31 Mayıs 2023

ZAVALLI CATULLUS

8
Zavallı Catullus, yeter çılgınlık, 
yitik bilmelisin 
yitmiş gördüğün şeyi bir kez.
Güneşler doğdu senin için
bir zamanlar ışık ışık 
koşa koşa gittiğin sıralar hani 
nereye çağırırsa sevdiğin kız,
hiçbirinin sevilmeyeceği denli sevdiğin.
Neler neler yapardınız
orada, tadına doyulmaz,
senin istediğin, 
kızın da istemekten geri kalmadığı.
Pırıl pırıl güneşler doğdu 
o zamanlar senin için doğrusu.
O istemiyor artık; 
isteyeyim deme, güçsüz, sen de, 
gitme kaçanın ardından, 
zavallıca yaşamayı bırak,
pek tut yüreğini, dayan. 
Sağlıcakla kal, cicim. 
Artık Catullus demir gibi sapasağlam.
Ne arayıp bulur seni yeniden
ne de bir şey dilenir,
sen istemezken,
acı çekeceksin ya sen, 
dizlerine kapanan kalmadığı zaman. 
Vay, neler gelecek başına,
canlar yakan kadın; 
ne biçim yaşayış bu seninki! 
kim yaklaşacak şimdi yanına? 
kimin gözüne güzel görüneceksin? 
kimi seveceksin şimdi? 
kimin sevgilisi diye bilineceksin? 
kimi öpeceksin? 
kimin dudaklarını ısıracaksın? 
Ancak, sıkı dur sen ve dayan, 
Catullus, aman.

46
llık günler geri geliyor ilkyazla artık, 
yatışıyor yavaş yavaş gökteki kızgınlık 
batı yelleri estiği için tatlı tatlı, 
geceyle gündüzün eşit olduğu şu sıra. 
Bırakalım, Catullus, Phrygia ovalarını,
verimli, sıcağı bol İznik topraklarını, 
uçalım Küçük Asya'nın ünlü kentlerine. 
Yerimde duramıyorum bak daha şimdiden, 
başıboş gezmek isteği doluyor içime, 
ayaklarıma canlılık geliyor sevinçten. 
Ey tatlı dostlar, arkadaşlarım, esen kalın, 
evimizden birlikte çıkıp yaban ellere 
ayrı ayrı dönüyoruz bambaşka yollardan.

61
...
ağır ağır yürüse de utana sıkıla, 
soylu bir duyguyla,
bir yandan ağlar, bir yandan gider
Ister istemez.
daha uysalca söz dinleyerek gene de.
Gözyaşı dökmesene artık.
Korkma, görmeyecek
...

64
...
Enginlere açılmış sayılır erkek, 
in cin top oynuyor ıssız yosunların içinde.
Acımasız yazgı meydan okuyarak 
herzamankinden daha beter 
kulakları da tıkadı sonunda 
yakınmalarıma benim. 
Ey luppiter,
senin herşeye gücün yeter, 
yanaşamaz olsaydı Atina'nın gemileri 
Gnossus kıyılarına hiçbir zaman,
halatını bağlayamaz olsaydı Girit'e 
hiçbir acımasız gemici
korkunç haraç taşıyarak azgın boğaya, 
dinlenmeye gelmeseydi evimize bu kötü konuk
acımasızca tasarılarını gizleyerek 
tatlı görünüşünün altında!
Nasıl da çırpınıyorum umudum yitik 
Neye bel bağlasam kırık dökük! 
Ida dağlarına mı gitsem! 
ah! denizin burgacı girmiş aramıza, 
ürküntü veren bir su ayırıyor beni oradan.
Acaba babamdan mı yardım umsam?
kendim bırakmadım mı onu
üzerine kardeş kanı fışkırmış gencin ardına düştüm de? 
Bana bağlı kocamın sevgisiyle mi avunsam yoksa?
O mu kaçıyor dala çıka burgaca 
eğilip bükülen kürekleriyle?
Bir tek çatı yok kıyıda,
yalnız bir ada,
çıkış yolu kapalı
denizin dalgaları kaplamış her yanı: 
hiçbir yol yok kaçmak için,
bir umut kırıntısı yok;
herşeyde bir suskunluk
her yer ıssız, ölüm kokusu var herşeyde. 
gözlerimi söndürmeyecek ölüm gene de 
canım çıkmayacak bitkin gövdemden,
ihanet edenin hakettiği cezayı istemeden 
tanrılar katında, 
tanrıların koruyuculuğunu dilemeden
son saatımda. 
Ey Eumenid'ler,
erkeklerini yaptığını burnundan getiren siz, verdiğiniz cezalarla öç alarak 
yılan saçları sarmış alnınızdan belli 
bağrınızdan dışarı vurmuş kızgınlık, 
buraya yaklaşın, buraya, 
kulak verin yakınmalarıma benim, 
kendimi alamıyorum açığa vurmaktan, 
iliklerime işlemiş bir kere, 
yanıp tutuşan, güçsüz, kimsesiz bana yazık,
kör etmiş gözlerimi gizlice sevgi.
Ta yüreğimden kopup geldiğine göre
bu gerçek yakınmalar, 
izin vermeyin siz acımın karşılıksız kalmasına, 
nasıl bıraktıysa Theseus beni yapayalnız,
ey tanrıçalar, öyle dert getirsin bu unutkanlık
onun da yakınlarının da başına."
İçini döktükten sonra bu sözlerle, üzgün,
ceza görmesini dileyerek insanlığa sığmaz eylemlerin, 
başını salladı göktekilerin yöneticisi, 
gücü bükülmek bilmez varlık
evet anlamında.

