14 Mayıs 2023

YUVAYA DÖNÜŞ

Bahçede bir elma ağacı vardı –
Bu kırk yıl evvel olmalı- ardında
Alabildiğine çayırlar. Çiğdemler
Islak çimlerde sürüklenen.
O pencerede duruyordum:
Nisan sonuydu. Bahar
Çiçekleri komşunun bahçesinde.
Kaç kez çiçek açtı o ağaç,
Tama o gün ama, doğum günümde,
Daha önce ya da daha sonra değil?
Değişkenin, evrilenin
Sabitle ikamesi
Amansız yeryüzünün
İmgeyle ikamesi. Ne biliyorum
Bu yere dair
Ağaç rolünü onyıllardır
Bir bonsai oynuyor, sesler
Yükseliyor tenis kortlarından —
Tarlalar. Uzun çimenlerin kokusu, taze
Biçilmiş.
Lirik bir şairden bekleneceği gibi.
Dünyaya bir kez çocukken bakarız.
Gerisi hatıradır.

Louise Glück
Çeviren: Nuray Önoğlu

SEVGİLİ RİLKE, BANA SAF ZAMANIN İÇİNE HAPSOLMUŞ GİBİ GÖRÜNDÜN

Paul Valéry, Muzot Kalesi'nde Rainer Maria Rilke'yi ziyaret ettikten sonra:
"Seninle ilk tanıştığımda seni bulduğum aşırı yalnızlığa ne kadar şaşırdığımı hatırlıyor musun? Yanından geçiyordum; İtalya yolunda beni durdurdun ve birkaç dakikalığına içeri aldın. Oldukça hüzünlü dağlardan oluşan geniş bir alanda korkunç derecede yalnız, çok küçük bir kale; koyu renkli mobilyalar ve dar pencereli antika ve düşünceli odalar - bu kalbimi burktu.

Hayal gücüm, hiçbir şeyin kendinden ve benzersiz olma duygusundan uzaklaşmadığı, oldukça yalıtılmış bir bilincin sonsuz monoloğunu içinizde duymadan edemedi. Bu kadar ayrı bir varoluşu, sessizlikle mahremiyetin bu kadar suiistimalinde sonsuz kışları, hayallerinize, kitaplardaki temel ve fazla yoğun ruhlara, yazının değişken dehasına sunulan bu kadar özgürlüğü tasavvur edemezdim. hafızanın güçlerine.

Sevgili Rilke, bana saf zamanın içine hapsolmuş gibi göründün ve senin için, birbirinin benzeri günlerin döngüsünde insanın ölümü açıkça görmesine izin veren, fazlasıyla tekdüze bir hayatın şeffaflığından korktum.”

— Paul Valéry , Reconnaissance à Rilke'de , Cahiers du mois, 23-24, Paris, 1926.

RAINER MARIA RILKE MALTE LAURIDS BRIGGE'NİN NOTLARI

Şimdi ıssız kalan yurdumu düşündükçe, öyle sanıyorum ki, eskiden böyle değildi bu. Eskiden insan biliyordu (ya da belki de seziyordu) ki, meyvenin çekirdeğini taşıması gibi, ölümü kendi içinde taşımaktadır. Çocukların içinde küçük, yetişkinlerin içinde büyük bir ölüm vardı. Kadınlar, ölümü kucaklarında, erkeklerse göğüslerinde taşırlardı. O vardı işte ve ölum, onların her birine garip bir ağırbaşlılık, sakin bir gurur verirdi.

***

Hepsi de kendi ölümlerini öldüler. Ölümü bir esir taşır gibi zırhlarının altında taşıyan o erkekler; çok yaşlanıp küçülen, sonra muazzam bir yatak içinde, bir sahnede gibi, bütün ailenin, hizmetçilerin, köpeklerin önünde, kibar ve saltanatla göçüp giden o kadınlar. Hatta çocuklar, en ufakları bile, rastgele bir çocuk ölümünü değil, kendilerine hâkim olup bulundukları ya da ileride olacakları hale göre bir ölümü ölüyorlardı.

Sonra, kadınlarda ne hüzünlü bir güzellik vardı; gebe olup ayakta durdukları zaman, ince uzun ellerinin, kendiliğinden üzerine düştüğü şişkin karınlarında iki meyve taşıyorlardı: biri çocuk, biri ölüm.

