10 Nisan 2026

İNTİHARI SEÇMİŞ ŞAİRLERDEN ÖLÜM VE YOKOLUŞ DİZELERİ

İntiharın Edebî Temsili Üzerine

Bu antoloji, intiharı bir eylem olarak değil; edebiyatta nasıl temsil edildiği, hangi dilsel ve tematik eşiklerde görünür hâle geldiği sorusu etrafında şekillenmiştir. Çalışmanın amacı, biyografik sonuçlara odaklanmak değil; şiir dilinde yıpranma, tükeniş, sessizlik ve anlam kaybı gibi ortak izlekleri ortaya koymaktır.

Edebiyat tarihinde intihar, çoğu zaman metnin dışına taşan bir bilgi olarak ele alınmış; metinler, yazarın yaşamındaki bu sonla geriye dönük biçimde okunmuştur. Oysa bu yaklaşım, şiirin kendi iç gerilimini ve dilsel yoğunluğunu gölgede bırakma riskini taşır. Bu seçki, tam da bu nedenle, intiharı nedensel bir açıklama olarak değil; şiirsel üretimin belirli bir aşamasında ortaya çıkan dilsel daralma ve varoluşsal baskı bağlamında ele alır.

Bu kitapta yer alan alıntılar, intiharı doğrudan betimleyen dizelerden özellikle kaçınır. Bunun yerine, yaşam deneyiminin kırılganlaştığı, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin zayıfladığı, zaman ve mekân algısının parçalandığı metinler tercih edilmiştir. Böylece intihar, metnin teması değil; şiirsel söylemin arka planında belirginleşen bir sınır durumu olarak okunabilir hâle gelir.

Seçkiye dâhil edilen şairler, farklı dönemlere, dillere ve estetik yönelimlere ait olmalarına rağmen, ortak bir poetik gerilimde buluşur: Dilin taşıma kapasitesinin zorlandığı anlar. Bu anlarda şiir, çözüm üreten bir yapı olmaktan çıkar; daha çok, tanıklık eden, kayda geçen ve suskunluğun eşiğinde duran bir forma dönüşür.

Antolojinin amacı, intiharı estetikleştirmek ya da romantize etmek değildir. Aksine, bu tür bir yüceltmenin hem etik hem de eleştirel açıdan sorunlu olduğu bilinciyle hareket edilmiştir. Metinler, dramatik anlatılardan arındırılmış; ölçülü, yoğun ve mesafeli bir editoryal süzgeçten geçirilmiştir. Okurun karşısına çıkarılan şey, bir eylemin cazibesi değil; şiirsel ifadenin sınırlarıdır.

Bu bağlamda kitap, bir anma ya da yas metni olarak değil; edebiyatın karanlık alanlarını soğukkanlı bir dikkatle inceleyen bir poetik arşiv olarak düşünülmelidir. Amaç, açıklamak değil; görünür kılmak, sınıflandırmak değil; ilişkilendirmektir.

Sonuç olarak bu antoloji, okuru hüküm vermeye değil, dikkat kesilmeye davet eder. Çünkü bazı şiirler cevap sunmaz; yalnızca, insan deneyiminin en kırılgan noktalarına dair sessiz ama kalıcı bir kayıt bırakır.



İNTİHARI SEÇMİŞ ŞAİRLERDEN
ÖLÜM VE YOKOLUŞ DİZELERİ
 
Sessizlik büyür, adımı bilir.
— Sylvia Plath
 
Yaşamak bazen çok gürültülüdür.
— Cesare Pavese
 
İnsan kendine çarpar en çok.
— Vladimir Mayakovski
 
Gelecek puslu, ışık kararsız.
— Ryūnosuke Akutagawa
 
Rüya ile gerçek aynı yüzü taşır.
— Gérard de Nerval
 
Hüzün erken gelir, geç gitmez.
— António Nobre
 
Sesim yankı olur, duyan olmaz.
— Vachel Lindsay
 
Gece uzar, düşünce ağırlaşır.
— José Asunción Silva
 
Her yer geçici, ev yok.
— Klaus Mann
 
Şehir içimde yanar.
— Georg Heym
 
Gerçeklik keskin, zihin yorgun.
— René Crevel
 
Gölgem uzar, ben azalırım.
— Sadakichi Hartmann
 
Sessizlik kar gibi bastırır.
— Antonia Pozzi
 
Deniz dinler, cevap vermez.
— Alfonsina Storni
 
Dünya sert, sevgi geç.
— József Attila
 
Akşam morlaşır, ruh ağırlaşır.
— Georg Trakl
 
Ufuk kırık, umut titrek.
— Hart Crane
 
Kaybolmak sessiz bir iştir.
— Weldon Kees
 
Aynalar çoğalır, yüzler dağılır.
— Leopoldo María Panero
 
Akşam iner, ışık yabancılaşır.
— Boris Ryzhy
 
Bir gün ölmek kolay, her gün zor.
— Cesare Pavese
 
Camdan bir hayattı bu.
— Nilgün Marmara
 
İnsan olmak ağır bir yüktür.
— Osamu Dazai
 
Yalnızlık her gün sınırdan geçer.
— Forugh Farrokhzad
 
Sessizlik son duraktır.
— Sándor Márai
 
Dil güvenli değildir.
— Ingeborg Bachmann
 
İnsan yarım bir cümledir.
— Georg Büchner
 
Zaman erken, ben geç.
— Delmore Schwartz
 
Zihin dalgalı, gece uzun.
— Robert Lowell
 
Akşam içime doğru iner.
— Ivan Bunin
 
Işık sert, gölgeler net.
— Zinaida Gippius
 
Gece dua eder, söz çekilir.
— Max Jacob
 
Toprak susar, anı derinleşir.
— Isaac Rosenberg
 
Birden çok yalnızlık taşırım.
— Fernando Pessoa
 
Bakmak yeter, düşünmek fazla.
— Alberto Caeiro
 
Dünya hızlandı, ruh geride kaldı.
— Stefan Zweig
 
Sessizlik derindir, kelimeler sığ.
— Klaus Merz
 
Gürültü yorar, düşünce kaçar.
— Bohumil Hrabal
 
Şimdi keskin, gelecek bulanık.
— Rolf Dieter Brinkmann
 
Gece kazanır, düş dağılır.
— Vítězslav Nezval
 
Dünyaya yabancıyım.
— Sadegh Hedayat
 
Dil tökezler, anlam düşer.
— Ernst Jandl
 
Zaman kaygan, tutmak zor.
— Louis MacNeice
 
Kaygı gündelik bir eştir.
— Mihail Sebastian
 
Beden çığlık, dil yetersiz.
— Antonin Artaud
 
Kalp geniş, dünya dar.
— Herman Gorter
 
Acı yalın, söz kısa.
— Sarah Kane
 
Yalnızlık derin, gece uzun.
— Gustav Sack
 
İnsan acele, ruh geride.
— Georg Kaiser
 
Taş konuşur, insan susar.
— Eugène Guillevic
 
Dünya parçalı, zihin yorgun.
— Ivan Goll
 
Güzellik uzak, yorgunluk yakın.
— Nikolay Zabolotsky
 
Sessizlik artar, söz çekilir.
— Vera Pavlova
 
Akşam ağır, umut susar.
— Léon Deubel
 
Geçmiş ağır, gelecek belirsiz.
— Ugo Foscolo
 
Şehir çatlak, yol kayıp.
— Jáchym Topol
 
Kış içimde konuşur.
— Sarah Kirsch
 
Yara konuşur, dünya susar.
— Fadwa Tuqan
 
Belirsizlik kader gibidir.
— Ettore Majorana
 
Gölge çoğalır, gerçek çekilir.
— Bruno Schulz
 
Sessizlik keskin bir ışıktır.
— H.D. (Hilda Doolittle)
 
Karanlık öğretir.
— Vladimír Holan
 
Akşam yumuşak, kalp hassas.
— Eugénio de Andrade
 
Soru sessizdir, cevap eksik.
— Miroslav Holub
 
Yalnızlık kalıcıdır.
— Paul Léautaud
 
Gece yoğun, beden ağır.
— Hans Henny Jahnn
 
Gece dirençtir.
— René Char
 
Taşlar hatırlar.
— Yannis Ritsos
 
Deniz karanlık, ufuk belirsiz.
— Herman Melville
 
Onur ağır bir yüktür.
— Jean Améry
 
Sessiz tanıklık kalır.
— Charles Reznikoff
 
Zaman çatlak, dünya keskin.
— Mina Loy
 
Benlik çatlar, zihin yorulur.
— Viktor Tausk
 
Akşam durur, zaman bekler.
— Leopold Staff



İntiharın Edebî Temsili: 
Şiir Dilinde Sınır, Sessizlik ve Tükeniş


Özet
Bu makale, intiharı bir eylem olarak değil; şiirde nasıl temsil edildiği, hangi dilsel ve poetik eşiklerde görünür hâle geldiği sorusu etrafında inceler. Çalışma, intiharı seçmiş şairlerin metinlerinden oluşturulmuş seçkileri, romantizasyonu dışlayan bir editoryal çerçeve içinde ele alır. Amaç, biyografik determinizmden kaçınarak şiir dilinde daralma, sessizlik, zaman algısının bozulması ve öznenin çözülmesi gibi izlekleri görünür kılmaktır.
Anahtar Sözcükler: İntihar, şiir, temsil, sessizlik, poetik sınır, modern edebiyat


1. Giriş
Edebiyat tarihinde intihar, çoğu zaman metnin dışına taşan bir biyografik son olarak okunmuş; metinler bu sona geriye dönük biçimde bağlanmıştır. Bu yaklaşım, şiirin iç dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalır. Zira şiir, çoğu örnekte, intiharı doğrudan konu edinmekten ziyade; yaşantının taşınamaz hâle geldiği eşikleri kayda geçirir. Bu makale, söz konusu eşikleri, şiirsel söylemin sınır deneyimleri bağlamında ele almayı önerir.[^1]

2. Biyografik Determinizmin Eleştirisi

Yazarın yaşamıyla metni arasında ilişki kurmak kaçınılmazdır; ancak bu ilişki nedensel bir açıklamaya dönüştüğünde, şiirin özgül dili gölgelenir. Barthes’ın “yazarın ölümü” tezi, metnin anlamını biyografik otoriteden kurtarma yönünde önemli bir eşik oluşturur.[^2] İntihar söz konusu olduğunda bu uyarı daha da kritiktir; zira metni yalnızca sonla açıklamak, şiirin çok katmanlı gerilimini tek bir nedene indirger.

3. Şiir Dilinde Sınır Deneyimi

Bu seçkide yer alan metinlerde intihar, tematik bir merkez olmaktan çok, şiirsel dilin taşıma kapasitesinin zorlandığı bir arka plan olarak belirir. Dil, kimi zaman kısalır; kimi zaman tekrar eder; kimi zaman suskunluğa yaklaşır. Blanchot’nun edebiyatı “sınırda duran bir deneyim” olarak tanımlaması, bu metinler için açıklayıcıdır.[^3] Şiir, çözüm üretmez; tanıklık eder.

4. Sessizlik, Zaman ve Öznenin Çözülmesi

Seçkilerde sıkça karşılaşılan izleklerden biri, zaman algısının bozulmasıdır: Akşamlar uzar, gelecek belirsizleşir, tekrarlar artar. Bu durum, modern şiirde öznenin parçalanmasıyla doğrudan ilişkilidir.[^4] Sessizlik burada bir eksiklik değil; anlamın askıya alındığı bir alandır. Şiir, suskunlukla konuşur.

5. Romantizasyonun Dışlanması: Etik Bir Editorya

İntiharı estetikleştiren ya da yücelten yaklaşımlar, hem etik hem eleştirel açıdan sorunludur. Bu çalışma, Sontag’ın “acı imgelerinin tüketimi”ne yönelik uyarısını dikkate alır.[^5] Bu nedenle metinler, dramatik anlatılardan arındırılmış; ölçülü, mesafeli ve yöntemsiz alıntılarla sunulmuştur. Amaç, okuru kışkırtmak değil; dikkatini keskinleştirmektir.

6. Tartışma: Şiir Bir Çözüm Sunar mı?

Bu metinler, intihara dair bir “anlama modeli” önermez. Aksine, şiirin çoğu zaman anlamı askıya aldığı, belirsizliği muhafaza ettiği görülür. Bu durum, şiiri yetersiz kılmaz; tersine, onu insan deneyimine daha sadık hâle getirir. Şiir, burada bir cevap değil; kayıttır.

7. Sonuç

Bu makale, intiharı seçmiş şairlerin şiirlerini, biyografik sonuçlara indirgemeden; şiir dilinin sınırları, sessizlik ve tükeniş bağlamında okuma önerisi sunar. Antoloji, bir anma ya da yas kitabı değil; edebiyatın en kırılgan alanına tutulmuş soğukkanlı bir bakış olarak konumlanır. Okurdan beklenen, hüküm vermek değil; tanıklık etmektir.

Dipnotlar
[^1]: Durkheim’ın sosyolojik yaklaşımı, edebî metinler için açıklayıcı olmakla birlikte, şiirin dilsel özgüllüğünü açıklamada sınırlıdır. Bkz. Émile Durkheim, Le Suicide, 1897.
[^2]: Roland Barthes, “La mort de l’auteur”, Le Bruissement de la langue, 1968.
[^3]: Maurice Blanchot, L’Espace littéraire, 1955.
[^4]: Theodor W. Adorno, Noten zur Literatur, 1958.
[^5]: Susan Sontag, Regarding the Pain of Others, 2003.
Kaynakça
Adorno, T. W. (1958). Noten zur Literatur. Frankfurt am Main: Suhrkamp.
Barthes, R. (1968). Le Bruissement de la langue. Paris: Seuil.
Blanchot, M. (1955). L’Espace littéraire. Paris: Gallimard.
Durkheim, É. (1897). Le Suicide. Paris: Alcan.
Foucault, M. (1969). “Qu’est-ce qu’un auteur?”. Bulletin de la Société française de philosophie.
Sontag, S. (2003). Regarding the Pain of Others. New York: Farrar, Straus and Giroux.
Steiner, G. (1967). Language and Silence. New York: Atheneum.