Titremeye başladı korkunç denizler, toprak,
sarstı ışıldayan yıldızlarını gök kubbesi. 
Bir karanlık sardı kopkoyu
Theseus'un usunu o zaman,
uymaz oldu buyruklara unutkan yüreği,
daha önce sıkı sıkıya bağlı kaldığı. Bildirmedi Erechtheus limanına kavuştuğunu sağ esen 
sevinç belirtilerini çekerek direğe 
acı çeken babasının içine su serpmek için.
Şu buyruğu vermiş Aegeus hani 
kucaklayıp genci bir gün 
yellerin kucağına bıraktığında, 
tanrıçanın surlarını geride bırakmak üzereyken
oğlu bir gemi üzerinde: "Biricik oğlum, 
uzun ömrümden tatlı oğlum, seni tehlikelere atıyorum ister istemez,
kocamışlığımın sonunda sana kavuşmuşken,
son günlerimi yaşıyorum 
yazgım buymuş demek
zorla alıyor seni elimden,
ben istemezken,
bakmaya doyamadım daha
zayıf gözlerimle
oğlumun sevgili yüzüne;
güle oynaya göndermeyeceğim seni ben,
izin vermeyeceğim sana
güzel bir talihin belirtilerini götürmen için,
ver yansın edeceğim ilkin 
bitmeyen yakınmalarla, 
ak saçlarımı kirleteceğim 
toza, toprağa bulayarak, 
kara yelkenler açacağım sonra 
gezgin gemi direğine senin, 
koyu paslı Hiber kumaşı söylesin 
içimi yakan duygularla yası. 
...

99
Bir öpücük çaldım senden, 
tadı tanrıların yemeğinde yok,
sen oyuna dalmışken,
bal gibi tatlı luventius. 
Ne var ki, cezamı çektim 
bir saatı aşkın bir süre
belleğimde kaldığına göre,
darağacının tepesinde asılı kaldım ben, 
kendimi temize çıkarmaya çalışırken, 
kızgınlığın yatışmak bilmez azıcık, 
döktüğüm gözyaşlarımla bile.
Bu kaza olur olmaz 
sildin teker teker parmaklarınla 
ıslak küçük dudaklarını, 
ağzımdan bir şey bulaşıp kalmasın diye,
çirkefe batmış orospu tükürüğüymüş gibi.
Dolduramadın gitti ben zavallının çilesini 
amansız Sevgi'nin elinde,
çektiklerim yetmedi demek 
senin yüzünden, 
öyle ki acı baldıran otundan daha beter şimdi
o tatlı şey benim için, 
tanrıların yemeği olmaktan çıktı. 
Cezası bu ya zavallı sevgimin, 
bir daha öpücük çalmam hiç senden.

100

Aufilenus için ölüp bitiyor Caelius,
Quintius da Aufilena için, 
birincisi erkek kardeşe tutkun,
ötekiyse kıza vurulmuş, 
Verona gençliğinin bu iki çiçeği. 
İşte buna denir, gerçekten 
kardeşçe tatlı arkadaşlık.
Kimi kayırayım? Seni, Caellus, 
çünkü eşsiz arkadaşlığını sundun 
bana, kusursuz bir biçimde,
çılgınca bir yalım sardığı zaman 
beni iliklerime değin; 
mutluluklar dilerim Caelius,
sevginde başarı kazan.

Gaius Valerius Catullus 
Çeviri: Güngör Varınlıoğlu

Sinem

yüzünün üzülmeye çalışmış yerlerinden bahsediliyor
güya gövdenin ve sesinin başına su gelmiş,
inanmazdım
herkesle hançersin de kendinle adın çıkmış sanki,
kalbini özenle kırmışsın bütün eşyanın, ummazdım

incirin öte hatrı suyun kuşkusuz fikriyle üzgünüm
dilemiştim ki en çok kar yağmasın bu kış
bu kış kalp suyumla ıslanmasın yastık!
dilemiştim ki yoktur aşk
bu mutlak hasar bu mükemmel hata
bu belki mümkün bir kusurdur sinemdeki
ama ödü varsa umru da var insanın ayarı gibi
anladım sanki: devlet neden şarap kullanmaz
neden en uzun suya en sessiz uzanır yüzün
neden en çok üzülmüş üzümün adı şaraba çıkar

sonra madem insan kal adında bir beladır
insan dalgın bir belgedir kendiyle hayat arasında
neden eve dönmekten ibarettir hayat
neden bazen simsiyah bir doğruyla denilir,
devletin ve allah’ın en iyi fikridir kış
bütün evlerin en mükemmel hatasıdır baba

başka incirin yarasını başka incir de bilmez gibi
talandır bu herkesle herkes olmak
kopan umur ufalan ödün adıyla
iki lekenin birbirine dağılmasına sadece aşk mı denir
diğer zeytinin diğer zeytine fethi gibi
dilerim herkesin vaktiyle adı sinem olan uzun bir
yasa değer eli
sinem!
o kadar, o denli.

Seyyidhan Kömürcü

29 Mayıs 2023

Bağların Yitimi ve Bize Kalan Boşluk

Yaşamanın değil de yaşayacak olmanın tedirginliği bu. Zamanın durmasını istediğim günlerde zamanın yok oluşuna şahitlik. Aynanın yalanladığı yüzüm, alnımda belirginleşen çizgiler, bazı hatıralara sımsıkı sarılan zihnim ve baba mirası keder. O en güzel pozu veremedik hâlâ dünyada. Tam her şeyi düzeltmişken bir şeyler oldu ve genelde bir şeyler olur tam her şeyi düzeltmişken. En güzel ve en yakışıklı zamanlarımızda bizi bulan, vuran, savuran bir şeyler. Bize en yakışan gömleği giyip yakamızı, saçımızı düzeltip tam o fotoğraf karesine girecekken bir şeyler oldu. Oysa ilk kez heveslenmiştik ve: “Tamam ulan, bu sefer sahiden de olacak herhalde” diye düşünürken, düşkünlüklerimizden vurulduk yeniden.

