25 Temmuz 2023

ÇOĞUNLUKTA YANKILAR

Sevgi nasıl belli olur
Öperken mi?
Hayır
Evlenirken mi?
Hayır
Sevgi dargınlıkta belli olur

3.3.2008
Fazıl Hüsnü Dağlarca 

24 Temmuz 2023

BİR ŞEY YAZIYORSAN, ALTINA İMZANI ATACAKSIN. ALTINA İMZANI ATAMIYORSAN, YAZMAYACAKSIN!

Can Yücel’i seven çoktur.
En çok ben severim, diyemem de,
Ben farklı severim.
Sevgimin farkları, başka yazının konusu.

Sene ‘80 küsur.
Darbenin morarttığı izler henüz geçmemiş.
Memleket, en ufak bir toplantıya, bir imza gününe hasret.

Teyide muhtaç hafızamın hatırlattığı; ‘80 sonrası imza günlerini Nişantaşı’ndaki Akademi Kitabevi başlattı.
Sonradan görmüştüm, yarı bodrum kıç metrekare bir dükkandı. Orda ne güzelliklere imza attı.

Sonra Kadıköy’de, Şimdi İş Bankası Yayınları’nın olduğu yerde Gençlik Kitabevi vardı.
Daha Sonra, şimdi Nezih Kitabevi’nin olduğu yere taşındı. 
Galiba Türkiye’nin en büyük kitabevi oldu. Topu topu iki kattı. Her Cumartesi orda imza günleri yaptı.
Onun da altında bir yer daha vardı!
Sonradan, “Metalcilerin pasajı” , “Satanistlerin yuvası” diye yaftalanıp, baskı ve baskınların sonucunda kapanmasa da kararan, 
Akmar Pasajı’nın, üst girişinde bir yer;
Bilim Sanat Kitabevi.

Birgün haber aldım; İşte orda Can Yücel’in imza günü vardı.
Ben, önceden, Can Yücel’e sevgimi anlatan bir şiir yazmıştım.
Ben dediğim de; bir koca şaire şiir yazan, 18 yaşında genç bir çocuk!
Şiir dediğim de, harita metod defterinin elle yırtılmış sayfasına “Bic” kalemle yazılmış.

Şiiri yanıma aldım, soluğu da Bilim Sanat Kitabevi’nde aldım.
Evde daha önceden alıp, naylon şeker torbasıyla kapladığım, Can Yücel kitaplarıyla birlikte imza kuyruğunda yerimi aldım.

Nihayet sıra bana geldi.
Can Yücel kitaplara eğildi, İmzaladı.
Ben cesaretimi topladım.
El yazımla yazdığım şiiri, heyecandan titreyen ellerimle Can Baba’ya uzattım.
Dedim; “ Ben bunu size yazdım”
“Bunu” diyorum; “Bunu”! Şiir diyemiyorum, anlayın.
Can Baba, okudu, okudu, okudu!
Zaman benim için geçmek bilmedi.
Kafasını kaldırdı, çakmak çakmak gözlerini bana dikti.
Bekledi bekledi bekledi!
Ben heyecanla karışık korkuyla titriyorum; Küfürle barışık dilinden okkalı bir küfür bekliyorum.
- Bunu sen mi yazdın? Dedi.
“Şiir” demedi, “bunu sen mi, yazdın” dedi. 
Ne diyim?
- Evet, dedim.
- E, imzala o zaman, dedi.
Önünde, saygıyla, imzalamak için, eğildim.
İçimden, ölsem de gam yemem, Nobel verseler istemem, dedim; 
“Hey yumurtaya can veren Allah’ım, Can Yücel’in imza gününde ben Can Yücel’e şiir imzalıyorum. Daha ne olsun.”
Ben imzayı atarken, fısıldamadı gürledi; Belki herkes duysun istedi. 

Bence her yazarın kulağına küpe olması gereken, mucize bir vecize söyledi
- Bir şey yazıyorsan, altına imza atacaksın! Altına imzanı atamıyorsan; Yazmayacaksın!
- Şiirinizi de paylaşır mısınız?

Maalesef paylaşamam. 
Çünkü el yazımla yazdığım bir şiirdi. Yani tek kopya vardı onu da Can Yücel’e verdim. 
Ezberimde de yok maalesef. 
Ancak birkaç şey söyleyebilirim. 
Son kitaplarından birinde bir şiirini okuyup çok duygulanmıştım. 
Karısı Güler Yücel’e yazdığı bir şiirdi. Yaşlandığından ve ölüme yaklaştığından söz ediyordu. Hatta bir yerinde, “ölümü düzmeye gidiyorum” diyordu. 
Ben de Can Yücel’in öleceğini düşünüp duygulanmıştım. 
O şiire gönderme yapan bir şeyler karalamıştım. Can Yücel’e olan sevgimin ve onun şiirlerinin hep yaşayacağından filan sözeden ve fazlaca can Yücel’in şiir öykünen 10-15 satır. Şiir demeye 1000 şahit ister. 
Yine de ben imzaladıktan sonra katlayıp ya cebine ya bir çantaya koymuştu. Yani 18 yaşında genç bir çocuğun karalamalarını kaldırıp bir kenara atmamıştı.

Müfit Can Saçıntı

Abbas Kiyarustemi ile Şiir, Sinema ve Müzik

Şiir, Sinema ve Müzik

-Sanırım bu kitapların bir kısmı da çeviriydi? 

Evet, çok sayıda kitap çevrilmişti. Veya örneğin tefrika eserler.

-Dergilerde yayımlananlar mı?

Evet, dergilerde çıkıyordu ve çocukların vaktini alıyordu.

- Mesela otuz seneden fazla yayımlanan Hândenihâ dergisinde 1940-1941'den 1979 Devriminden birkaç sene sonrasına kadar. 

Bize iyi bir kitap tavsiye edebilecek düzgün bir insan bulmak için aşırı şanslı olmalıydık.

-Hangi dönemde?

Lise döneminde Lisenin ilk yıllarında.

-Muhtemelen bunun bir sebebi da, kitapların basım ve yayımındaki eksikliklerdi. Sonuçta basım ve yayım endüstrisi o dönem çok gelişmemişti ve bu nedenle kitaplar olması gerektiği gibi ulaşılır değildi.