***

Hiç kimseniz ve hiçbir şeyiniz yoktur, elinizde bir valiz ve bir kitap sandığı, çevrenize karşı ilgi duymaksızın, dünyada dolaşır durursunuz. Hayat mı bu! Yersiz yurtsuz, ana baba yadigarı eşyalardan yoksun, köpeksiz. Anılar olsaydı hiç değilse. Ama kimde anılar var ki? Çocukluk olsaydı, derinlere gömülmüş gibidir çocukluk. Bütün bunlara yaklaşabilmek için yaşlanmak gerek belki. İhtiyarlık bana güzel görünüyor.

***

Yirmi sekizimdeyim ve başarılmış hiçbir şey yok. Tekrarlayalım: Carpaccio üzerine bir inceleme yazdım, berbattır; bir dram kaleme aldım, "Evlilik" adını taşır ve şüpheli yollardan yanlış bir şeyi kanıtlamaya çalışır ve mısralar yazdım. Ah, gençken yazılan mısraların kıymeti zaten nedir ki. Beklemeliydi ve mümkünse bir ömür boyu, manâ ve lezzet toplamalıydı, ve sonra, tamamen sonunda belki iyi on mısra yazabilirdi. Çünkü mısralar, insanların dedikleri gibi hisler değil (his pek erken başlar) tecrübelerdir. Bir mısra için insan, bir çok şehirler görmelidir, insanlar ve eşyalar görmelidir, hayvanlar tanınmalıdır, kuşların nasıl uçtuğunu hissetmelidir, küçük çiçeklerin sabahları hangi kımıldanışlarla açtığını bilmelidir. İnsan, meçhul semtlerdeki yolları, beklenmedik tesadüfleri ve uzun zamandır gelmekte olduğu görülen vedaları düşünebilmelidir, hâlâ anlaşılmamış çocukluk günlerini; bizi sevindireceğini sanarak hazırladıkları (ama ancak bir başkasını sevindirebilecek) bir sürpriz yüzünden, anlamayıp incittiğimiz anne ve babayı, o kadar çok, derin ve müphem değişmelerle, acayip ve tuhaf başlıyan çocukluk hastalıklarını; sessiz, kapanık odalarda geçen günleri ve deniz kıyısındaki sabahları; denizi; denizleri; üstümüzden esen ve bütün yıldızlarla uçan yolculuk gecelerini düşünebilmelidir, bütün bunların hepsini düşünebilmek de yetmez. İnsanın, birbirinden farklı birçok sevda gecelerine ait hâtıraları olmalıdır. Ama, hem de, can çekişen kimselerin yanında oturmuş bulunmalıdır; kesik kesik gürültü duyulan, penceresi açık odada ölülerle durmuş olmalıdır. Ve insanların hatıraları olması da kâfi gelmez. Hâtıralar çoksa onları unutabilmelidir, ve insanın, hâtıralar gelecek diye büyük bir sabrı olmalıdır. Çünkü hâtıralar da henüz o değildir. Hâtıralar ancak hücrelerimizde yerleştikleri, bakış ve hareketlerimizde okundukları, isimsizleştikleri ve artık bizden ayırdedilemedikleri zaman, işte o vakit, çok nadir bir saatte, bir mısranın ilk kelimesi, hâtıraların ortasından ve hâtıralardan tecelli eder.

Rainer Maria Rilke
Malte Laurids Brigge'nin Notları

10 Mayıs 2023

YİTİKLER GECESİ

Şimdi dünya boşlukta yavaş
Sen bütün canlılardan uzaksın yalnızsın
Rüzgâr uslandı doruklarda
Dağ çiçekleri uykuya vardı
Ay bacadan aştı uyumaz mısın

Bir ıslak serinlik yürüdü
Kara sokaklardan içeri
Çıtırdadı durdu bütün gün
Ayaklarının altında bir şeyler
Bütün gün ölüler gibi sustun

Bilsen ötesi aydınlık çizginin
Delice yakardın eski şiirlerini
Bir tutam bulut iki damla yağmur için
Yeniden sevinirdin içten içe
Bilsen ötesi aydınlık çizginin