İntiharı Seçmiş Şairlerden – Ölüm ve Yokoluş Üzerine Seçkiler

Yaşamak iki uç arasında gerilmek,
gitmek de kalmak kadar zor.
Sesim boşlukta çoğalıyor,
yorgunluk dilim oluyor.
— Marina Tsvetaeva

Sessizlik büyür,
zaman içime çekilir.
Adımı biliyor karanlık,
geri vermiyor.
— Sylvia Plath

Her gün sürer asıl zorluk,
son kolaydır.
Sabahlar tekrar eder,
yük artar.
— Cesare Pavese

Kalabalık gürültü,
içim sessiz.
İnsan kendine çarpar,
en sert.
— Vladimir Mayakovski

Gelecek puslu,
ışık kararsız.
Belirsizlik ağırlaşır,
zihin durur.
— Ryūnosuke Akutagawa

Rüya gerçeğe karışır,
ayna bulanır.
Yol kaybolur,
gece kalır.
— Gérard de Nerval

Hüzün erken gelir,
gitmez.
Çocukluk uzak,
kalp yorgun.
— António Nobre

Sesim yankı olur,
duyan yok.
Şehir geçer,
ben kalırım.
— Vachel Lindsay

Gece uzar,
düşünce çoğalır.
Söz daralır,
sessizlik çöker.
— José Asunción Silva

Ev yok artık,
her yer geçici.
Zaman aceleci,
insan yavaş.
— Klaus Mann

Şehir içimde yanar,
gökyüzü ağır.
Gece serttir,
taş gibi.
— Georg Heym

Gerçeklik keskin,
zihin yorulur.
Düşünceler daralır,
nefes kısalır.
— René Crevel

Gölgem uzar,
ben azalırım.
Akşam yaklaşır,
zaman ağır.
— Sadakichi Hartmann

Sessizlik kar gibi,
bastırır.
Kelimeler çekilir,
kış içimde.
— Antonia Pozzi

Deniz dinler,
konuşmaz.
Yorgunluk yükselir,
söz susar.
— Alfonsina Storni

Dünya serttir,
sevgi geç.
Kalp çabuk yorulur,
yük ağır.
— József Attila

Akşam morlaşır,
ruh ağırlaşır.
Şehir susar,
gece derin.
— Georg Trakl

Ufuk kırık,
umut titrek.
Deniz konuşur,
insan susar.
— Hart Crane

Kaybolmak sessizdir,
iz bırakmaz.
Zaman siler,
boşluk kalır.
— Weldon Kees

Aynalar çoğalır,
yüzler dağılır.
Gerçek parçalanır,
zihin yorulur.
— Leopoldo María Panero

Akşam iner,
ışık yabancı.
Yaşamak alışkanlık,
yorgunluk kalıcı.
— Boris Ryzhy

Camdan bir hayattı bu,
dokunuşta çatlar.
Dünya kırılır,
rüzgâr dinmez.
— Nilgün Marmara

İnsan olmak zor,
gülümsemek daha.
Boşluk kalabalıkta büyür,
alışkanlık olur yorgunluk.
— Osamu Dazai

Yalnızlık bir ülke,
her gün geçilir.
Ses duvara çarpar,
geri döner.
— Forugh Farrokhzad

Sessizlik son duraktır,
söz iner.
Zaman bakmaz,
insan bakar.
— Sándor Márai

Sözler yanar,
anlam geride.
Dil güvenli değil,
dünya da.
— Ingeborg Bachmann

İnsan yarım cümle,
devamı eksik.
Zihin aceleci,
beden yorgun.
— Georg Büchner

Zaman erken,
ben geç.
Hayat hızlı,
adımlar kısa.
— Delmore Schwartz

Zihin dalgalı,
gece uzun.
Düşünceler çarpışır,
uyku kaçar.
— Robert Lowell

Akşam içime iner,
ışık azalır.
Anı çoğalır,
hüzün kalır.
— Ivan Bunin

Işık sert,
gölgeler net.
Ruh huzursuz,
dünya dar.
— Zinaida Gippius

Gölge dua eder,
söz çekilir.
Gece ağır,
yol belirsiz.
— Max Jacob

Toprak susar,
anı derin.
Zaman ağırlaşır,
adımlar kısalır.
— Isaac Rosenberg

Birden çok yalnızlık,
tek beden.
Yüzler başka,
hiçbiri tamam.
— Fernando Pessoa

Bakmak yeter,
düşünmek fazla.
Dünya olduğu gibi,
insan yorgun.
— Alberto Caeiro

Dünya hızlandı,
ruh geride.
İnsan kendine yetişemez,
veda sessiz.
— Stefan Zweig

Sessizlik derin,
kelimeler sığ.
Gece genişler,
ben küçülürüm.
— Klaus Merz

Gürültü yorar,
düşünce kaçar.
Dünya dolu,
insan boş.
— Bohumil Hrabal

Şimdi keskin,
gelecek bulanık.
Zihin hızlı,
kalp yavaş.
— Rolf Dieter Brinkmann

Düş kırılgan,
gerçek sert.
Gece kazanır,
yorgunluk kalır.
— Vítězslav Nezval

Yabancıyım kendime,
dünya uzak.
Söz eksik,
bakış boş.
— Sadegh Hedayat

Dil tökezler,
anlam düşer.
Ses parçalanır,
gece kalır.
— Ernst Jandl

Zaman kaygan,
tutmak zor.
Günler geçer,
iz bırakmaz.
— Louis MacNeice

Kaygı gündelik,
umut geçici.
Zihin dolu,
gelecek boş.
— Mihail Sebastian

Beden çığlık,
dil yetersiz.
Acı açık,
dünya sert.
— Antonin Artaud

Kalp geniş,
dünya dar.
Duygu taşar,
söz yetmez.
— Herman Gorter

Acı yalın,
söz kısa.
Gerçek çıplak,
bakmak zor.
— Sarah Kane

Yalnızlık derin,
gece uzun.
Düşünce yorulur,
umut susar.
— Gustav Sack

İnsan acele,
zaman hızlı.
Ruh geride,
çatlak büyür.
— Georg Kaiser

Taş konuşur,
insan susar.
Zaman ağır,
beklemek derin.
— Eugène Guillevic

Dünya parçalı,
zihin yorgun.
Görüntüler çakışır,
gece kazanır.
— Ivan Goll

Dünya sert,
insan kırılgan.
Güzellik uzak,
yorgunluk yakın.
— Nikolay Zabolotsky

Ten hatırlar,
zihin unutur.
Sessizlik artar,
gece yaklaşır.
— Vera Pavlova

Akşam ağır,
düşünce yavaş.
Işık azalır,
umut susar.
— Léon Deubel

Anı yakıcı,
zaman sert.
Geçmiş ağır,
gelecek belirsiz.
— Ugo Foscolo

Şehir çatlak,
sesler kesik.
Zihin dolu,
yol kayıp.
— Jáchym Topol

Kış içimde,
sözler donuk.
Zaman yavaş,
sessizlik beyaz.
— Sarah Kirsch

Yara konuşur,
dünya dinlemez.
Acı kalıcı,
gece uzun.
— Fadwa Tuqan

Belirsizlik kader,
zihin sınır.
Sorular artar,
sessizlik ağır.
— Ettore Majorana

Gölge çoğalır,
gerçek çekilir.
Zaman eğrilir,
yalnızlık büyür.
— Bruno Schulz

Sessizlik derin,
ışık keskin.
Zihin açık,
beden yorgun.
— H.D. (Hilda Doolittle)

Karanlık öğretir,
sözler geç.
Zaman ağır,
insan sessiz.
— Vladimír Holan

Akşam yumuşak,
kalp hassas.
Zaman yavaş,
dünya uzak.
— Eugénio de Andrade

Soru sessiz,
cevap eksik.
Bilgi soğuk,
insan sıcak.
— Miroslav Holub

Yalnızlık kalıcı,
insan geçici.
Zaman acımasız,
sessizlik rahat.
— Paul Léautaud

Gece yoğun,
beden ağır.
Zihin karanlık,
yol kapalı.
— Hans Henny Jahnn

Gece direnç,
söz keskin.
Zaman zor,
sessizlik güçlü.
— René Char

Taşlar hatırlar,
insan unutur.
Zaman ağır,
yol uzun.
— Yannis Ritsos

Deniz karanlık,
ufuk belirsiz.
Yol uzun,
insan küçük.
— Herman Melville

Onur ağır,
yaşamak zor.
Zihin net,
sessizlik seçilir.
— Jean Améry

Sessiz tanıklık,
sözsüz kayıt.
Zaman geçer,
iz kalır.
— Charles Reznikoff

Zaman çatlak,
dünya keskin.
Beden düşünür,
yalnızlık kalır.
— Mina Loy

Benlik çatlar,
zihin yorulur.
Gerçek sert,
gece büyür.
— Viktor Tausk

Akşam durur,
zaman bekler.
Düşünce yavaş,
sessizlik gelir.
— Leopold Staff

Not: Bu metin ChatGPT tarafından hazırlanmıştır.

08 Nisan 2026

Peygamberimiz Aleyhisselamın Ecelinin Yaklaşması ve Ahiret Yolculuğuna Hazırlanması

Hz. Âişe der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam son zamanlarında:
'Allah'ı her türlü noksanlardan uzak tutar, O'na Kendi hamdi ile hamd ederim. Allah'tan yarlıganmamı diler ve O'na tevbe ederim' sözünü çoğaltınca:
'Yâ Rasûlallah! Ben ne diye 'Sübhanallah ve bihamdihi' sözünü çoğalttığını görüyorum? Sen bundan önce hiç böyle yapmazdın?' dedim.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Yüce Rabbim bana ümmetimde bir alâmet göreceğimi haber vermişti ki, o alâmeti gördüğüm zaman, Kendisine çok çok teşbih ve hamdiyle istiğfarda bulunacaktım. İşte o alâmeti gördüm:
'Allah'ın yardımı ve fetih gelince, sen de insanların fevc fevc Allah'ın dinine gireceklerini görünce, hemen Rabbini hamdiyle teşbih et, O'nun yarlıgamasını dile! Şüphe yok ki, O, tevbeleri çok kabul edendir!' [Nasr: 1-3] buyurdu."
...
Nasr sûresi Allah tarafından bir davetçi idi, Resûlullahın dünyaya vedası idi."
"Bugün size dininizi ikmâl..." (Mâide: 3) mealli âyet nazil olduğu zaman Hz. Ömer ağlamış,
"Ne için ağlıyorsun!" diye sorulunca:
"Bu, kemâlden sonra noksan ifade eder! Bu, Peygamber Aleyhisselamın vefat edeceğini anlatıyor gibidir!" demişti.

Peygamberimiz Aleyhisselam bir gün Hz. Fâtıma'ya gizlice:
"Cebrail her yıl Kur'ân'ı benimle bir kere mukabele ederdi. Bu yıl ise, iki kere mukabele etti. Öyle sanıyorum ki, ecelim yaklaşmıştır!" buyurdu.
***
Veda Haccından dönerken, Gadîr-i Humm'daki hutbesinde de:
"Ey insanlar! Haberiniz olsun ki; ben de ancak bir insanım! Çok sürmez, Yüce Rabbimin elçisi bana gelecek, ben de onun davetine icabet edeceğim!" buyurmuştu.

Hz. Abbas, bir gün:
"Vallahi, ben Resûlullah Aleyhisselamın içimizde ne zamana kadar sağ kalacağını öğreneceğim!" dedi ve ona.
"Yâ Rasûlallah! Görüyorum ki; halk seni hem bizzat, hem de ayak tozlarıyla rahatsız ediyorlar! Sen üzerine çıkıp oturacağın birşey, bir taht, halkın tozundan toprağından ve düşmanlardan seni koruyacak bir çardak edinsen, halka oradan konuşma yapsan olmaz mı?" diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Vallahi, çok sürmez, onları çağıracağım.
Onlar benim sırtımdan ridamı çekecekler. Ökçeme basacaklar. Beni onların tozları bürüyecek. Nihayet Allah beni onlardan rahata erdirecektir!" buyurdu.
Hz. Abbas:
"Resûlullahın içimizde pek az kalacağını anladım.
Uyurken, rüyamda arzı semaya iple sımsıkı bağlanıp çekilir gibi görmüş, bunu Resûlullah Aleyhisselama anlatmıştım.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Bu, senin kardeşinin oğlunun vefatıdır!' buyurdu" demiştir.
Abdullah b. Mes'ud da:
"Peygamberimiz ve Sevgilimiz, vefatından bir ay önce bize vefatını haber verdi.
'Yâ Rasûlallah! Senin ecelin ne zaman?' diye sorduk.
'Ecel yaklaşmış; Allah'a, Cennetü'l-Me'vâ'ya, Sidretü'l-Müntehâ'ya, Refîku'l-Alâ'ya, Kandırıcı Doluya, Nasib'e, mutlu ve kutlu yaşantıya dönüş yaklaşmış bulunmaktadır!' buyurdu.
'Yâ Rasûlallah! Seni kim yıkasın?' diye sorduk.
'Ev halkımdan, yakınlık sırasına göre en yakın olanlar!' buyurdu.
'Yâ Rasûlallah! Biz seni neyin içine sarıp kefenleyelim?' diye sorduk.
'İsterseniz, şu elbisemin içine, yahut Mısır bezine veya kumaşına sarınız!' buyurdu.
'Yâ Rasûlallah! Senin üzerine cenaze namazını kim kılsın?' diye sorduk ve ağladık.
Kendisi de ağladı ve:
'Allah size rahmet etsin! Sizi peygamberinizden dolayı hayırla mükâfatlandırsın! Siz, beni yıkadığınız ve kefenlediğiniz zaman şu şeririmin üzerine ve şu evimin içindeki kabrimin kenarına koyunuz!
Sonra, bir müddet benim yanımdan çıkıp gidiniz!
Çünkü, benim üzerime, ilk önce iki dostum, Cebrail ve Mikâil, sonra İsrafil, sonra da yanında melek ordularıyla birlikte ölüm meleği Azrail namaz kılacaktır! Bundan sonra, takım takım giriniz, üzerime namaz kılınız ve salât ü selam getiriniz!
Fakat, överek, bağırıp çağırarak beni rahatsız etmeyiniz!
Üzerime namaz kılmaya önce ev halkımın erkekleri başlasın!
Sonra, onların kadınları kılsın!
Onlardan sonra da sizler kılarsınız!
Ashabımdan burada bulunmayanlara selam söyleyiniz!
Kıyamet gününe kadar şu kavmimden ve dinime, bana tâbi olacak olan kimselere de benden selam söyleyiniz!'
'Yâ Rasûlallah! Seni kabrine kimler koyacak?' diye sorduk.
'Ev halkımla birlikte birçok melekler ki, onlar sizi görürler, fakat siz onları göremezsiniz!' buyurdu."
Vasile b. Eskâ' der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam, yanımıza çıkıp:
'Sanır mısınız ki, ben vefatça sizin sonuncunuzum? Haberiniz olsun ki; ben vefatça sizden önceyimdir! Sizler ardımda birbirinizi öldürür cemaatler halinde beni takip edeceksiniz!" buyurdu.
***
...
Peygamberimiz Aleyhisselam, bir gün Uhud'a gitti, Uhud şehitleri için dua etti.
Sonra, dönüp minbere çıktı.
Ölülere ve dirilere veda eder gibi, buyurdu ki:
"Ben, sizin Kevser havuzuna ilk erişeniniz, karşılayanınız olacağım!
Kevser havuzunun genişliği Eyle ile Cuhfe arasındaki mesafe gibidir.
Sizinle buluşma yerimiz, Havuzdur!
Ben sizin hakkınızda şehadet edeceğim!
Ben şu anda havuzumu görüyorum!
Şu anda bana yerin hazineleri, yerin anahtarları verildi! Vallahi, ben sizin için, benden sonra müşriklere dönersiniz diye korkmam! Fakat, ben sizin için dünyaya kapılır ve onun üzerinde birbirinizi kıskanırsınız, birbirinizi öldürürsünüz ve sizden öncekilerin yok olup gittikleri gibi siz de yok olup gidersiniz diye korkarım!" buyurdu.
***
Hz. Âişe der ki:
"Peygamber Aleyhisselamın hastalığı ağırlaşıp da ağrısı şiddetlendiği zaman, benim evimde bakıl­mak üzere zevcelerinden izin istedi, onlar da izin verdiler.
Bunun üzerine, Peygamber Aleyhisselam bir tarafında Abbas, diğer tarafında da başka biri olduğu halde ayakları yerde sürünerek çıktı. Peygamber Aleyhisselamın benim evimde kalacağını işitince, acele kalkıp evime çekildim.
O sırada bir hizmetçim de bulunmuyordu.
Peygamber Aleyhisselam için, yastığının içi ızhır otundan doldurulmuş bir döşek serdim.
Peygamber Aleyhisselam eve gelip de ağrısı şiddetlendikten sonra:
'Muhtelif yedi kuyu suyundan üzerime, ağız bağları çözülmedik yedi kırba su dökünüz! Böylelikle, vücudumda biraz hafiflik bulup belki halka vasiyette bulunabilirim' buyurdu.
Bunun üzerine, Peygamber Aleyhisselam zevcesi Hafsâ'nın malı olan bir leğen içine oturtuldu.
Sonra, o kırbaların suyunu üzerine dökmeye başladık.
Nihayet:
'Artık yetişir!' diye bize işaret buyurdu."

Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı Safer ayının son gecesinde, Çarşamba günü, Bakiyyu'l-Garkad kabristanına gidip evine döndükten sonra başağrısı ile başlamıştır. Hz. Âişe der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam Bakiyy kabristanından dönünce, beni de başı ağrır bir halde bulmuştu. Ben:
'Vay başım!' diyordum Resûlullah Aleyhisselam:
'Vallahi yâ Âişe! Vay başım, diye ben demeliyim!' buyurdu." Resûlullah Aleyhisselamın başağrısı gittikçe ilerliyordu. Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı onüç gün sürmüştür. 
Hz. Âişe, Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı sırasında kendisine:
"Ey Âişe! Hayber'de tatmış olduğum zehirli etin acısını zaman zaman duyuyorum. Şu anda kalbimin damarının koptuğunu duymaktayım!" dediğini haber vermiştir.
...
Resûlullah Aleyhisselam:
'Evet, öyledir. Hastalığa tutulan hiçbir Müslüman yoktur ki, Allah onun kusur ve günahlarını ağacın yapraklarının döküldüğü gibi dökmesin!' buyurdu" demiştir.
***

Resûlullah Aleyhisselam, hastalandığı ve evinde de Ömerb. Hattab gibi bazı zâtlar bulunduğu sırada:
'Bana kalem ve kağıt getiriniz de, size bir yazı yazayım ki, bundan sonra hiçbir zaman dalâlete düşmeyesiniz, doğru yoldan sapmayasınız!' buyurmuştu.
Ömer b. Hattab:
'Resûlullah Aleyhisselama hastalığı baskın gelmiştir. Yanınızda Kur"ân var! Allah'ın Kitabı bize yeter!' dedi.
Bunun üzerine ev halkı anlaşmazlığa düştüler ve tartışmaya başladılar.
Kadınlardan birisi:
'Resûlullah Aleyhisselama istediğini getiriniz!' dedi.
Ömer b. Hattab:
'Sus! Siz onun sahibelerisiniz!
O hastalandığı zaman gözlerinizi sıkar, yaş çıkarırsınız! Sıhhatli olduğu zaman da boynundan tutarsınız (boğazını sıkarsınız)!' dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Zeyneb de:
'Size bir ahid yazdırmak isteyen Peygamber Aleyhisselamı ne diye dinlemiyorsunuz?' dedi.
Kimisi:
'Resûlullah Aleyhisselam sizin için yazacağını yazsın! Kalem ve kâğıdı kendisine yaklaştırınız! Sizin için bir yazı yazsın da, hiçbir zaman yolunuzu şaşırmayasınız!' diyor, kimisi de:
'Ömer'in dediği yerindedir!' diyordu.
Resûlullah Aleyhisselamın yanında anlaşmazlığı çoğaltıp sözleri birbirlerine karıştırdıkları ve Resûlullah Aleyhisselama baygınlık getirdikleri zaman, Resûlullah Aleyhisselam:
'Yanımdan kalkınız!
Benim yanımda niza olmaz!
Beni kendi halime bırakınız!
Benim şu içinde bulunduğum hal, sizin beni davet ve meşgul ettiğiniz şeylerden hayırlıdır!' buyur­du.

Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Ali'ye Yazdırmak İstediği Şeyler

Hz. Ali der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam, ağırlaştığı zaman:
'Ey Ali! Bana bir kürek kemiği getir de, benden sonra ümmetimi doğru yoldan saptırmayacak şeyi onun içine yazayım' buyurdu.
Resûlullah Aleyhisselamın başı kollarımın arasında bulunuyordu.
Gidip gelinceye kadar kendisini kaybetmekten korktuğum için:
'Ben, buyuracaklarını ezberimde tutarım!' dedim.
'Namaz kılmaya, zekat vermeye devam etmenizi, ellerinizdeki kölelerin haklarını gözetmenizi tavsiye ederim!' buyurdu.
'Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluh' diyerek şehadette bulunmayı da emretti.
'Bu iki gerçeğe şehadette bulunana, Cehennem ateşi haram olur' buyurdu."
***
...
Peygamberimiz Aleyhisselam, vefatından beş gün önce, 8 Rebiülevvel Perşembe günü de:
"Dikkat ediniz! Sizden önceki kimseler, peygamberlerinin ve salih kişilerinin kabirlerini mescidler haline getirirlerdi.
Sizler sakın kabirleri mescid haline getirmeyiniz! Ben sizi böyle şeyden men ederim!
Allah'ın laneti Yahudilerle Hıristiyanlara olsun ki, onlar peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler. Allah peygamberlerinin kabirlerini mescidler edinen kavmi kahretsin! Arap yarımadasında, Arap toprağında iki din bırakılmayacaktır!" buyurdu.
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Müslümanlara Son Hitap ve Tavsiyeleri
...
Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdiler.
"Ensarın kadınları erkekleri Mescidde ağlıyorlar!" denildi.
Peygamberimiz Aleyhisselam: "Onlar niçin ağlıyorlar?" diye sordu. "Sen öleceksin diye korkuyor­lar!" dediler. O sırada, Fadl b. Abbas Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına girmişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona: "Ey Fadl! Şu sarığı başıma sar!" buyurdu.
Fadl b. Abbas sarığı sarınca, ona: "Tut elimden!" buyurdu. O da, Peygamberimiz Aleyhisselamın elinden tuttu.

Peygamberimiz Aleyhisselam, büyük bir ridayı sarınıp bürünmüş ve başını da boz bir sarık ile bağlamış olduğu halde minbere oturdu; ki bu, Peygamberimiz Aleyhisselamın minbere son otu­ruşu idi.
Peygamberimiz Aleyhisselam bu günden sonra bir daha minbere çıkmadı. Minbere çıkınca, Fadl b. Abbas'a:
"Halka seslen!" buyurdu. Fadl b. Abbas seslenince, Müslümanlar Mescidde toplandılar. Mescid Müslümanlarla doldu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, kelime-i şehadet getirdikten sonra:

"Ey insanlar! Ben size olan nimetinden dolayı O Allah'a hamd ederim ki, Kendisinden başka hiçbir ilah yoktur!" diyerek Allah'a hamd ü seneda bulundu.
Her zaman yaptığı gibi, Uhud günü şehit düşen Müslümanlar için de Allah'tan mağfiret diledi. Sonra: "Ey insanlar! Yakınıma geliniz!" buyurdu. Müslümanlar Peygamberimize doğru geldiler.

"Ey insanlar! Bana haber verildiğine göre sizler, Peygamberinizin vefat edeceğinden korkuyormuşsunuz! Benden önce gönderilip ümmeti içinde temelli kalmış bir peygamber var mıdır ki, ben de içinizde temelli kalayım?! İyi biliniz ki; ben Rabbime kavuşacağım! O'na siz de kavuşacaksınız! İlk Muhacirlere karşı hayırlı olmanızı, onların da aralarında birbirlerine karşı hayırlı olmalarını tavsiye ederim!
Yüce Allah:
'Asra andolsun ki, muhakkak insan kesin bir ziyandadır! Ancak iman edenlerle güzel ve yararlı amellerde bulunanlar, bir de, birbirlerine hakkı tavsiye, sabrı tavsiye edenler böyle değildir' [Asr: 1-3] buyurmuştur.
Muhakkak ki, bütün işler Yüce Allah'ın izniyle cereyan eder. Geç olacak şeyleri acele istemeniz birşey sağlamaz! Çünkü, Yüce Allah hiç kimsenin acele etmesiyle acele etmez!
Allah, Kendisini yenmeye kalkanı yener, mahveder! Aldatmaya kalkanı da zararlı çıkarır!
'Demek, idareyi ve hâkimiyeti ele alırsanız hemen yeryüzünde fesat çıkaracak, akrabalık münase­betlerini bile keseceksiniz, öyle mi?!' [Muhammed: 22]
Hiçbir peygamber, arkasında bir cemaat bırakmadıkça vefat etmemiştir. Ben de, sizin içinizde Ensarı bıraktım.
Allah'tan sakınmanızı ve onlara karşı iyi davranmanızı tavsiye ederim. Bilirsiniz ki, onlar mallarını sizinle bölüştüler! Size darlıkta da, bollukta da iyilik ve yardım ettiler! Onların hakkını tanıyınız!
Çünkü, onlar sizden önce Medine'yi yurt ve iman evi edinmiş ve siz Muhacirlere iyilik etmiş olan kimselerdir. Onlar, meyve ve mahsullerini sizinle bölüşmediler mi? Onlar size yurtlarında yervermediler mi?
Kendileri muhtaç oldukları halde, sizi kendilerine tercih etmediler mi? Ey Muhacirler cemaati! Siz çoğalmış olduğunuz halde sabaha çıktınız! Ensar ise çoğalmamış olarak sabaha çıktılar. Ey Muhacirler cemaati! İyi biliniz ki, Ensar cemaati gitgide azalacaklar, hatta yemek içindeki tuz gibi olacaklar! Sizler ise çoğalacaksınız! Başka insanlar da çoğalacaklar!
Ensara karşı iyi davranmanızı size tavsiye ederim. Çünkü onlar benim sırdaşlarım, sığı­nağım ve barınağım oldular. Onlar, üzerlerine aldıkları yardım vazifesini tamamıyla yerine getir­mişlerdir. Kendilerine ancak mükâfat verilmesi kalmıştır.
Sizden, Muhammed ümmetinden her kim bir iş başına geçer de bir kimseye zarar veya yarar vermeye gücü yetecek hale gelirse, Ensardan iyilik edenlerin iyiliğini kabul, kötülük edenlerin de kötülüğünü affetsin! Onların iyilerine iyilik ediniz! Kötülüklerinden de geçiniz! İyi biliniz ki, ben siz­den önce gidecek, sizi bekleyeceğim! Siz de gelip bana kavuşacaksınız! Dikkat ediniz! Sizinle buluşma yerimiz Havuz başıdır! Yarın benimle buluşmak isteyen, elini ve dilini günahtan çeksin! Ey insanlar! Günah, nimetlerin değiştirilmesine sebeb olur. Halk iyi olduğu zaman, yöneticileri de iyi olur. Halk kötü olduğu zaman, yöneticileri de kötü olur.
Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, ben şu saatte Havuzumun üzerinde duruyor, şu bulunduğum yerden Havuzuma bakıyorumdur!
Şânı yüce olan Allah, bir kulunu dünya ile, dünya zineti ile, istediği dünya nimetleri­ni kendisine vermekle Kendi katındaki nimetler arasında muhayyer kıldı. Bunlardan birisini seçmek­te serbest bıraktı. O kul da ahireti, Allah katında olanı tercih etti, seçti" buyurdu. 