Ve yeniden dönüp bakıyoruz umut bağladığımız kapılara. Tüm bunlar olurken izleyecek misin? Oysa kapıları yüzümüze kapayan, üstümüze kilitler vuran, adımızı dünyadan kazıyan da sendin değil mi? Sendin bizi dünyaya inandıran ve tebessümünle kandıran. İnsan, inanmanın ve yanılmanın talihsiz ustası. En çok da umut bağladıklarına…

Bağlanmak, sabit kalmak, sıkışmak ve düğüm. Bir zaman sonra bu bağlılıklar işlevsiz hale getiriyor bizi, bağlı bulunduğumuz şey dışında bir şey düşünemiyor ve yapamıyoruz. Tüm dünyanın o bağdan ibaret olduğunu zannedip dünyamızın sınırlarını da buna göre belirliyoruz. Oysa dünya bir savruluştur, sürekli hareket gerektirir, ilerleme, devam etme, yeni sınırlar belirleme. Ama bazı düğümler bizi hareketsizleştirir, köreltir, özümüzü kıymetsizleştirir. Bu düğümlerin ortak noktası genellikle bize karşı umursamaz oluşlarıdır. Tüm gücünle ve inancınla sarıldığın o bağ ilk zorlukta senden kopup gidecektir.

Ve kopup gitti. Dünya, biraz da şu değil mi: İlk zorlukta kopup gidenlerin ardından bakmalar ülkesi.

Peki o bağ koptuktan sonra insan ne yapıyor ya da öncelikle sorulması gereken soru şu: O bağ sahiden de kopuyor mu? Cevabım hem evet hem hayır. O bağ fiziksel olarak kopuyor fakat ruhsal yatırımımız, benliğimizin, ruhumuzun, hatta bedenimizin bir parçası orada kalıyor ve dünya dönmeye devam ediyor. Bize ait büyük bir parçayı onda bırakıyoruz, onda hissediyoruz ve onda yaşıyoruz. Bu eksiklik hissiyatı özlemle beraber giderek daha da tahammül edilemez bir hâl alıyor ve özlüyoruz, çok özlüyoruz, kendimizin nadide parçasını ve O’nu. Fakat bir zaman sonra özlemek de yoruluyor, değişiyor ve bu eksiklik bizim bir parçamız haline gelip bizi bambaşka bir insana dönüştürüyor. Ayrılıklar, kaybedişler ve uzaklıklar insana biçim veren büyük ustalardır. İnsan ancak yitirdikçe, eksildikçe büyür ve gelişir. Olgunlaşmak ve yaşamın anlamını öğrenebilmek için bazen büyük kayıplar yaşamanız gerekir. Öğrenmenin bedeli yitirmektir. Bu yitirişlerin ardından derin ve ince bir sızı kalır, zaman zaman o sızı çok ağrır, işte bu da insan olmanın diğer adıdır.

Gelelim diğer soruya: O bağ koptuktan sonra insan ne yapar? Önce büyük bir şaşkınlık ve olup biteni idrak edememe hali. Kendimizi uzunca bir süre bu kayba ikna etmeye çalışırız. “Tüm bu olanlar benim başıma mı geldi yani?” diyerek şaşkınca etrafı izleriz. Sonra bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler.

O’nu değil de zamanın geçmesini bekler insan. Günlerin hızlıca akmasını, mevsimlerin çabucak geçmesini ve içindeki bu bitimsiz yangının bir an önce sönmesini. Ama bazı bağlar çok derin, içten ve köklere doğru inşa edilir, dolayısıyla bu bağların kopuşu daha şiddetli ve sarsıcı olur. Çünkü o bağ senin dünya ile kurduğun en kıymetli ve yeterli bağdır. Sadece dünya ile değil aynı zamanda gelecekle ve hatta dünya sonrasında da yaşatmak isteyeceğin bir bağdır. Bazen O’nu kaybetmek dünyayı ve ölümü kaybetmektir.

Büyük kayıplardan sonra derin bir boşluk doğar ve ardından bitimsiz bir hüzün. İşlere odaklanmak, kitap okumak, yemek yemek, uyumak, dışarı çıkmak, çalışmak büyük bir zorluğa ve yüke dönüşür. Artık hiçbir şeyden eskisi gibi tat almazsınız ve çevreniz sürekli olarak size ne olduğunu sorup durur. Bazen insan başına gelen belayı bile anlatacak gücü bulamaz kendinde, kalbinin en kuytu köşesinde altına hasır bir iskemle çekip susar çaresizce. Dünya dediğimiz o kocaman sözcük korkutmaz sevdiğinden ayrılanı ama sessizleştirir ve derinleştirir, her geçen gün daha derine ve derine.

Johann Hari: “Depresyonun da bir tür yas olduğunu fark ettim -ihtiyaç duyduğumuz ama sahip olamadığımız tüm o bağlar için tutulan bir yas.” olduğunu söylüyor. Hayatla, dünyayla, manevi olanla, kısacası ötekiyle kurduğumuz her ilişki bizi psikolojik olarak daha dayanıklı kılıyor, yaşadıklarımızla baş edebilmemizi kolaylaştırıyor. Bu bağlar ne kadar sık, kuvvetli ve gerçekçi ise yaşamın zorluklarına karşı elimiz ve kalbimiz güçleniyor. Ama bu bağların yok olduğu, zayıfladığı zamanlarda ise kişi kendini değersiz, yetersiz ve zayıf hissediyor. Bu olumsuz hislerin ardından doğan şey ise genellikle depresyon oluyor. Yaşamla ve insanla bağını kopartanların değişmez yazgısı, depresyon.

