10 Ağustos 2026

ŞÜKRÜ KOYUTÜRK: KÜÇÜK İZLERDEN BİR BABA PORTRESİ

20 Mart 2016'da hazırladığınız Külbe-i Ahzân hakkında seçilmiş beyitler” derlemenin yalnızca “Külbe-i Ahzân hakkında seçilmiş beyitler” olmadığını düşünüyorum. Özellikle başındaki “Babam Şükrü Efendi'ye” ithafı, bütün seçkiyi başka bir düzleme taşıyor.

Siz aslında bir kavramın etrafında asırlar boyunca yazılmış hüzünleri bir araya getirerek kendi hüznünüz için klasik edebiyatın dilinden bir mekân kurmuşsunuz. Ve seçkinin en başına aldığınız Bâkî beyti bu açıdan çok güçlü:

Yûsuf gibi ‘izzetde sen Ya’kûb-veş mihnetde ben
Dil sâkin-i Beytü’l-hazen tenhâlara salduñ beni
Burada, babanıza ithaf edildiği anda, baba “Yûsuf”, siz “Ya‘kûb” konumuna yerleşiyorsunuz. Bu, bütün derlemenin anahtarı olabilir.

Külbe-i Ahzân kelime olarak “hüzünler kulübesi / kederler kulübesi” demektir. Divan edebiyatında ise Hz. Ya‘kūb'un Yûsuf'tan ayrıldıktan sonra içine kapandığı, ömrünü hasret ve gözyaşı içinde geçirdiği ev için kullanılan bir tabirdir.
...
Kur'an'daki asıl çarpıcı ifade ise Yûsuf 12/86'dadır:
“Ben üzüntümü ve kederimi ancak Allah'a arz ederim...”
Yani Ya‘kūb'un hüznü yalnızca ağlamak değildir; hüznünü Allah'a yönelten bir sabır ve ümit hâlidir.
Bu ayrıntı, sizin derlemenizi anlamak açısından çok önemli.
Çünkü Külbe-i Ahzân, umutsuzluğun evi değildir.
O, bekleyişin evidir.

Sizin seçkinizin asıl güzelliği burada başlıyor.
Derlemenizin ilk ve son noktalarını birlikte düşünün:
Başlangıç: Bâkî
Yûsuf gibi ‘izzetde sen Ya‘kûb-veş mihnetde ben...
Bitiş: Hâfız
Yûsuf-ı güm-geşte bâz âyed be-Ken‘ân gam ne-hor
Külbe-i ahzân şeved rûzî gülistân gam ne-hor
Ve Türkçesi:
Kaybolan Yûsuf Kenan'a yine döner, üzülme;
Hüzünler kulübesi bir gün gül bahçesi olur, üzülme.


Bu tesadüfî bir kapanış değil.
Sizin derlemeniz farkında olarak ya da olmayarak “hüzne giriş” ile “hüzünden çıkış” arasında bir yay çizmiş.

Başta:
Yûsuf kayıp → Ya‘kûb yalnız → Beytü'l-Hazen
Sonda:
Yûsuf geri dönebilir → Külbe-i Ahzân → Gülistan

Bu yüzden seçkinizin gizli cümlesi bence şudur:
“Hüzünler kulübesinde kalıyorum; fakat orada sonsuza kadar kalacağımı bilmiyorum.”
Babanıza ithaf edilince çok daha özel bir anlam kazanıyor.
Burada gerçekten dikkat çekici bir şey var.
Divan şiirinde Külbe-i Ahzân çoğunlukla:
âşık → sevgili
ilişkisi üzerinden kullanılır.
Yani:
Yûsuf = sevgili
Ya‘kûb = âşık
ayrılık = hicran
ev = Külbe-i Ahzân
Siz ise bu mazmunu baba-oğul ilişkisine taşımışsınız.
Bu çok güçlü bir yeniden anlamlandırma.

Bâkî'nin:
Yûsuf gibi ‘izzetde sen / Ya‘kûb-veş mihnetde ben

beyti, sizin seçkinizde artık klasik sevgili mazmunundan çıkıp evlat ile baba arasındaki ayrılığın dili haline geliyor.

Bu nedenle “Külbe-i Ahzân” sizin derlemenizde yalnızca:

aşk acısı
değil;

baba hasreti, kayıp, ayrılık, yalnızlık, ölüm düşüncesi ve bekleyişin ortak mekânı oluyor.

