm. Kısa ölümün kapısında
bağırdım: Seni seviyorum, girebilir miyim ölüme senin
ayaklarında? Ve öldüm, öldüm tamamen.
Senin ağlaman olmadan, …Beni
geri getirmek için, ellerinin göğsümü yumruklaması olmadan.
Ne sessiz ve barış doludur ölüm? Seni sevdim ölümden
önce ve sonra, ve arada görmedim hiçbir şey annemin
yüzünden başka.
Bu kalp, bir süre yolunu kaybetti, geri dönmeden önce. Sordum
sevdiğime: Hangi kalpte vuruldum?
Eğildi kalbimin üstüne ve
gözyaşlarıyla cevapladı beni…
Mektuplar postaladık. Otuz deniz ve altmış sahil geçtik ve hala vaktimiz
var dolaşıp durmaya.
Ey kalp, nasıl aldatabilirdin rüzgar seven bir atı?...
4. Otelde Bir Oda
Selam olsun aşka, geldiğinde ve göçtüğünde ve otellerde aşıklar
değiştirdiğinde. Var mı kaybedecek bir şeyi aşkın? Bahçede
akşam kahvesi içeceğiz. Gece boyu sürgün hikayeleri anlatacağız.
Ve sonra bir odaya gideceğiz-bir sevecenlik gecesi arayışında
iki yabancı…
Birkaç sözcük bırakacağız koltuklarımızda. Sigaralarımızı unutacağız,
diğerleri sürdürsün diye akşamı ve sigara içmeyi.
Uykumuzun birazını yastıklarımızda unutacağız, diğerleri gelip
dinlensin diye uykumuzda… Nasıl inandık
bedenlerimize bu otellerde? Nasıl güvendik sırlarımıza
bu otellerde…? Biz yalnızca ikisiyiz bir kamu yatağında
yatanların, herkese ait olan bir yatakta. Bir süre önce
gelip geçen aşıkların söylediğini söyleriz sadece. Hoşça kal
çabuk gelir. Bu telaşlı karşılaşma başka otellerde bizi sevenleri
unutmak için miydi sadece? Bu zevk verici sözcükleri başka
birine daha söylemedin mi? Bu zevk verici sözcükleri ben
söylemedim mi başka birine, bir başka otelde, ya da bizzat bu
yatakta? Aynı adımları izleyeceğiz, diğerleri de gelip
aynı adımları izlesin diye…
1986
Bu kapıdır, ve arkasında, kalbin cenneti.
Bizim şeylerimiz, bize ait olan her şey, silikleşir.
Ve kapı, bir kapıdır,
metaforun kapısı, masalın kapısı… Kapının
kapısı yoktur, fakat gene de kendi dışıma çıkabilirim
ve sevebilirim hem gördüğümü ve hem de görmediğimi…
Hapishane hücrem, sadece içimi aydınlatanın ötesinde,
hiçbir ışık almaz…
Severim dam penceresinden sızan gökyüzü parçacıklarını…
Ve severim annemin küçük şeylerini, giysisindeki
kahve kokusunu… Severim sonbahar ile kış arasındaki
tarlaları, hapishane gardiyanının çocuklarını…
Benim özgürlüğüm… hapishane hücremi genişletmek
ve kapının şarkısını sürdürmektir.
Kapı, bir kapıdır, yoktur kapının kapısı. Ve gene de
kendi içimde çıkabilirim dışarı.
2. Trende Bir Koltuk
Bize ait olmayan eşarplar. Son dakikanın aşıkları.
İstasyonun ışıkları… Platformdaki hain gözyaşları.
Bize ait olmayan efsaneler. Buradan çıkarlar
yolculuğa… Hiçbir şeyin peşinde değiliz yolculuklarımızda,
fakat sevmeyiz trenleri, yeni istasyonlar
yeni birer sürgün yerleri olduğunda… Tüm yolcular
dönerler ailelerine, fakat biz dönmeyiz her
hangi bir yuvaya.. Bizim için değil pencereler, her
dilde merhabalaşmak için… Nerede şarkıların masum
kızları?... Kendi mesafemle bile mesafeliyim.
Ne kadar uzaktadır, öyleyse, Aşk? Hızlı kızlar, soyguncular
gibi, avlar bizi. Unuturuz, tren pencerelerinde
karalanan adresleri. On dakika için aşka düşen
biz, giremeyiz eve ikinci kez. Bir yankı
olamayız biz ikinci kez.
3. Hastahanede Bir Yoğun Bakım Odası
Sıkıştırdığında beni toprak, fırıldak gibi döndürür beni rüzgar.
Uçmak zorundayım, dizginlemek için rüzgarı. Fakat
ben bir insan oğluyum. Kalbimde, bir çok flüt yırtıyor
göğsümü. Düşen bir kar gibi terim… Savruldum yatağa… Bir süre
için bilincimi kaybettim, ve sonra öldüm. Kısa ölümün kapısında
bağırdım: Seni seviyorum, girebilir miyim ölüme senin
ayaklarında? Ve öldüm, öldüm tamamen.
Senin ağlaman olmadan, …Beni
geri getirmek için, ellerinin göğsümü yumruklaması olmadan.
Ne sessiz ve barış doludur ölüm? Seni sevdim ölümden
önce ve sonra, ve arada görmedim hiçbir şey annemin
yüzünden başka.
Bu kalp, bir süre yolunu kaybetti, geri dönmeden önce. Sordum
sevdiğime: Hangi kalpte vuruldum?
Eğildi kalbimin üstüne ve
gözyaşlarıyla cevapladı beni…
Mektuplar postaladık. Otuz deniz ve altmış sahil geçtik ve hala vaktimiz
var dolaşıp durmaya.
Ey kalp, nasıl aldatabilirdin rüzgar seven bir atı?...
4. Otelde Bir Oda
Selam olsun aşka, geldiğinde ve göçtüğünde ve otellerde aşıklar
değiştirdiğinde. Var mı kaybedecek bir şeyi aşkın? Bahçede
akşam kahvesi içeceğiz. Gece boyu sürgün hikayeleri anlatacağız.
Ve sonra bir odaya gideceğiz-bir sevecenlik gecesi arayışında
iki yabancı…
Birkaç sözcük bırakacağız koltuklarımızda. Sigaralarımızı unutacağız,
diğerleri sürdürsün diye akşamı ve sigara içmeyi.
Uykumuzun birazını yastıklarımızda unutacağız, diğerleri gelip
dinlensin diye uykumuzda… Nasıl inandık
bedenlerimize bu otellerde? Nasıl güvendik sırlarımıza
bu otellerde…? Biz yalnızca ikisiyiz bir kamu yatağında
yatanların, herkese ait olan bir yatakta. Bir süre önce
gelip geçen aşıkların söylediğini söyleriz sadece. Hoşça kal
çabuk gelir. Bu telaşlı karşılaşma başka otellerde bizi sevenleri
unutmak için miydi sadece? Bu zevk verici sözcükleri başka
birine daha söylemedin mi? Bu zevk verici sözcükleri ben
söylemedim mi başka birine, bir başka otelde, ya da bizzat bu
yatakta? Aynı adımları izleyeceğiz, diğerleri de gelip
aynı adımları izlesin diye…
1986
Unutmak İçin Hatırlama’dan
Hiçbir şey istemiyorum ve hiçbir şey için umutlanmıyorum…
Uyarmaya zaman yok ve zaman için zaman yok…
Bu yazgıya teslim olamam ve ona karşı direnemem…
Ağustos ayında mıyız? Evet, Ağustostayız.
Bir kuşatmaya döndü savaş…
Neden seçtim burada yaşamayı?...
Kahve kokusunu istiyorum… Kahve, benim gibi bir tiryaki için, günün anahtarıdır. Kahve sessizliğidir sabahın… Elin aynasıdır kahve…
Söyledik ayrılacağımızı… Neden öyleyse köpük ve dalgaları silahlandırıyorlar bu ağır top ateşiyle…
Öldürmek katil için, savaşmak savaşçı için, şarkı söylemek kuşlar için. Bana gelince, kestim arayışımı simgesel dil peşindeki…
Kim diyor suyun rengi, tadı, ya da kokusu yok diye?...
Aniden sessizleştiler kuşlar… Gökyüzleri güvenli değil artık…
Dondu zaman. Oturuyor üstümde, boğarak beni…
Parmaklarımın arasından geçiyor jetler. Yarıyorlar ciğerlerimi… Geçemeyecekler bedenlerimizde can kaldığı sürece…
Ve nerede benim iradem?...
“Siz yabancısınız burda” söylerler ona orda. “Siz yabancısınız burada” söylerler onlara burda.
Rüşvet verilemez midir tarih?...
Hiç kimse istemiyor unutmak. Daha doğrusu, hiç kimse istemez unutulmak. …
Yeterli unutkanlık yok mu onlar için unutmaya?...
Fatihler kadirdir her şeye …
Nasıl yazabilir bir el, eğer bilmiyorsa kahve yapmakta nasıl yaratıcı olabileceğini?...
Hiçbir kahve değildir diğeri gibi. Her evin kendi kahvesi vardır ve her elin de, çünkü hiçbir ruh benzemez diğerine… Bir mekandır kahve… İnsanlığın sütü. Coğrafyadır kahve… Aceleyle içilmemelidir kahve… Zamanın kızkardeşidir o…
Nerede gazete? Yükseliyor jetlerin isterisi. Çıldırdı gökyüzü…
Nereyi vuracaklar bundan sonra?...
Neden kağıt arıyorum her yönde çökerken binalar?... Bu cehennemin ortasında bir kağıt arayan kişi, bir yalnız ölümden toplu ölüme koşuyordur…
Yalan söylüyorum kendime… İşin gerçeği, bu yıkıntıların arasına düşmekten duyduğum dehşettir…
Fakat neden bu denli ilgiliyim bedenime ne olacağından ve nerede son bulacağımdan? Bilmiyorum.
Çok iyi düzenlenmiş bir cenaze töreni istiyorum… dostlarımın omuzlarında taşındığım… Ve kırmızı ve sarı güllerden çelenkler istiyorum.
Sevmem ucuz pembe rengi, ve istemem menekşeleri, çünkü yayar onlar ölümün kokusunu.
Sakin, düzenli bir cenaze istiyorum…
Ne iftira, ne küfür ve ne de kıskançlık. Benim için daha da iyi olacak, çünkü ne eşim ne de çocuklarım var…
İyi ki yalnızım, yalnızım, yalnız. Şık bir tabut istiyorum, içinden yas tutanları gizlice gözetleyebileceğim… Nasıl durduklarına, yürüdüklerine ve nasıl iç çektiklerine bir göz atmak istiyorum.