Bu hal senin halin değil
Bütün gücünü yitirmiş
Bu hal senin halin değil
Yaşamanın kendisini yitirmiş

En insan yanıyla sana dönük
Dost dediğin ne gün içindir
Unut uzağı olduğu yere
Kaldır yatağından vakitsiz
Kaldır başucuna getir

Şimdi dünya boşlukta yavaş
Sen bütün canlılardan uzaksın yalnızsın
Rüzgâr usandı doruklarda
Dağ çiçekleri uykuya vardı
Ay bacadan aştı uyumaz mısın

Gülten  Akın

07 Mayıs 2023

ARTIK VEDA VAKTİNİN GELDİĞİ İÇİNE DOĞMUŞTU

L’an neuf de l’hégire / Mahomet

        

Artık veda vaktinin geldiği içine doğmuştu.

Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu.

Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu.

Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu.

Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında.

Durup su içen develeri izliyordu arada sırada.

Böylece deve güttüğü zamanları hatırlıyordu…

Sanki cenneti görmüş, ilahî aşkı bulmuştu;

Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu.

Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi,

Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi,

Boynu gümüş bir testinin boğazıydı sanki.

Tufanın sırlarını bilen Nuh’un havası vardı.

Ona danışmaya gelenlere adil davranırdı,

Kimi itiraf eder, kimi gülüp inkâr ederdi;

Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi.

Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı.

Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.    

Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı.

Oturur yere, elbiselerini kendisi yapardı.

Artık genç değildi, eski gücü kalmamıştı;

Yine de herkesten daha fazla oruç tutardı.

Altmış üç yaşında bir ateş sardı vücudunu.

Kutsal kitap Kur’an’ı bir kez daha okudu;

Sonra sancağı, Said’in oğluna devretti;

Ona: “Artık aranızdan ayrılma vakti geldi,

Allah birdir, hep onun yolunda savaş” dedi.

Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki

Göçen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki.

Yine her günkü vaktinde mescide geldi;

Ali’ye yaslanmış, insanlar da eşlik ediyordu,       

Ve kutsal sancak rüzgârda dalgalanıyordu;

Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi:

“Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici;

Biz karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O’dur.

Ey insanlar, O’ndan başka rehberim yoktur;

Bu dünyada onsuz hiçbir kıymetim olmazdı.”

Bir zat ona: “Ey müminlerin gerçek Sultanı!

Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne,

Sen doğduğunda bir yıldız doğdu gökyüzüne,

Kisra Sarayı’nın üç kulesi birden yıkıldı” dedi.

O da : “Melekler ölümümü müzakere etti:

“Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize

Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde,   

Ben ölmeden gelsin intikamını alsın şimdi.

Kime vurmuşsam, o da bana vursun.” dedi.

Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

Yaşlı bir kadın bir koyunu kırpıyordu eşikte,

Ona: “Allah yardımcın olsun!” diye seslendi.

Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi,

Ve birden şöyle seslendi: “Herkes duysun!

Allah benim adımı andı, bundan emin olun;

Ben topraktan bir can, nurdan peygamberim,

İsa’nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.

Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi;

Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi,

İsa benden önce, ama ne Tanrı’dır ne de oğlu;

O, gülü koklayan Bakire Meryem’den doğdu.

Unutmayın, ben de etten kemikten bir fâniyim,

Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim.

Şu hayatta başıma gelmeyen şey kalmadı,

Çektiğim çilelere yol olsa dayanmazdı;

Zulüm ve işkenceden şu bedenim çok çekti.

Şayet işlediğimiz her bir günahın bedeli

Korkunç bir haşere olsa, o karanlık mezarı

Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.            

Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli,

Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini;

Böylece defalarca tükenir ve yeniden dirilir,

Cezalarını çekince de yeniden huzura erişir.

Ben kutsal savaşların mütevazı meydanıyım;

Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim.

Kelamım çöldeki kumlar ve kuyular gibidir;

Bir sözüm korkutuyorsa, diğeri müjdecidir.

Ashabım! Çektiklerimi görüyorsunuz işte,

Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden dalalete

Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri

Engellemeye çalıştım, bağladım pis ellerini;

Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde,

Çarpıştım durdum görmediğim kimselerle;

Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi,

Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi;

Ben ise Hak davamdan hiç vazgeçmedim.