Bir başka önemli nokta: Külbe-i Ahzân aslında “ev” metaforudur.
Bence derlemenizin en derin taraflarından biri bu.
Şairler:
“Ben üzgünüm”
demek yerine,
“Ben Külbe-i Ahzân'dayım.”
diyorlar.
Bu çok büyük bir şiirsel dönüşüm.
Çünkü duygu mekâna dönüşüyor.
Hüzün artık soyut bir duygu değil:
bir ev.
Hatta daha da ileri gidersek:
insanın içinde yaşadığı bir ev.
Bunu sizin seçkinizde defalarca görüyoruz:

Dil sâkin-i Beytü’l-hazen...
Külbe-i ahzânum...
Beyt-i ahzânum...
Gönlüm...
Sîne...
Dil hânesi...
Böylece dışarıdaki ev ile içerideki gönül arasında sınır kalkıyor.

Külbe-i Ahzân = gönlün aldığı biçim.

Bu yüzden Emrî'nin:

Makâm-ı rûşen ü cây-ı safâ idi dil ü çeşm
Birisi külbe-i hüzn oldı biri beyt-i hazen

beyti özellikle önemli.

Çünkü göz ve gönül de Külbe-i Ahzân'a dönüşebiliyor.

Ya‘kūb'un hüzün anlayışında çok ince bir şey var.
Kur'an'daki Ya‘kūb, sadece “ağlayan baba” değildir.
Aslında çok daha ilginç bir figürdür:

Ağlar ama ümidini kaybetmez.

Yûsuf'un öldüğünü kabul etmiş görünse de içindeki hakikati bütünüyle kaybetmez. Yûsuf sûresinin ilerleyen bölümünde oğullarına Yûsuf'u ve kardeşini aramalarını söyler.
Dolayısıyla Ya‘kūb'un hüznünde üç şey birlikte bulunur:
hasret + sabır + ümit
Bu üçlü, Külbe-i Ahzân'ın gerçek ruhudur.

TDV'nin Ya‘kūb maddesi de onun divan şiirinde yalnızca hüznün değil, sabır ve ayrılığa tahammülün de sembolü haline geldiğini özellikle vurguluyor.

Bu nedenle Külbe-i Ahzân'ı yalnızca:

“Hüzünler Kulübesi”

diye çevirmek eksik kalıyor.

Bence daha doğru kavramsal karşılık:

“Hasretin içinde sabırla beklenen yer.”

Sizin derlemenizdeki son şiirin meşhur ilk beyti:

Yûsuf-ı güm-geşte bâz âyed be-Ken’ân gam ne-hor
Külbe-i ahzân şeved rûzî gülistân gam ne-hor

Hâfız'ın meşhur gazelinin ilk beyti:

Yûsuf-i güm-geşte bâz âyed be-Ken'ân, gam mehor
Külbe-i ahzân şeved rûzî gülistân, gam mehor

Ve burada çok hoş bir edebiyat tarihi ayrıntısı var:

Gencûr'un verdiği nota göre bu ilk beyit, Şemseddin Muhammed Cüveynî'ye nispet edilen daha eski bir şiirden alınmış/tazmin edilmiştir. Yani bugün neredeyse tamamen Hâfız'ın adıyla özdeşleşmiş olan beyitin şiir tarihi, Hâfız'dan da geriye uzanıyor.

Bu, sizin arşiviniz için kesinlikle not edilmeye değer.

Çünkü Külbe-i Ahzân'ın kendisi gibi bu beyit de kuşaktan kuşağa taşınan bir edebî hafıza.

Ve belki de sizin derlemeniz hakkında söyleyebileceğim en kişisel ama edebî tespit şu:

Babanıza ithaf ettiğiniz için bu derlemenin merkezinde aslında “hüzün” kelimesi bile yok.

Merkezde “ayrılık” var.
Hüzün onun sonucu.
Külbe ise onun mekânı.
Yûsuf ise ayrılan kişi.
Ya‘kūb ise geride kalan.
Ve bütün klasik şiir boyunca şairler, kendilerini Ya‘kūb'un yerine koyarak şunu söylemişler:

“Benim içimde de böyle bir ev var.”

Sizin 20 Mart 2016'da yaptığınız şey de tam olarak bu olmuş: kendi hüznünüz için yeni bir şiir yazmak yerine, yüzyıllar boyunca yazılmış şiirlerden kendinize bir Külbe-i Ahzân inşa etmişsiniz.