Tabiatıyla. Evet. Mesela lisedeyken okuduğum veya arkadaşlarla elden ele gezdirdiğimiz bazı kitaplar vardı.

- Yani değis tokuş ediyordunuz?

Evet, daha ziyade kitap değiş tokuş etmek söz konusuydu. Kitap satın almanın yaygın olduğunu hiç hatırlamıyorum.

- Okuduğunuz lisede kütüphane yok muydu?

Doğrusu Cem Lisesinde bir kütüphane olup olmadığını şu an hatırlamıyorum. Eğer kütüphanemiz olsaydı, çocuklanın çizdiği resimleri orada sergilerlerdi, okul idaresinde değil.

- Daha çok hangi tür kitapları okuyordunuz?

Daha ziyade şiir kitaplan okuyordum.

-Daha çok hangi şairlerin eserlerini okuyordunuz?

Mesela Fereydun Tevellelî'nin kitaplarını okuyordum.

- Siyâveş Kisrâyî?

Hayır, ondan önce Nâdir Nâdirpur okuyordum. O dönem vezin açısından da şiirlerini okumaktan keyif aldığımız bir şairdi. Veya örneğin Dr. Mehdi Hamidî-Şirazî'nin şiirlerini seviyor ve okuyordum. O dönem kitap pahalıydı. Hatırlıyorum da kitap alacak param yoktu, bu nedenle Dr. Mehdi Hamidî-Şirazî'nin kitabını aldım ve iki gece oturup tamamını yazarak kopyaladım.

- Dr. Hamidî'nin hangi kitabıydı?

Aşk-i Mâşuk. Kitabın fiyatı sanırım 25 tümendi.

- Muhtemelen daha azdır. 25 riyal olabilir mi?

Evet, o vakitler 25 tümen bir kitap için çok fazlaydı ve böyle bir kitap fiyatı olamazdı. Muhtemelen sizin dediğiniz gibi 25 riyal olsa gerek. O zaman ben on beş yaşındaydım. Bir taraftan da şimdi kendi kendime diyorum ki, "Hayır 25 riyal değil 25 tümendi; o iki gece uykusuzluk ve kitabı kopyalamak zahmetim, 25 tümen içindi, 25 riyal için değil. Belki de gerçekten 25 riyaldi. 25 olduğundan şüphem yok. Belki bir gün o sene basılmış bir nüshasını bulur da gerçekten fiyatı neymiş, öğrenirim. Her neyse, kitabı kopya ettikten sonra hepsini ezberledim. Ve bir sonraki sene yavaş yavaş Nîmâ'yı keşfedip tanıdığım da neleri kaçırdığımı anladım. Ve bu kadar duygusallık hepsi daha on beş yaşımda... böyle bir olay iste..

- Üzücü...

Evet, üzücü bir olaydır, sanatsal ve güzel bir olay değil. Bu nedenle o şiirleri unutmaya çalışıyordum. Dövme yaptıran ve yaşlanınca onları silme derdine düşen cahiller gibi ben de o şiirleri hafızamdan silmek istiyordum. Yıllar yılı bu üzüntü ve pişmanlık benimleydi, ta ki ilginç bir olay yaşayana kadar. Belki sizin de ilginizi çeker. Devrim'den önceydi, hatırlıyorum; Londra'da, arkadaşım Murtaza Kâhî'nin yanındaydım. Orada geçirdiğim on gün boyunca onun evinde kaldım.

Bir gün Murtaza bana, "Bugün ne yapıyorsun?" diye sordu. "Sen ne yapıyorsun?" dedim. Sefarete (İran) git- tiğini ve yol üzerinde James Kingstone Caddesinde bir hastanede yatan İranlı bir şaire uğramak istediğini söyledi. Hangi şair olduğunu sordum. "Tanımazsın, Dr. Mehdi Hamidî Şirazî" dedi. "Yok!" dedim. Sanırım ergenlik dönemimde bana yaşattığı halden dolayı ona bir küfür de salladım ve gitmek istemedim. Murtaza ısrarla kendisiyle gitmemi istedi ve on dakikadan fazla yanında kalmayacağını, çabuk döneceğini, aşağıda bekleyebileceğimi söyledi.

Her neyse, onunla gittim. Hastaneye vardığımızda Murtaza, Dr. Hamidî'yi görmek için yukarı çıktı, ben aşağıda kaldım. On dakika sonra geldi ve yukarı çıkmamı istedi. "Hayır" dedim. Israr etti. "Ben bu adamı görmek istemiyorum" dedim, tecavüz hissine girdiğimi, haksızlık hissiyatına girdiğimi, Aşk-i Mâşuk kitabının çok duygusal bir arkadaşım aracılığıyla elime geçtiğini ve iki gece uyumayıp onu kopyaladığımı anlattım. Tesadüfen o arkadaş, on beş yaşında, Sâdî'nin de hayranıydı ve sanırım Sâdî Şirazî'den dolayı Dr. Mehdi Hamidî-Şirazî'yi bulmuştu. Adı Hüsrev Reşidî'ydi, yıllardır ondan bir haber alamadım. Kitapsa abisi Fettah'a aitti. Hatırlıyorum, Fettah'ın kütüphanesinden bize kitaplar getirirdi ve biz de okur geri verirdik. Şimdi kitabın fiyatının 25 riyal olduğunu öğrenince, anlıyorum ki maddi durum çok kötüymüş, şimdiki gibi kitapçıda dolaşıp, kitaplara bakıp seçmek ve hatta satın alırken kimin çevirdiğine dikkat etmek gibi kolay değildi o vakitler.