Onlarla savaştım, ama kimseye kin gütmedim.”

Savaşlarda: “Bırakın yapsınlar!” diyordum,

Benden başkası yaralansın istemiyordum.

Hepsinin derdi benimleydi, vazgeçmezlerdi;

Zira sağ ellerine ayı, sol ellerine ise güneşi

Versem de düşmanlarım inanmazdı asla,

Yine de saldırırlardı şu çileli yolculukta.

Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım,

Bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım.

Çile dolu şu ömrümü nihayet tamamladım.

Şimdi Hakk’a gidiyorum, dünyayı bıraktım.

Greklerin Hermes’i, Yahudilerin Levi’yi

Desteklediği gibi siz de bırakmadınız beni,

Çektiğiniz bu sıkıntılar mutlaka son bulacak;

Bu karanlık geceye elbet güneş doğacak.

Ashabım, asla ümidinizi kesmeyin O’ndan;

Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,

Denizleri incilerle, geceleri ise yıldızlarla

Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

Sonra: “Yalnızca O’na güvenin” diye ekledi.

İnanmayan, ancak inkâr da etmeyenlerin yeri,

Cennet ile cehennem arası Araf, ne yazık ki!

Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;

Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki,

Ama çabalayın ki, Allah da bağışlasın sizi;

Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere,  

Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece

O’nun için secdeye kapanmayanları yakar.

O, kapkaranlık dünyayı masmavi gökle açar.

Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin.

Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için:

Yedi göğü geçmek için, altın eğerli atlar,

Yıldırımları geride bırakan kanatlı arabalar,

Tertemiz huriler, hep terütaze ve neşeli;

İncilerle bezeli köşklerde oturur her biri.

Cehennem ateş ehlini bekler, vay hâllerine!

Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,

Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak;

Cennet ehli ise pek neşeli ve gururlu olacak.”

Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi,

Sonra ağır adımlarla yürümeye devam etti.

Ardından: “Ey insanlar! Size sesleniyorum,

Vakit saat doldu, ebedî yurduma gidiyorum.

Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin,

Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin;

Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin” dedi.

Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi,

Gitti ve Ebufleya Kuyusu’nda sakalını yıkadı.

Biri ondan üç dirhem istedi, çıkardı verdi.  

“Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi” dedi.

Bir güvercininki gibi ışıl ışıldı ashabın gözleri;

Bakıp kendilerini hep kollayan o yüce insana,

Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona ;       

Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi,

Bütün geceyi orada taşların üzerinde geçirdi.

Sabaha doğru günün ağardığını fark edince:

“Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir’e,

Kur’an’ı götürüp sen kıldıracaksın namazı.”

Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı.

Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu,

Nihayet okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu.

O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu.

 

Ve Ölüm Meleği çıkageldi akşamüzeri:

“İçeri girebilir miyim” diye müsaade istedi.

“Buyursun” dedi. Dünyaya teşrif ettiği

O ilk günkü gibi yine ışıl ışıldı gözleri.

Ve Melek ona: “Allah seni bekliyor” dedi.

 - Seve seve, dedi. Şakakları şöyle bir titredi,

Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti.

 

       La légende des siècles, L’Islam

       (Asırların Efsanesi, İslam)

Victor Hugo (1802-1885): Fransız şair, yazar ve dramaturg.

Hugo’nun 2 Ağustos 1883’te dostu Auguste Vacquerie’ye yazıp teslim ettiği vasiyeti:

“Elli bin frangı fakirlere bırakıyorum. Onların cenaze arabasıyla götürün beni mezarıma. Hiçbir kilisenin duasını kabul etmiyorum. Tek isteğim, tüm canlardan birer dua. Ben Allah’a inanıyorum” 

ŞİDDETLİ RÜZGÂRLAR GÖRÜYORUM SON YOLCULUĞUMDA

272
La vita fugge et non s'arresta un'ora

Yaşam kaçıyor ve durmuyor bir saat
ve Ölüm geliyor arkadan dev adımlarla; 
ve şimdiki ve geçmiş şeyler 
savaşıyor benimle, gelecek şeyler de,

anılar ve umut bir bu yanını eziyor 
yüreğimin bir o yanını; öyle ki, aslında, 
kendime merhamet duymasam, 
artık kurtulurdum bu düşüncelerden.