Ayrıca, onların alaycı yorumlarına da kulak misafiri olmak istiyorum: “ O kadın düşkünüydü .” “Giysilerinin seçiminde biraz züppeydi.”… “Fransız Rivierasında bir sarayı, İspanya’da bir villası vardı, ve Zürih’te gizli bir banka hesabı vardı…”
“Kadınlara yalan söyleme alışkanlığı vardı.”
“Şair öldü ve şiiri de onunla birlikte.” “Ne kaldı ondan geriye?”… “Burnu büyüktü, dili de öyle…”
Gülümseyeceğim tabutumda ve söylemeye çalışacağım: “Yeter!”…
Fakat ölmek istemiyorum bu yıkıntıların altında… Açık bir sokakta ölmek istiyorum…
Su nedir?... Su şu gerçek havadır, damıtılmış, elle tutulabilir, algılanabilir, ışığa doymuş olan…
Suyun sesi özgürlüktür. Suyun sesi insanlığın kendisidir.
Yeter! Ne istiyorsunuz bizden? Biliyoruz güçlüsünüz bizden, ve biliyoruz yeni savaş uçaklarınız ve daha yok edici silahlarınız var? Öyleyse, ne istiyorsunuz bizden? Yeter!...
Birden bire Feyruz’un sesi yükselir radyodan: “Seviyorum seni, ah Lübnan…”
Nedir benim adım? Kim verdi bana adımı? Kim çağıracak beni Adem diye?
Biz anlayamadık Lübnan’ı. Asla anlayamayacağız Lübnan’ı…
Elimizde miydi farklı biçimde görmek?...
Altyapımız maneviyattır bizim… Ve istemiyorum doğru bir cevap doğru bir soru istediğim kadar…
Sınırlarda, sınırlarda ilan edildi savaş…
Kalmadı bizim için hiçbir ölüm, ölümün ölümünden başka.
Yapayalnız!... Artık bir ülkem yok: Artık bir bedenim yok…
Neyin peşindeyim?... Bir dil arıyorum üstüne yaslanabileceğim ve onun benim üstüme yaslanabileceği…
Beyrut bir özgürlük atölyesiydi. Duvarları çağdaş dünyanın bir ansiklopedisini taşıdı: Poster yapmak için bir fabrikaydı...
Yüzler duvarlardaki… Sloganlar…
Kim uyuyabilir bu savaş jetleri sürülerinin altında?...
Merak ediyorum öğrenmeyi, bir şairin nasıl yazabileceğini, bu dil için nasıl sözcükler bulabileceğini?....
“Söyle bana, neden genç kadınlar tahrik olurlar en kötü koşullar altında? Aşk zamanı mı bu? Yoksa ani bir arzunun zamanı mı?...
“Ayrılmayacağım” derim ben, “çünkü bilmiyorum nereye gideceğimi…”
Dayanma için çağrıda bulunuyorum… Hayır: Önemli olan tutunmaktır. Tutunmak kendiliğinden bir zaferdir.
Ve ne olacak ondan sonra? Yeni bir çağ başlayacak.
Şimdi benim için şiirde bir rol yok. Şiirin dışındadır rolüm. Burda olmaktır rolüm, yurttaşlarla , direnenlerle…
İhtiyaç duyulan insani bağlanmadır…
Tekrar hücum ettiler. Hücum ettiler tekrar. Nedir bugün? Tarihin en uzun günü mü? Elimde denizden bir dalga…
Nedir bu şeyin adı? Bir vakum bombası… Bugünde, Hiroşima bombasının yıldönümünde, vakum bombası deniyorlar üstümüzde, ve deneyleri başarılı…
Hiroşima yarındır. Yok hiçbir şey cinayet müzesinde katilin ismini gösteren…
Kayar sözcükler hafızam ve parmaklarımdan. Unuttum alfabeyi. Tek hatırladığım altı harftir sadece:
1987
Uyarmaya zaman yok ve zaman için zaman yok…
Bu yazgıya teslim olamam ve ona karşı direnemem…
Ağustos ayında mıyız? Evet, Ağustostayız.
Bir kuşatmaya döndü savaş…
Neden seçtim burada yaşamayı?...
Kahve kokusunu istiyorum… Kahve, benim gibi bir tiryaki için, günün anahtarıdır. Kahve sessizliğidir sabahın… Elin aynasıdır kahve…
Söyledik ayrılacağımızı… Neden öyleyse köpük ve dalgaları silahlandırıyorlar bu ağır top ateşiyle…
Öldürmek katil için, savaşmak savaşçı için, şarkı söylemek kuşlar için. Bana gelince, kestim arayışımı simgesel dil peşindeki…
Kim diyor suyun rengi, tadı, ya da kokusu yok diye?...
Aniden sessizleştiler kuşlar… Gökyüzleri güvenli değil artık…
Dondu zaman. Oturuyor üstümde, boğarak beni…
Parmaklarımın arasından geçiyor jetler. Yarıyorlar ciğerlerimi… Geçemeyecekler bedenlerimizde can kaldığı sürece…
Ve nerede benim iradem?...
“Siz yabancısınız burda” söylerler ona orda. “Siz yabancısınız burada” söylerler onlara burda.
Rüşvet verilemez midir tarih?...
Hiç kimse istemiyor unutmak. Daha doğrusu, hiç kimse istemez unutulmak. …
Yeterli unutkanlık yok mu onlar için unutmaya?...
Fatihler kadirdir her şeye …
Nasıl yazabilir bir el, eğer bilmiyorsa kahve yapmakta nasıl yaratıcı olabileceğini?...
Hiçbir kahve değildir diğeri gibi. Her evin kendi kahvesi vardır ve her elin de, çünkü hiçbir ruh benzemez diğerine… Bir mekandır kahve… İnsanlığın sütü. Coğrafyadır kahve… Aceleyle içilmemelidir kahve… Zamanın kızkardeşidir o…
Nerede gazete? Yükseliyor jetlerin isterisi. Çıldırdı gökyüzü…
Nereyi vuracaklar bundan sonra?...
Neden kağıt arıyorum her yönde çökerken binalar?... Bu cehennemin ortasında bir kağıt arayan kişi, bir yalnız ölümden toplu ölüme koşuyordur…
Yalan söylüyorum kendime… İşin gerçeği, bu yıkıntıların arasına düşmekten duyduğum dehşettir…
Fakat neden bu denli ilgiliyim bedenime ne olacağından ve nerede son bulacağımdan? Bilmiyorum.
Çok iyi düzenlenmiş bir cenaze töreni istiyorum… dostlarımın omuzlarında taşındığım… Ve kırmızı ve sarı güllerden çelenkler istiyorum.
Sevmem ucuz pembe rengi, ve istemem menekşeleri, çünkü yayar onlar ölümün kokusunu.
Sakin, düzenli bir cenaze istiyorum…
Ne iftira, ne küfür ve ne de kıskançlık. Benim için daha da iyi olacak, çünkü ne eşim ne de çocuklarım var…
İyi ki yalnızım, yalnızım, yalnız. Şık bir tabut istiyorum, içinden yas tutanları gizlice gözetleyebileceğim… Nasıl durduklarına, yürüdüklerine ve nasıl iç çektiklerine bir göz atmak istiyorum.
Ayrıca, onların alaycı yorumlarına da kulak misafiri olmak istiyorum: “ O kadın düşkünüydü .” “Giysilerinin seçiminde biraz züppeydi.”… “Fransız Rivierasında bir sarayı, İspanya’da bir villası vardı, ve Zürih’te gizli bir banka hesabı vardı…”
“Kadınlara yalan söyleme alışkanlığı vardı.”
“Şair öldü ve şiiri de onunla birlikte.” “Ne kaldı ondan geriye?”… “Burnu büyüktü, dili de öyle…”
Gülümseyeceğim tabutumda ve söylemeye çalışacağım: “Yeter!”…
Fakat ölmek istemiyorum bu yıkıntıların altında… Açık bir sokakta ölmek istiyorum…
Su nedir?... Su şu gerçek havadır, damıtılmış, elle tutulabilir, algılanabilir, ışığa doymuş olan…
Suyun sesi özgürlüktür. Suyun sesi insanlığın kendisidir.
Yeter! Ne istiyorsunuz bizden? Biliyoruz güçlüsünüz bizden, ve biliyoruz yeni savaş uçaklarınız ve daha yok edici silahlarınız var? Öyleyse, ne istiyorsunuz bizden? Yeter!...
Birden bire Feyruz’un sesi yükselir radyodan: “Seviyorum seni, ah Lübnan…”
Nedir benim adım? Kim verdi bana adımı? Kim çağıracak beni Adem diye?
Biz anlayamadık Lübnan’ı. Asla anlayamayacağız Lübnan’ı…
Elimizde miydi farklı biçimde görmek?...
Altyapımız maneviyattır bizim… Ve istemiyorum doğru bir cevap doğru bir soru istediğim kadar…
Sınırlarda, sınırlarda ilan edildi savaş…
Kalmadı bizim için hiçbir ölüm, ölümün ölümünden başka.
Yapayalnız!... Artık bir ülkem yok: Artık bir bedenim yok…
Neyin peşindeyim?... Bir dil arıyorum üstüne yaslanabileceğim ve onun benim üstüme yaslanabileceği…
Beyrut bir özgürlük atölyesiydi. Duvarları çağdaş dünyanın bir ansiklopedisini taşıdı: Poster yapmak için bir fabrikaydı...
Yüzler duvarlardaki… Sloganlar…
Kim uyuyabilir bu savaş jetleri sürülerinin altında?...
Merak ediyorum öğrenmeyi, bir şairin nasıl yazabileceğini, bu dil için nasıl sözcükler bulabileceğini?....
“Söyle bana, neden genç kadınlar tahrik olurlar en kötü koşullar altında? Aşk zamanı mı bu? Yoksa ani bir arzunun zamanı mı?...
“Ayrılmayacağım” derim ben, “çünkü bilmiyorum nereye gideceğimi…”
Dayanma için çağrıda bulunuyorum… Hayır: Önemli olan tutunmaktır. Tutunmak kendiliğinden bir zaferdir.
Ve ne olacak ondan sonra? Yeni bir çağ başlayacak.
Şimdi benim için şiirde bir rol yok. Şiirin dışındadır rolüm. Burda olmaktır rolüm, yurttaşlarla , direnenlerle…
İhtiyaç duyulan insani bağlanmadır…
Tekrar hücum ettiler. Hücum ettiler tekrar. Nedir bugün? Tarihin en uzun günü mü? Elimde denizden bir dalga…
Nedir bu şeyin adı? Bir vakum bombası… Bugünde, Hiroşima bombasının yıldönümünde, vakum bombası deniyorlar üstümüzde, ve deneyleri başarılı…
Hiroşima yarındır. Yok hiçbir şey cinayet müzesinde katilin ismini gösteren…
Kayar sözcükler hafızam ve parmaklarımdan. Unuttum alfabeyi. Tek hatırladığım altı harftir sadece:
B-e-y-r-u-t…
Var mı bir bombanın torunları? Biz. Var mı bir şarapnel parçasının dedeleri-nineleri? Biz…
Nasıl da yalnız hissediyorum kendimi burada!...