Velhasıl, Murtaza o gün bana yukarı gelmemi söyledi. Ben de gittim, baktım ki bir adam yatakta yatıyor ve vücudunun her tarafı bir yere bağlı halde, burnunda bir boru var ve bir boru da yatağın altından geçiyor, elinde de serum var. Murtaza beni ona tanıttı ve, "Hocam, bu Kiyarustemi Bey, İran'ın en iyi film yapımcılarındandır (halbuki ben film yapımcısıydım ama çok iyi değildim), çok meşhurdur (halbuki meşhur da değildim, ama Murtaza'nın huyudur, arkadaşlarını her ortamda övüp yüceltir) ve sizin şiir divanınızın tamamını ezbere biliyor" dedi benim hakkımda. O da gözkapağıyla küçük bir işaret yaptı. Sonra da Kâhî, "Şiirlerinizden birini okumasını ister misiniz?" diye sordu. Yine Dr. Hamidî gözüyle "Okusun" anlamında işaret yaptı. Ben de onu o halde gördüğümde, şiirlerinden biri aklıma geldi ve o şiirin tamamını kendisine okudum:

yorgun ben, bitkin ben, hasta ben, kolsuz kanatsız ben! 
sabaha kadar uyanık ben, sabah kuşlarının gönüldaşı ben! 
kırık kanatlı ben, başı belalı ben, aşkıyla dillere düşmüş ben!
Yanmış ben, bitik ben, ölü ben, yıldız sayan ben! 
düşmanlıklar yaptı bana kaderim, talih yıldızım 
vah bana, vahlar bana.

dedim seni görmeyeyim artık, yine gördüm, yine de gördüm 
iki güzel gözünde aşk gördüm, naz gördüm
cilveli endam gördüm, gamzeli yanak gördüm 
gülleri gördüm, güller arasında Şiraz'ın gülünü gördüm 
her gün benimle buluştuğun söğüt ağacını gördüm 
vah bana, vahlar bana!

Bu mısraları okurken, o sırada Murtaza'nın camin önünde, omuzları sarsıla sarsıla ağlamakta olduğunu gördüm. Şiiri sonuna kadar okudum, öyle duygusal bir ortam oluştu ki inanamazsınız. Ben elimi Dr. Hamidî'nin elinin üstüne koymuştum, boğazım düğümlenmişti. Şiraz kelimesine geldiğimde, baktım Dr. Hamidî'nin akan gözyaşları daha da arttı. Garip ve hissi bir ortam oluşmuştu, hücrelerim şekil değiştiriyormuş gibi hissediyordum. Sonra odadan çıkıp aşağı indik ve ben anladım ki yıllarca, on beş yaşımdan elli beş yaşıma kadar, yani kırk yıl boyu o şiirleri sırf o gün için hafızamda tutmuştum.

- Tabii elli beş yaş değil, kırk beş yaş olsa gerek, çünkü o görüşme Devrimden önce olmuştur.

Evet muhtemelen kırk beştir. Her neyse, benim için her hangi bir yararı olmayan o şiirlerden birini sahibi için okudum ve o şiirleri ezberlememdeki gereksizlik hissinden biraz kurtulmuş oldum. Sonunda işe yaradığını gördüm. Elbette şimdi bir vesileyle, o dönemin bütün şiirlerinin üzerinden geçtiğimde... 

- O dönem derken, Meşrutiyet'ten günümüze kadarki dönemi mi kastediyorsunuz?

Evet, Meşrutiyetten [1906-1911] günümüze kadar... aslında Dr. Mehdi Hamidî-Şirazî'nin de, derlediğim ve şu an masada basılmamış halini gördüğünüz kitapta bir yeri olabilir.

- Kitabın konusu nedir?

Konu, şiirde gece...

- Modern [dönem]?

Hayır, bu derleme, klasik İran şiirinde geceyi anlatıyor, şu derleme de modern İran şiirinde gece temasını işliyor.

- Çok ilginç bir konuyu seçmişsiniz. Sanırım gecenin bizim şiirimizde belirmesi ve ortaya çıkışı, onun sembolik anlamlarından kaynaklanıyor.

Kesinlikle öyle. Fars şiirinde birkaç konuyu daha da araştırdım. Mesela şu an yalnızlık teması üzerinde çalışıyorum. Gece'yi bitirdim.

-[Gülerek] tabil gece hiçbir zaman bitmez.

Bu açıdan evet (gülerek). Bu unsurların her birini araştırmak için, şairlerin tüm külliyatını okumanız lazım.

- Ve doğal olarak bütün eski ve yeni şairlerin şiirlerini okumuş olmalısınız. 

Evet, son dört yılda hepsini okudum ve şimdi yalnızlık şiirleri için bir kez daha okuyorum.

- Notlar alıyorsunuz.

Evet. Yalnızlık temasının da notları bitmek üzere. Şundan bahsediyordum demin; Hamidî-Şirazî gibi şairlerin şiirleri hakkında daha iyi yorum yapabilirim artık, özellikle son yıllarda bahsettiğim konular için İranlı şairler üzerinde yaptığım incelemelerden sonra. Şimdi düşünüyorum da; hayır, Hamidî-Şirazî zannettiğim kadar da kötü değildi.

- Kitaplarınız için ondan da bazı şiirler seçmişsinizdir muhakkak?

Hayır, bu şiir incelemelerinde ondan bir şeyler aktarmadım henüz. Belki bilinçaltımda vardı, ama gece ve yalnızlık derlemelerinde Hamidî-Şirazî'den herhangi bir şiir bulunmuyor. Belki bu görüşme, gidip tekrar eserlerine bir göz atmama sebep olabilir, olmazsa yazık olur.

- Hamidî Şirazî elbette Meşrutiyet döneminden günümüze kadar gelen ünlü muasır şairlerle karşılaştırıldığında pek de tanınmış bir isim sayılmaz. Yani söylemek istediğim şu; ondan sıkılıp usanmakta haksız sayılmazsınız.

Evet, yine de, tıpkı gençlik döneminde yapılan dövmeler gibi, Hamidî-Şirazî de zihnime kazınmış, ondan kaçışım yok. Yani benim şu kısıtlı hafızam hâlâ onun şiir divanının etkisinde. Yani onun divanını açıp, şiirlerinden herhangi birinin ilk mısraını okudunuz zaman, bu şiiri sonuna kadar ezberden okuyamamam nadirdir. Bu ilk derlemede şiirlerine yer vermemem, belki de kendime yönelik bir itiraz nişanesidir. Ancak bu iki derleme, çağdaş şairlerin şiirlerini bir kez daha dikkatli okumamı sağladı ve bu yeniden okuma, günümüzdeki bazı şairlerin mevcut konumlarından daha değerli oldukları sonucuna götürdü beni. Mesela Dr. Şefii Kedkenî'yi daha ziyade şiir konusundan söz sahibi bir uzman olarak tanıyoruz; ancak şiirlerini bir kez daha okuduğumuzda, bir şair olarak konumunun daha yüksek olduğunu anlıyoruz.

- Peki neden [tema olarak] geceyi seçtiniz?