Karşımda beliriveriyor en küçük tatlılık 
elemli yüreğin duyduğu; ama öte yandan 
şiddetli rüzgârlar görüyorum yolculuğumda,

fırtına görüyorum limanda ve artık yorgun
dümencim ve kopmuş direkler ve ipler 
ve sönmüş bir zamanlar baktığım güzel ışıklar.

273
Che fai? che pensi? ché pur dietro guardi

Ne yapıyorsun? Ne düşünüyorsun? Niçin bakıyorsun 
asla geri dönmeyecek zamana hâlâ? 
Huzursuz ruh, niçin odun ekliyorsun
durmadan ateşe, içinde yandığın? 

Yumuşak sözler ve tatlı bakışlar,
tek tek betimleyip resmettiğin, 
alındı yeryüzünden; ve çok iyi biliyorsun, 
burada aramak onları yersiz ve çok geç.

Ah, yenileme bizi öldüren şeyi; 
ardına düşme artık aldatıcı, özlemli düşüncenin,
sağlam, kesin olanını izle, bizi iyi sona götürecek olan.

Cennet'i arayalım, hiçbir şey zevk vermiyorsa
burada bize; açıkça gördük çünkü güzelliğin,
ölü ya da diri, bizi yoksun bırakacağını huzurdan.

274
Datemi i pace, o duri miei pensieri!

Huzur verin bana, ey acımasız düşüncelerim!
Yetmiyor mu Aşk, Talih ve Ölüm'ün 
kuşatması çevremi ve kapılarımı, 
içimde başka düşman bulmaya gerek kalmadan?

Ve sen, kalbim, ne idiysen o musun hâlâ? 
Yalnız bana sadakatsiz, barındınp
acımasız hafiyeleri, ittifak ediyorsun düşmanlanımla, onca çevik ve hızlı.

Sende sergiliyor Aşk gizli iletilerini,
sende açığa vuruyor Talih her gösterişini, 
ve Ölüm anısını o vuruşun,

benden kalanı yok edecek olan, 
sende hatayı kuşanıyor huzursuz düşüncelerim:
bu yüzden, yalnız seni suçluyorum her derdim için.

275 
Occhi miei, oscurato è 'l nostro sole

Gözlerim, karardı güneşimiz,
daha doğrusu Cennet'e yükseldi ve orada parıldıyor,
orada göreceğiz onu yeniden, orada bekliyor bizi 
ve belki acı çekiyor gecikmemizden.

Kulaklarım, melek sözleri yankılanıyor 
bir yerde, daha iyi anlayan birinin var olduğu.
Ayaklarım, gücünüz erişmiyor 
sizi hareket ettiren güzelin olduğu yere.

Öyleyse niçin savaşıyorsunuz benimle? 
Nedeni ben değilim artık göremiyorsanız onu, duyamıyorsanız, bulamıyorsanız yeryüzünde.

Ölüm'ü suçlayın; daha doğrusu hamdedin O bağlayıp çözene ve bir anda açıp kapayana, ve ağlayıştan sonra kişiyi mutlu edebilene.

Francesco Petrarca
Çeviri: Kemal Atakay

Benim annem öldü…

Benim annem öldü…

Evet benim annem öldü. Beni bu hayatta koşulsuz seven tek insan da beni birkaç yıl önce bırakıp gitti. Hayır, bir suçlama değil bu. Ben bu hayatta en çok anneme kızdım. Beni bu hayatta en çok annem affetti. Belki affetmesi bile gerekmedi. Ben hep onun “küçük yaramaz oğlu”ydum çünkü.

Anne diye seslendiğimde kimse artık “Efendim yavrum?” diye yanıtlamıyor beni. Artık kimse çocuklarımı “Kuzucuklarım” diye sevmiyor. Artık dünya benim için hiç de o kadar güvenli ve emniyetli bir yer değil.

Hastanede son günlerini geçirirken kalan son gücünle bana “Buradan çıkabilecek miyim?” diye sorduğunda yalan söyledim sana. Affet beni anne! Sana hayatım boyunca birçok kez, o ya da bu sebeple küçük yalanlar söyledim ya da bazı gerçekleri sakladım. Ama bu büyük yalanım için beni affet!