Hz. Ebu Bekir, Peygamberimiz Aleyhisselamın kendisinden bahsettiğini anladı. Cemaat içinde Hz. Ebu Bekir'den başka hiç kimse Peygamberimiz Aleyhisselamın maksadını anlayamadı. 
Hz. Ebu Bekir ağlamaya başladı.
...
Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu Bekir'e bakıp: "Ey Ebu Bekir! Ağlama
Ey insanlar! İnsanlardan; canında, malında, arkadaşlığında bana karşı Ebu Bekir b. Ebu Kuhâfe'den daha fedakâr ve cömert davranan bir kimse yoktur. Eğer, Rabbimden başka, insanlardan dost tutmuş olsaydım, muhakkak ki Ebu Bekir'i dost tutardım! Fakat, İslâm kardeşliği daha üstündür! Haberiniz olsun ki, sahibiniz, Yüce Allah'ın dostudur! (Evlerinizden) şu Mescide açılan kapıları kapatınız! Yalnız Ebu Bekir'in kapısı açık kalsın! Ben Ebu Bekir'in kapısının üzerinde bir ışık, başka kapıların üzerinde ise karanlık görüyo­rum! Nihayet, ben de bir insanım! Aranızdan bazı kimselerin hakları bana geçmiş olabilir! Ben kimin malından ne almışsam, işte malım, o da gelsin alsın! İyi biliniz ki; benim katımda sizin en önde geleniniz, en sevgili olanınız, varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helâl eden kişidir ki, Rabbime onun sayesinde helâlleşmiş olarak, gönül hoşluğu ve rahatlığı ile kavuşacağımdır!
Hiç kimse 'Resûlullahın kin ve düşmanlık beslemesinden korkarım!' diyemez! İyi biliniz ki; kin ve düşmanlık beslemek asla benim huyumdan ve halimden değildir! Ben aranızda durup bu sözümü tekrarlamaktan kendimi müstağni göremiyorum!" buyurduktan sonra, sözlerini tekrarladı.

Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı: "Senden bir isteyici istekte bulununca, sen ona üç dirhem vermemi emretmiştin, ben de vermiştim" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam: "Doğru söylüyorsundur! Ey Fadl b. Abbas! Buna üç dirhem ver!" buyurdu.

"Ey Allah'ım! Ben ancak bir insanım! Müslümanlardan hangi kişiye ağır bir söz söylemiş, veya bir kamçı vurmuş, veya lanet etmişsem, Sen bunu onun hakkında temizliğe, ecre ve rahmete ermesine vesile kıl! Allah'ım! Ben hangi mü'mine ağır bir söz söylemişsem, Sen o sözümü Kıyamet gününde o mü'min için Sana yakınlığa vesile kıl!" diye dua etti.

Sonra da: "Ey insanlar! Kimin üzerine geçmiş bir hak varsa, o, onu hemen ödesin, dünyada rüsvay olurum demesin! İyi biliniz ki; dünya rusvaylığı ahiret rusvaylığmdan hafiftir" buyurdu.

Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı ve: 'Yâ Rasûlallah! Ben Allah yolunda savaş ganimetine hıyanet etmiş, üzerime üç dirhem geçirmiştim!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona: "Sen bu hıyaneti ne için yaptin?" diye sordu.
Adam: "Ona ihtiyacım vardı" dedi. Peygamberimiz Aleyhisselam "Ey Fadl b. Abbas! Bu kişiden Beytü'l-mâl (hazine) hesabına üç dirhem teslim al!" buyurdu.

Peygamberimiz Aleyhisselam: "Ey insanlar! Nefsinden korkan varsa, ayağa kalksın da, kendisi için dua edeyim!" buyurdu. Bunun üzerine, bir adam ayağa kalktı: "Yâ Rasûlallah! Ben çok pintiyim, korkağım, çok da uykucuyum! Allah'a dua et de, benden pintiliği, korkaklığı ve uykuculuğu girersin!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam ona dua etti. Sonra, bir adam ayağa kalktı ve: "Yâ Rasûlallah! Ben çok yalancıyım! Çirkin sözlü, çirkin işliyim! Hem de uykucuyum!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam: "Ey Allah'ım! Ona doğru sözlülük ve iman olgunluğu nasip et! Uyumak istedikçe, kendisinden uykuyu gider!" diye dua etti.

Daha sonra, bir adam ayağa kalktı ve: "Vallahi yâ Rasûlallah! Ben de çok yalancıyım! Hem de münafıkım! Benim işlemediğim hiçbir kötülük yoktur!" dedi.
Hz. Ömer, ona: "Be adam! Kendini rezil ve rüsvay ettin!" dedi. Peygamberimiz Aleyhisselam: "Ey İbn Hattab! Dünya rusvaylığı ahiret rusvaylığından hafiftir!" buyurdu ve adam için de: "Ey Allah'ım! Ona doğru sözlülük ve iman olgunluğu nasip et! Kendisinin kötü işlerini hayra çevir!" diyerek dua etti.
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Evinde Kıldırdığı En Son Namaz

Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı sırasında kıldırdığı en son namaz, akşamı namazı idi.
Hz. Abbas'ın zevcesi Ümmü'l Fadl binti Haris:
"Resûlullah Aleyhisselam, elbisesini giyinmiş olduğu halde Ve'l-Mürselât suresini okuyarak evinde akşam namazı kıldırdı. Bundan sonra, ahiret âlemine alınıncaya kadar bir daha namaz kıldırmadı. Resûlullah Aleyhisselamdan akşam namazında okurken dinlediğim, Ve'l-Mürselât suresi idi" demiştir.
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Bazı Sahabilerini Yanına Çağırışı

Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam hastalığı sırasında: "Bana Ali'yi çağırınız!" buyurdu. Hz. Âişe:
"Sana Ebu Bekir'i de çağıralım mı?" diye sordu. Peygamberimiz Aleyhisselam: "Onu da çağırınız!" buyurdu. Hz. Hafsâ:
"Yâ Rasûlallah! Ömer'i de çağıralım mı?" diye sordu. Peygamberimiz Aleyhisselam: "Onu da çağırınız!" buyurdu.
Çağırılanlar toplandıkları zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam başını kaldırıp baktı. Hz. Ali'yi göre­meyince, sustu. Hz. Ömer: "Resûlullah Aleyhisselamın başından kalkınız, dağılınız!" dedi.
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Ebu Bekir'i Namaz Kıldırmaya Memur Edişi

Peygamberimiz Aleyhisselamın vefatıyla sonuçlanan hastalığı sırasında namaz vakti gelmiş, ezan da okunmuş bulunuyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"İnsanlar namazı kıldılar mı?" diye sordu.
"Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, tekrar:
"Öyleyse, benim için leğene su koyunuz!" buyurdu.
Leğene su koydular, gusledip yıkandı. Ayağa kalkmaya davranırken bayıldı.
Sonra ayıldı ve yine:
"İnsanlar namazı kıldılar mı?" diye sordu.
"Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, yine:
"Benim için leğene su koyunuz!" buyurdu.
Oturup gusletti. Sonra ayağa kalkmaya davranınca yine bayıldı.
Sonra ayıldı.
Yine:
"İnsanlar namazı kıldılar mı?" diye sordu.
"Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!" dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Benim için leğene su koyunuz!" buyurdu, tekrar oturup guslettikten sonra kalkmaya davrandı, yine bayıldı, sonra ayıldı.
Ayılınca:
"İnsanlar namazı kıldılar mı?" diye sordu.
"Hayır yâ Rasûlallah! Seni bekliyorlar!" dediler.
O sırada Müslümanlar Mescidde Peygamberimiz Aleyhisselamı yatsı namazına bekleyip duruyor­lardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, namaz kıldırmaya kendisinde takat bulamayınca:
"Ebu Bekir'e söyleyiniz de, insanlara namazı kıldırsın!" buyurdu.
Hz. Âişe:
"Yâ Rasûlallah! Ebu Bekir yufka yürekli, zayıf, ince sesli, Kur'ân okurken çok ağlayan bir zât­tır! Ağlamaktan, sesini işittiremez! Senin makamına durup da insanlara namaz kıldırmaya dayanamaz!
Ömer'e emret de, insanlara namazı o kıldırsın!" buyurdu.
Hz. Âişe, Hz. Hafsâ'ya:
"Sen de Resûlullaha:
'Ebu Bekir senin makamında durursa, ağlamaktan, kıraatim insanlara işittiremez! Ömer'e emret de, insanlara namazı o kıldırsın!' de!" dedi.
Hz. Hafsâ da Peygamberimiz Aleyhisselama böyle söyleyince, Peygamberimiz Aleyhisselam ona:
"Sus! Muhakkak ki, sizler de Yusuf (Aleyhisselam)ın sahibeleri takımından kadınlar gibisinizdir. Ebu Bekir'e söyleyiniz diyorum! Namazı insanlara o kıldırsın!" buyurdu.
Hz. Hafsâ'nın Hz. Âişe'ye canı sıkıldı ve:
"Zaten senden bana hayır gelecek değildi ya!" dedi.
Hastalığın baygınlığı geçince, Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Âişe'ye:
"İnsanlara namazı kıldırması için Ebu Bekir'e söyledin mi?" diye sordu.
Hz. Âişe:
"Yâ Rasûlallah! Ebu Bekir hem yufka yürekli, hem de insanlara sesini işittiremeyecek derecede ince, zayıf sesli bir adamdır! Ömer'e emir buyursaydınız ya!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Muhakkak ki, sizler de Yusuf (Aleyhisselam)ın sahibeleri takımından kadınlar gibisinizdir!
Ebu Bekir'e söyleyiniz, insanlara namazı o kıldırsın!" buyurdu.
...
Peygamberimiz Aleyhisselam, namazı kıldırması için Hz. Ebu Bekir'e adam gönderdi.
Adam:
"Resûlullah Aleyhisselam insanlara namazı kıldırmanı sana emretti!" dedi.
Hz. Ebu Bekir:
"Ey Ömer! İnsanlara namazı sen kıldır!" dedi.
Hz. Ömer:
"Buna sen daha lâyıksın!" dedi.
Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir Peygamberimiz Aleyhisselamın mihrabına geçti. Geçince, kendisini ağlama tuttu. Ağlaya ağlaya mihrabdan ayrıldı.
Arkasındaki cemaat de Peygamberimiz Aleyhisselamı önlerinde bulamadıkları için ağlaştılar.
Hz. Ebu Bekir'in durumunu Peygamberimiz Aleyhisselama haber vermek ve cemaate namazı kimin kıldıracağını öğrenmek üzere müezzini gönderdiler.
O sırada Peygamberimiz Aleyhisselam baygın bir halde bulunuyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Hz. Hafsâ:
"Resûlullah Aleyhisselam ayılıncaya kadar Ömer'e söyleyiniz de, namazı kıldırsın!" dedi.
Abdullah b. Zem'a gidip cemaat arasında Hz. Ebu Bekir'i göremeyince, Hz. Ömer'e:
"Kalk ey Ömer! İnsanlara namazı kıldır!" dedi.
Hz. Ömer cemaate namazı kıldırmaya durdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam ayılıp Hz. Ömer'in namaz tekbirlerini işitince:
"Tekbirinin sesini işittiğim kimdir? Ömer'in sesi değil mi bu?" diye sordu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın zevceleri:
"Evet yâ Rasûlallah! Ömer b. Hattab'ın sesidir!
Müezzin gelip Ebu Bekir'in ağlamak yüzünden mihrabdan ayrıldığını ve cemaate namazı kıldırması için Peygamber Aleyhisselamın birisine emir buyurmasını istediklerini söylediler.
Hafsâ da, 'Ömer'e söyleyiniz de insanlara namazı kıldırsın!' dedi," dediler.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Muhakkak ki, sizler de Yusuf Aleyhisselamın sahibeleri takımından kadınlar gibisinizdir!
Ebu Bekir nerede?
İşin böyle olmasına ne Allah, ne de Müslümanlar razı olur!
İşin böyle olmasına ne Allah, ne de Müslümanlar razı olur!
Hayır! Hayır! Hayır!
İbn Ebi Kuhâfe nerede? İbn Ebi Kuhâfe nerede?
İnsanlara namazı İbn Ebi Kuhâfe kıldıracaktır!
Ebu Bekir'e söyleyiniz! İnsanlara namazı kıldırsın!
Peygamberin vekil bırakmadığına insanlar itaat eder mi hiç?!" buyurdu.
Hz. Hafsâ:
"Yâ Rasûlallah! Hasta olunca mihraba ne için Ebu Bekir'i geçirdin?" diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Onu mihraba ben geçirmiş değilim, fakat Allah geçirmiştir!" buyurdu...
 
Mescidde Namaz Kılan Cemaati Son Defa Seyredişi

Peygamberimiz Aleyhisselam, Pazartesi günü sabah namazında Hz. Aişe'nin kapısının perdesini açıp Mesciddeki cemaate baktı.
Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerinde nakışlı bir elbise vardı. Cemaat, Hz. Ebu Bekir'in arkasında saf olmuşlardı.
Peygamberimiz Aleyhisselamın yüzü mushaf gibi bembeyazdı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Müslümanların saflarını görünce, gülümsedi.
Hz. Ebu Bekir, Peygamberimiz Aleyhisselamın cemaate namaz kıldırmak istediğini sanarak, ökçesinin üzerinde geriledi.
Cemaat de, Peygamberimiz Aleyhisselama sevinmelerinden dolayı, az kalsın namazdan çıkacak­lardı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:
"Olduğunuz yerde durunuz! Namazınızı tamamlayınız!" diye eliyle işaret buyurdu.
"Ey insanlar! Muhakkak ki, Müslümanın göreceği veya ona gösterilecek salih, sadık rüyadan başka, peygamberliğin gönüllere sevinç verecek müjdecilerinden hiçbir şey kalmamıştır. Haberiniz olsun ki; ben rükû ve secde halinde Kur'ân okumaktan nehyolundum.
Rükûda Yüce Rabbi tazim ediniz!
Secdede ise dua etmeye çalışınız!
Çünkü, secde halinde duanızını kabul olunması umulur!" buyurdu.
Perdeyi indirdi.
Bundan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın yüzünü bir daha göremediler.
...
Peygamberimiz Aleyhisselamın vefat ettiği günde, Hz. Aişe'nin yanında altı veya yedi dinar (altın lira) bulunuyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselam onları fakirlere dağıtmasını Hz.Âişe'ye emretmişti.
Hz. Âişe ise, Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığıyla oyalandığı için, onları daha fakirlere dağıtamamıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Âişe'ye:
"Altı yedi dinarı ne yaptın? Fakirlere dağıttın mı?" diye sordu.
Hz. Âişe:
"Hayır! Vallahi, senin hastalığın beni meşgul etti, oyaladı!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam onları isteyip getirtti, avucuna aldı ve:
"Allah'ın Peygamberi Muhammed, bunları fakirlere dağıtmadığı, yanında bulundurduğu halde Rabbine kavuşacağını sanır değildir!" buyurdu.
Onların hepsini Ensar fakirlerinden beş ev halkına bölüştürdükten sonra:
"İşte şimdi rahatladım!" buyurdu ve uyudu.
 ...
Hz. Ali Peygamberimiz Aleyhisselamın yanından çıkınca, halk:
"Ey Ebu'l-Hasan! Resûlullah Aleyhisselam bu gece nasıl sabahladı?" diye sordular.
Hz. Ali:
"Allah'a hamd olsun! Hastalığından iyileşti!" dedi.
Hz. Abbas, Hz. Ali'nin elinden tuttu ve:
"Ey Ali! Vallahi, sen üç gün sonra abdü'l-asâ (=emirkulu, başkasına tâbi) olacaksın. Allah'a yemin ederim ki; ben Abdulmuttalib oğullarının yüzlerinde ölümü görüp anladığım gibi, Resûlullah Aleyhisselamın yüzünde de ölümü gördüm, anladım!
Gel de, Resûlullah Aleyhisselama gidelim. Eğer bu iş bizde ise, onu öğrenmiş oluruz!
Eğer bizden başkasında olacaksa, bizi insanlara tavsiye etmesini kendisinden isteyelim!" dedi.
Hz. Ali:
"Vallahi, ben bunu yapmam! Vallahi, Resûlullah Aleyhisselam bizi bundan men edecek olursa, artık Resûlullah Aleyhisselamdan sonra hiç kimse bunu bize vermez! Vallahi, ben bunu Resûlullah Aleyhisselama hiçbir zaman sormam!" dedi.
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hastalığının Şiddetlenişi