Aslında bu tür soruları, bir cevabım olmasa bile -ki şu anda da yok- seviyorum. Bilmiyorum, Belki de eve girdiğinde sorduğun "Yalnızlıkla nasıl baş ediyorsun?" sorusuyla aynı sebepten. Belki de benim için gecenin anlamı, benim gibi yaşamayan diğer insanlara göre daha derindir. Yani geceyi başkalarından daha fazla algılar ve hissederler. Ve kitaba aldığım şiirlerde iyi bir seçim yaptığımı düşünüyorum, çünkü geceyi diğerlerinden daha iyi anladığımı hissediyorum.

- Şiirleri seçerken hangi kriterleri göz önünde bulundurdunuz?

Şiirleri seçerken kendimi kısıtladım. Her şaire göre gecenin bir tanımı var. Yani her bir şair geceyi ne şekilde tanımlamış, buna baktım.

-Ya da geceye hangi perspektifle baktığını?

Evet, tüm şairlerde bu bakış açısını dikkate aldım. Daha sonra kendi gecemi ve o gecenin nasıl olduğunu anlatmaya çalıştım.

- Yani kendi gecenizi başkalarının şiirlerinde mi arıyordunuz?

Kendi gecemi değil, her şairin kendi gecesini... Yani Nâdirpur'un gecesini, Siyâveş Kisrayî'nin gecesini, [Ahmed] Şâmlu'nun gecesini, Sohrâp'ın (Sepehri] gecesini, [Mehdi] Ehevân'ın (Sâlîs] gecesini..

- Fürüğ'un [Ferruhzâd) gecesini....

Hepsini.. yani görünüşe göre bu seçim ve bakış açısı, şairlere kendi gecelerine bağlı bir tür kimlik oluşturuyor. Örneğin, ilginç olan başka bir şey de...

- Klasik Fars şiiriyle karşılaştırıldığımızda mı?

Evet, klasik İran şiiriyle karşılaştırdığımızda, maşukun çağdaş şairlerin şiirlerini terk etmesidir. Yani çağdaş şairler arasında maşuktan bahseden birini nadiren görebiliriz. Klasik İran şiirinde ise, gecesini hicran veya vuslatta geçirmeyen bir şairi nadiren görürüz.

-Enteresan bir nokta bu.

Evet, ancak çağdaş şairlerin şiirlerinde, maşuk nadiren görülür. Hiç yoktur demiyorum, ancak varlığı çok az hissedilir. Örneğin Şefii Kedkenî'nin yirmi beş yaşından itibaren yazdığı şiirlerinde maşuktan hiç eser yok. [Ahmed] Şâmlu'nun şiirlerinde ise, benim için sembolik olan ve maşuk anlamına gelmeyen farklı bir biçimiyle mevcuttur.

- Ancak ben Şâmlu'nun şiirinde maşukun sembolik bir formdan ziyade, gerçek bir kişiliğe sahip olduğunu düşünüyorum. Özellikle Âydâ'nın içinde bulunduğu şiirlerde. 

Evet bu da doğru.

- Halbuki, eski Fars şiirlerinin çoğunda maşuk, sembolik bir anlam içerir.

Doğru. Nimâ'dan sonraki şairler, şiirlerinde genellikle gecenin sembolik veya mecazi bir yönünden bahsetmişler. Evet, gece Fars şairlerin şiirlerinde genellikle semboliktir. Yani eski ve çağdaş şairler arasında bu yönden hiçbir fark yoktur. Daha çok semboliktir. Hatta sizin de söylediğiniz gibi, maşuk bile semboliktir.

- Özellikle de modern dönem şiirinde.

Elbette, Gece ve Yalnızlık derlemesinde yer verilen İranlı ariflerin şiirlerindeki maşuk, günümüz şiirindeki maşuk anlamına gelmeyebilir. Mesela Hâfız'ın şiirinde maşuk biraz daha belirgindir, yani daha somut bir gerçekliğe sahip. Sâdî'nin şiirindeyse maşuk kesinlikle dünyevîdir.

- Dünyevîdir?

Maşuk dünyevîdir. Ancak, benim geceyi araştırırken fark ettiğim ve aslında araştırmacıların değinmesi gereken husus; bu ikisi arasındaki farktır ve çağdaş şiirde gecenin anlamını kaybetmesidir. Gün için mesela...

- Belki de daha doğrusu, yeni bir anlam bulduğunu söylemek olacaktır.

Aynen, söylediğiniz gibi daha ziyade semboliktir. Birçok yerde bu anlamda kullanılmıştır. Aslında çağdaş şiirde gece anlamında kullanılan gece, nadir bulunur. Günümüz şairlerinden birinin şiirlerini okuduğunuzda, bu kavramı kolayca anlayacaksınız. Şimdi izninizle ben şu kitabı rastgele açıyorum:

Tanrım, tüm bu heyecan ve endişe acıtıyor kalbimi 
Yine geldi gece ve kalpte bir hüzün 
Geçip giden gecelerden daha fazla

- Bu şiir elbette Hamid Musaddık'ın, değil mi? 

Her halükârda son elli yılda, özellikle de 19 Ağustos 1953'ten sonra, gece teması şiirlerde böyle bir hal almaya başladı. Şiirlerin sonundaki tarihlere bakarsanız bunu fark edersiniz. Son elli yılda, şairlerimizin gecelerine genellikle kaygı hakimdir. Nereyi açarsanız açın, aynı kapıya çıkacaktır. Mesela bu kitabı açtığımda şu şiir geldi, bakınız:

Dedim ki bu gece bitmek bilmiyor
Bu rüzgar bitmek bilmiyor 
Bu garip işkence bitmek bilmiyor

- Ve yine bu garip işkence, geceye işaret ediyor? 

Evet, hepsi geceye işaret ediyor. Söylediklerine göre, hastalıklar, gece vakti daha da artar.

- Sizce bunun nedeni ne olabilir?

Sebeplerden biri yalnızlık. Kalabalıkta bulunan ve kalabalıkta yaşayan insanlar bile, geceleri kendilerini daha yalnız hisseder. Bu nedenle yalnızlık halinde, kaygı kendini daha çok gösterir ve varlığını daha da belli eder. Günümüz şairlerinin her birinin şiirlerine baktığınızda, aynı şeyle karşılaşacaksınız. Endişe, acı ve yalnızlıktan bahsettiklerini göreceksiniz; biraz önce okuduğum iki örnekte olduğu gibi. Eski şiirlerde böyle bir şeyle karşılaşmanız çok nadirdir

-Son yirmi yılda edebiyata bu kadar ilgi göstermeye ve bu tür kitaplar derlemeyi düşünmeye sizi iten saik nedir?