Pazar günleri hiç adetin olmadığı halde köşe yazımın yayımlandığı gazeteyi alır yazımı okurdun, sonra bana dönüp “Ama sen yine bizi yazmışsın” derdin. Kimi yazacaktım ki anne? Herkesin derdi kendiyle değil mi bu hayatta?

Annemle çok uğraştım

Psikoterapi tarihi annelerle hesaplaşma tarihidir bir bakıma. Uzun süre anneleri suçlayıp durdu psikoterapistler, sonra da telaşla aklamaya çalıştılar. Babaların da neler yapabileceği, onların da sütten çıkmış ak kaşık olmadıkları anımsandı çünkü. Ama yine de anne hep baş sorumlu oldu psikolojinin gözünde. İyinin de, kötünün de baş sorumlusu...

Benim de danışan ve hastalarımla seanslarım anne ve babayla yapılan hesaplaşmalarla geçer. Ve sonuç olarak ruhsal bir yaramız varsa mutlaka bir yerlerden anneye ya da babaya dokunur bunun ucu. Anne ve babası hayatta olan danışanlarım bir süre gerçek anne-babalarına belli bir öfke geliştirir, onlarla olan ilişkilerini gözden geçirirler. Ben de ısrarla bizim işimizin gerçek anne-babalarla değil içselleştirdiğimiz anne-baba modlarıyla olduğunu vurgulamaya çalışırım. Bizim mücadelemiz, içselleşmiş ve bize zarar veren o ebeveyn yanıyladır.

Ben de İsviçre’de kendi terapim sürecinde annemle çok uğraştım ve onunla barışmayı başardım sonunda. Ama teorik olarak bildiğim her şeyi çok somut olarak yaşadım birkaç yıl önce. İçimizdeki, kişilik gelişimimize ket vurduğunu fark ettiğimiz anne yanının hayattaki gerçek annemizle hiçbir ilişkisinin olmadığını o küçücük bedenini mezara yerleştirmeye çabalarken acıyla fark ettim yeniden. Hayır psikanalist dostlar, sakın bıyık altından gülümsemeyin! Ne oral dönemde bir takılma belirtisi bu söylediklerim, ne de bir regresyon işareti.

Ne bu biliyor musunuz? İnsanın hayatta artık gerçekten yalnız olduğunun yüzüne bir tokat gibi çarpıldığı an. Ne yaparsam yapayım, nasıl davranırsam davranayım beni terk etmeyecek tek kadının artık hayatta olmadığını fark etmem. Fark etmek zorunda kalmam üzerine toprak atmaya başladığımda.

Ah şu psikolojik yalanlar

Beni yine telefonla aramanı, bitmez tükenmez şikayetlerini sıralamanı ve içimin daralmaya başlamasını o kadar çok istiyorum ki anne. Babam erken yaşta ölüp seni yalnız bıraktığında, beni babam yerine koyup omzuma kaldıramayacağım sorumluluklar yüklemek istemene o kadar kızmıştım ki! Freud’un bir açıklaması vardı elbette bu durum için. Ben de o açıklamanın arkasına sığınmış ve güya kendimi korumak adına biraz uzaklaşmıştım senden.

Ah şu psikolojik yalanlar! Her yaşadığımızın psikodinamiğinin soğuk cümlelerle yüzümüze çarpılması. Giderken bana yine bir şey öğrettin anne. Artık hiçbir danışanıma hayatlarıyla ilgili bu kadar rahat ve çabuk yorum yapmayacağım.

Murathan Mungan’ın “Ben sende bütün aşklarımı temize çektim” diye müthiş bir dizesi vardır. Ben sana olan sevgimi sende temize çekmek istiyorum anne. Bu ne kadar sürecek hiç bilmiyorum. Hayatımda hak ettiğin yeri sen, ben seni kaybettikten sonra kazandın. Ama sen zaten biliyordun, di mi anne?

Keşke ama keşke anne, bu yazıyı okuyabilseydin. “Aaa, sen yine bizi yazmışsın!” diyebilseydin…

Güle güle anne! Seni seviyorum.

Alper Hasanoğlu