Hz. Aişe der ki:
"Ağrının, hiç kimseye Resûlullah Aleyhisselama olduğu kadar ağır olduğunu görmedim!
Ölümün Resûlullah Aleyhisselama olan şiddetinden sonra, ölümü şiddetli bulunan mü'mine imren­mekten de geri kalmadım.
Hiçbir zaman hiçbir kimse için de şiddetli ölümü sevimsiz bulmadım!"
Resûlullah Aleyhisselamın yanında kadeh içinde su bulunduruluyor, Resûlullah Aleyhisselam suyun içine elini sokup suyu yüzüne sürüyor, sonra da:
"Ey Allah'ım! Ölümün akılları gideren acı ve sıkıntılarına karşı bana yardım et!" diyerek dua ediyor,
"Yanıma yaklaşsana ey Cebrail!" buyuruyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı bir ara büsbütün şiddetlenince, zevcesi Hz. Ümmü Seleme feryad etmişti.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Sus! Kâfirden başkası feryad etmez!" buyurdu.

Yine Hz. Âişe der ki:
"Resûlullah Aleyhisselam, hastalandığı zaman, Muavvizeteyn (Felak ve Nâs) sûrelerini okuyup bedenine üfler ve vücudunu eliyle mesheder, sığardı.
Resûlullah Aleyhisselamın hastalığı şiddetlendiği zaman ben de ona Muavvizeteyn sûrelerini oku­maya ve elinin bereketini umarak kendi eliyle kendisine meshetmeye başladım.
Cebrail'in Resûlullah Aleyhisselama hastalığında okumuş olduğu istiâze duasını da:
'Ey insanların Rabbi! Şu hastalığı gider! Şifa ancak Senin elindedir!
Senden başka şifa verici yoktur!
Sen öyle bir şifa ver ki, hiçbir hastalık bırakmasın!' diyerek okudum.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Üzerimden elini kaldır! Bu okuman bana yarar vermez! Ben müddetimi bekliyorum!' buyurdu.
Peygamber Aleyhisselam, bundan önce ne zaman hastalansa, Allahtan sıhhat ve afiyet dilerdi.
Fakat, vefatıyla neticelenen hastalığa tutulduğu zaman şifa için hiç dua etmedi ve:
'Ey nefs! Sana ne oldu ki, her sığınılacak yere sığınıyor, herşeyden medet umuyorsun?!' diyerek nefsini kınadı."

Yine Hz.Âişe der ki:
"Resûlullah Aleyhisselamın yanında oturuyordum.
Resûlullah Aleyhisselam Fâtıma'yı çağırttı.
Fâtıma yürüyerek geldi. Onun yürüyüşü Resûlullah Aleyhisselamın yürüyüşünü andırdı.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Merhaba. Hoşgeldin kızım!' buyurduktan ve onu sağına veya soluna oturttuktan sonra, kendisine gizlice birşey söyledi. Fâtıma ağladı.
Sonra ona gizlice birşey daha söyledi. Bu defa Fâtıma güldü.
Ben, bu günkü gibi, gülmenin ağlamaya, sevinmenin üzülmeye bu derece yakın olduğunu görmemiştim!
Fâtıma'ya, bu ağlamasının ve gülmesinin sebebini sordum.
'Tutulduğu hastalığı neticesinde vefat edeceğini haber verdi. Buna ağladım. Sonra, ev halkının ken­disine ilk kavuşup katılanın ben olacağımı haber verince de güldüm!' dedi."

...
Abbas:
'Ali içeri girmek için izin istiyor!' dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Girsin!' buyurdu.
Ali, Hasan ve Hüseyin'le birlikte, Abbas:
'Yâ Rasûlallah! Bunlar senin evlatlarındır!' dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Ey amca! Onlar senin de evlatlarındır!' buyurdu.
Abbas:
'Ben onları severim!' dedi.
Resûlullah Aleyhisselam:
'Senin onları sevdiğin gibi, Allah da seni sevsin!' buyurdu."
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Son Defa Misvak Kullanışı

Hz. Aişe der ki:
"Allah'ın bana ihsan ettiği nimetlerden birisi, Resûlullah Aleyhisselamın benim evimde, benim günümde ve başı benim göğsümde olduğu halde vefat etmesidir!
Bir de, hamd olsun ki, onun dünyada bulunduğu günlerin son gününde, ahiret gününün başında, benim tükürüğümle onun tükürüğünü birarada birleştirmesidir!
Resûlullah Aleyhisselamın başını göğsüme yasladığım sırada kardeşim Abdurrahman elinde bir misvakla eve girmişti.
Resûlullah Aleyhisselam ona ve elindekine baktı.
Misvakı istediğini anladım.
'Yâ Rasûlallah! Bu misvakı senin için alıp sana vermemi arzu eder misin?' diye sordum.
Başıyla 'Evet!' diye işaret buyurdu.
Ben de misvakı yumuşatıp kendisine verdim.
Resûlullah Aleyhisselamın hiçbirzaman misvakla dişlerini bu derece şiddetli, bu kadar güzel oğuşturduğunu görmemiş gibiyim.
Sonra misvakı bıraktı, misvak elinden düştü."
 
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ümmetine Son Tavsiyeleri

Peygamberimiz Aleyhisselamın en son uyarısı:
"Kadınlarınız ve ellerinizdeki köleleriniz hakkında Allahtan korkunuz!" buyruğu idi.
...
Rebiülevvel ayının onikinci veya onüçüncü Pazartesi günü, kaba kuşluk vakti, -güneş zevale (batıya kaymaya) doğru yaklaşıyorken- Peygamberimiz Aleyhisselam son dakikalarını yaşıyordu.
Peygamberimiz Aleyhisselamın başı Hz. Âişe'nin göğsüne yaslı bulunuyor ve Hz. Âişe:
"Ey insanların Rabbi! Hastalığı gider, kaldır!
Gerçek tabib Sensin! Gerçek şifa verici Sensin!" diyerek şifa diliyor. Peygamberimiz Aleyhisselam ise:
"Hayır! Ben Allahtan Refik-i A'lâ zümresine katılmayı;  Cebrail, Mikâil ve İsrafil ile birlikte olmayı dilerim!
Ey Allah'ım! Beni yarlığa! Beni Refik-i A'lâ zümresine kavuştur!
Ey Allah'ım! Beni yarlığa! Bana rahmetini ihsan et! Beni Refik-i A'lâ zümresine kavuştur!" diyerek duaya devam ediyordu.
Hz. Âişe derki:
"Resûlullah Aleyhisselamdan, sıhhatte iken, birçok defalar
'Hiçbir peygamber yoktur ki, ruhu, Cennetteki durağını görmedikçe alınmaz!
Sonra, durağına gitmesi arzusuna bırakılır!' buyurmuştu.
Kendisi, hastalanıp ruhu alınmakzamanı gelince, başı benim dizimde bulunduğu halde, üzerine bir baygınlık geldi. Ayılınca, gözü açılıp evin tavanına doğru dikildi ve:
'Allah'ım! Refik-i A'lâ zümresine kat!' dedi.
Ben o zaman:
'Resûlullah bizi tercih etmiyor!' dedim.
Anladım ki; Resûlullahın bu temennisi, vaktiyle sıhhatli zamanında bize söyleyip durduğu bir haberin kendisinde gerçekleşmesidir!
...
Peygamberimiz Aleyhisselamın hastalığı ağırlaşınca Hz. Fâtıma, Peygamberimiz Aleyhisselamı bağrına basıp:
"Vay babamın çektiği ıztıraba!" diyerek ağlamaya başlamıştı.
Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:
"Bugünden sonra, babanın üzerinde hiç ızdırap kalmayacak.
Ey kızım!
Sakın ağlama!
Ben öldüğüm zaman İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn!' de!" buyurdu.

Peygamberimiz Aleyhisselam, tutulduğu hastalığın baygınlığından ayıldığı zaman, Ali İmran süresinin:
"Muhammed bir resûlden başka birşey değildir. Ondan önce de resûller gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse ökçenizin üzerinden gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim böyle iki ökçesinin üzerinde ardına dönerse, elbette ki Allah'a hiçbir şeyle zarar vermiş olmaz! Allah, şükür ve sebat edenlere mükâfat verecektir!" âyetini okudu.

Cebrail Aleyhisselamın Peygamberimiz Aleyhisselamı Ziyareti

Cebrail Aleyhisselam, Peygamberimiz Aleyhisselamın eceline üç gün kaldığı ilk günde gelip:
"Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde, sana 'Kendini nasıl buluyorsun?' diye soruyor" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum!
Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum!" buyurdu.

İkinci gün, Cebrail Aleyhisselam tekrar inip:
"Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde, sana 'Kendini nasıl buluyorsun?' diye soruyor" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum!
Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum!" buyurdu.

Üçüncü gün (Pazartesi günü) olunca, Cebrail Aleyhisselam indi.
Cebrail Aleyhisselamın yanında ölüm meleği (Azrail) de inmişti.
Cebrail Aleyhisselam:
"Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde, sana 'Kendini nasıl buluyorsun?' diye soruyor" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum!
Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum!" buyurdu.
Bundan sonra ölüm meleği (Azrail) içeri girmek üzere izin istedi.
Cebrail Aleyhisselam:
"Ey Ahmed! Bu ölüm meleği senin yanına girmek için izin istiyor!
Halbuki, o, senden önce hiçbir Âdem oğlunun yanına girmek için izin istememiştir!
Senden sonra da hiçbir Âdem oğlunun yanına girmek için izin istemeyecektir!
Kendisine izin ver!" dedi.
Ölüm meleği içeri girip Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde durdu ve:
"Yâ Rasûlallah! Yâ Ahmed! Yüce Allah beni sana gönderdi ve senin her emrine itaat etmemi de bana emretti!
Sen istersen ruhunu alacağım!
İstersen, ruhunu sana bırakacağım!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ey ölüm meleği! Sen böyle yapacak mısın?" diye sordu.
Ölüm meleği:
"Ben bu hususta emredeceğin herşeyde sana itaatle emrolundum!" dedi.
Cebrail Aleyhisselam:
"Ey Ahmed! Yüce Allah seni özlüyor!" dedi.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Allah katında olan, daha hayırlı ve daha devamlıdır!
Ey ölüm meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir!
Ruhumu, canımı al!" buyurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, yanındaki su kabına iki elini batirıp ıslak ellerini yüzüne sürdü ve:
"Lâ ilahe illallah! Ölümün de, akılları başlardan gideren ıztırap ve şiddetleri var!" buyurduktan sonra, elini kaldırdı, gözlerini evin tavanına dikti ve:
"Ey Allah'ım! Refik-i A'lâya!" diye diye mübarek ruhunu teslim etti. Eli yanına, yanındaki suyun içine düştü.

Allâhümme salli alâ nebiyyinâ ve seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihi ve sellim!

M. Asım Köksal
İslam Tarihi

05 Nisan 2026

EBU’L- ATÂHİYE ŞİİRİ

Ümit iplerimi kopardım senden. İndirdim yükümü bineğimin üstünden.  

Ey dünya! Senden elde ettiğim bir şey için kalmaktan ve onun benim için baki kalmasından umudumu kestim.

Umutsuzluğun soğukluğunu bağrımda hissettim ve artık konup göçmekten de kurtuldum, rahata erdim.

***

Uzun ayrılığın, özlemin zayıflattığı hüzünlü ve özlem içindeki kalbin sahibi,  

Evimin kadınına özlemim arttı. 

Acaba bizim kavuşmamız mümkün mü? 

Gerdanlık ve kolyelilerden (kadınlardan) benim nasibim odur. Onunla yetindim.

Allah tez elden beni seninle bir araya getirsin, beni bağlarımdan çözsün.

***

Bana kabalık yapan kimse yüzünden mi kaba davrandın? 

Onun için mi benden başkasıyla ilgilendin? 

Bana sürekli destek verdin, onun için ben bütün istek ve arzuları görüyorum. 

Sonunda zaman benim aleyhime değişince, sen de zamanla birlikte döndün.

***

Seni defnedip sonra mezarının toprağını ellerimden silkelemek üzüntü olarak yeter… 

Sağlığında benim için bazı öğütler vardı, şimdi ise hayattakinden daha çok öğüt veriyorsun.

***

Ey iyilikte ortağım! Allah seni yakın kılsın çünkü iyilikte ne iyi ortaktın sen!  

Yemin ederim, ölümün zorluklarını bana anlattın ve beni onlara karşı harekete geçirdin ama sen kendin hareketsiz kaldın.

***

Değerli kardeşim! Senin gibi bana yakınlık gösterecek kimim var? Sırlarımı sana anlattığım gibi anlatacak kimim var? 