Şunu unutmamak gerekir ki insan sadece cinsel bir çekim ya da bir zorunluluk için ötekiyle romantik bir bağ kurmaz. Bazen bu kaotik ve yabancısı olduğumuz alemde beraber yol yürümek, kırlara çıkmak, Teoman dinlemek, J’adore’de çikolatalı pasta yemek ve dostça el ele dünyadan geçmek için bağ kurar insan. O bağın kopması bir dostu kaybetmektir. Bir dostu kaybetmek, dünyayı kaybetmektir. Beraber kurduğunuz o dünyayı kaybetmek de geleceği yitirmektir.

İnsanı ayakta tutan şey yarının varlığıdır, hayalleri, umutlarıdır. Ve insana yapılabilecek en büyük kötülük ise yarına olan inancının elinden alınması, geleceğinin gözleri önünde yok olmasıdır. Kopan bağlar bizim gelecekle kurduğumuz ilişkiyi zedeler, tahrip eder. Ayrılıklar sonrasında kişinin bu kadar çaresiz ve umutsuz hissetmesinin en büyük nedenlerinden biri de budur işte. O gitmiş ve yaşanacak güzel günleri beraberinde götürmüştür. Sahi, beraberinde götürdüğün o güzel günleri ne yapacaksın şimdi?

Yaşamak şunu öğretti: İnsanın kalbi ne kadar büyükse, öteki ile ne kadar çok derin bağlar kurabilirse ve ne kadar çok sevebilirse, kırgınlıkları, acıları ve hayal kırıklıkları da o kadar büyük oluyor. O büyük kalp acıyı en derininde hissedip acının ardından afallayarak kendini iyileştirmeye çalışıyor.

Herkes gitse bile dünyanın sonuna kadar ben buradayım, buradasın. Ve bilirsin ki herkes gitmeleriyle meşhurdur, bak işte yeniden baş başayız. Ben yeniden yazıyorum, yorgunluklarımı yazıyorum, yarınsızlığı yazıyorum, kaybolan çılgın neşemizi, geç gelen farkındalığın acısını, pişmanlıklarımı yazıyorum, elimden başka da bir iş gelmez bunu en iyi sen biliyorsun. Orada kimse olmasa bile, orada olmasan bile kelimelerimle sana el uzatıyorum. Ve biliyorum, bazen bir şeyleri mahvetmenin en kestirme yolu tüm gücünle o şeye sarılmaktır.

İsmine sarılıyorum.

Gökhan Ergür

28 Mayıs 2023

TANRI BABA

Tanrı Baba, bir sabah uyanınca,
Biz insanları düşündü nasılsa,
Gitti pencereye: "Kim bilir, dedi;
Belki o gezegen yok oldu gitti.
Ama baktı, uzakta, çok uzakta,
Bir köşecikte fır dönüyor dünya.
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı,
Alsın vallahi bir şey anlıyorsam
Bu dünyalıların tutumlarından.

Ey benim minnacık yaratıklarım,
Ak ve kara, donuk ve yanıklarım,
Dedi Tanrı, en babacan haliyle;
Sizi ben yönetiyormuşum sözde.
Oysa, görüyorsunuz, Allah'a şükür,
Benim de sürüyle bakanlarım var,
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı,
Alsın vallahi, çocuklar, bu bakanları
İkişer üçer atmazsam kapı dışarı.

Boşuna mı kızlar verdim, şarap verdim size?
Güzel güzel yaşayasınız diye.
Nasıl olur da siz benim inadıma
Orduların Tanrısı dersiniz bana?
Ne yüzle adımı alıp dilinize
Top atarsınız birbirinize?
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı;
Alsın vallahi, çocuklar, bir tek
Orduyu kumanda ettiysem bugüne dek.

Şu süslü püslü zibidilerin işi ne
Yaldızlı tahtlar üstünde?
Nedir o kasılmaları, böbürlenmeleri?
Beslediğimiz bu karınca beyleri
Sözde benden kutsal haklar almışlar
Benim inayetimle kral olmuşlar
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı;
Alsın vallahi, benden geldiyse eğer
Sizleri böyle kötü yönetenler.

Hiç bana kızmayın artık, çocuklar;
Temiz yürekli olun, bana yeter.
Sevişin, güle oynaya yaşayın,
Sizi yakar makarım diye korkmayın
Kralına da, yobazına da basın kalayı...
Ama keselim, Allahaısmarladık
Curnalcılar duyarsa yandık
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı
Alsın vallahi, o yüzsüz herifleri
Sokarsam kapımdan içeri.

Pierre-Jean de Béranger
Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu

27 Mayıs 2023

SON DERECE KEDERLİ VE SESSİZ OLACAĞIM

MONTANOGLA, 26 MAYIS 1949

Sevgili Bay Thomas Mann,

Tüm dostlarınız gibi biz de kötü haberi hayretle ve derin bir duygudaşlıkla karşıladık. Biz yaşlı insanlar dostlarımızın ve yol arkadaşlarımın gittiğini görmeye alışığız; fakat biz gittiğimizde yerimizi alacağını ve bir bağlamda bizi sonsuz sessizlikten koruyacağını düşündüğümüz neslin içinden, bize yakın birini kaybetmek gerçekten korkunç bir şey. Bunu kaldırmak zor.