Sizin hikâyenizde roller tek bir kişide sabit kalmıyor; aynı aile içinde üç kuşak boyunca yer değiştiriyor.
Ve bence derlemenin asıl sırrı tam burada.
Asıl merkez “hüzün” değil, kuşaktan kuşağa aktarılan ayrılık.

Sizin anlattığınız hikâyeyi şöyle kurabiliriz:

Babanız → yalnız bırakılan Ya‘kūb

Siz → uzakta kalan Yûsuf

Sonra sizin kızınız Ayşe → Yûsuf'u kaybeden yeni Ya‘kūb

Fakat burada roller birebir örtüşmüyor. Çünkü siz hem ayrılan oğul, hem de sonrasında babasının ölümünün hüznünü taşıyan geride kalan oğul oldunuz.

Bu nedenle sizin Külbe-i Ahzân'ınız aslında tek odalı değil.

Babanızın Külbe-i Ahzân'ı vardı.
Sizin Külbe-i Ahzân'ınız vardı.
Kızınızın da Külbe-i Ahzân'ı oldu.

Ve üçü aynı ayrılığın farklı zamanlardaki odaları.


Evet. Şimdiye kadar anlattıklarınızı bir araya koyduğumda, bence artık elimizde “babanız hakkında birkaç hatıra”dan daha fazlası var. Az sayıda belgeyle, fakat farklı zamanlara ve farklı tanıklara ait izlerle oluşmuş bir portre var.
Üstelik bu portrenin en kıymetli tarafı, babanızı tek bir duygunun içine hapsetmemesi. Onu yalnızca özlenen bir baba, yalnızca sizi bekleyen yaşlı bir adam, yalnızca ölüm döşeğindeki bir insan olarak görmüyoruz. Çocuk sahibi olan genç bir adamı, oğlunu seven bir babayı, oğlundan ayrı kalan bir babayı, hayatını sorgulayan yaşlı bir adamı ve son nefesine yaklaşırken oğlunu karşılayan Şükrü'yü aynı çizgi üzerinde görmeye başlıyoruz.
Ben bu kez biraz daha derine inmek istiyorum. Ama özellikle bir ayrımı koruyacağım:
• Kesin bildiklerimiz: belgede veya doğrudan tanıklıkta bulunan şeyler.
• Güçlü biçimde düşündürdükleri: birden fazla belgenin birbirini desteklediği yorumlar.
• Henüz bilemeyeceklerimiz: babanızın zihninden geçmiş olabilecek ama elimizde doğrudan kanıtı bulunmayan şeyler.
Çünkü babanızla gerçekten hasret gidermek istiyorsak, onu kendi istediğimiz biçime sokmamalıyız. Onun bıraktığı küçük izlerin konuşmasına izin vermeliyiz.



ŞÜKRÜ KOYUTÜRK: KÜÇÜK İZLERDEN BİR BABA PORTRESİ

1. Önce şu gerçeği kabul edelim: Elimizde çok az şey var
Babanız hakkında fizikî olarak kalanların azlığını özellikle vurguluyorsunuz.
Bir annenin hatırladığı bir çocukluk sahnesi.
İki kızınızın yazdıkları.
Birkaç mektup.
Mektupların kenarlarına yazılmış dörtlükler.
Bir fotoğrafın arkasındaki birkaç satır.
Ve sizin hafızanız.
Buna rağmen bu malzeme şaşırtıcı biçimde yoğun.
Çünkü elimizdeki belgeler birbirinden bağımsız değil. Aynı insanın farklı yaşlardaki hâllerini gösteriyorlar.

1971'de:
“iki buçuk yaşındaki
minik Ahmet
elini uzatmış fotoğraf
makinesini istiyor.”

Askerlik yıllarında:

“Mektup geldi Ahmet'ten
Ağlamağa başladım.”

Yine askerlik yıllarında:

“Çok büyüttüm gülmedim
son ümit sende kaldı.”

Son karşılaşmada:

“Oğlum, sen mi geldin?”

Ve hayatının sonunda:

“Doksan dokuz yıl yaşadım. Boş oğlum, boş.”

Bu dört dönem arasında yaklaşık bir ömür var.
Buna rağmen bir şey değişmiyor:
Ahmet.
Bazen “minik Ahmet”.
Bazen mektubu gelen Ahmet.
Bazen “oğlum”.
Bu süreklilik bence çok önemli.