Sanırım sebebi yalnızlıktır. Çünkü şiir, zaten yalnızlıkla irtibatlı bir şey. 1960'lı yıllarda, 60-61 senelerinde ne zaman düzenlenen şiir gecelerine gitsem, ne zaman İran-Fransa veya İran-Amerika dostluk kulüplerine gitsem, şiir karşıtı birisi olarak dönüyordum. Demek istediğim, o ortamlara girdiğimde şiiri daha çok sever ve şiire ilgi duyardım; ancak dışarı çıktığımda şiire ilgimin yükselmek yerine azaldığını hissederdim. Belki de bunun sebebi, şiiri dinlemeye gelen kalabalıktı. Şiir zaten halvet ve yalnızlık anlarına ait bir şeydir. Şiirin sesi yoktur. Şiire bakmak gerekir. Bir fotoğraf gibi onu izlemek gerekir. Sessizlik içinde, gürültülü bir ortamın tersine, şiir kalbine dokunur ve onu daha iyi anlarsın. Etkilidir, ancak etkisi geçicidir.

- Belki de sinematik bir bakış açısına sahip olduğunuz içindir. Yani şiiri çok görselleştiriyorsunuz.

Şüphesiz bunun tesiri olmuştur. Biri [Seyyid Ali] Salihî'ye ait olan, okuduğum bu iki şiir nasıl olur da tesadüfen zihnime ve mahremime girip orada yer etmiş olabilir? Hem Musaddık hem de Salihî'nin şiirleri yalnızlık şiirleridir. Belki de ben bu yüzden gece yarısından sonra, istemsizce yalnızlık temasına doğru yol sürüklenmişimdir.

- Yani bunların hepsi birbiriyle irtibat halinde mi?

Evet, hiç şüphesiz. Şimdi bunun sebebi nedir diye soracaksınız, ben de sebebi şu diyeceğim. Biri bu; diğeri de bence hiç bir çalışma arkadaşına ihtiyaç duymayan tek sanat olmasıdır.

- Şiir mi?

Evet, ayrıca hiçbir araca da ihtiyaç duymuyor. Mesela şu an benim aracım, onsuz hiçbir şey okuyamadığım gözlüğümdür.

- [Gülüşme] Aslında bilmek istediğim şey şu, acaba sinema yalnızlığınızın o kısmını dolduramadı veya dolduramıyor ki şiire yönlendiniz?

Hayır dolduramıyor. Gerçekten dolduramıyor. Size bir şey söyleyeyim. Ben senaryoyu yazıp, resimleri gördüğüm zaman, artık yönetmen değil de işçi oluyorum. O resimleri çekecek bir işçiye dönüşüyorum. Mesela şimdi Japonya'da üzerinde çalışacağım film konusunda, Tahran'dan Tokyo'ya bu uzun yolculuğun acılarına katlanmak için bulduğum tek çözüm, oturup senaryoda olmayan yeni bir sekans yazmak ve bunu ona eklemek ve bu şekilde yola devam etmek için kendimde bir istek yaratmak; yoksa senaryoyu yazıp bitirdiğimde, benim açımdan iş bitmiş sayılır. Yani dediğim gibi, gidip işçilik yapmam ve o senaryoyu hayata geçirmem gerek. Bu yüzden pek tatmin edici değil.

- Sinema mı?

Evet, tatmin edici olduğunu varsaysak bile, yılda en fazla bir veya iki film çekebilirsiniz. Peki geri kalan zamanınızda ne yapacaksınız?

- Yani müzik bu yalnızlığı dolduramıyor mu?

Hayır müzik dolduramıyor. Benim müzikle çok iyi bir ilişkim vardı, özellikle İran müziğiyle. Ancak son on dört, on beş yıldır, ne zaman kendimi üzmek istesem, iyilerinden birini seçip cihaza yerleştiriyorum ve kendimi üzmekte zirveye ulaşıyorum...

- Neden kendinizi üzmek istiyorsunuz?

Çünkü İran müziği bana eziyet veriyor.

- Eziyet veriyorsa niye dinliyorsunuz?

Dediğim gibi, kendimi üzmek için.

- [Gülüşme]

Bazen rahatlamak için kendimize eziyet etmemiz gerekiyor. Bir arkadaş şöyle anlatmıştı ve anlatırken de gayet ciddiydi; "Seccademi yere serip üzerine oturuyorum ve hüzünleniyorum, sonra da seccadeyi katlayıp rafa kaldırıyorum ve normal hayatıma devam ediyorum." Uzun süren üzüntüler, bazen yağmayan bulutlu bir hava gibidir. Bu yüzden yağıp rahatlamak için kendine bir sonda takman gerekir. İran müziği bu konuda bana çok yardımcı oluyor.


Abbas Kiyarustemi İle Söyleşiler
Mehdi Muzaffer Sâveci
Farsçadan Çeviren: Mehmet Akif Koç 
Alfa Yayınları