Her şeyin ötesinde, beyaz olmalısın. Çünkü özgürlük ve hayatın kendisinden daha değerli bir şey var. Nedir o? Beyazlık…
Hayır, yenilginin birden çok babası vardır…
Futbol. Nedir bu sihirli çılgınlık, korkuyu bir buçuk saat akıya alan, beden ve ruh içinden, şiirden, şaraptan hatta tanımadığınız bir kadınla ilk karşılaşmanızdan daha çok insanı kendinden geçirerek akıp giden?...
Bu yokluktan daha zalim bir şey var mıdır?...
Kalmadı geriye hiçbir şey bize, delirmenin silahından başka . Olmak ya da olmamak…
Kim yazacak öyleyse dibin tarihini? Yosunun tarihini? Kim yazacak tarihini, kardeşten doğuşunu düşmanın ve kardeşin düşmana girişini?...
Koruyacak mı beni hafıza bu tehditten?...
Kaç kadın var içinde… Kaç kadınsın sen?...
Bilmiyorum, bilmiyorum bütünüyle neden annemi hatırladığımı?...
“Öldürür herkes diğerini dışında pencerenin”…
Bir insan yalnız el değmemiş sahrada…
“Ne zaman öpeceksin beni?... “Neden bu kadar çok yağıyor?”
“İçimde kalman için.” Tutkudan doğan tutku. Durmayan bir yağmur. Söndürülemeyen bir ateş. Sonsuz bir beden. Kemikleri ve karanlığı aydınlatan bir arzu.
Uyumadık gece…
Sonra havayı serinleten, bizi terleten ter…
Bilmiyorum, bilmek istemiyorum dedim.
Fakat Euripides ve Shakesperae’nin oyunlarını sevdiğimi biliyorum.
Kızarmış balık, haşlanmış patates, Mozart’ın müziği ve Hayfa kentini severim.
Üzümü, seviyeli sohbeti, sonbaharı ve Picasso’nun mavi dönemini severim.
Ve şarap severim ve olgun şiirin belirsizliğini.
Musevilere gelince, bir aşk ya da nefret sorunu değil onlar…
Kahve severim ve kokusunu kahvenin…
Dönemem kendime geri…
Aşk tereddüt ediyorsunuz demektir.
Tutkunun da bir maskesi var.
Yoruldum maskemden, oyunumdan ve yorgunluğumdan…
Utanç verici: aşktan ölmemiz savaş zamanında…
Nasıl da severim yüksek topukları…
Yoktur aşkta eşitlik. İki dünya, sessiz kalındığında,. uyumdan çok çatışma içinde olan, geçmiş anılara geri dönen…
Severim bu anıları, spazmları, sözcüklerden ve görevlerden kurtulmuş olan…
Boşlarım boşu, her şey boş.
Ölüme eşlik etmek öğretti bize, ölümün sesi olmadığını…
Bir parçayız, bir ada değiliz biz… Demiyoruz, kültürel olarak Doğu tümüyle Doğu’dur, Batı tümüyle Batı…
Bu kavşakta, eleştiriden yardım almak için bağırıyoruz…
Büyüyemez kimse sekterlik içinde….
Almayacağız yanımıza hiçbir şey. Al yatağımı, kitaplarımı, ilaçlarımı. Al yokluğumu, hepsini…
Şiir nedir? Şiir bu kozmik sessizliği yazmaktır…
Hangi denizi geçeceğiz? “Akdeniz ve Kızıldeniz”…
Bir güneş var mı orada? Düş görebilir mi kişi, başkalarıyla otururken? İzleyemez kimse bir dalgayı, batarken dalga denize…
Kırktan sonra her yaş eşittir.
Vasiyet edecek yok bir şeyim.
Yok bir sır hayatımda…
Hayatım şiirimin skandalıdır. Şiirim de hayatımın skandalı….
Barıştır uyku…
Kimse bulamaz kimseyi.
Sokaklarda yürüyor deniz. Görmüyorum bir sahil…
Var mı bir bombanın torunları? Biz. Var mı bir şarapnel parçasının dedeleri-nineleri? Biz…
Nasıl da yalnız hissediyorum kendimi burada!...
Her şeyin ötesinde, beyaz olmalısın. Çünkü özgürlük ve hayatın kendisinden daha değerli bir şey var. Nedir o? Beyazlık…
Hayır, yenilginin birden çok babası vardır…
Futbol. Nedir bu sihirli çılgınlık, korkuyu bir buçuk saat akıya alan, beden ve ruh içinden, şiirden, şaraptan hatta tanımadığınız bir kadınla ilk karşılaşmanızdan daha çok insanı kendinden geçirerek akıp giden?...
Bu yokluktan daha zalim bir şey var mıdır?...
Kalmadı geriye hiçbir şey bize, delirmenin silahından başka . Olmak ya da olmamak…
Kim yazacak öyleyse dibin tarihini? Yosunun tarihini? Kim yazacak tarihini, kardeşten doğuşunu düşmanın ve kardeşin düşmana girişini?...
Koruyacak mı beni hafıza bu tehditten?...
Kaç kadın var içinde… Kaç kadınsın sen?...
Bilmiyorum, bilmiyorum bütünüyle neden annemi hatırladığımı?...
“Öldürür herkes diğerini dışında pencerenin”…
Bir insan yalnız el değmemiş sahrada…
“Ne zaman öpeceksin beni?... “Neden bu kadar çok yağıyor?”
“İçimde kalman için.” Tutkudan doğan tutku. Durmayan bir yağmur. Söndürülemeyen bir ateş. Sonsuz bir beden. Kemikleri ve karanlığı aydınlatan bir arzu.
Uyumadık gece…
Sonra havayı serinleten, bizi terleten ter…
Bilmiyorum, bilmek istemiyorum dedim.
Fakat Euripides ve Shakesperae’nin oyunlarını sevdiğimi biliyorum.
Kızarmış balık, haşlanmış patates, Mozart’ın müziği ve Hayfa kentini severim.
Üzümü, seviyeli sohbeti, sonbaharı ve Picasso’nun mavi dönemini severim.
Ve şarap severim ve olgun şiirin belirsizliğini.
Musevilere gelince, bir aşk ya da nefret sorunu değil onlar…
Kahve severim ve kokusunu kahvenin…
Dönemem kendime geri…
Aşk tereddüt ediyorsunuz demektir.
Tutkunun da bir maskesi var.
Yoruldum maskemden, oyunumdan ve yorgunluğumdan…
Utanç verici: aşktan ölmemiz savaş zamanında…
Nasıl da severim yüksek topukları…
Yoktur aşkta eşitlik. İki dünya, sessiz kalındığında,. uyumdan çok çatışma içinde olan, geçmiş anılara geri dönen…
Severim bu anıları, spazmları, sözcüklerden ve görevlerden kurtulmuş olan…
Boşlarım boşu, her şey boş.
Ölüme eşlik etmek öğretti bize, ölümün sesi olmadığını…
Bir parçayız, bir ada değiliz biz… Demiyoruz, kültürel olarak Doğu tümüyle Doğu’dur, Batı tümüyle Batı…
Bu kavşakta, eleştiriden yardım almak için bağırıyoruz…
Büyüyemez kimse sekterlik içinde….
Almayacağız yanımıza hiçbir şey. Al yatağımı, kitaplarımı, ilaçlarımı. Al yokluğumu, hepsini…
Şiir nedir? Şiir bu kozmik sessizliği yazmaktır…
Hangi denizi geçeceğiz? “Akdeniz ve Kızıldeniz”…
Bir güneş var mı orada? Düş görebilir mi kişi, başkalarıyla otururken? İzleyemez kimse bir dalgayı, batarken dalga denize…
Kırktan sonra her yaş eşittir.
Vasiyet edecek yok bir şeyim.
Yok bir sır hayatımda…
Hayatım şiirimin skandalıdır. Şiirim de hayatımın skandalı….
Barıştır uyku…
Kimse bulamaz kimseyi.
Sokaklarda yürüyor deniz. Görmüyorum bir sahil…
1987
Hüthüt
Henüz varamadık uzak yıldızımızın toprağına…
Tutsaklarız biz, çitleri aşacak kadar büyüse de buğdayımız,
ve kırlangıçlar yükselir kırılan zincirlerimizden.
Tutsağıyız biz sevdiğimizin, arzuladığımızın ve ne olduğumuzun.
Fakat bir hüthüt var aramızda
mektuplarını sürgünün zeytin ağacına dikte eden…
Kaç deniz geçmek zorundayız çölde?
Kaç kitabı bırakmak zorundayız arkamızda?
Kaç peygamber öldürmeliyiz tam öğle vaktinde?
Kaç ulusa benzemek zorundayız bir kabile olmadan önce?
Bu yol, bizim yolumuz, bir sözcükler goblenidir…
İnsanlar uçmayan kuşlardır, Ey sözcüklerin hüthütü…
İkiliğiz biz, gökyüzü-yeryüzü, yeryüzü-gökyüzü.
Sınır içinde bir sınır kuşatır bizi.
Ne var sınırın ötesinde?...
Belki uçacağız bir gün…
İnsanlar uçamayan kuşlardır.
Cehalet genişletir yeryüzünü.
Küçülür yeryüzü cehaletimizin farkına varınca,
fakat biz bu çamurun ardıllarıyız…
Beyin dumandan başka bir şey değil–bırak kaybolsun!
Kalptir bizim rehberimiz…
Gerçek aşk sahip olunamayacağı sevmektir…
Ey gizemler hüthütü, belki biz yıkıntılar araştıran
hayaletlerden başka bir şey değiliz.
Dedi: Beni izlemek için, soyunun bedenlerinizden ve
terk edin bu yeryüzü-serabı.
Beni izlemek için, terk edin adlarınızı ve aramayın bir cevap.
Cevap yoldur, ve yol da siste kaybolandan başka bir şey değildir.
Dedik: Al-Attar bir büyü mü yaptı size ve böylece
şiirle takıntılı yaptı sizi?
Dedi: Konuştu benimle ve gözden kayboldu aşk vadisinin karnında.
Sorduk: Al-Ma’ari dikti mi gözünü bilgi vadisine?
Dedi: Yararsızdı onun yolu.