Klaus1 hakkındaki fikrinizin ne olduğunu çok fazla bilmiyorum. Başlangıç çalışmalarını ilgiyle ve yakınlık duygusuyla takip ediyordum. Sonrasında, edebî çabalarının azalmasından dolayı sizin açınızdan bazen canım sıkılıyordu; fakat kendisini aştığı ve sonuç aldığı bu çabaların ince ve değerli bir çalışma olan André Gide hakkındaki kitabıyla sonunda doruğa ulaştığı düşüncesi beni teselli ediyor. Dostlarının ve sizin kalbinizi kazanmış olan bu kitap, yazarından sonra uzun süreler yaşayacaktır.

Bugünlerde sizi ve eşinizi her zamankinden daha çok düşünüyoruz. Yüreğimizin derinlerinden gelen duygudaşlıkla size elimizi uzatıyoruz.

Saygılarımla
Hermann Hesse

1.  21 Mayıs 1949'da Thomas Mann'in en büyük oğlu Klaus Mann, Cannes'da yaşamına son verdi.

***
Bu hayatın kısa sürmüş olması düşüncesi içimi kederle dolduruyor. Onunla ilişkilerim biraz zorluydu ve suçluluk duygusundan azade değildi, zira en başından beri varlığımın gölgesi onun üzerindeydi. Münih'te yayayan geç bir adam olarak kendisi genellikle delifişek bir prensti ve yaptıklarının çoğu saldırgancaydı. Sonra, sürgündeyken çok daha ciddi ve ahlaklı biri oldu, çok fazla çalıştı fakat bir yandan da o kadar çok serbest ve hızlı çalıştı ki bu da kitaplarındaki belirli hataları ve dağınıklığı açıklıyor. Ölme isteği ortaya çıkmaya başladığında bu istek onun belirgin canlılığı, nezaketi, rahatlığı ve albenisiyle o kadar kafa karıştırıcı şekilde ters düşüyordu ki bilemiyorum. Ona sunulan tüm sevgiye ve yardıma rağmen, kendini yok etmekte ısrar etti; sonunda sadakatten, vefadan veya kadirşinaslıktan tamamen uzak bir hale geldi.

Thomas Mann
6 Temmuz 1949

***

MONTAGNOLA, 17 MART 1950

Sevgili Bay Thomas Mann,

Derin bir duygudaşlıkla ağabeyinizin vefat haberlerini okudum. Yaşlılığın bize getirdiği garip ve çelişkili duygular uyandıran şeyler arasında, en yakınlarımızı, özellikle gençlik yoldaşlarımızı kaybetmek belki de en garibi. Zamanla hepsi yok olup gidiyor, öyle ki "öbür tarafta" burada olduğundan daha fazla dostumuz ve yakınımız oluyor ve birden şu "öbür taraf hakkında meraklanıyoruz, etrafımızda daha sıkı duvarlar ördükçe korkumuzu unutuyoruz.

Fakat tüm kayıplarımızla ve köklerimizin gevşeyişiyle, bencilliğimizi de bir kenara koymuyoruz. Ve bu yüzden, bu vefat haberini alıp kendimi alıştırdıktan sonra ikinci ve en güçlü düşüncem sizdiniz ve bu ayrılığın, kendi ayrılığınızı düşünmeyi de sizin için kolay hale getirmemesine dair umudum, kalbime ve dilimin ucuna aniden ve bencil bir şekilde sirayet ediyor.

Evet, tutkulu bir şekilde ışığınızın parıldamaya devam etmesini umuyorum. Hâlâ burada ve ulaşılabilir olmanız bana güç veriyor.

Eşimle birlikte size en içten selamlarımızı gönderiyoruz.

Saygılarımla 
H. Hesse

***

[TEMMUZ 1952]

Benim Sevgili Hermann Hesse'm!

Sessiz mi kalacağım? Mümkünatı yok! Fakat çok önemli şeyler de söyleyemeyeceğim. Altmışıncı ve yetmişinci doğum gününüzde yazdım fakat şu anda ne söyleyebileceğimi bilmiyorum. J'ai vide mon sac. (Heybem boş.) Sizi tüm kalbimle sevip takdir ettiğimi, evet, bunu biliyorum. Fakat bunu herkes biliyor, siz de biliyorsunuz. O halde yetmiş beşinci doğum gününüzde size basit bir şekilde tekrar söyleyip sizi, yaşadığınız kutsanmış, keyif veren hayatı kutluyorum ve bize hâlâ hediyeler veren, bizim için hâlâ değerli olan bu hayatın, sonbaharında size mutluluk, huzur ve sükünet getirmesini diliyorum.

Goethe son mektubunda. "Dünya karmaşık meselelere yol açan karmaşık öğretilerle hüküm sürer," der. Bugünlerde durumlar böyle, hatta daha kötü; bence düşünen insanın günümüzün absürt, karmaşık güçlerine karşı koymaya yönelik inceliğini koruması daha tehlikeli ve daha zor, tıpkı "kalenizde" yapmaya çalıştığınız gibi, sayedeğer dostum. Ve bu konuda sizin -saf ve özgür, zeki, iyi yürekli ve kararlı biri olarak- takdir edilir şekilde başarılı olduğunuzu görüyorum. Her şeyden önce bu örnek teşkil eden tutum konusunda sizi kutluyorum. Ve sakın benden önce ölmeyin! Öncelikle, bu uygunsuz olur, çünkü "sırada" ben varım. Ayrıca tüm bu karmaşada sizi müthiş özlerim. Çünkü bu karmaşada siz iyi bir yoldaş, teselli, dayanak, örnek ve teşviksiniz ve siz olmadan kendimi fazlasıyla yalnız hissederim.