Başına gelen terslikler seni yaydıktan sonra toparladı. Onun yayması toparlaması işte böyle olur. 

Ölümler bana senin güçlerini tekrar verseydi, onların bana yaptıklarını sana anlatırdım. 

Ali! Gözyaşlarımı akıtarak sana ağladım. Fakat ağlamak sana hiçbir fayda sağlamadı. 

Sağlığında benim için bazı öğütler vardı, şimdi ise hayattakinden daha çok öğüt veriyorsun.

***

Ey mezar sakinleri! Sizler daha dün bizim gibiydiniz.  

Ah bir bilseydim ne yaptınız, kârda mı yoksa ziyanda mısınız?

***

Beni kınayanlar niye bana yanlış şeyler yapmamı emrettiler? 

Maªn oğlunu affettiğim ve buna tahammül ettiğim için beni kınadılar. 

O bir şey yapmışsa, benim suçlu oluşum ve yaptıklarımdan dolayıdır. 

Her halukarda ben ondan daha kötü davranıyordum.  

Benim geri adım atışımın ve sözümün güzel olduğunu beğenen kimseye şöyle de: 

Bazı dostluklar kavgadan sonradır. Bazı sevgiler de nefretten sonradır.

Bunun erkekler arasında cereyan ettiğini çok gördük.  
Ancak benim sağım, solumu tokatlamıştır.

***

Zavallı bu sıkıntılardan başka sıkıntılara atıldı, ruhu bedenden ayırdı ve uzaklaştırdı.  

Tuhaf bir şeyle görevlendirildim; neşelendirmem isteniyor üzüntü evinden.

***

İnsan için verilen rızkından başka bir şey yoktur. Allah’tan yardım dilerim, Allah’a güvenirim. 

Üzüntü bütün kalbimi kapladı, kaplarsa kaplasın.  

Kalplerinde bir kereliğine bana birazcık sevgisi olan kimseye babam feda olsun! Gerçi o sevgi de çalındı.

***

Gitmek için hazırlığını yapmamış, ölümün alıp götürdüğü ne kadar çok gafil var!

Daha nimeti bitmemiş kimse, ölüm sebebiyle nimetten ayrılır.

***

Hayatta olman sana ölümü unutturdu ve dünyada kalmak istedin.  

Topluluklarının darmadağın olduğunu gördüğün halde dünyaya güvendin. 

Yaşamaya hem de mutlaka uzun süre yaşamaya niyet ettin.

Ey ebeveynini bir süre gören kimse! Onlar bir zamanlar vardı ve ölüp gittiler. 

Onlarda senin için ibret var mı, yoksa kendinin kurtulacağını mı zannediyorsun? 

Ölümünden kaçmak isteyen yok olup gitti. 
Ölüm her şahsı ya sabah ya da akşam yakalar.

***

Dikkat edin! Belalar hem yaklaştırır hem uzaklaştırır. Bazen sevdiklerini yakınlaştırır, bazen de kaybettirir.  

Elim benim başıma musibetler getirdi. Ben de Allah’a hamdederek kadere teslim ettim.

Ve zamanın musibetlerine dedim ki: “Eğer bir el helak olursa, Allah’a hamdolsun, bana bir el kalır.  

Me’mun bana kalırsa, Reşid ve Ca’fer, onlar hâlâ duruyorlar; Muhammed de benimdir.

***

Her canlı öldüğünde malından payına düşen bir kefendir.

***

Kişi kendisini paraya esir olmaktan kurtarmazsa, bu defa sahibi olduğu para onun efendisi olur. 

Benim diyebileceğim para, ancak harcadığım paradır. Arkada bıraktığım para benim değildir.  

Eğer paran varsa hemen ona gerekeni yap! Yoksa onun tehlikeleri seni tüketir.

***

Ey insanlara öğüt veren! Sanık durumuna düştün, çünkü onlara ait kınadığın şeyleri kendin yapıyorsun. 

Sanki sen çıplağa elbise giydiren fakat kendi ayıp yerleri açıkta olan gibisin. 

Oysa şirkten sonra bildiğimiz en büyük günah, her nefsin kendi kötülüklerini görmemesidir.

Ve insanların kusurlarıyla meşgul olup, onları görmesi ama kendi kusurlarını görmemesidir.

***

Beni ayakta bakar halde bırakarak geri dönüp hızla gittiği gün bana acımadı mı? 

O gün onu görebilmek için her yere göz gezdiriyordum ama göremiyordum. 

Gözlerimden yağmur gibi yaş akıtıyor ve feryat ediyordum.

***

Vallahi zulüm kınanacak bir şeydir. Devamlı kötü davranan da zalimdir.  

Din gününün (hesap gününün) Deyyân’ına (Allah’a) gideceğiz; Allah’ın huzurunda hasımlar bir araya gelecek.

***

Yaşlılık tepeme ve enseme bana haber getirecek ölüm habercilerini dikti.  

Ölümün kılıcının karşımda parladığını gördüm.

***

Gençliğe gözyaşı dökerek ağladım. Ama bu ağlama ve gözyaşı hiçbir fayda sağlamadı. 

Ne yazık! Saçın ağarmasının ve başın renginin değişmesinin ölüm haberini verdiği bir gençliğe üzüldüm. 

Dalın yapraktan soyunduğu gibi, tazeyken gençlikten soyundum. 

Keşke gençlik bir gün geri gelseydi de ona yaşlılığın ne yaptığını anlatsaydım.

***

İnsanlardan da huylarından da usandım ve yalnızlığa sığınır oldum…  

Yemin ederim, insanlar ne kadar çok, kıymetli olanlarının sayısı ne kadar az!.

***

Onunla ilgili bir şarkı hatırladım ve gözyaşlarım akmaya başladı.  

Aşk böyledir, onun sahibine gam ve hastalık gelir.  

Umut kapısının ve bağışlayanın en hayırlısı, 
Arapların kendisine boyun eğdiği bir hükümdar; ona boyun eğmek gerekir, çünkü atası Nebi’nin atasıdır.

***

Allahım! Bana azap etme. Evet, daha önce yaptıklarımı itiraf ediyorum. ّ 

Sen afferdersen affedersin. 

Bunu ummakdan başka bir çarem yok, hüsnüzannım budur.  

Ne kadar çok hata yaptım, sen ise bana lutuf ve ihsanda bulundun. 

Bu hatalarımdaki pişmanlığı düşündükçe hırsımdan tırnaklarımı yiyor, dişlerimi sıkıyorum.

Dünya nimetlerine deli oluyorum ve bütün ömrümü temenni ile geçiriyorum.  

Ondan uzaklaşmada samimi olsaydım, dünyadakilerden yüz çevirirdim.  

İnsanlar beni iyi biri zannediyor. Oysa ben, sen affetmezsen, yaratıkların en kötüsüyüm.

***

Uzun vadeli umutlara bağlandım, hem de ne umutlara! 

Israrla dünyaya yöneldim, hem de ne yönelme! 

Be adam! Aileden ve maldan ayrılmaya hazırlan. 

Her hâlukârda ölümden kaçış yok.

***

Hangi yaşam yeterli miktarda rızkın olduğu yaşamdan daha yeterli olabilir!  

Zulüm yapan ondan kurtulamaz ve her zalim aslında kendine zulmeder. 

Nice nimet sahipleri vardır ki, karşısına o nimeti afiyetle yemesini engelleyen bir şey çıkar.  

Zaman yeterince öğüt verdi. Hatta bana daha fazla öğüt verdi.  

Günler beni; aklımı, malımı, gençliğimi, sıhhatimi ve boş vaktimi kullanmada kandırdı.

***

Ey ölümler! Ey ayrılık ve zaman! Dünyada her bir araya gelme ayrılığa gider.  

Zaman güzelliğinden sonra yeniyi eskitir. Felek iki yakının arasını ayırır.

***

Anılmaktan geri kalacağım, sevgim unutulacak. Benden sonra sevgilinin (başka) bir sevgilisi olacak. 

Zamandan sürem dolup bittiğinde, ağlayan kadınların (bana) bir yararı olmayacak.

***

Kim yeterli miktarda rızka kanaat etmezse, ona yeryüzünün tamamı altın olsa yetmez. 

Kim kararlılığına şüphe sokarsa, onun görüşü devamlı çelişkili olur. 

Kim zamanı tanırsa ona karşı devamlı ihtiyatlı olur. Onun sıkıntılarından sakınır, takip eder. 

Kim kin taşımaya devam ederse, üzüntü çekmeye devam eder. Kederler onu kendi denizinde boğar.

***

Susmuş cesetler sana öğüt verdi, yok olup gitmiş asırlar sana ölüm haberini verdi. 

Çürümüş yüzlerden, parça parça olmuş cesetlerden bahsetti. 

Sen daha ölmeden hayattayken kabirler içinde kabrini gösterdi.

***

Dünya ancak, çölde serap görünmesi gibi, tümüyle aldanmadır.

***

Görmedin mi ki dünya ancak çer çöptür. Ondakilerin tümü aldanmadır.

***

Aldanma yurduna dayandık, bir de baktık ki o da bizi zevkleriyle büyülemiş.

***

Günler (zaman) kişiyle oynamaya devam etmektedir. Bazen ona verir, bazen de ondan alır.

***

Sana coşkuyla bağlandım ve sonunda aşk acısından o hale geldim ki,  

Benimle oturan kişi yaklaştığı zaman elbisemden aşk kokusunu hisseder.

***

Dünya ancak, yolculuğa çıkmak için acele eden bir kafilenin konaklama yeridir.

***

Ona olan aşkımın uzun sürmesinden dolayı mazurum. 

Çünkü onun özrüme delalet edecek bir yüzü vardır. 

Ayın dolunay olduğu gecede, o göründüğü zaman onun aya olan apaçık üstünlüğünü görürsün.  

Elbiselerinin altında sanki yeşil yapraklı bir fesleğen dalı gibi salınır. 

Büyülü gözler ve güzel kokusuyla ancak onun aşkıyla ölmemden başka bir şeye razı değil Allah. 

Sanki sedef içinde saklı inciden yapılmış gibi temiz küçük ağzıyla tebessüm eder. 

Misvak, kokusuyla o ağızı haber veriyor. Eğer misvak olmasaydı o ağızdan haberim olmazdı.

***

Aşkın seksek ağacı közü olduğunu gördüm. 

Ancak, hararetine rağmen taşıyan kişinin bağrında tatlıdır.

***

Allah benimle hanımefendim arasında geçenlere şahittir. 

Benden yüz çevirdi, bıkkınlık gösterdi. 

Eğer kötülük ettiysem suçumu bağışlama, özrümü ve bağışımı kabul etme.  

Ben ona ruhumu, özümü verdim fakat ayrılığı mükâfatım oldu.  

Aşkı beni deli etti, beni bütün komşu kadınların diline düşürdü.

***

Bu sabah Ahmed, nasıl olduğumu bilmeden, Utbe’yi gerçekten seviyor musun, dedi.  

İç çektim ve sonra dedim ki: Evet, tek tek bütün damarlarımda dolaşan bir sevgiyle.  

Utbecik! Kalbimi yoklasaydın, gönlümün delik deşik yaralı olduğunu görürdün.  

Yemin olsun ki çektiklerimden ve karşılaştıklarımdan dolayı tabip de usandı, yakınlarım da.  

Keşke ölseydim de kurtulsaydım, çünkü ben ondan yaşadığım müddetçe daima hoşlanılmayacak muamele gördüm.
...
Uzun ayrılığın, özlemin zayıflattığı hüzünlü ve özlem içindeki kalbin sahibine,  

Evimin kadınına özlemim büyüdü. Acaba bize kavuşma var mı?  

Gerdanlık ve kolyelilerden (kadınlardan) benim nasibim odur. Onunla yetindim.  

Allah perişanlığımı tez elden seninle gidersin, beni bağımdan kurtarsın.
...
Gözlerimin nuru! Allah aşkına ölümden önce beni ziyaret et. Bunu yapmayacaksan benim seni ziyaret etmemi iste.  

Ben, bana cefa edecek ve beni kendisinden uzaklaştıracak bir kimseden daha ziyade, beni yakınlaştıracak bir sevgiden çok hoşlanırım.  

Daha fazlasına gelince, senden onu istemiyorum. Beni aza tamah eder hale getirseydin, bu bana yeterdi.
...
Can dostlarım! Kederliyim, sizde ise keder yok. Herkes arkadaşının hüznüne bîgâne.  

Kendisini sevenden sadık bir sevgiyle karşılık gören hiçbir âşık yoktur. Böyle olmasaydı kibre kapılırdı.  

Belaya yakalandım. Oyun eğlence olarak başladığım bu iş, belamın başlangıcı oldu. Bela açıkça göründüğü halde, gerçekten âşık oldum.  

Büyüklük taslayarak bana kibirli davranana bağlandım. Hâlbuki bütün özelliklerde ona denkim.  

Aşkın seksek ağacı közü olduğunu gördüm. Ancak, her halükarda sahibine tatlıdır.

***

Bir takım insanlar görüyorum ki, bize ihtiyaçları olduğu zaman yüzleri güzel. 

Biz onlara ihtiyaç duyduğumuz zaman ise bize karşı yüzlerinin güzelliği çirkinleşiyor.  

Cimriler ellerindekilerini bize karşı sakınsalar da, biz elimizdekini vereceğiz.

***

Ümit iplerimi kopardım senden. İndirdim yükümü bineğimden.  

Ey dünya! Senden elde ettiğim bir şey için kalmaktan ve onun benim için baki kalmasından umudumu kestim. 

Umutsuzluğun soğukluğunu bağrımda hissettim ve artık konup göçmekten de kurtuldum, rahata erdim. 

Tamahkâr için parlayan, yağmuru olmayan, serap gibi nice yalancı şimşekler var! Eğer bunlardan umudumu kesseydim uğursuz olmazdı. 

Zira sana umut bağlamak benim katilimdir, vaatlerin ise kafamda çatışıyorlar. 

Ey dünya, şimdi seni tanıdım; git (yanımdan) ey her türlü dağılmanın ve yok olmanın yurdu! 

Zaman benim eğiticim oldu, sabah akşam bana misaller getirdi. Şimdi hidayete götüren yolu gördüm, uğraştığım şeyleri bıraktım.