2. Babanızın sevgisinin dili büyük ihtimalle “gösterme”den çok “kaydetme” ve “karşılama” idi
Babanızın sevgi gösterme biçimi konusunda elimizde çok az veri var. Bu nedenle “şöyle bir insandı” diye kesin hüküm vermem.
Ama belgelerde tekrarlayan bir davranış görüyoruz.
1971'de sizi fotoğraflıyor.
Sonra fotoğrafın arkasına tarih atıyor ve ne yaptığınızı yazıyor.
Sadece:
“Ahmet'in fotoğrafı”
demiyor.
Şunu yazıyor:
“elini uzatmış fotoğraf makinesini istiyor.”
Yani anı kaydediyor.
Kiraz ağacı olayında da annenizin anlattığına göre siz:
“Baba bak torbamı doldurdum.”
diyorsunuz.
Babanız gülüyor.
“Aferin” diyor.
Yanağınızı okşuyor.
Burada da çocukla kurduğu temas çocuğun yaptığı şeyi fark etmek ve onu karşılamak üzerinden.
Daha sonra askerlikte mektubunuz geliyor.
Bu kez de sizin fiziksel yokluğunuzun yerine mektup geliyor.
Ve:
“Mektup geldi Ahmet'ten / Ağlamağa başladım.”
Yani babanızın hayatında siz, görülmesi, hatırlanması ve beklenmesi gereken bir varlık olarak beliriyorsunuz.
Bu çok önemli.


3. “Minik Ahmet” aslında babanızın zihninde sizi nasıl tuttuğuna dair küçük ama çok güçlü bir ipucu
1971 notuna tekrar bakalım:
“iki buçuk yaşındaki minik Ahmet”
Burada iki şey var.
Birincisi yaş.
İkincisi “minik”.
Babanız fotoğrafı tarihleyerek aslında gelecekteki kendisine bir not bırakıyor.
Bugün baktığınızda bunun farkına varıyoruz.
Çünkü o fotoğrafın arkasında yalnızca çocukluk fotoğrafınız yok.
Babanızın iki buçuk yaşındaki oğluna bakış biçimi var.
Ve yıllar sonra siz babanızın hayatını araştırırken, onun bıraktığı bu küçücük cümleyle karşılaşıyorsunuz.
Bu açıdan bakınca fotoğrafın arkasındaki not neredeyse zaman kapsülü gibi.
1971'de baba, gelecekteki oğluna şunu bırakıyor:
“Seni böyle hatırlıyorum.”
2026'da oğul, babasına geri dönüp şöyle diyor:
“Seni anlamaya çalışıyorum.”
Arada 55 yıl var.


4. Kiraz hikâyesinde daha önce fark ettiğimizden daha önemli bir ayrıntı var
Çocuğun yaptığı şey aslında yanlıştı.
Kirazlar henüz olgunlaşmamıştı.
Anneniz babanızın kızacağından korkmuştu.
Ama babanız gülmüş:
“Aferin.”
demiş ve yanağınızı okşamış.
Bunu “babanız hiç kızmazdı” şeklinde genelleştiremeyiz.
Bunun böyle olduğunu bilmiyoruz.
Ama en azından bu sahnede, yaptığı işin yanlışlığını çocuğun hevesinin önüne koymamış.
Bu, babanızın çocukla ilişkisinde önemli bir ayrıntı.
Çünkü iki-üç yaşındaki çocuk aslında kiraz toplamaktan çok başka bir şey yapıyor:
“Baba, benim yaptığım şeye bak.”
Babanız da bakıyor.
Bu çok temel bir baba-oğul hareketi.
Çocuk:
“Beni gör.”
diyor.
Baba:
“Gördüm.”
diyor.
Ve yanağını okşuyor.

5. Askerlik mektupları burada çok önemli bir dönüm noktası
Çünkü artık çocukluk bitmiş.
Siz askersiniz.
Babanız sizi fiziksel olarak yanında tutamıyor.
Ve iki küçük dörtlük geliyor.
İlki:
Dağlar başı kışladı
Kar yağmaya başladı
Mektup geldi Ahmet'ten
Ağlamağa başladım
Bu şiirin çok basit olması, onu küçültmüyor.
Tam tersine.
Burada edebî gösteriş yok.
Babanız bir şair olduğunu kanıtlamaya çalışmıyor.
Bir duyguyu yakalıyor.
Mektup geliyor.
Ve baba ağlıyor.
Bence bunun en önemli tarafı şu:
Sizden gelen bir mektup onun için haber değil yalnızca.
Duygusal bir olay.