Yakında sizinle ve hoş hanımlarla birlikte "kalenizde" olacağım. Pek bize uygun olmasa da insanların umutsuzluğuna kızacağız ve iç geçireceğiz, fakat aynı zamanda bu büyük büyük aptallıktan keyif alacağız. Flaubert bu konuda olumlu bir şevkle şairane bir şekilde konuşabildi. "H-énorme!" derdi, durumun büyüklüğünden hayrete düşmüş bir takdirle dolmuş olarak.

Her ikimize de hayallerin, oyunun ve biçimin tesellisinin bahsedildiği gözyaşı vadisi yolculuğunun sevgili, sadık yol arkadaşı, hoşçakalın!

Saygılarımla

Thomas Mann

***
[MAYIS 1955] 
İTİRAF VE TEBRİK

Sevgili Thomas Mann,

Kısa süre önce faniliğe dair harika bir övgü yazmış ve sevgili Bayan Hedwig Fischer'e adamıştınız. Bunun kısa nesir eserleriniz arasında en iyilerden biri olduğunu düşünmüştüm, Tüm hayatlarımız boyunca biz şairlerin, fani şeylere sonsuzluk katmaktan daha büyük bir amacı olmuyor (yine de bu sonsuzluğun ne kadar göreceli olduğunun farkındayız); fakat belki de bu bize diğerlerine kıyasla faniliğin kendisinin ve yaşlı Maya ile cadının yanında olmaya ve onları övmeye yönelik daha fazla hak tanıyor.

Dostum, benden önce "ölümlülüğü kutsamanız" (faniliği övmekten başka bir anlamı olmayan, güzel bir ifade) durumunda, bunu övmeye veya kutsamaya kalkışabileceğimi zannetmiyorum, bilakis son derece kederli ve sessiz olacağım. Fakat şansımıza, hâlâ bizimlesiniz, sizi tekrar görmeyi, sizinle iyi ve keyifli vakit geçirmeyi umuyorum. Ve bu yüzden, sekseninci doğum gününüzü kutlayanlar arasına katılmaktan dolayı mutluyum.

Yaşayan tüm şeylerin çift kutupluluğuna her zaman hayran olduğumu, sevdiğim ve çekim hissettiğim her şeyde beni etkileyenin ve sevgimi kazananın ihtilaf ve ruhun ikilli olduğunu biliyorsunuz. Bu, sizinle olan ilişkim için de geçerli oldu. Size dikkatimi çeken, beni etkileyen ve hakkınında beni düşünmeye sevk eden ilk şeyler çalışmalarınıza kattığınız burjuvaziye has faziletler, gayret, sabır ve sebattı. Bu Hansaetik faziletler beni daha çok etkiledi, çünkü bunlar benim övünebildiğim şeyler değil pek. Bu kişisel disiplin, yaptığınız şeye yönelik bu sürekli bağlılık size olan saygımdan emin olmanız için yeterli olurdu. Ama sevgi için daha fazlası gerekli. Ve benim kalbimi kazanan sizin burjuva olmayan, burjava karşıtı özellikleriniz oldu: Soylu ironiniz, harika oyun hissiniz, tüm problemlerinizle yüzleşip onlarla ilgilenirken sahip olduğunuz cesaret ve dürüstlük ve sonuncu olmasa da cesur deneylere yönelik sanatçı sevginiz, özellikle Faustus ve Seçilen'de en güçlü şekilde örneklenen, yeni sekil ve tekniklerle oynamaktan aldığınız zevk.

Fakat şimdi, benden daha iyi bildiğiniz şeyleri size söylemeyi keseceğim. Birbirimize karşı bizi kışkırtmaktan hâlâ vazgeçememiş birçok okura sesleniyorum; dostluğumuz ve aramızdaki bağ, her zaman tıpkı Nicholas Cusanus'un coincidentia oppositerum'u' kadar çetrefilli olacak.

İçten tebrik ve selamlarımla.

Saygılarımla
Hermann Hesse

***

VEDA EDERKEN

SILS MARIA, 13 AĞUSTOS 1955

Büyük bir hüzünle sevgili dostum, meslektaşım ve Alman nesir ustası Thomas Mann'a veda ediyorum. Tüm onuru ve başarısı göz önünde bulundurulduğunda, kendisi fazlasıyla yanlış anlaşılan biriydi. On yıllar boyunca Alman kamuoyu, ironisi ve ustalığının arkasında nasıl harika bir kalbin, sadakatin, sorumluluğun ve sevme yetisinin yattığını görmekte tamamen başarısız oldu. Bu nitelikler, kendisinin çalışmalarını ve anısını bu kötü zamanlar geçtikten sonra bile uzun süre boyunca hayatta tutacak.

Hermann Hesse

24 Mayıs 2023

NE YAPTIN?

“Sen” virane kalbime ne yaptın?
Bak, divane aşkıma ne yaptın?
İpeğin içinde rahatlığa alışmıştım        
Sen “kelebek” kanadıma ne yaptın?

Gözünün kadehinden içmeden sarhoş oldum
Baygınım, meyhanemi ne yaptın?
Meğer yaslanmaya layık değilmişim
Sen omuzumdaki hasreti ne yaptın?   

Beni yordun ve sen yorgun gittin.
Sefere çıkan, sen evime ne yaptın?  
Dünyam, senin ağlama yağmuruna bulandı…
Sarayımın çatısına ne yaptın?