***

Gençlik yaprağına ve yeşil dallarına üzülüyorum.  

Gençlik gitti ve artık geri dönmesi beklenilmeyecek şekilde benden uzaklaştı. 

O halde gençlik üzerine ve çocukluk günlerinin güzelliğine ağlayacağım.

***

Yaşlılık gençliğin halifesi olarak geldi. Her ikisi de senin için güzellik ve düzendir.  

Her ikisinin de senin üzerinde kuvvetli delilleri vardır. Her ikisi de sana büyük nimetlerdir.  

Yola getirici olarak yaşlılık hoş gelmiş safa getirmiş; giden gençliğe de selam olsun!

***

Devamlı olarak uzun vadeli umutlara sarıldın. 

İnatla dünyaya yöneldin, hem de ne yönelme! Hâlâ durmadan birçok işle uğraşıyorsun. 

Be adam! Aileden ve maldan ayrılmaya hazırlan. Her hâlukârda ölümden kaçış yok.

***

Dünyanın, umutlarıyla aldattığı kimse zavallıdır. Dünya onun gibilerle ne kadar çok oynaştı! 

Dünyayı ısrarla talep eden kişi, uzun süre kötü bir hayat yaşaması ve sonra da iyi bir hayat yaşamasıyla ölümünü unuttu. 

Musibetler, gömleğinin yakasından yakalamak için hâlâ onu aldatmaktadır. 

Geceler ve gündüzler bir şeyin dünyada aynı halde devam etmesine müsaade etmez. 

Vah mağrur cahile! Dünyada ölümü aklına getirmeyi nasıl reddetti? 

Kişiyi, dünyada sunduğu iyilikleri ve güzellikleri kurtarır. 

Ey yarın ölecek kişi! Felaketleri ve korkularıyla geldiğinde ölüm sıkıntısına karşı ne hazırladın? 

Hayır ve takva sahibi ölüyor ve sen onu gıbta ediyorsun ama bazı amellerinde onunla yarışmıyorsun. 

Önceden istediğin kimseyi bırak, Allah’tan başkasından isteme. Çünkü Allah, isteyenler için en iyi taleb kapısıdır.

***

Bakın! Nice umutlar vardır ki yaklaştı denildiğinde, musibetlerin onlara mani olduğunu görürsün.

***

Her saat feleğin musibetlerini görmedin mi? Onun içerisinde (şimşek gibi) ölümün parladığı bulutları vardır. 

Ey dünyayı imar eden! Kendinden başkası için yapıyorsun. Ey dünya malı toplayan kişi! Başkası için topluyorsun. 

Kişinin her fırsatta sıçradığını görüyorum. Oysa kişi için ölüm kaçınılmazdır. 

Kendisinden başka mülk sahibi olmayan Allah, ne yücedir! Doymak bilmeyen kişinin ihtiyaçları ne zaman biter? 

Hangi insan, nefsi artık başka bir gayeyi gözlemeyeceği, bir gayeye ulaşmıştır?

***

Takdirinden ve işleri güzel yapmasından dolayı hamd Allah’a mahsustur. 

Güzel eylemesinden dolayı Allah’a hamdolsun; verdiğine ve vermediğine şükürler olsun. 

Şükretmese de kul için hayırlısını yapar; cehaletini ortaya koyanın cehaletini örter. 

Hesaba çekileceğinden habersiz olanı uyarır; sevap için çalışanı heveslendirir
...
İstediğinden yaşatacak miktarda rızık sana yeter. Ölecek kimse için bu miktar bile ne kadar çoktur! 

Sana yetecek kadar olan seni ihtiyaç duymaz hale getirmiyorsa, yeryüzündekinin tamamı da getirmez. 

Fakirlik ihtiyaç miktarını aşandadır. Kim Allah’ı tanırsa umut ve korku içinde bulunur. 

Şüphesiz ki az azla çoğalır. Berraklık çer çöple bulanıklaşır.

***

İnsan güvendiği yerden helak olabilir ve Allah’a yemin ederim ki, sakıncalı gördüğü yerden kurtuluşu olabilir.

***

Kişinin felaketi dünya sevgisidir. Kişi kendisini başkalarına muhtaç görmezse azar.

***

Ey zavallı! Kendine ağıt yak yakabiliyorsan.  Mutlaka öleceksin Nuh’unki kadar ömür verilse de.

***

Onları zikretmemizde, ibret ve doğru yolu gösterecek bir delil vardır.  

Onların hepsi ölüm havuzlarından su içmeye geldiler. Sonra geri dönemediler. 

Ey dünyadan gitmeye kararlı kişi! Bunun için en hayırlı azıktan hazırlık yap!


Ebu’l-Atâhiye
(748-826)

Metin Parıldı
Ebu’l-Atâhiye ve Şiiri
Yayımlanmamış Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü 2007

30 Mart 2026

KİMİN NASIL BİR ANISI HALİNE GELECEĞİMİZİ HİÇBİRİMİZ BİLMEYİZ

Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini, yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenmezmiş, söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşini söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım.
*
Onca uzaklardan birbirimize el sallıyoruz. Çevrede her şeyin yıkıldığı zamanlarda bile, insanlar arasında sevginin, dostluğun, yaşamış olabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa yıkıntıdan artakalanlar sevgiyi, dostluğu nasıl yeniden üretir, sürdürürdü? Ölürken bile yaşamı bir yanında sürdürmekte -şu ya da bu biçimde, ama kesinlikle- sürdürmekte olduğumuzu bilmemiz gerekir.
*
Kokularım, seslerim, görüntülerim, anılarımsın sen benim. Dokunduğum, okşadığım, en gizli tadını tattığımsın. Kahvaltının üçüncü çayı bittiğinde “Uyanamadın mı daha?” dediğim zaman “Ne gereği var?” diyen ilk insansın bana.
*
Eren en delici, en dost bakışıyla bakıyor gözümün içine. "Senden dinlediklerimi vakti gelince mi anımsarım, vakti gelip geçtikten hemen sonra mı? Merak ediyorum. 'Unutmamağa çalışacağım' diyebilmek isterdim, ama..." "Deme. Her şey, sırası gelince olur... Daha önce de söyledim sana. Senim yaşındayken bana böyle şeyler söyleyen bir dostum olmadı. Sen, hiç değilse, bunları daha önce işitmiş olacaksın."
*
Başkasının bize kurduğu düzeni bir vakitler ne kadar yadırgadıysak, bir yaştan sonra, kendimize kurmuş olduğumuz düzeni de bir o kadar aykırı bulmağa başlarız galiba. İşin tuhafı o düzenin rahatlığıdır bizi tedirgin eden.
*
Umduğumuz, düşlediğimiz hazları, güzellikleri, hattâ, kuru kuru dinlenmeyi bulamasak, gerçekleştiremesek bile, bunları bir yıl erteleyerek, yani umudumuzu gene de yitirmeyerek kalkar gideriz buralardan. Elbette bir yıl sonrayı şu an gibi düşünerek... Sokağa çıktığımızda düşüp ölebileceğimizi, ölüp düşebileceğimizi usumuza hiç getirmediğimiz gibi.
*
İnsan yaşlandığını bilir elbet. Ama olağan durumunuz sürüp gittikçe değişişinizi siz farketmemişsinizdir. Ellerinize, ayaklarınıza bakmışsınızdır, değiştiklerini görmüşsünüzdür elbet, aynadaki yüzünüz gibi. Ama, süregiden daha mı baskın çıkmıştır, nedir? Birden, başkalarının bakışının önemini anlarsınız. Sizin gibi bakmayanların bakışını sezersiniz kendi bakışınızda... Dışarıdan içeriye bir şeyler sızıvermiştir.
*
Nar kentinde bir incir buldum. Narı da inciri de, övmek isterim. Anam her kışın en karanlık noktasında, eve girerken bir nar atardı yere, bütün gücüyle; parçalanıp iyice dağılsın diye. Evin beti bereketi niyetine..Ardından hızla süpürüp silerdi ortalığı. Bir iki gün sonra, narın patladığı yerden çok uzakta incecik bir çıtırtı duyduğum olurdu ayağımın altında. Ne kadar dağılmışsa nar taneleri, o kadar iyiydi. Topladıktan sonra söylerdim anneme, sevinsin diye.
*
Küskünlüğü unutturacak tek yolun, sevi, sevgi, sevmek adlarıyla andığımız bir kırdan geçtiğini anımsarız. Bir daha. O kırda yürüyüveririz bir an.
*
Acı, başkalarının ki olunca, duyulmaz elbet. Sevenleri, olsa olsa, acıyı çekeni anlamaya çalışır. Ne gereksediğini düşünürler. Acı çekinin gereksidiğini verebileceklerse ne ala, yoksa çekilmelidir aradan. Avutmalar, acıyı paylaşmalar, boş şeyler. Güçlük, hiçbir şey olmamış gibi, hiçbir şey yokmuş gibi davranmanın da olanaksız görünmesinde. Sakat olan kişi başkadır. Onun karşısında ne yaparsak yapalım, nasıl bir tutuma karar verirsek verelim, yaptığımız yalan olacaktır, en azından yanlış olacaktır. Çünkü biz, onun gibi değiliz
*
Yarabbim, bu kadar mı yalnızız, bu kadar mı dü­şüyoruz? Herkes herkese yabancı. Ya da, hemen hemen öyle.
*
Çok eskiden, çok uzakta, pencereden bakarken, bulutsuz bir yaz gününün öğle sıcağında komşunun bahçesinde tütmeğe başlayan bir maltız ateşinin ince dumanını görür gibi (durgun, dingin bir havanın orta yerindeki ince, kara, büksül düşü ansır gibi), bir küskünlük kokusunun gelip geçtiğini duyarız içimizden.