Ve sorduk: İbn Sina soruyu cevapladı mı? Sizi gördü mü?
Dedi: Ben kalbimle görürüm, felsefeyle değil.
Sorduk: Bir Sufi misin sen?
Cevapladı: Ben bir hüthütüm. İstemem hiçbir şey.
Tek istediğim hiçbir isteğim olmamasıdır…
İşkence yaptın bize, Ey aşk!
Boşuna sürükledin bizi yolculuktan yolculuğa…
Adlarımızdan bile soyundurdun bizi, Ey aşk!
Dedi sarhoş hüthüt: Uçabilmek için uçmak zorundasınız.
Dedik: Biz aşıklardan başka bir şey değiliz
ve yorgun düştük aşkın beyazlığından,
ve bir anne, bir toprak ve bir baba özlemiyle dopdoluyuz.
Eskiden olduğumuz insanlar mıyız, olacağımız mıyız?
Dedi: Birleşin tüm yollar üstünde ve nefes olun
böylece ulaşabilirsiniz O’na, anlamların ötesinde olana.
Her kalp bir gizemler evrenidir…
Özlemdir sürgünün mekanı. Bir sürgün yeridir aşkımız.
Şarabımız bir sürgün yeridir,
ve bir sürgün yeridir bu kalbin tarihi…
Bir sürgün yeridir gönül
bizi toprağımızdan uzaklaştıran ve aşkımıza götüren.
Bir sürgün yeridir gönül
bizi kendi gönlümüzden uzaklaştırıp yabancıya götüren…
Bir sürgün yeridir düşünce…
Bir sürgün yeridir şiir…
Ne yararı var düşüncemizin, eğer insanlık için değilse?
Ateşten ve ışıktanız biz…
Aşk dönüştürür bizi. Bir güfte oluruz, pencerelerini
dinlenilmek için açan ve güvercinlerce bitirilen.
Bir anlam oluruz; bitki özünü, görülmez ağaçlara dönüştüren,
yüreklerimizin setleri üstünde…
Kimsin sen bu ilahide? Ben yolculuğum.
Ey kalp-annem, kızkardeşim ve eşim,
dol taş hayatla, kucaklayabilmek için imkansızı…
Geri geldik, sadece istenmeyen bir yolculuktan geri döndüğümüzü anlayabilmek için.
Hayatı hala denemek zorundayız…
Bizden önce hiç kimsenin yürümediği adımlarımız var hala.
Öyleyse uç, uç. Ey kuşlar, kalbin kareleri içindeki kuşlar, uçun!
Kümeleşin hüthütümüzle, ve uçun!
Ve uçun, yalnız uçmak için.
1993
Tutsaklarız biz, çitleri aşacak kadar büyüse de buğdayımız,
ve kırlangıçlar yükselir kırılan zincirlerimizden.
Tutsağıyız biz sevdiğimizin, arzuladığımızın ve ne olduğumuzun.
Fakat bir hüthüt var aramızda
mektuplarını sürgünün zeytin ağacına dikte eden…
Kaç deniz geçmek zorundayız çölde?
Kaç kitabı bırakmak zorundayız arkamızda?
Kaç peygamber öldürmeliyiz tam öğle vaktinde?
Kaç ulusa benzemek zorundayız bir kabile olmadan önce?
Bu yol, bizim yolumuz, bir sözcükler goblenidir…
İnsanlar uçmayan kuşlardır, Ey sözcüklerin hüthütü…
İkiliğiz biz, gökyüzü-yeryüzü, yeryüzü-gökyüzü.
Sınır içinde bir sınır kuşatır bizi.
Ne var sınırın ötesinde?...
Belki uçacağız bir gün…
İnsanlar uçamayan kuşlardır.
Cehalet genişletir yeryüzünü.
Küçülür yeryüzü cehaletimizin farkına varınca,
fakat biz bu çamurun ardıllarıyız…
Beyin dumandan başka bir şey değil–bırak kaybolsun!
Kalptir bizim rehberimiz…
Gerçek aşk sahip olunamayacağı sevmektir…
Ey gizemler hüthütü, belki biz yıkıntılar araştıran
hayaletlerden başka bir şey değiliz.
Dedi: Beni izlemek için, soyunun bedenlerinizden ve
terk edin bu yeryüzü-serabı.
Beni izlemek için, terk edin adlarınızı ve aramayın bir cevap.
Cevap yoldur, ve yol da siste kaybolandan başka bir şey değildir.
Dedik: Al-Attar bir büyü mü yaptı size ve böylece
şiirle takıntılı yaptı sizi?
Dedi: Konuştu benimle ve gözden kayboldu aşk vadisinin karnında.
Sorduk: Al-Ma’ari dikti mi gözünü bilgi vadisine?
Dedi: Yararsızdı onun yolu.
Ve sorduk: İbn Sina soruyu cevapladı mı? Sizi gördü mü?
Dedi: Ben kalbimle görürüm, felsefeyle değil.
Sorduk: Bir Sufi misin sen?
Cevapladı: Ben bir hüthütüm. İstemem hiçbir şey.
Tek istediğim hiçbir isteğim olmamasıdır…
İşkence yaptın bize, Ey aşk!
Boşuna sürükledin bizi yolculuktan yolculuğa…
Adlarımızdan bile soyundurdun bizi, Ey aşk!
Dedi sarhoş hüthüt: Uçabilmek için uçmak zorundasınız.
Dedik: Biz aşıklardan başka bir şey değiliz
ve yorgun düştük aşkın beyazlığından,
ve bir anne, bir toprak ve bir baba özlemiyle dopdoluyuz.
Eskiden olduğumuz insanlar mıyız, olacağımız mıyız?
Dedi: Birleşin tüm yollar üstünde ve nefes olun
böylece ulaşabilirsiniz O’na, anlamların ötesinde olana.
Her kalp bir gizemler evrenidir…
Özlemdir sürgünün mekanı. Bir sürgün yeridir aşkımız.
Şarabımız bir sürgün yeridir,
ve bir sürgün yeridir bu kalbin tarihi…
Bir sürgün yeridir gönül
bizi toprağımızdan uzaklaştıran ve aşkımıza götüren.
Bir sürgün yeridir gönül
bizi kendi gönlümüzden uzaklaştırıp yabancıya götüren…
Bir sürgün yeridir düşünce…
Bir sürgün yeridir şiir…
Ne yararı var düşüncemizin, eğer insanlık için değilse?
Ateşten ve ışıktanız biz…
Aşk dönüştürür bizi. Bir güfte oluruz, pencerelerini
dinlenilmek için açan ve güvercinlerce bitirilen.
Bir anlam oluruz; bitki özünü, görülmez ağaçlara dönüştüren,
yüreklerimizin setleri üstünde…
Kimsin sen bu ilahide? Ben yolculuğum.
Ey kalp-annem, kızkardeşim ve eşim,
dol taş hayatla, kucaklayabilmek için imkansızı…
Geri geldik, sadece istenmeyen bir yolculuktan geri döndüğümüzü anlayabilmek için.
Hayatı hala denemek zorundayız…
Bizden önce hiç kimsenin yürümediği adımlarımız var hala.
Öyleyse uç, uç. Ey kuşlar, kalbin kareleri içindeki kuşlar, uçun!
Kümeleşin hüthütümüzle, ve uçun!
Ve uçun, yalnız uçmak için.
1993
Yabancı Yabancıda Bulur Kendini
Biz bir olan ikiyiz.
Adımız yok bizim, yabancı kadın,
yabancı yabancıda bulduğunda kendini…
Birlikte araştırdık adreslerimizi…
Biz bir olan ikiyiz, yabancı erkek.
Git kitabının deniz batısına, ve dal…
Dal, hiçbir şeyde hiçbir şeymişin gibi, hafifçe.
Ve bulacaksın bizi birlikte.
Biz bir olan ikiyiz…
İki olmaya dönmek ihtiyacındayız,
böylece sürdürebiliriz kucaklamayı birbirimizi.
Adımız yok bizim, yabancı kadın, yabancı
yabancıda bulduğunda kendini.
1999
Adımız yok bizim, yabancı kadın,
yabancı yabancıda bulduğunda kendini…
Birlikte araştırdık adreslerimizi…
Biz bir olan ikiyiz, yabancı erkek.
Git kitabının deniz batısına, ve dal…
Dal, hiçbir şeyde hiçbir şeymişin gibi, hafifçe.
Ve bulacaksın bizi birlikte.
Biz bir olan ikiyiz…
İki olmaya dönmek ihtiyacındayız,
böylece sürdürebiliriz kucaklamayı birbirimizi.
Adımız yok bizim, yabancı kadın, yabancı
yabancıda bulduğunda kendini.
1999
Şairin İsrail ve Yahudilerle ilişkisi çok veçhelidir. Derviş defaatle Yahudileri tek bir millet olarak görmediğini söyler; şaire göre sorun kültürel değil, siyasidir. Ona yazdığı bir şiirden dolayı hapis cezası veren hâkim bir Yahudi’dir.
Derviş’e İbranice ve dünya edebiyatını öğreten de yine Yahudi bir öğretmendir. Filistin’deki ilk aşkı da daha sonra İsrail ordusuna katılan ve şu an Berlin’de yaşayan bir Yahudi kızı Tamar Bin Ami’dir. Derviş’in şiirlerinde Ritta diye seslendiği ilk aşkıyla ilişkisi iki yıl sonra sona erer. Tamar Bin Ami, İsrail ordusuna katılmış, iki sevgili ayrılmıştır. Derviş’in bu ilk aşkına yazdığı şiir, sonraları Lübnanlı ünlü besteci Marcel Khalife’nin bestesiyle bir halk türküsüne dönüşür.
Ritta’yla gözlerim arasında bir tüfek
Ritta’yla aramda milyonlarca serçe
Milyonlarca resim var
Ve ah nice buluşmalar
Ramallah’ta bulunan Mahmud Derviş Kültür Merkezi Başkanı şu sözleriyle Derviş’in Yahudi bir kıza âşık olmasının sürekli olarak vurgulanmasına sitem ederek Yahudilerin tüm hikâyelerin öznesi olmasından şikâyet eder: “Neden ‘Filistinli şair Yahudi bir kıza âşık olmuş’ diye anlatılır da mesela ‘Yahudi bir kız, Filistinli bir şaire âşıkmış ama sonra sevdiği adamın halkına karşı savaşmak için orduya girmiş’ denmez?”
Filistin’deki tüm meselelerde Yahudilerin ilgi odağında yani özne olması Derviş’i de rahatsız etmektedir. “Biz Filistinliler ünümüzü düşmanımıza borçluyuz” der. “Düşmanımız Yahudiler olduğu için herkes buraya bakıyor yoksa kimse ilgilenmezdi.” Düşmanla tanımlanmaktan yorulmuştur.