Afshin Yadollahi
Çeviren: Eyyüp Azlal

23 Mayıs 2023

KIZIMA, 'ERKEKLER EVE GELDİĞİNDE KENDİNİ ATEŞE VER' DİYECEĞİM

EV

-I-
Bütün kadınların içinde kapalı odalar vardır, diyor annem: arzudan mutfak,
kederden yatak odası, ilgisizlikten banyo.
Bazen anahtarlarıyla gelir erkekler,
ve bazen gelir erkekler çekiçleriyle.

-II-
Nin soo joog laga waayo, soo jiifso aa laga helaa, (*)
Dur dedim O’na, Hayır dedim O’na, fakat dinlemedi o adam.

-III-
Belki bir planı vardır kadının; belki kendisinin yapmak için geri alır adamı,
buz dolu bir küvette birkaç saat sonra uyanması için adamın
kuru bir ağızla, aşağı doğru bakarken kendisinin yeni ve şık yöntemine.

-IV-
Bedenimi gösteriyorum parmağımla ve diyorum ki:
Ah, bu eski şey mi? Yeni giyindim bunu üstüme.

-V-
Bunu yiyecek misin? diye soruyorum anneme, parmağımla gösteriyorum yemek masasında uzanan ve ağzında kırmızı bir elma doldurulmuş olan babamı.

-VI-
Vücudum ne kadar büyük olursa, o denli daha fazla kapalı oda var onda, ve o denli daha çok erkek gelir anahtarlarıyla. Anahtarı o kadar da içeri sokmamıştı Anwar; hâlâ düşünüyorum içimde acaba ne açabilirdi diye. Basil gelmişti ve üç yıl kapı önünde duraksayıp durmuştu. Mavi gözlü Johnny, başka kadınlarda da kullandığı bir çanta dolusu alet edevatla gelmişti: bir saç tokası, bir şişe çamaşır suyu, bir sustalı bıçak ve bir kavanoz vazelin. Tanrı’nın ismini bağırmıştı Yusuf anahtar deliği arasından ve hiç kimse cevap vermemişti. Bazıları yalvarmıştı; bazıları bedenimin yan tarafına bir pencere bulmak için tırmanmıştı; bazıları yolda olduklarını söylemişlerdi ve gelmemişlerdi.

-VII-
Dokunulduğun yerleri oyuncak bebek üstünde göster bize, dediler.
Dedim ki onlara, Oyuncak bir bebeğe benzemiyorum ben, bir eve benziyorum.
Dediler ki bana, Evin üstünde göster bize.

İşte böyle: İki parmak reçel kavanozunda.
İşte böyle: bir dirsek banyo suyunda.
İşte böyle: bir el çekmecede.

-VIII-
Sana şunu söylemeliyim ki, dokuz yıl önce ilk âşık olduğum çocuk sol göğsümün altında bir kapak bulmuştu, oradan aşağı düşmüştü ve o tarihten bu yana ortada görülmedi. Arada sırada hissediyorum kalçamda sürünen bir şey olduğunu. O çocuk bilincinde olmalı ki, ben O’nu muhtemelen serbest bırakacağım. Umarım ki o çocuk, kibar anneleri olan taşradan gelmiş iki kayıp çocukla toslaşmamıştır. Çok kötü şeyler yapmıştı o iki çocuk ve saçlarımın labirentinde kaybolmuşlardı. Yeterince iyi davranmıştım onlara, bir dilim ekmek ve eğer şanslıysalar bir parça meyve. Mavi gözlü Johnny hariç… saç örgülerimi aralamıştı ve emekleyerek içeri girmişti. Aptal oğlan… korkularımın mahzeninde zincirlendi ve müzik çalmıştım oradan söküp atmak için.

-IX-
Tak tak kapı.
Kim var orada?
Hiç kimse.

-X-
Eğlence partilerinde parmağımla vücudumu gösterip diyorum ki “İşte burası aşkın öleceği yer. Hoş geldiniz; içeri geçin; kendinizi evinizde hissedin.” Herkes gülüyor; benim şaka yaptığımı sanıyorlar.

Warsan Shire (d.1988)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

(*) Çevirenin notu: Şiirin orijinalinde Somali dilinde yer alıyor bu dize. “Burada hiç erkek yok; uzanacak yer yok burada” anlamına geliyor.
Kızıma, 'erkekler geldiğinde kendini ateşe ver' diyeceğim.

Warsan Shire, soyadını 'bir yerde toplanmak' olarak tercüme ediyor. İronik bir şekilde, bu tür çirkin aidiyet, cemaat ve sığınak çağrışımları, Shire'ın daha çok çirkin gerçeklerle ilgilenen şiirinde tipik olarak yabancıdır. Shire'ın kahramanları tipik olarak göçmenler, seks işçileri ve mültecilerdir ve yazıları yer değiştirme, kayıp ve yönelim bozukluğu mecazlarına dönüşür.

Bugüne kadar Shire'ın şiirlerinin çoğu vücut üzerine yazılmıştır. Her Blue Body'de ( 2015), et, gerçek ve mecazi ölüm, sakatlama veya parçalama biçimleriyle ilişkilendirilir: temaları arasında kanser, klitoris ameliyatı ve bekaret kaybı yer alır. Toplama, hücreler bölünüp çoğaldıkça veya çeşitli şekillerde iyi huylu ve kanserli bulunduğunda rahim içinde başlar. Konuşmacı, ölülere ve ölümsüzlere baktığı gelecekteki bir alanı işgal eder. Bu çalışma tipik olarak zamanda ileri ve geri hareketlerle veya kökenler, donanmalar ve başlangıç ​​anları etrafında daireler çizerek ilerler.