Gösterişsiz bulduğumuz için yüz çevirdiğimiz alçakgönüllü özgürlüklerin, önemini bilemediğimiz için kullanamadığımız, kullanmasını bilemediğimiz özgürlüklerin sakat eniği bir küskünlüğün kokusudur bu: Geç kalmışlığın yüzümüze inen şamarı.
*
Hiçbir sözün arkasını getiremiyor gibiyim.
*
Konuşmak güç. Hantal sözlerle yetinmek zorunda kalıyor insan.
*
Şimdiki zamanı, bilirsiniz, yaşamakla kalırız, onu düşünmeğe vakit bulamayız hiç; durmaz, geçer gider. Ondan olacak, ya geçmişi yorumlarız bir yaşam boyu, onu anla­mağa, onda bir anlam bulmağa çalışırız, ya da geçmişi de, gele­ceği de, aralarında sanki hiçbir ayrım yokmuş gibi, aynı hızla, ay­nı şevkle düşleriz, kurarız," diyor; "geçmiş üzerine konuşmak çok önemli bir işimizdir, geçmişle oynamağa kalkmak, herkesin kına­dığı bir şeydir. Oysa hangi anın geçmişi, hangi başka anın geçmi­şine benzer içimizde? Aynı geçmiş olması beklendiği halde?
*
Onunla ilişkinizde, sizin bir türlü sindiremediğiniz bu eksikliği ona duyurmamağa, o eksikliğin farkında değilmişçesine davranmağa kalkışmanız gülünç oluyor. Sizin neyi başaramayacağınızı o çok iyi biliyor, sizse farkında bile değilsiniz; onun bildiğinin de kendi eksikliğinizin de... Ne kadar bilge bu kadın!
*
Yaşamayı öğrenmenin pek büyük bir bölüğü, ölümü öğrenmektir aynı zamanda. Ama bunun farkına varmak da uzun süreler geçmesini gerektirir. Başka şeylerin, yaşamla sıkı sıkıya ilişkili şeylerin süreleridir bunlar. Ard arda yaşanmış sevilerin, sevgilerin süreleri; çırpınıp çırpınıp ulaştığımız başarıların, utkuların süreleri; gerçekleştirmeye çabaladığımız düşlerin süreleri.. - Her tümce yaşamla birlikte biter.
*
Sevdiklerimizi, alıştıklarımızı görmekten vazgeçme kararı ancak uzun kararsızlıklardan doğabilir. Bir daha inandırmağa çalışıyoruz kendimizi; değişiklerin, değişmemesi gerekeni (çünkü değişmemesi gerekenler olduğuna inanmaktan vazgeçmiyoruz; sevmek, bağlanmak, ancak böyle bir temele oturtulabilir, diyoruz; temel değerlerden söz açmadan edemiyoruz) bastırmış olamayacağına.
*
Küskünlük, dört duvar arasında, bir taşın elle parçalanamazlığıdır.
*
Özgürlüğün bir simgesi diye bakageldiğimiz...
Özgürlüğümüzü budayan, ayağımızı yerden kesmenin güçlüğü mü?
Bundan mıdır düşüncelerimizde, uçma ile düşmenin, olduk olası, bir araya gelmesi?
Yaşamımıza doldurduğumuz, yaşamımızı doldurduğumuz işler üşüşüyor usuma. Vaktimiz azaldıkça ağırlığı artan, umutsuzluğu gönlümüze çöken işler. İsteğimiz azaldığı için gücümüzün de azaldığını sandığımızdan gözümüzde büyüyen "yapılacak iş" yığını...
*
Ses getirebilecek tek şey, yazılar; ama onlara da, kesinlikle, sessizce bakmak gerek. Yazıların altında bir taş kımıltısızlığı... Ardı yok içi var diyorduk. Ancak girelebilir bir dünya bu. Çıkışı yoktur. Siz içine girdikten sonra dışı kalmamıştır. Dolanır durursunuz artık içinde. "
*
Dünya her kezinde baştan başlamalı. Kötülüğün, çirkinliğin, acının kolay kolay ortadan kalkamayacağını bilerek; bildiğimiz için. Sevginin, sevinin her zaman bir şeyleri kurtaracağını umduğumuz için. Yepelek bir dokunun bile bir gün gelir, bir çocuğun gönlünde yırtılamazlığıyla yer edeceğini düşleyebildiğimiz için. Her yanıp kül oluşunda (oluyor çünkü, çoğu zaman oluyor), külleri savrulup gittiğinde bile bir tozandan yeniden doğabilen bir kuşun, kona kalka...
*
Yaşlanmışsınızdır, yaşamınız artık sizin malınızdır. Malınızı istediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Yeterince güçlü, yerini bulan bir fiskenin —ister içinizden gelsin, ister dışarıdan— sizi nasıl dağıtabileceğini, elinizden her şeyi —bir kırıntısını bile bırakmamacasına— bir anda nasıl alabileceğini öğrenmiş olduğunuz ölçüde yaşamınıza egemensinizdir artık. Ölümünüz, çalamayacağınız ilk fotoğraf olacaktır.
*
Ben mesut ona derim ki saadeti ömrü boyunca günü gününe duyar.
*
Geç kalmışlığın yüzümüze inen şamarı.
*
Ne tuhaf bir yaşam bu!... Her yerde yabancı olmak, her ayrılışta, her yola çıkışta, sonunda, kendi yerine, yurduna varabileceği umudunu taşımak, garip bir iştir.
*
Az konuşan, yalnızlığı asıl durumu bellemiş insanların çok konuştuklarını farkettiklerinde birden utanıp susmalarına benzet­tim susuşunu.
*
İnsanın bir zamanlar farkında olduğu bir di­rim dengesi ortaklığının yerini, sömürücülü­ğün, ya da daha kötüsü, aldırışsızlığın da ötesinde bir bakar körlüğün almış olmasını ürkünç buluyorum.
*
Bir "şarkı"sında, Aktunç "Susarsan yalnız kalırım/ Kırmızı kadar." diyor. Ozanla ressamın buluştuğu yer kırmızı... Kırmızı ne kadar da çok! Ses getirebilecek tek şey, yazılar; ama onlara da, kesinlikle, sessizce bakmak gerek. Yazıların altında bir taş kımıltısızlığı... Ardı yok-içi var diyorduk. Ancak girilebilir bir dünyadır bu. Çıkışı yoktur. Siz içine girdikten sonra dışı kalmamıştır. Dolanır durursunuz artık içinde.
*
Gerçekte, aldırışsızlığı tanıma yaşına eriyor olsa gerekti.
*
Sana, penceremin önünde duran o vişne ağacını anlatmıştım. Karanlıkta bile, ona bakmak bir mutluluktu, bolartırdı gönlümü. Sen o vişne ağacı gibisin, demek isterim sana. İlkyaz güneşinde sert, yalız, ışınımlı aklığıyla bir kışın daha ödülünü dağıtır gibi göğe karşı çiçeklenen, taçyaprakları pörsüyüp döküldüğünde ardından gelecek alın umuduyla bizi oyalayan, yemişi, koparılmazsa, uzun süre karara karara kışı bekleyen vişnenin bütün hallerini sende görüyor değilim elbet. Ama onun gibi bir yaşam umudusun benim için. Yaşanabileceğini , yaşamağa çalışmak gerekeceğini duyurup duran. Ama böyle sözler sana söylenemezmiş gibi gelir hep. Kurağın ateşi söndüren, soluk aldıran, kapıları açan yaz yağmuru gibisin bana. Ama sıkılırsın diye söylemekten kaçınırım.
*
Bir yaşamı sürüklemek miydi? Yalnızlığın, kopmuşluğun, yabancılığın alabildiğine özgür tozuna gömülmek miydi?
*
Sevdiğinin elden gittiğini duyan kişi çok kınanır mı, üzüntüsünü böyle dile getirdiği için?
*
Senden dinlediklerimi vakti gelince mi anımsarım, vakti gelip geçtikten hemen sonra mı? Merak ediyorum. 'Unutmamağa çalışacağım' diyebilmek isterdim, ama..." "Deme. Her şey, sırası gelince olur..."
*
Sevinin yaşanması ile sevişme aynı kişilerde buluşur da buluş­maz da. İkisi için de kişilerin biribirini çok iyi tanıması gerek. Ta­nımanın gerektirdiği emek, süre, gönül gücünün ilişkiyi soldurma­sına meydan vermemeli. Bu sırra ermek bir yaşam boyu sürebilir de. Yılmamasını bilmeli.
*
Bir zamanlar ölümsüzlüğün, sonrasızlığın simgesiydi kaplumbağa. Sonsuza dek yaşayacak yazıtlar bırakmak istediğiniz zaman koca taş kaplumbağalar yontturur, taş sırtlarına kazıtırmışız yazıları. Az ötede üç yüz yaşında bir kaplumbağa, ikiye bölünmüş... Sinekler ışığın muştusu gibi; güneşin değdiği yere konup konup kalkıyorlar. Güneş,leşe de diriye de ayırım gözetmeden değer. Ölmek bilmez taşlar arasında bunca ürkek, bunca yepelek dirim... Hayvanlar burada da mı insanların sevgisizligini öğrenmeğe başlıyor?"
*
Yazılacak, bitirilecek işi olduğu duygusu, ölümü uzakta tutmağa yarar diyenlere katılmıyorum; çok çok, yaşama devinimi içindeki adama, gereksizlikler dönemine girmediğini (henüz girmediğini) anlatır. Bu gereksizlikler dönemine (yaşlı insanın, kendinin de, çevresindeki gürültü patırdının da, kendisini yaşatagelmiş kuralların, alışkıların da gereksizliğini boğulurcasına duyduğu bu döneme) girmiş olmak, ölüm korkusu veren, ölümü “yaklaştıran” bir şey değildir artık. Ölüm kaygısından beter, ölümü özleten bir şeydir çoğu zaman… Yapılacak işler, henüz bir işe yarayabileceğimiz umudunu sürdürdüğümüz bir yorgunluk döneminde, bir yerimizi kemirirken… 

Çoğumuz, tasarladıklarını yapamadan, bitiremeden öleceğini, tasarlamaktan gene de vazgeçilemeyeceğini öğrenmiş olmalı; başkalarına bakmış, bakarak bir şeyler öğrenmişse. Kimimizse dar vakte… Yinelemek gereksiz.
*
Seninle gün boyu, gece boyu bir arada, günlerce bir arada kalmak hem güzel bir şeydi, düşlediğim bir şeydi, hem ürkütücü görünüyordu. Birbirimizden sıkılmamız tehlikesi vardı; sıkılmamızın türlü tatsız sonucu olabilirdi. Sıkılmadım. Üstelik, bu arada yaşamağı bayağı becerebiliyoruz, diyeceğiz. Sen de sıkılmadın sanırım. Ama bütün öykülerini yarım bıraktın. Kim bilir, öylesi daha uygun belki. Öyküler, ancak yazı gereği biter belki de....
*
Birkaç gün önce söylediğim sözleri işitiyorum şimdi sesinden. İkimiz de yangına bakmaktan bir an bile vazgeçmeden. Daha doğrusu ben sana dönüp bakmıyorum. Sesinden, senin de bana bakmadığını anlıyorum. "Kimin nasıl bir anısı haline geleceğimizi hiçbirimiz bilmeyiz..." Duruyorsun, ekliyorsun: "Kimin hangi anısına nereden girip katılacağımızı da..." Bu tümce senin. "Evet," diyorum. Yüzümüze vuran sıcaktan, ışıktan olsa gerek. usul usul dökülen bir ter duyuyorum göğsüme, sırtıma doğru. Şimdi bakıyorum sana, sen de yüzünü suya tutmuş gibisin. "İnelim artık," diyorum, "bu akşam bu saatte biz burada değiliz artık..." Saatler bir daha giriyor yaşamımıza. Son kez bakıyoruz.
*
Her yer, eksiksiz her yer, alevler içinde. Batı kıyısından doğu kıyısına dek her şey yanıyor. Ağaçlar, çalılar, evler, hayvanlar. İnsanlar kaçmış hep. Çatırdılardan, taşların çatlamasından, ağaçların devrilmesinden başka herhangi bir ses işitemiyoruz. İkimizden başka kimse kalmamış gibi bu dünyanın sonuna. Dipte, sahnede tutuşmuş birkaç çalı var. Onlar önemsiz. Sahne duvarının ardındaki bitki örtüsü de alevler içinde, duvardan fırlamış bir iki incir de. Yangın burada bize ulaşamaz, burası yıkılamaz. Ateşin ortasında bir ada. Gülümsüyorsun, gülümsüyorum. Bu kıyamet dışımızda koptu, tek seyircisi biziz. Sanki hep burada kalacağız artık. Bu cehennem sıcağında. Gün doğduğunda tüten yerler var hala ama ateş sönmüş. Ara ara duvarlardan biri gümbürtüyle yıkılıyor. Kemerse, yerinde duruyor. Bir yıkımı daha atlatmış demektir. Şimdi çıkıp gideceğiz. Geride bıraktığımız, bize yılar boyu mutluluk vermiş bir güzelliğin yıkıntısı. Kurtarmak için parmağımızı bile oynatmağa davranmadığımızdan yıkılıp yok olmuş bir güzellik. Bir güzellik daha, demek gerekir. Yaşamak, durmadan, ardında yıkıntılar bırakarak bir yerden bir yere gittiğimizi sanmak mıdır?

Bilge Karasu 
Narla İncire Gazel 
Geçmişimizi özümlemesini öğrenirsek andaçları savurabilir, anıları bir kıyıya itebilir, ilişkileri -gerektiğinde- koparabiliriz.
*
Arkadaşlıklarda, dostluklarda, sevgilerde, karşısındakini ele geçirilecek bir ülke gibi görenler vardır. Tedirgin eder beni böyleleri.
*
Yaşam yoksullaşırmış, çevremiz genişlemez daralırmış, dahası; cenazemizin arkasından yürüyecek olanların sayısı… Varsın olsun olacaksa o da. Yaşamayı öğrenmek gerek. Bu hesaplar yararsız.
*
Ölenlerin ardından yaşandığını, ölenle ölünmediğini herkes bir gün öğrenir. Ama eksilerek, azalarak, sakatlanarak, bir yeri koparak yaşandığını…
*
Ama, onun olmadığı bir yere gitmektense ömrüm boyunca yerimden kımıldamak istemediğimi biliyor.
*
Okur kitap arar ama kitabın da okuru bulduğunu ben çok gördüm. Açıklanabilir bir şey söylemiyorum belki, ama ‘rastlantılar’ın çoğu, açıklayamadığımız için rastlantı görünmez mi?
*
Belki de en mutlu masal, birbirlerine saygı duymuş, birbirlerini sevmekle gerçek eşitlik tansığına ulaşmış -ya da ulaşmaya çalışmış- sevgililerin masalı; bir araya gelmeleri için, ölmeleri, gömülmeleri gerekmiş olsa da.
*
Kişinin hastalıklarla uğraşması, dışarıdan sızmış bir düşmana kafa tutmasıdır. Yüreğin bozulması ise, kişiyi kendiyle karşı karşıya getiriyor olsa gerek.
*
Tuhaf değil mi, kurtarmak istediği şeyi kurtarmak için ne gerekiyorsa yaptığını sanan kişinin, ömrünün sonunda o şeyi boğmakta en büyük payı kendi eliyle getirmiş olduğunu anlaması?
*
Kendini düşünüyor; yalnızlıktan, başkalarıyla ancak istediği zaman görüşmekten, istediği zaman başkalarından kaçmaktan hoşlanıyor. Ama yalnızlıktan hoşlandığı, yalnızlığı aradığı halde, asıl sevdiği, asıl aradığı, kalabalık içinde bulunduğu, kalabalıktan uzak olmadığı bir sırada, bu kalabalıktan ayrılabilmek, yalnız kalabilmek, başkalarının yanından çekilmek, istediği için tek başına durabilmek… Farkında bunun.
*
Karşılık vermenizi hem bekliyor hem beklemiyorum. Açıkça soruyorum: Siz de gizlice lale yetiştirenlerden misiniz? Çekinmeden söyleyebilirsiniz bunu bana. Lale yetiştirenlerin varolduğunu işitmek başka, bu tutkuyu içinde taşıyan gerçek bir kişiyle karşılaşmak gene başka. Ne olur yalnızlığımda beni yalnız bırakmayın.
*
Sartre‘ye göre ‘cehennem başkaları‘dır. Eliot ise cehennem başkaları değil, cehennem biziz, cehennem bizim içimizdedir, diyor. Biz bu cehennemden, ancak kendi istememiz, kendi yolumuzu seçmek yetisi ile açacağımız ya da devireceğimiz kapılardan geçerek çıkabiliriz, demiş.
*
Geriye dönüp de hangi olay, hangi konuşma var belleğimde diye yokladığımda bir şey gelmiyor usuma. Belleksizin biriyim açıkçası.
*
Dehşet verici şeyse, şu: Sen geliyorsun, belli bir yer söylüyorsun; gider miyim diye kendimi yokluyorum, bakıyorum ki gücüm yok.

Bilge Karasu 

Bir Bozuk Saattir Yüreğim, Hep Sende Durur

Herkes seni sen zanneder.
Senin sen olmadığını bile bilmeden,
Sen bile..
Seni ben geçerken,
Derim ki,
Saati sorduklarında;
Onu ”O” geçiyordur.
Kimse anlam veremez.
Tamir ettirmedin gitti derler şu saati.
Ettirmek istiyor musun demezler.

Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.

Zamanı durdururum yüreğimde,
Sensiz geçtiği için,
Akrep yelkovana küskündür.
Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür.
Bil ki akrep yelkovanı geçerse,
Atan bu yüreğim durur.
Bırak bozuk kalsın, hiç değilse;

Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.

Turgut Uyar 
Uyar’da hissedilen sıkıntılar ya da gerginlikler, onun yaşadığı içsel çatışmalardan dolayı mı?
O bir muamma olarak kalacak bence. Belki de aile geçmişiyle alakalı. Kitapta bu meselenin üstüne gitmeye çalıştım; nasıl bir ilişkisi var ailesiyle diye sorup soruşturdum. Babası Arnavut, annesi Girit göçmen. Yoksul sayılabilecek bir ailede doğuyor, erken yaşlarda parasız yatılı olarak evden ayrılıyor, meslek olarak hiç hoşlanmadığı askerlikle iştigal etmesi sıkıntılarına ilişkin ipuçları olarak değerlendirilebilir. Orhan Koçak’ın bir lafı var: “Doğmuş olmak Turgut Uyar açısından bir yara,” diyor. Galiba öyle. Ama elbette yarasını dünyanın başına kakmamış. Şiirindeki gerilimler başka bir hadise, ayrı bir tartışma meselesi.

Derviş Aydın Akkoç
Turgut Uyar'ın Çocuklarıyız