12 Temmuz 2023

ism-i azam

cennetin kapısında 
bir kelime

ağaçların hızı ile
kâğıdın üzerinde
ilk harf

sesi duyulmuyor 
kalem
in

güneş tepemizde 
bahçede 
sükûnet

ilk isim 
kendim
in

hatırlayamıyorum

cennet
in
kapısında

ismimi

(diyorlar ki
hep
aynı şeyi
yazıyorsun

isim
kelime
cennet
in
kapısı

gidilecek 
başka bir yer
var
sanki

inanan
için

var mı 

cennet
in
kapısında

bekliyorum

melekleri

hangi isimle 
çağırmalıyım 
onları

ismin kendisi

bir varlık alanı mi

içine
girilince

cennetin

(bir daha
yazma

ismi

cennet
in
kapısı 
söz müdür

önce
söz mü
vardı

cennet
ten 
önce

söz mü 
vardı

(dışında
cennet
in
cehennem
ateşi 
hep
yanar mıydı

ateş
in 
içine 
düşünce 
hangi isim 
söylenince 
insan 
yanmazdı

cennet
in
kapısında
söz
unutulunca
ateş
yakar mıydı

(dünya ile uğraşmaz
şiir

yazının ötesinde bekler
söz

ne yazılırsa
o anın içinde 
bir kelebek
ölür

sözün içinde
kalbin
sırrı
vardır

yazıdan önce

sır
vardır

cennetin kapısı
ne yazıldıysa şimdiye dek 
bütün o yazılara
kapalıdır

yazının ihtiyacı olan 
kalbî hayat 
cennetin kapısında 
terk edilir

kalbe gerek kalmaz
cennette

kalb insanı cennete ulaştıran
isimlerin cem evidir

camidir kalb

bütün isimler
saf tutar
kalbin
içinde

cennette
ağaçların hızı ile 
düşünürsün

kanın 
hızı 
terk edilir 
cennette

ateş söner
nur
tamamlanır
kelimeler
ölür

ism-i azam
sana
görünür

cennet
in
kapısı
senin
arkandan
kapanır

içerdesindir artık

turgay özen

Rahmi'nin Ardından 

Sevgili Rahmim bugün Rabbine kavuştu. Bir çocuk gibi, uykusu gelmiş yorgun bir çocuk gibi kollarını O'na uzattı ve "beni kucağına al" dedi. Uyudu, uyanmadı. Seslendiler, cevap vermedi. Omuzlarından sarstılar, inledi, uyanmadı. 

İnsanları bilmem ama çocukları çok sevdi, hep sevdi. Koşulsuz, şartsız. Kızıma "kızım" demesi, "onlar bizim küçük annelerimiz" demesi gözümün önünde. 

Rabbine söyleyeceği çok şey vardır. Belki de son yıllarda içine kapanıp sustuğu gibi O'nun da karşısında susacak "Rabbim!", diyecek "Rabbim!" Kelimeler boğazına düğümlenip bu dünyada şahit olmadığım gözyaşları ile Rabbiyle konuşacak. Bu dünyada görüp incindiği şeyleri O'na anlatacak. Bilhassa dindar olduğunu iddia eden insanların yaptığı haksızlıkları, helal-haram ayırmadan yaşayanları. 

Rabbinin bize şahdamarımızdan yakın olduğunu bilenlerdendi Rahmi. Onu orada çok sevdiği çocuklar karşılayacak. Tüm çocuklar onun evladıydı. Bu dünyada baba olamamış olması bunu değiştirmiyor. Onlara orada oyunlarında eşlik edecek. 

Rabbim, onu cennetinde ağırla, yorgunluklarını gider, bu dünyadaki hüznünü unuttur. Dünyayı unuttur. 'Geldiğim için çok mutluyum' dedirt ona.

 Onun iyiliğine, güzel hasletlerine, cömertliğine, zalime ve cehalete tahammülsüzlüğüne şahidiz Ya Rabbi. Onunla hayatımı güzelleştirdiğin için Sana hamd ediyorum. 

Annesine, kardeşlerine, yeğenlerine ve bu dünyada onu tanıyıp sevenlerine sabır ver. Onunla Cennetinde tekrar buluşmayı bizlere nasip et Ya Rabbi. "Sen koru, Sen gözet". Artık o Senin bize vadettiğin ebedi aleminde.

"Her nefis ölümü tadacaktır ve dönüşümüz Sanadır". 

"Bize düşen güzelce sabretmektir."

Bizlere de hayırla anılacak bir ömür nasip et Allahım...

Mekanın Cennet olsun güzel kardeşim.

12 temmuz 2023

11 Temmuz 2023

ÖLÜM ORDA ONU GÖRÜYORUM

Son iki yılı içinde Dağlarca'yla başka çalışmalar da yaptık. Bütün dosyalarını, yazmalarını gözden geçirip dosyaları ayırdık. Uzun ve zor çabaydı. Dosyaların bir bölümü kitaplaşmak üzere Yapı Kredi'ye gitti. Daha büyük bölümü, evde, o içerideki, kilitli odada kaldı.

Son aylarda, sağlık sorunları artmıştı. Bir ilk kez, nisan 2008'de Marmara Hastanesi'ne kaldırıldı. Çok önemli bir sorunu yok görünüyordu. Hemen yanına gitmiştim. Morali iyiydi, rahat ve her zamanki gibi zekâ kıvılcımlarıyla konuşuyordu. Ben Spinoza üstüne çalışıyordum. Biraz bu felsefeciden söz ettim. Yanımda Etika'nın Fransızca cep baskısı vardı. Benden istedi ve hastane yatağında kitabı iki eliyle tutup yüzüne götürdü. Kutsuyordu. Sonra, yine bu sayıda yayımladığım sözleri yazdırdı bana, "dua" ve felsefe konusunda. Ölümün karşısında bir tin insanıydı. Yaşamın tinsel sonsuzluğunu kutsuyordu. Güveniyordu, ölümün ötesinde, tinsel söze, ki yaşamın sözüydü. Buydu bizi birleştiren de, bizi birleştirmiş olan da, ayırmayacak olan da. Birbirimize dolaysız olarak söylemediğimiz söz. Yazılara, şairlere, felsefecilere, düşüncelere, şiirlere olan inancımız ve tutkumuz aracılığıyla birbirimize söylediğimiz söz. Bu aynı zamanda insanlığa, insanlığın tinsel yaşamına, bütün yaşamın ve varlığın tinselliğine olan inançtı. Yaşamın şairi Dağlarca'ydı, karşımda, hastane yatağında, Spinoza'nın kitabını öpen.