Kadın bedeni, bu şiirlerde bir manzara ölçeğini ve önemini ele alıyor. Shire, 'Denizkızları'nda kadın sünnetinin çelişkilerini yakalıyor:

'İşlemden sonra kız öğrenir
tekrar nasıl yürünür, yeni bacaklı deniz kızı,
yeni günahsız vücudun altında bükülen yumuşak dizler.

[…]

Kes, kes, kes.'

'İlk Kez'de şair ameliyattan sekse ve masumiyeti ikiye bölen başka bir kesme eylemine geçer: 'içine madeni para gibi girdin/ pembe şeker kağıdını kırdın/ bir sihirbaz gibi/ ikiye böldün'.

Shire, Beyonce'nin 'Limonata' albümü için ünlü bir şekilde uyarlanan 'Sevilmesi zor kadınlar için' şiirinde, kadın vücudunu bir barınma yeri olarak tanımlayan geleneksel bilgeliğe meydan okuyor gibi görünüyor: 'insanlardan ev yapamazsınız. ', diyor. "Ev" de vücut, girişi reddeden veya açılmayı bekleyen bir dizi kilitli oda olarak görünür. Beden bir dönüş, kendini keşfetme ve yabancılaşma alanı olarak şekillenir. Sırasıyla bir mahremiyet alanı ve bir savaş alanı ya da savaş alanı olan bu şiirlerdeki kadın bedenleri, kişisel ile politik, kamusal ile özel arasındaki sınırı işgal eder. "Ev", "Partilerde bedenimi işaret edip Aşkın ölmeye geldiği yer burası" dediğimi anlatıyor. Hoşgeldiniz, içeri gelin/ kendinizi evinizde hissedin. Herkes gülüyor, şaka yaptığımı düşünüyorlar.'

Shire, "Ev"de şiirinin konusunu şiddet, tecavüz, korku, tuzağa düşme, ölüm çağrışımlarıyla üstbelirlenen bir delik veya açıklık (bir ağız; bir namlu) olarak yakalar:

'eve gitmek istiyorum,
ama ev bir köpekbalığının ağzıdır
ev silahın namlusudur'

Son olarak, paradoksal bir şekilde bir tehcir merkezinde geçen 'Ev Hakkında Konuşmalar' adlı şiirsel sekansta Shire, aşağıdaki rahatsız edici yutma imgesiyle bitirmeden önce, içgüdüsel bir kovulma notuyla başlar ("ev beni tükürdü"): Bir otel odasında kendi pasaportumu yırttım ve yedim. Unutmayı göze alamadığım bir dille şişkinim'.

'Geriye Doğru' bu koleksiyonda özellikle çarpıcı bir parça. Yaşın, eylemlerin ve anlatımın silinmeye ve yeniden yazılmaya tabi tutulduğu ya da aşk için alanı temizleyen mezardan beşik hareketlere konu olduğu geri sarma üzerine bir şiirdir. Şiirin, Shire'ın yapıtının başka yerlerinde keşfedilen doğrudan ve dolaylı şiddeti, geçici de olsa, geri alma veya dikme kapasitesine özel bir inanç yükleyen bir şiir: "Annemin bedeni merdivenlerden yukarı yuvarlanıyor, kemik yerine oturuyor".

Shire'ın aidiyetsizlik, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve göç temalarıyla ısrarlı ilgisine rağmen, şunu da vurguladı: "Kurbanlar, şehitler veya boş klişeler yazmak istemiyorum". Anneme Nasıl Doğum Yapılacağını Öğretme (2011) adlı koleksiyonunun epigrafı, birleştirme ve dağılma arasındaki gerilimi yakalar; kayıp ve ayrılış anılarının altını oyduğu bir soyağacı aidiyeti fikri: 'Annemin ağzına ve babamın gözlerine sahibim; yüzümde hala / birlikteler.' Enjambment, bu pasajın son iki kelimesini hem ayırır hem de bağlar, dağılsa bile birlikteliği yakalar. 

Shire, Anneme Nasıl Doğum Yapılacağını Öğretmek için şunları söylüyor : "Kronolojik sırayla kadınlar, aşk, yalnızlık ve savaş hakkında. Ergenlik ve genç yetişkinlik, evlilik hayatı, boşanma, annelik, yaşlanma ve ölüme odaklanan şiirler.' Bu kitapçık aynı zamanda masumiyet ve deneyim arasındaki zamansal ayrımları da ele alıyor. Bir annenin ilk öpücüğü, şiddetli tecavüz görüntüleriyle ("Annenizin İlk Öpücüğü") birleştirilirken, "Yazda Kaybettiğimiz Şeyler"de 12 yaşındaki bir çocuk cinselleştirilmiş bir vücudun gelişini arzulayarak ergenliğin başlamasını bekler. zaten orada:

"Şortumdaki deliği parmaklarım,

tenimi ısıtmaktan utanıyorum

arabada annem camdan bana bakıyor

dikiz aynası, deri benim arkama yapışıyor

kalçalar Bacaklarımı iyi yağlanmış bir kapı gibi açıyorum'

Warsan Shire'ın bugüne kadarki çalışmaları, belki de en derinden, zihninde ve vücudunda yazılarının hem dışında hem de içinde yer alan travmatik bir ortam olan savaşın parçaladığı Somali'de büyüyerek şekillendi. Arka planda pek çok korkuyla büyüdüm - bana, ülkeme ve aileme gerçekten yakın olan insanların başına gelen pek çok korkunç şey; yani evde ve hatta içinizde, teninizde, anılarınızda ve çocukluğunuzda.' 

Shire'ın bugüne kadarki çalışmalarını bu kadar çarpıcı ve sarsıcı yapan şey, dehşeti şiire dönüştürme kapasitesidir.

James Procter, 2017