O yüzden Derviş, Yahudilerle ve İsrail’le ilişkilerine göre kendilerine olumlu ya da olumsuz getirilen tüm tanımları reddeder: “Ne terörist ne de barış savaşçısı, sadece insan olmak istiyoruz. Düşmandan bağımsız, kendimize ait sorularımız var. Rahat ve hercai olmak hakkımız.”
Duvara Dair (Cidariyye)
Bu senin adın
dedi bir kadın
ve kayboldu bir sarmal koridorun içinde…
Görüyorum orada cenneti ulaşılabilecek mesafede.
Taşır beni bir beyaz güvercinin kanadı
bir başka çocukluğa doğru. Hiç rüyasını görmemiştim
rüya gördüğümün. Her şey gerçek.
Biliyordum kendimi kenara bırakmakta olduğumu…
ve uçtum. Ne olacaksam onu olacağım
son gökyüzünde. Ve her şey beyaz. Asılı duruyor deniz
beyaz bulutlardan bir tavan üstünde. Hiçlik beyaz
mutlağın beyaz gökyüzü içinde. Oldum ve
olmadım. Yalnızım ben bu beyaz ebediyetin dolaylarında.
Vaktimden önce geldim.
Hiçbir melek görünmedi bana sormak için:
“Ne yaptın orada, dünyada?”
Duymadım kutsanmışların ilahilerini, ne de
günahkarların iniltilerini. Yalnızım bu beyazlık içinde,
yalnızım…
Acı vermez bana hiçbir şey kıyamet kapısında.
Ne zaman, ne de duygular.
Hissetmem şeylerin hafifliğini, ne de kuruntuların
ağırlığını. Bulamadın hiç kimse sormak için:
Nerede benim “neredem” şimdi? Nerede kenti
ölümün, ve neredeyim ben?
Burada, burada-olmayanın içinde, bu zaman-olmayanda,
ne varlık var ne de hiçlik.
Sanki daha önce bir kez ölmüşüm…
Biliyorum bu tecelliyi ve biliyorum
bilmediğime doğru yola koyulduğumu.
Belki yaşıyorum hala başka yerde ve
biliyorum ne istediğimi…
Bir gün ne olmak istiyorsam o olacağım.
Bir gün bir düşünce olacağım, ne kılıç ne de
kitap tarafından çorak ülkeye taşınan…
Bir gün ne olmak istiyorsam o olacağım.
Bir gün bir kuş olacağım, ve varlığımı yokluğumdan
koparacağım. Kanatlarım ne kadar çok yanarsa gerçeğe
o kadar yakın olacağım, ve küllerimden yeniden doğacağım.
Ben hayalperestlerin diyaloguyum…
Ben yokluğum…
Bir gün ne olmak istiyorsam o olacağım.
Bir gün bir şair olacağım… Dilim tüm mecazların mecazı…
Yer günahım ve bahanem benim.
Ben oralıyım…
Ben ne olduysam, ve ne olacaksam oyum…
Bir gün ne olmak istiyorsam o olacağım.
Bir gün asma olacağım…
Ve gelip geçenlere şarabımı sunacağım…
Ben mesajım ve mesaj taşıyıcıyım,
kısa adreslerim ve postayım…
Bu senin adın
dedi bir kadın
ve kayboldu kendi beyazlığının koridorunda.
Bu senin adın, iyi ezberle onu!
Tartışma onun herhangi bir harfini,
görmezlikten gel kabilesel bayrakları,
dost ol yatay adınla
dene onu yaşayanla ve ölenle…
Ey adım: büyüyeceksin ben büyüdükçe,
taşıyacaksın beni, seni taşıyacağım gibi,
bir yabancı kardeştir bir yabancıya…
Ey adım: Neredeyiz şimdi?
Söyle bana: Şimdi nedir? Yarın nedir?
Zaman nedir, mekan nedir,
eski nedir, yeni nedir?
Bir gün ne olmak istiyorsak o olacağız.
Yolculuk başlamadı henüz, yol bitmedi.
Bilgeler ulaşamadılar henüz sürgünlerine,
Sürgünler elde edemediler henüz bilgeliklerini…
Her rüzgarda bir kadın alay eder şairiyle:
-Ver bana dişiliğimi
ve al şu bana sunduğun yönü,
şu parçalanmış yönü…
Hangi rüzgar taşıdı seni buraya?
Söyle bana yaranın adını…
Kendi kanım acıtır beni, damar kadar tuz da…
Kim var Babilyon’dan sonra?...
Bir peygamber değilim kehanet iddiası taşıyan…
Bir kitap yetmez söylemeye:
Mevcut bulurum kendimi yokluğun tamlığında.
Her arayışımda başkalarını, kendimi bulurum.
Onları aradığımda, kendi yabancı varlığımı görürüm yalnızca.
Kalabalıklarla dolacak bir birey miyim?
Ben yabancıyım. Saman Yol’u boyunca sevgilime
yürümekten yorgun. Sıfatlarımdan yorgun…
Denizcilerle sarılı çevrem, fakat liman yok…
Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını…
Çözülür öğeler ve duygular. Göremem bedenimi orada.
Hissetmem ölümün yakıcılığını, ne de daha önceki hayatımın.
Başka bir kişiydim sanki.
Kimim ben? Ölü ya da yeni-doğan?...
Fransız doktorumu gördüm,
hücremin kapısını açarken
dövdü beni bir sopa ile
mıntıkadan iki polisin yardımıyla…
Rene Char’ı gördüm
Heidegger ile otururken
İki metre uzağımda.
İzledim onları şaraplarını içerken,
ve bahsetmiyorlardı şiirden… bir ışık şuasıydı diyalogları…
Gördüm ağlayan üç dostumu
dikerken kefenimi
altın ipliklerle.
Gördüm Al-Ma’ari’yi kovalarken eleştirmenlerini
kasidesinden:
Kör değilim
sizin gördüğünüzü göremeyen,
ışık basirettir, ya hiçliğe…
ya da çılgınlığa götüren…
Yok yeterli ömrüm, sonumu başlangıcıma bağlayabilecek.
Çobanlar aldı hikayemi…
Kırsaldır günlerimiz, kabile ile kent arasında kırsal…
Ben kendi kendine konuşanım:
Son kasidem hurma ağacımdan düştü.
Ve kendi içime seyahat ederim
ve ikiliklerle kuşatılmışım,
fakat gizemine değer hayat…
Ben kendi kendine konuşanım:
Küçük şeylerden doğar büyük düşünceler.
Sözcüklerden değildir gelişi ritmin,
fakat iki bedenin birlikteliğinden gelir,
uzun bir gece içindeki…
Ben o’yum kendi kendine konuşan… Sen ben misin?...
“Asla unutma beni” Ey ölüm…
Ey genç kız, ne yaptı sana tutku?...
Ve bir bayramdır yeryüzü….
Yeryüzü bir bayramdır kaybedenler için (ve biz de onların arasındayız) … Bizler, Hz. İsa’nın öğretileri olmadan da iyiydik ve çilekeştik
…
Dedim Şeytan’a: Hayır, etme beni imtihan!
Yağdırma bana musibetlerini! Sokma beni ikilikler
içine. Bırak beni olduğum gibi kalayım…
Vaktim gelmedi henüz. Hasat zamanı gelmedi henüz…
Beklemiyor kimse orada.
Vaktimden önce ve vaktimden sonra geldim…
Ne görüyorsan oyum. Ben uzakta olanım…
Kimim ben, ey sen! Yarat beni seni yarattığım gibi…
Yardım et bana katlanabilmen için ölümsüzlüğün sıkıntısına…
Ey Anat, benim özel tanrıçam, söyle şarkını.
Ben okum ve avım,
Ben sözcüklerim, ağıtçıyım, müezzinim
ve şehidim.
Asla demedim elveda yıkıntılara…
Yaşamak istiyorum….
Başlangıç nedir?
Son nedir? Kimse geriye dönmedi ölümden,
bize
gerçeği söyleyecek.
Ey ölüm, bekle beni bu toprağın ötesinde, kendi ülkende…
Varoluşçular baştan çıkartıyorlar beni,
her anı
özgürlük, adalet ve tanrıların şarabı ile tüketmek üzre…
Ey ölüm, zaman tanı bana cenaze hazırlıklarım için…
Ey ölüm, bekle! Çantamı yapmam için:
Diş fırçası, sabun, ustra, kolonya ve giysiler.
Hava ılıman mı orada?...
Bir kitap yeterli mi bana? Zaman öldürmek için,
yoksa bir kütüphaneye mi ihtiyacım olacak?
Hangi dili konuşuyorlar orada?
Günlük halk dili mi, yoksa klasik Arapça mı?...
Gel dostça ve içten olalım:
Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında.
Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları.
Ölmedi hiç kimse tamamen.
Ruhlar için, bir biçim ve yer değişimidir yalnızca…
Her hangi bir hastalığa ihtiyacın yok beni öldürmek için.
Öyleyse daha asil ol böceklerden.
Kendin ol-saydam, Görünmeyen’den açık bir mesaj.
Ve aşk gibi, ağaçlar arasında öfkeli bir fırtına ol.
Oturma kapılarda bir dilenci ya da vergi memuru gibi.
Olma sokaklarda bir trafik polisi.
Güçlü ol, iyi su verilmiş çelikten ol ve çıkar şu tilki maskesini.
Cesur ve şövalyemsi ol ve başlat öldürücü saldırılarını.
Söyle ne söylemek istiyorsan:
“Bir anlamdan diğerine yükselirim.
Akışkandır hayat, damıtırım onu…”
Ey ölüm, bekle ve otur şu koltuğa,
ve bir bardak şarap al ve tartışma benimle…
Ben kimim ki, senin bir ziyaretine değecek?
Vaktin oldu mu şiirimi irdelemeye?
Hayır, tabii. Senin işin değil bu.
Sen insanın dünyevi bedeni ile ilgilisin,
sözleri ve eylemleri ile değil.
Ey ölüm, yendi seni tüm sanatlar…
Tuzağa düşüremezsin ölümsüzü…
Yaşamak istiyorum. Yapacak işim var…
Bir kadının avuç içinde tutarım benim değerli sonsuzluğumu.
Doğdum, sonra aşka düştüm, sonra göçtüm…
Rüyalardır bizim tek sözümüz.
Ey ölüm, kay karanlığa…
Sensin sürgün olan.
Yok senin kendi hayatın.
Benim ölümümdür sadece senin hayatın.
Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden…
Sensin, yalnız sürgün olan,
Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne.
Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu…
Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek…
Yaşamak ve seni unutmak istiyorum…
İyi bir dost ol, Ey ölüm!...
Belki biraz aceleciydin Kabil’e atış sanatını öğrettiğinde.
Belki biraz yavaştın Yakub’un ruhuna kalıcı sabır öğretirken…
Burada, bu burada-olmayanda ve orada-olmayanda, özgürüm.
Git kendi sürgününe geri, tek başına…
Kaba ve acımasız olma!...
Ey ölüm, tarih senin ikizin mi yoksa düşmanın mı? …
Ey ölüm, bekle beni deniz kıyısındaki romantiklerin Cafe’sinde.
Okların tutturamadı hedefi bu kez, ve geri döndüm ölümden…
Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem
ya da dönmezsem.
Ne yaşıyordum ne de ölüydüm.
Yalnız sen-sendin yalnız olan, mutlak yalnız olan…
Ne yararı olacak ruhun eğer hasta ise bedenim ve görmüyorsa işlev.
Ey kalp, kalp, geri getir adımlarımı…
Sözcükler arasında özgür evliliği tercih ederim.
Dişil bulmalı doğru erili
şiirin düzyazıya doğru sürüklenişinde…
Nereden doğar şiir sanatı?
Kalbin meylinden mi, bilinmeyenin bir doğuştan anlamından mı, bir çöldeki bir kırmızı gülden mi?
Kişisel olan kişisel değildir, evrensel olan evrensel değildir…
Düşten düşe uçarım fakat sonum yoktur.
Düş göreceğim, ama rüzgarın arabalarını tamir için değil, yaralı
ruhları iyileştirmek için değil.
Aldı yerini şimdiden efsane-gerçek içinde bir entrika.
Bir şiir değiştiremez ne geçeni… ne de önleyebilir bir depremi.
Fakat ben düş göreceğim…
Çobanların ve kralların kuşatması altında değilim.
Bugünüm, yarınım gibi, benimle birlikte.
Küçük bir not defterim olacak.
Bir kuşun bir bulutu her otlayışında yazarım onu defterime.
Çözdü kanatlarımı düş.
Ben de uçarım. Her canlı varlık bir kuştur.
Ben neysem oyum ve daha fazlası değil…
Ben neysem oyum…
Roma’nın tuz yollarını bekleyen dalkavuklarından biri değilim…
Kalple öğrendim tüm kalbimi…
Çilekeş bir Sufi’ye benzer kalbim…
Kalbin suyu kuruduğunda, daha soyut olur estetik,
pelerin giyer tutkular, ve zekilik içinde sarmalar kendini bekaret…
Gılgamış’ın yeşil adımlarını izleriz, zaman zaman.
Hiçliğin tam bir varlığı…
Kırılır içinde yokluk, küçük bir su kavanozu gibi.
Enkidu uykuya daldı ve uyanmadı bir daha…
Enkidu!...
Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni?
Güzel gençliğimiz olmadıkça bilgeliğimizin ne yararı var?...
Kimim ben, tek başıma?
Kalk artık!
Hareket et bilge kişilerden önce, tilkiler gibi, sar etrafımı.
Her şey boş. Hayatın bir hazinedir, yaşa onu zengince öyleyse…
Uyanmanı yaşa, düşünü değil.
Her şey ölür.
Yaşa hayatını sevilen bir kadın gibi.
Hayat senin bedenindir, her hangi bir yanılsama değil.
Bekle ruhunda taşıyacağın bir çocuk için.
Döllenmek ölümsüzlüktür, bizim için.
Her şey boş ve ölümlü, ya da ölümlü ve boş.
Kimim ben? Şarkıların Şarkısı’nın şarkıcısı mı?
Cemaatlerin bilgesi mi? Yoksa her ikisi mi?...
Boş, boşların boşu…boş!
Yeryüzündeki tüm yaşayanlar göçmek zorunda…
…
Taçın ne yararı olur bana?
Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek.
Doğmanın zamanı var
Ölmenin zamanı,
Konuşmanın zamanı var
Susmanın zamanı…
Mutlu bir çocuk değildim zamanında.
Fakat, mesafe becerikli bir demircidir,
dönüştürebilir değersiz demiri ayışığına…
Kendime dedim: Hayattayım…
Yeterince dünlerim oldu; bir yarındır ihtiyacım…
Şiir öğret bana Homer’in topraklarında dolaşabilmek için…
Şiir öğret bana. Bir genç kızın bir şarkıya ihtiyacı olabilir -
uzaktaki sevgilisi için…
Geçici bedendir benimki, var ve yok olan.
İki metre toprak yeter şimdilik…
Tarih alay eder hem kurbanları, hem de kahramanlarıyla.
Bir göz atar onlara geçerken ve devam eder yoluna.
Deniz benimdir. Temiz hava benim.
Ve benin adım… benim…
Bana gelince…
Ben benim değilim.
Ben benim değilim.
Ben benim değilim.
2000
dedi bir kadın
ve kayboldu bir sarmal koridorun içinde…
Görüyorum orada cenneti ulaşılabilecek mesafede.
Taşır beni bir beyaz güvercinin kanadı
bir başka çocukluğa doğru. Hiç rüyasını görmemiştim
rüya gördüğümün. Her şey gerçek.
Biliyordum kendimi kenara bırakmakta olduğumu…
ve uçtum. Ne olacaksam onu olacağım
son gökyüzünde. Ve her şey beyaz. Asılı duruyor deniz
beyaz bulutlardan bir tavan üstünde. Hiçlik beyaz
mutlağın beyaz gökyüzü içinde. Oldum ve
olmadım. Yalnızım ben bu beyaz ebediyetin dolaylarında.
Vaktimden önce geldim.
Hiçbir melek görünmedi bana sormak için:
“Ne yaptın orada, dünyada?”
Duymadım kutsanmışların ilahilerini, ne de
günahkarların iniltilerini. Yalnızım bu beyazlık içinde,
yalnızım…
Acı vermez bana hiçbir şey kıyamet kapısında.
Ne zaman, ne de duygular.
Hissetmem şeylerin hafifliğini, ne de kuruntuların
ağırlığını. Bulamadın hiç kimse sormak için:
Nerede benim “neredem” şimdi? Nerede kenti
ölümün, ve neredeyim ben?
Burada, burada-olmayanın içinde, bu zaman-olmayanda,
ne varlık var ne de hiçlik.
Sanki daha önce bir kez ölmüşüm…
Biliyorum bu tecelliyi ve biliyorum
bilmediğime doğru yola koyulduğumu.
Belki yaşıyorum hala başka yerde ve
biliyorum ne istediğimi…
Bir gün ne olmak istiyorsam o olacağım.
Bir gün bir düşünce olacağım, ne kılıç ne de
kitap tarafından çorak ülkeye taşınan…
Bir gün ne olmak istiyorsam o olacağım.
Bir gün bir kuş olacağım, ve varlığımı yokluğumdan
koparacağım. Kanatlarım ne kadar çok yanarsa gerçeğe
o kadar yakın olacağım, ve küllerimden yeniden doğacağım.
Ben hayalperestlerin diyaloguyum…
Ben yokluğum…
Bir gün ne olmak istiyorsam o olacağım.
Bir gün bir şair olacağım… Dilim tüm mecazların mecazı…
Yer günahım ve bahanem benim.
Ben oralıyım…
Ben ne olduysam, ve ne olacaksam oyum…
Bir gün ne olmak istiyorsam o olacağım.
Bir gün asma olacağım…
Ve gelip geçenlere şarabımı sunacağım…
Ben mesajım ve mesaj taşıyıcıyım,
kısa adreslerim ve postayım…
Bu senin adın
dedi bir kadın
ve kayboldu kendi beyazlığının koridorunda.
Bu senin adın, iyi ezberle onu!
Tartışma onun herhangi bir harfini,
görmezlikten gel kabilesel bayrakları,
dost ol yatay adınla
dene onu yaşayanla ve ölenle…
Ey adım: büyüyeceksin ben büyüdükçe,
taşıyacaksın beni, seni taşıyacağım gibi,
bir yabancı kardeştir bir yabancıya…
Ey adım: Neredeyiz şimdi?
Söyle bana: Şimdi nedir? Yarın nedir?
Zaman nedir, mekan nedir,
eski nedir, yeni nedir?
Bir gün ne olmak istiyorsak o olacağız.
Yolculuk başlamadı henüz, yol bitmedi.
Bilgeler ulaşamadılar henüz sürgünlerine,
Sürgünler elde edemediler henüz bilgeliklerini…
Her rüzgarda bir kadın alay eder şairiyle:
-Ver bana dişiliğimi
ve al şu bana sunduğun yönü,
şu parçalanmış yönü…
Hangi rüzgar taşıdı seni buraya?
Söyle bana yaranın adını…
Kendi kanım acıtır beni, damar kadar tuz da…
Kim var Babilyon’dan sonra?...
Bir peygamber değilim kehanet iddiası taşıyan…
Bir kitap yetmez söylemeye:
Mevcut bulurum kendimi yokluğun tamlığında.
Her arayışımda başkalarını, kendimi bulurum.
Onları aradığımda, kendi yabancı varlığımı görürüm yalnızca.
Kalabalıklarla dolacak bir birey miyim?
Ben yabancıyım. Saman Yol’u boyunca sevgilime
yürümekten yorgun. Sıfatlarımdan yorgun…
Denizcilerle sarılı çevrem, fakat liman yok…
Gördüm ölülerin ne hatırladıklarını ve ne unuttuklarını…
Çözülür öğeler ve duygular. Göremem bedenimi orada.
Hissetmem ölümün yakıcılığını, ne de daha önceki hayatımın.
Başka bir kişiydim sanki.
Kimim ben? Ölü ya da yeni-doğan?...
Fransız doktorumu gördüm,
hücremin kapısını açarken
dövdü beni bir sopa ile
mıntıkadan iki polisin yardımıyla…
Rene Char’ı gördüm
Heidegger ile otururken
İki metre uzağımda.
İzledim onları şaraplarını içerken,
ve bahsetmiyorlardı şiirden… bir ışık şuasıydı diyalogları…
Gördüm ağlayan üç dostumu
dikerken kefenimi
altın ipliklerle.
Gördüm Al-Ma’ari’yi kovalarken eleştirmenlerini
kasidesinden:
Kör değilim
sizin gördüğünüzü göremeyen,
ışık basirettir, ya hiçliğe…
ya da çılgınlığa götüren…
Yok yeterli ömrüm, sonumu başlangıcıma bağlayabilecek.
Çobanlar aldı hikayemi…
Kırsaldır günlerimiz, kabile ile kent arasında kırsal…
Ben kendi kendine konuşanım:
Son kasidem hurma ağacımdan düştü.