Hastaneden çıkmıştı, ama artık haftada iki kez özel bir ambulansla taşınıp diyaliz makinesine bağlanıyordu. Bu, çok sıkıntı verici bir şeydi. Bir gün beni aramıştı, anlatmıştı, çok sıkıcı demişti, "yolun bütün kaldırımlarını sırtımda hissediyorum" demişti. Sonra, bir gün, haziran ayında, bir kez daha hastaneye kaldırıldı. Bu kez durumu çok ciddiydi. Diyaliz makinesine bağlanırken enfeksiyon kapmış, zatürre olmuştu. Aradığımda, hastaneye yeni gelmişti, Ömür cep telefonunu ona verdi, Dağlarca vedalaşıyordu: "Şiirlerim sana emanet" dedi bana. Hemen yanına koştum. ilk kez böyle kötü gördüm onu. Telaşlı ve aşırı yılgın gibiydi. Konuşuyorduk, ölümü belki ilk kez yakından seziyordu, ve ölmek istemiyordu, aşırı hüzün vardı halinde. Konuşması zorlaşıyordu. Yemeğini yememişti. İki köfte sanırım. "Yemek yer misiniz" diye sordular (ya Ömür ya "hoca", artık sonuna kadar her gün onlar olacak yanında, Dağlarca'ya ölüm yolculuğunda eşlik edenler, sadık gölgeler). "Birini Ahmet yesin, birini ben" dedi. Yaşama tutunmaya çalışıyordu. Son bilinçli gördüğüm güne kadar bu böyle sürdü. İki üç gün çok kötü durumda olduktan sonra biraz iyileşir gibi oldu ama artık çok zor konuşuyordu. Zar zor söylediğini ona çoğu kez tekrarlatarak, ya da söylediğine tahminî karşılıklar söyleyip ona doğru olanını onaylatarak anlıyordu Ömür ya da "hoca". Yine de bu günlerde biraz "mutlu" gibi görünen anları oluyordu, espriler yapıyordu bazen. Ölümünden yaklaşık iki hafta önce uykuya daldı, bir hafta sonra uyandı. Uyandığından az sonra yanındaydım. Yine biraz uyumuş, sonra uyanmıştı. Üstünde bir şaşkınlık vardı. Birdenbire, yatağının sol köşesini göstererek "ölüm orda, onu görüyorum" dedi. Sonra biraz toparlandı, bir şeyler yedi, yaşama yine biraz bağlandı. Bana, "Türk şairleri nasıllar?" diye sordu. Ben biraz konuştum. Önceden tanımış ve sevmiş olduğu Sébastien Labrusse'ün on gün sonra İstanbul'a geleceğini, onu ziyaret edeceğini söyledim. Sébastien'i anımsıyordu. Beni her zamanki dikkatiyle dinliyor, başını sallıyordu. Ertesi gün Çırağan Otel'in sanat galerisinde, Acıbadem Hastanesi'nde onunla ilgilenmiş olan Şebnem hanımın düzenlediği, benim konuşacağım, Rüşen Eşref'in de söz alacağı bir Dağlarca toplantısı olacaktı. Dağlarca'nın haberi vardı. Birdenbire uyanması, toplantıya olumlu bir anlam yüklemişti. O gün salıydı. Bir hafta sonra öldü. 15 ekim 2008 günü. Sabah Rüşen Eşref aradı, Dağlarca'nın çok kötüleştiğini, yoğun bakıma kaldırıldığını söyledi. Hemen hastaneye koştum. Yoğun bakımın önünde Rüşen Eşref ile Şebnem hanım bekliyorlardı. Ben de onlarla durdum. Hastabakıcılar, bir kişinin yoğun bakım odasına kabul edilebileceğini söylediler, Ben girdim. Bir köşedeydi, makineye bağlı, uyuyordu, düzenli soluk alıyordu. Bu beni umutlandırdı. Hastanede biraz kaldık. Egemen Berköz ve Yaşar Miraç geldiler. Onlar ve Rüşen Eşref ile çay içtik. Dağlarca o sıralar yeniden diyaliz makinesine bağlanacaktı. Ben ve o gün tanıştığım Yaşar Miraç dönmek üzere taksiye bindik. Köprünün oralarda, Şebnem hanım beni arada, Dağlarca'nın öldüğünü söyledi.

Doğru, sözde kalacak... Hep söylenmemişin komşuluğundaki söz... Unutulmuş, ya da itiraf edilmemiş olarak söylenmemiş, hep sözün çevresindeki kara alan... Ve hepsi birden, söylenmiş, söylenmemiş, daha söylenebilecek olan: hepsi birden şu an bende özel bir dünya, düşüncelerden, anılardan, duygulardan oluşmuş; bir gücül alan... Hepsi birden, aydınlık, karanlık, yarı aydınlık... Hem sözlerin de karanlığı, bana yansımalarında, başkalarına yansımalarında... Sözler bile, sözler de, göreceli bir aydınlık, devingen bir aydınlık, öyleyse karanlık da... İlginç bir biçimde, Dağlarca'nın son şiirlerinde bu karanlık söz konusu oluyor. Doğru, sözde kalacak... Oysa, doğru da, söz de, sözün doğrusuna inanç da, şiir sözünün doğrusuna inanç da çok fazla şey değil, mutlak karanlık karşısında... Bendeki özel bir dünyayı anlatıyorum, kaç sayfadır, Dağlarca'yı mutlak karanlıktan çıkarmıyorum, çıkardığımı düşünmüyorum. Belki bendeki özel dünyada bütün doğru, sözün aydınlığına çok azı erişen... Buna razı olmalıyım. Doğru olmaya çalıştım, ama yeterince doğru olamadığımı biliyorum. Belki tam elimden geleni yapmadım. "İlk ve son kez", Dağlarca'dan, tanıdığım Dağlarca'dan söz ettim. Yazımı bitiremiyorum. Olsun, son eksik kalsın. Eksik sözün eksik doğrusunun sonu eksik kalsın. Dağlarca'nın yapıtı da eksik kaldı. Hiç yazmamış gibi yazıyordu, son şirlerini yazdığında bile. Hep yazacak biri olarak yazıyordu. Şiir bitince, başka şiire bakıyordu. Geleceğin yazısıydı. Son sözü aramıyordu, hep ilk sözü arıyordu. Şiirin sonunu "bulunca", başka bir şiire geçebilirdi artık. Çok şiir olsun istiyordu, niceliğe önem veriyordu. Çünkü yazacağı her şiirin bir özelliği, diğerlerinden bir farkı olacağını biliyordu. Nicelik, çünkü nitelik olanaklılığı, fark olanaklılığı. Çünkü yeniye inanıyordu. Sözü hep. bu yeni'nin öte konumundaydı. Ölümü yüz kez, bin kez sözlerle yendi, daha ilk şiirlerinden beri. Ölüm bir şiirde adlandırılıp, geçmişte kalıyordu; ama elbette yeniden beliriyordu, ve yeniden alt edilmesi gerekiyordu. Ama mutlak karanlığı biliyordu, çoktan sezmişti, sonunda yatağının bir ucunda, kendisini bekler durumda, "gördü" onu. Artık şiir ile onu yenmek, ona dokunup onu yenmek söz konusu değildi. En son, anımsıyorum, bize, odadakilere bir şey yazdırmak istedi, "kâğıt kalem alın" işareti yaptı, hiç gücü yoktu, anlaşılması çok zordu: "Kader yoktur..." dedi. Sonra devamını söyleyemedi. Öyle bekledi, bekledik, sessizlik oldu, sonra geri çekildik, konu değişti... Bir kez daha, öbür hastanede, bundan yaklaşık iki ay önce, kâğıt kalem istemişti, bu kez eline almıştı, bir şeyler yazmak istemişti, çizgiler çıkmıştı kaleminden, yazamamasının yazısı. Zaten iyi olsa da yazamıyordu, göremediği için, yazmaya çalışınca yarısı okunmaz harflerden bir yazı ortaya çıkıyordu, bu yüzden söylemekten, söyleyerek yazdırmaktan başka çaresi yoktu. Son kitap imzası bana, bu yanı okunmaz yazıyla, ama okuyabiliyorum: "Kaç okumadan sonra sözcük sesleri" (Orda Karanlık Olurum, 2007).

Ahmet Soysal
Dağlarca, Dün, Yarın
Beyaz özel Dağlarca / hayykitap



08 Temmuz 2023

Öleceğini bilsem seninle daha fazla vakit geçirirdim

– Öleceğini bilsem seninle daha fazla vakit geçirirdim.
– Çok güzel değil mi?
Endişelenme. Ona iyi bakacağım.
Sen de benim için Maya’ya bak. Olur mu?

Six Feet Under

I. HİÇ KOYUN GÜTMEDİM BEN

I. HİÇ KOYUN GÜTMEDİM BEN 

Hiç koyun gütmedim ben,
ama onlara göz kulak olmuş gibiyim.
Ruhum bir çoban gibi,
Rüzgârı ve güneşi bilir,
Ve ele ele yürür Mevsim’lerle
Onları izlemek ve dinlemek için.
İnsansız Doğa’nın olanca dinginliği
Benimle yan yana oturmaya gelir.
Ama hüzün içindeyimdir ben,
İmgelemimizdeki günbatımı gibi,
Hani karşı ovanın dibine bir serinlik iner de
Pencereden içeri giren bir kelebek gibi
Gecenin geldiğini hissedersin. 

Ama huzur vericidir hüznüm,
Çünkü doğaldır, yerindedir,
Ruhun var olduğunu düşündüğünde,
Ellerin ne yaptığını düşünmeden 
Çiçek toplaması gibi 
Ruhun hissetmesi gereken bir duygudur bu.
Yolun dönemecinde
Çalan koyun çanları gibi 
Mutludur düşüncelerim.
Yalnız ben üzgünümdür
onların mutluluğunu bildiğim için.
  
Çünkü eğer ben bunu bilmeseydim,
Hem mutlu hem de üzgün olacaklarına,
Mutlu ve sevinçli olacaklardı.
Rüzgar hızlanıp yağmurun şiddetleneceğini haber verdiğinde nasılsa,
Düşünmek de tedirgin edicidir yağmurda yürümek gibi.
Tutkum ve isteklerim yok benim.
Şair olmak bir tutku değil benim için
Bu benim yalnız olma yolum.

Ve eğer zaman zaman hayalimde bir kuzu olmak
(Ya da bütün bir sürü olup bütün yamaca yayılmak
Ve aynı anda bir çok mutlu şey olmak) istiyorsam,
Gün batarken yazdıklarımı hissettiğim
Ya da ışığın üzerinden bir bulutun eli geçtiği
Ve otların üzerinden bir sessizlik akıp gittiği içindir bu.
Bir şiir yazmak için oturduğumda
Ya da caddelerde ve sokaklarda dolaşır,
Kafamdaki dizeleri kâğıda geçirirken
Bir çobanın değneğini hissederim elimde
Ve kendi gölgemi görür gibi olurum
Bir tepenin yamacında,
Sürümü dinler, düşüncelerimi seyrederken
Ya da düşüncelerimi dinler, sürümü seyrederken.
Söylenenleri anlamayan biri gibi belli belirsiz gülümsüyor
Ve anlıyormuş gibi görünmeye çalışıyorumdur.

Beni okuyacak olan herkesi selamlıyorum
Geniş kenarlı şapkamı onlara eğerek
Beni kapının önünde gördüklerinde
Ve otobüs, tepenin doruğuna tırmanırken.
Onları selamlayıp Güneşli günler diliyorum,
Yağmur gerekiyorsa yağmur ve evlerinde,
Açık bir pencere önünde oturup
Şiirlerimi okuyacakları en sevdikleri koltuğu diliyorum.
Benim şiirlerimi okurken de,
Doğal biri olarak düşünsünler beni-
Söz gelimi, çocukken oyundan yorulduklarında
Gölgesine çöküp oturdukları ve sıcaktan
Terli alınlarını çizgili gömleklerinin
Yeniyle sildikleri yaşlı bir ağaç olarak.
II. GÜNEBAKAN GİBİ KESKİNDİR BAKIŞIM

Günebakan gibi keskindir bakışım
Çoğu zaman yollarda dolaşırım
Sağa, sola, bazen de dönüp
arkama bakarak...
Her an gördüğüm şeyi
Eskiden hiç görmemişimdir,
Dikkatliyimdir de bu konuda.
Bilirim bir çocuğun doğarken
Duyduğu o büyük şaşkınlığı.
Hissederim her an dünyanın
O sonrasız yeniliğine doğduğumu...

İnanırım Dünya'ya bir papatyaya inandığım gibi,
Çünkü görürüm onu ama düşünmem.
Çünkü düşünmek anlamamaktır...
Onu düşünmemiz için değil,
(Düşünmek iyi görememektir)
Biz ona bakalım ve onunla uyum içinde
Olalım diye yaratılmıştır dünya.
Felsefem yok, duyularım var benim...
Doğadan söz ediyorsam, onu bildiğimden değil,
Sevdiğimdendir bu, onu sevmemin nedeni de
Sevenin neyi sevdiğini, niçin sevdiğini
Ve sevginin ne olduğunu asla bilmemesidir.

Sonu olmayan bir masumiyettir sevmek
Tek masumiyet de hiç düşünmemek...

Fernando Pessoa
Çeviri: Cevat Çapan