Ve kendi içime seyahat ederim
ve ikiliklerle kuşatılmışım,
fakat gizemine değer hayat…
Ben kendi kendine konuşanım:
Küçük şeylerden doğar büyük düşünceler.
Sözcüklerden değildir gelişi ritmin,
fakat iki bedenin birlikteliğinden gelir,
uzun bir gece içindeki…
Ben o’yum kendi kendine konuşan… Sen ben misin?...
“Asla unutma beni” Ey ölüm…
Ey genç kız, ne yaptı sana tutku?...
Ve bir bayramdır yeryüzü….
Yeryüzü bir bayramdır kaybedenler için (ve biz de onların arasındayız) … Bizler, Hz. İsa’nın öğretileri olmadan da iyiydik ve çilekeştik
…
Dedim Şeytan’a: Hayır, etme beni imtihan!
Yağdırma bana musibetlerini! Sokma beni ikilikler
içine. Bırak beni olduğum gibi kalayım…
Vaktim gelmedi henüz. Hasat zamanı gelmedi henüz…
Beklemiyor kimse orada.
Vaktimden önce ve vaktimden sonra geldim…
Ne görüyorsan oyum. Ben uzakta olanım…
Kimim ben, ey sen! Yarat beni seni yarattığım gibi…
Yardım et bana katlanabilmen için ölümsüzlüğün sıkıntısına…
Ey Anat, benim özel tanrıçam, söyle şarkını.
Ben okum ve avım,
Ben sözcüklerim, ağıtçıyım, müezzinim
ve şehidim.
Asla demedim elveda yıkıntılara…
Yaşamak istiyorum….
Başlangıç nedir?
Son nedir? Kimse geriye dönmedi ölümden,
bize
gerçeği söyleyecek.
Ey ölüm, bekle beni bu toprağın ötesinde, kendi ülkende…
Varoluşçular baştan çıkartıyorlar beni,
her anı
özgürlük, adalet ve tanrıların şarabı ile tüketmek üzre…
Ey ölüm, zaman tanı bana cenaze hazırlıklarım için…
Ey ölüm, bekle! Çantamı yapmam için:
Diş fırçası, sabun, ustra, kolonya ve giysiler.
Hava ılıman mı orada?...
Bir kitap yeterli mi bana? Zaman öldürmek için,
yoksa bir kütüphaneye mi ihtiyacım olacak?
Hangi dili konuşuyorlar orada?
Günlük halk dili mi, yoksa klasik Arapça mı?...
Gel dostça ve içten olalım:
Benim hayatım senin, tümüyle yaşandığında.
Karşılığında, bırak seyredeyim yıldızları.
Ölmedi hiç kimse tamamen.
Ruhlar için, bir biçim ve yer değişimidir yalnızca…
Her hangi bir hastalığa ihtiyacın yok beni öldürmek için.
Öyleyse daha asil ol böceklerden.
Kendin ol-saydam, Görünmeyen’den açık bir mesaj.
Ve aşk gibi, ağaçlar arasında öfkeli bir fırtına ol.
Oturma kapılarda bir dilenci ya da vergi memuru gibi.
Olma sokaklarda bir trafik polisi.
Güçlü ol, iyi su verilmiş çelikten ol ve çıkar şu tilki maskesini.
Cesur ve şövalyemsi ol ve başlat öldürücü saldırılarını.
Söyle ne söylemek istiyorsan:
“Bir anlamdan diğerine yükselirim.
Akışkandır hayat, damıtırım onu…”
Ey ölüm, bekle ve otur şu koltuğa,
ve bir bardak şarap al ve tartışma benimle…
Ben kimim ki, senin bir ziyaretine değecek?
Vaktin oldu mu şiirimi irdelemeye?
Hayır, tabii. Senin işin değil bu.
Sen insanın dünyevi bedeni ile ilgilisin,
sözleri ve eylemleri ile değil.
Ey ölüm, yendi seni tüm sanatlar…
Tuzağa düşüremezsin ölümsüzü…
Yaşamak istiyorum. Yapacak işim var…
Bir kadının avuç içinde tutarım benim değerli sonsuzluğumu.
Doğdum, sonra aşka düştüm, sonra göçtüm…
Rüyalardır bizim tek sözümüz.
Ey ölüm, kay karanlığa…
Sensin sürgün olan.
Yok senin kendi hayatın.
Benim ölümümdür sadece senin hayatın.
Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden…
Sensin, yalnız sürgün olan,
Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne.
Hiçbir kadın paylaşmaz seninle gecenin tutkusunu…
Yok hiçbir çocuğun yanına gelip: Seni seviyorum diyecek…
Yaşamak ve seni unutmak istiyorum…
İyi bir dost ol, Ey ölüm!...
Belki biraz aceleciydin Kabil’e atış sanatını öğrettiğinde.
Belki biraz yavaştın Yakub’un ruhuna kalıcı sabır öğretirken…
Burada, bu burada-olmayanda ve orada-olmayanda, özgürüm.
Git kendi sürgününe geri, tek başına…
Kaba ve acımasız olma!...
Ey ölüm, tarih senin ikizin mi yoksa düşmanın mı? …
Ey ölüm, bekle beni deniz kıyısındaki romantiklerin Cafe’sinde.
Okların tutturamadı hedefi bu kez, ve geri döndüm ölümden…
Teşekkür ederim sana, ey hayat. İnanma bana eğer dönersem
ya da dönmezsem.
Ne yaşıyordum ne de ölüydüm.
Yalnız sen-sendin yalnız olan, mutlak yalnız olan…
Ne yararı olacak ruhun eğer hasta ise bedenim ve görmüyorsa işlev.
Ey kalp, kalp, geri getir adımlarımı…
Sözcükler arasında özgür evliliği tercih ederim.
Dişil bulmalı doğru erili
şiirin düzyazıya doğru sürüklenişinde…
Nereden doğar şiir sanatı?
Kalbin meylinden mi, bilinmeyenin bir doğuştan anlamından mı, bir çöldeki bir kırmızı gülden mi?
Kişisel olan kişisel değildir, evrensel olan evrensel değildir…
Düşten düşe uçarım fakat sonum yoktur.
Düş göreceğim, ama rüzgarın arabalarını tamir için değil, yaralı
ruhları iyileştirmek için değil.
Aldı yerini şimdiden efsane-gerçek içinde bir entrika.
Bir şiir değiştiremez ne geçeni… ne de önleyebilir bir depremi.
Fakat ben düş göreceğim…
Çobanların ve kralların kuşatması altında değilim.
Bugünüm, yarınım gibi, benimle birlikte.
Küçük bir not defterim olacak.
Bir kuşun bir bulutu her otlayışında yazarım onu defterime.
Çözdü kanatlarımı düş.
Ben de uçarım. Her canlı varlık bir kuştur.
Ben neysem oyum ve daha fazlası değil…
Ben neysem oyum…
Roma’nın tuz yollarını bekleyen dalkavuklarından biri değilim…
Kalple öğrendim tüm kalbimi…
Çilekeş bir Sufi’ye benzer kalbim…
Kalbin suyu kuruduğunda, daha soyut olur estetik,
pelerin giyer tutkular, ve zekilik içinde sarmalar kendini bekaret…
Gılgamış’ın yeşil adımlarını izleriz, zaman zaman.
Hiçliğin tam bir varlığı…
Kırılır içinde yokluk, küçük bir su kavanozu gibi.
Enkidu uykuya daldı ve uyanmadı bir daha…
Enkidu!...
Yoruldun mu benden, dost? Neden terk ettin beni?
Güzel gençliğimiz olmadıkça bilgeliğimizin ne yararı var?...
Kimim ben, tek başıma?
Kalk artık!
Hareket et bilge kişilerden önce, tilkiler gibi, sar etrafımı.
Her şey boş. Hayatın bir hazinedir, yaşa onu zengince öyleyse…
Uyanmanı yaşa, düşünü değil.
Her şey ölür.
Yaşa hayatını sevilen bir kadın gibi.
Hayat senin bedenindir, her hangi bir yanılsama değil.
Bekle ruhunda taşıyacağın bir çocuk için.
Döllenmek ölümsüzlüktür, bizim için.
Her şey boş ve ölümlü, ya da ölümlü ve boş.
Kimim ben? Şarkıların Şarkısı’nın şarkıcısı mı?
Cemaatlerin bilgesi mi? Yoksa her ikisi mi?...
Boş, boşların boşu…boş!
Yeryüzündeki tüm yaşayanlar göçmek zorunda…
…
Taçın ne yararı olur bana?
Hiçbir şey kalıcı değildir sonsuza dek.
Doğmanın zamanı var
Ölmenin zamanı,
Konuşmanın zamanı var
Susmanın zamanı…
Mutlu bir çocuk değildim zamanında.
Fakat, mesafe becerikli bir demircidir,
dönüştürebilir değersiz demiri ayışığına…
Kendime dedim: Hayattayım…
Yeterince dünlerim oldu; bir yarındır ihtiyacım…
Şiir öğret bana Homer’in topraklarında dolaşabilmek için…
Şiir öğret bana. Bir genç kızın bir şarkıya ihtiyacı olabilir -
uzaktaki sevgilisi için…
Geçici bedendir benimki, var ve yok olan.
İki metre toprak yeter şimdilik…
Tarih alay eder hem kurbanları, hem de kahramanlarıyla.
Bir göz atar onlara geçerken ve devam eder yoluna.
Deniz benimdir. Temiz hava benim.
Ve benin adım… benim…
Bana gelince…
Ben benim değilim.
Ben benim değilim.
Ben benim değilim.
2000
Kuşatma Altında
Burada, tepelerin yamaçlarında, alacakaranlığın ve
Zamanın güllesinin karşısında,
Kırılmış gölgelerin bahçelerinin yakınında,
Tutsakların yaptığını yaparız biz,
Ve işsizlerin yaptığını:
Umut ekeriz.
**
Burada yoktur “Ben”.
Burada hatırlar Adem tozunu çamurunun.
**
Kuşatmada birer aralıktır hayat…
**
Ölçerler askerler
Varlıkla yokluk arasındaki mesafeyi
Bir tankın gezi ile.
**
Ölçeriz biz bedenlerimizle
Obüs arasındaki mesafeyi altıncı hislerimizle.
**
Siz, kapı aralığında duran, girin içeri,
İçin bizimle Arap kahvesini.
Ve anlayacaksınız sizin de bizim gibi insan olduğunuzu.
Siz, evlerin kapı aralıklarında duranlar
çıkın dışarı bizim sabahlarımızdan.
Bizler de hissedeceğiz güvenini
sizler gibi insan olmanın, o zaman.
**
Gözden kaybolunca uçaklar, beyaz, beyaz güvercinler
uçarlar ve yıkayıp temizlerler gökyüzünün yanaklarını…
**
Askerlerin arkasındaki selviler, minareler korurlar
Gökyüzünü çökmekten…
**
(Bir Katil’e)
Eğer incelemiş olsaydın kurbanın yüzünü
ve düşünseydin iyice, anneni hatırlamış olacaktın
Gaz odasındaki, ve kurtulmuş olacaktın silah mantığından
Ve değiştirecektin fikrini: Bu yol değil
kişinin kimliğini tekrar bulacağı yol.
**
Kardeşlerimiz var bu geniş alanın ötesinde
Mükemmel kardeşler. Severler bizi. Seyrederler bizi ve ağlarlar.
Ve sonra, gizlice, söylerler birbirlerine:
“Ah! Eğer bu kuşatma ilan edilmişse…”. Bitirmezler
Cümlelerini:
“Terk etmeyin bizi, bırakmayın bizi.”
**
Kayıplarımız: her gün iki ile sekiz arasında şehit ve
on yaralı ve
elli zeytin ağacı…
**
Bir kadın dedi buluta: ört sevdiğimi
Benim giysim kana bulandı çünkü.
**
Eğer yağmur değilsen, sevdiğim
Ağaç ol!
Doğurganlıkla yüklü ağaç ol.
Eğer ağaç değilsen sevdiğim
Taş ol!
Nemle doymuş taş ol.
Eğer taş değilsen sevdiğim
Ay ol!
Seven kadının rüyasındaki, ay ol.
(Böyle söyledi bir kadın oğluna, oğlunun cenazesinde)
**
Yorulmadın mı ey nöbetçi?
**
Birazcık mutlak ve mavi sonsuzluk
yeterli olacak
Bu günlerin yükünü hafifletmeye ve
bu yerin batağını temizlemeye.
**
Ruha bağlıdır doruğundan aşağı inmek ve
ipek ayakları üstünde yürümek
yanım sıra, el ele, iki eski
dost gibi, ekmeğini
ve antik şarap bardağını paylaşan.
Yürüyebiliriz bu yolu birlikte.
Ve sonra farklı yönler alacaktır günlerimiz…
**
…
Hayat burada, orada değil.
**
Kuşatma durumunda, zaman mekan olur
Kendi sonsuzluğunda sabitlenmiş.
Kuşatma durumunda, mekan zaman olur
Dününü ve yarınını kaybetmiş olan.
**
**
Yazmak hiçliği ısıran bir eniktir
Yazmak yaratır hiçbir kan izi bırakmadan.
**
Bağırırım yalnızlığım içinde:
Uyandırmak için değil uyuyanları;
Fakat çığlığım uyandırsın diye beni
Kendi esir hayalimden.
**
Ben sonuncusuyum şairlerin
Kendi düşmanlarının kaygılarını paylaşan.
Dünya belki de dardı
İnsanlara
ve tanrılara.
**
Ayakta burada. Oturarak burada. Her zaman burada.
Ebedi burada. Tek bir amacımız var, bir tek:
Var olmak.
**
(Şiir’e)
Kuşat kuşatmanı!
**
(Şiir ve Düzyazı’ya)
Uçun birlikte!
Bir kırlangıcın iki kanadının
Kutlu ilkbaharı taşıdığı gibi.
**
Yirmi satır yazdım aşk üstüne
Ve bana öyle geldi ki bu kuşatma onu
yirmi metreye genişletti.
**
Alay için de vakit bulur:
Telefonum çalmıyor,
kapı zilim de öyle.
Nasıl bildin
burada olmadığı mı?
**
(Aşk’a)
Aşk, görünmezin kuşu!
Bırak öyleyse sonsuz maviyi ve
yokluğun ateşini.
**
“O ya da Ben”, Böyle başlar savaş. Fakat
bitirir kendini sıkıntılı bir karşılaşma ile:
“O ve Ben”.
**
“Ben ve Kadınım, sonsuza dek”
Böyle başlar aşk. Fakat
bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile
“Ben ve O kadın”
**
(Okur’a)
Güvenme şiire
Bu yokluğun çocuğuna,
Çünkü o ne sezgi
ne de düşüncedir
fakat içinde bulunduğun
uçurumun anlamıdır…
**
… Ve yeni bir şey yok uygar dünyada.
Barbarlık dönemleri geçti,
kurban artık anonim, sıradan.
Kurban… gerçek gibi, görece.
Vs. vs.
**
Barış, iki sevgilinin iniltisi
kendilerini yıkayan
Ay ışığında.
**
Barış, mazereti güçlünün,
Silahta daha zayıf, ufuklarda
daha güçlü olana.
**
Barış, bir hayat şarkılar, burada hayatla,
Başağın şarkı teli üstünde…
2002
Zamanın güllesinin karşısında,
Kırılmış gölgelerin bahçelerinin yakınında,
Tutsakların yaptığını yaparız biz,
Ve işsizlerin yaptığını:
Umut ekeriz.
**
Burada yoktur “Ben”.
Burada hatırlar Adem tozunu çamurunun.
**
Kuşatmada birer aralıktır hayat…
**
Ölçerler askerler
Varlıkla yokluk arasındaki mesafeyi
Bir tankın gezi ile.
**
Ölçeriz biz bedenlerimizle
Obüs arasındaki mesafeyi altıncı hislerimizle.
**
Siz, kapı aralığında duran, girin içeri,
İçin bizimle Arap kahvesini.
Ve anlayacaksınız sizin de bizim gibi insan olduğunuzu.
Siz, evlerin kapı aralıklarında duranlar
çıkın dışarı bizim sabahlarımızdan.
Bizler de hissedeceğiz güvenini
sizler gibi insan olmanın, o zaman.
**
Gözden kaybolunca uçaklar, beyaz, beyaz güvercinler
uçarlar ve yıkayıp temizlerler gökyüzünün yanaklarını…
**
Askerlerin arkasındaki selviler, minareler korurlar
Gökyüzünü çökmekten…
**
(Bir Katil’e)
Eğer incelemiş olsaydın kurbanın yüzünü
ve düşünseydin iyice, anneni hatırlamış olacaktın
Gaz odasındaki, ve kurtulmuş olacaktın silah mantığından
Ve değiştirecektin fikrini: Bu yol değil
kişinin kimliğini tekrar bulacağı yol.
**
Kardeşlerimiz var bu geniş alanın ötesinde
Mükemmel kardeşler. Severler bizi. Seyrederler bizi ve ağlarlar.
Ve sonra, gizlice, söylerler birbirlerine:
“Ah! Eğer bu kuşatma ilan edilmişse…”. Bitirmezler
Cümlelerini:
“Terk etmeyin bizi, bırakmayın bizi.”
**
Kayıplarımız: her gün iki ile sekiz arasında şehit ve
on yaralı ve
elli zeytin ağacı…
**
Bir kadın dedi buluta: ört sevdiğimi
Benim giysim kana bulandı çünkü.
**
Eğer yağmur değilsen, sevdiğim
Ağaç ol!
Doğurganlıkla yüklü ağaç ol.
Eğer ağaç değilsen sevdiğim
Taş ol!
Nemle doymuş taş ol.
Eğer taş değilsen sevdiğim
Ay ol!
Seven kadının rüyasındaki, ay ol.
(Böyle söyledi bir kadın oğluna, oğlunun cenazesinde)
**
Yorulmadın mı ey nöbetçi?
**
Birazcık mutlak ve mavi sonsuzluk
yeterli olacak
Bu günlerin yükünü hafifletmeye ve
bu yerin batağını temizlemeye.
**
Ruha bağlıdır doruğundan aşağı inmek ve
ipek ayakları üstünde yürümek
yanım sıra, el ele, iki eski
dost gibi, ekmeğini
ve antik şarap bardağını paylaşan.
Yürüyebiliriz bu yolu birlikte.
Ve sonra farklı yönler alacaktır günlerimiz…
**
…
Hayat burada, orada değil.
**
Kuşatma durumunda, zaman mekan olur
Kendi sonsuzluğunda sabitlenmiş.
Kuşatma durumunda, mekan zaman olur
Dününü ve yarınını kaybetmiş olan.
**
…
Direnmek, kişinin kalb sağlığını teyid etmesi
demektir…
Direnmek, kişinin kalb sağlığını teyid etmesi
demektir…
**
Yazmak hiçliği ısıran bir eniktir
Yazmak yaratır hiçbir kan izi bırakmadan.
**
Bağırırım yalnızlığım içinde:
Uyandırmak için değil uyuyanları;
Fakat çığlığım uyandırsın diye beni
Kendi esir hayalimden.
**
Ben sonuncusuyum şairlerin
Kendi düşmanlarının kaygılarını paylaşan.
Dünya belki de dardı
İnsanlara
ve tanrılara.
**
Ayakta burada. Oturarak burada. Her zaman burada.
Ebedi burada. Tek bir amacımız var, bir tek:
Var olmak.
**
(Şiir’e)
Kuşat kuşatmanı!
**
(Şiir ve Düzyazı’ya)
Uçun birlikte!
Bir kırlangıcın iki kanadının
Kutlu ilkbaharı taşıdığı gibi.
**
Yirmi satır yazdım aşk üstüne
Ve bana öyle geldi ki bu kuşatma onu
yirmi metreye genişletti.
**
Alay için de vakit bulur:
Telefonum çalmıyor,
kapı zilim de öyle.
Nasıl bildin
burada olmadığı mı?
**
(Aşk’a)
Aşk, görünmezin kuşu!
Bırak öyleyse sonsuz maviyi ve
yokluğun ateşini.
**
“O ya da Ben”, Böyle başlar savaş. Fakat
bitirir kendini sıkıntılı bir karşılaşma ile:
“O ve Ben”.
**
“Ben ve Kadınım, sonsuza dek”
Böyle başlar aşk. Fakat
bitirir kendini sıkıntılı bir elveda ile
“Ben ve O kadın”
**
(Okur’a)
Güvenme şiire
Bu yokluğun çocuğuna,
Çünkü o ne sezgi
ne de düşüncedir
fakat içinde bulunduğun
uçurumun anlamıdır…
**
… Ve yeni bir şey yok uygar dünyada.
Barbarlık dönemleri geçti,
kurban artık anonim, sıradan.
Kurban… gerçek gibi, görece.
Vs. vs.
**
Barış, iki sevgilinin iniltisi
kendilerini yıkayan
Ay ışığında.
**
Barış, mazereti güçlünün,
Silahta daha zayıf, ufuklarda
daha güçlü olana.
**
Barış, bir hayat şarkılar, burada hayatla,
Başağın şarkı teli üstünde…
2002
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