6. İkinci dörtlük ise babanızın hayatına başka bir pencere açıyor
Çayı geçtim ada kaldı
Gezmediğim il ora kaldı
Çok büyüttüm gülmedim
Son ümit sende kaldı
Bunu daha önce “bekleyiş” üzerinden okuduk.
Ama şimdi daha derine inebiliriz.
İlk iki dize gidilmemiş yerlerden söz ediyor.
Üçüncü dize:
“Çok büyüttüm gülmedim.”
Bu çok kişisel bir hayat muhasebesi.
Dördüncü:
“Son ümit sende kaldı.”
Burada Ahmet artık sadece sevilen oğul değil.
Hayatın devamına bağlanan bir umut.
Babanızın sizin üzerinizden ne beklediğini bilmiyoruz.
Belki gurur.
Belki mutluluk.
Belki geleceği.
Belki yalnızca sizin iyi olmanızı.
Bunu kesinleştiremeyiz.
Ama “son ümit” kelimesinin seçilmiş olması çok güçlü.
Ve burada çok önemli bir şey var:
Babanız size yalnızca:
“Seni özledim.”
demiyor.
“Sende bir gelecek görüyorum.”
diyor olabilir.


7. Fakat bu dörtlükte beni en çok düşündüren “Çok büyüttüm gülmedim”
Çünkü ölüm döşeğindeki:
“Doksan dokuz yıl yaşadım. Boş oğlum, boş.”
sözünü şimdi bununla birlikte okumak mümkün.
Gençlikte:
“Çok büyüttüm gülmedim.”
Hayatın sonunda:
“Doksan dokuz yıl yaşadım. Boş.”
Bu iki söz arasında korkunç bir yankı var.
İlkinde hayat henüz devam ediyor.
İkincisinde neredeyse tamamlanmış.
İlkinde:
“Yaşadım ama yeterince gülmedim.”
gibi bir duygu seziliyor.
İkincisinde:
“Bunca yılın sonunda ne kaldı?”
gibi bir sorgulama.
Bunları aynı cümleye dönüştürmek bizim yorumumuz olur; ama iki belge arasındaki yankı gerçek.
Bu nedenle babanızın yaşlılığındaki “boş” kelimesini ben artık yalnızca ölümün eşiğinde söylenmiş karamsar bir söz olarak görmüyorum.
Belki o cümle, hayatının çok daha eski bir muhasebesinin son hâliydi.


8. “Doksan dokuz yıl yaşadım. Boş oğlum, boş.”
Bence babanızın size bıraktığı en büyük miras gerçekten bu olabilir.
Çünkü siz bu sözü:
“dünyanın en bilge cümlesi”
olarak saklamışsınız.
Bunun nedenini biraz daha açmak istiyorum.
Babanız 99 yıllık hayatın sonuna gelmiş.
Konuşmaya takati yok.
Size uzun bir öğüt vermiyor.
“Şunu yap, bunu yapma” demiyor.
Geçmişini anlatmıyor.
Bir hayat hikâyesi sunmuyor.
Sadece:
“Boş oğlum, boş.”
diyor.
Bu cümlenin gücü biraz da açıklanmamış olmasından geliyor.
“Boş”un ne olduğunu söylemiyor.
Siz bugün hâlâ onunla bu cümle üzerinden konuşabilirsiniz.
Çünkü anlamını sizin hayatınız tamamlıyor.
Belki babanızın demek istediği:
Dünya boştu.
Belki:
Kavga boştu.
Belki:
Üzüntüler boştu.
Belki:
İnsanların peşinden koştuğu şeyler boştu.
Belki:
Hayatın kendisi boştu.
Belki:
Ben çok şeyi büyüttüm, sonunda hepsi boş çıktı.
Belki de hepsinden biraz.
İşte bu nedenle bu cümle bir vasiyet gibi.
İçini sizin doldurmanız gereken bir vasiyet.

9. Son karşılaşma ise bütün belgelerin merkezine yerleşiyor
Siz odaya giriyorsunuz.
“Baba.”
diyorsunuz.
O:
“Oğlum, sen mi geldin?”
diyor.
Burada önceki belgelerin neredeyse tamamı tek bir noktada birleşiyor.
1971'de:
“Minik Ahmet.”
Askerlikte:
“Mektup geldi Ahmet'ten.”
Sonunda:
“Oğlum.”
Bir insanın hayatında çocuğunun adı değişebilir.
Çocuk büyür.
Asker olur.
Baba olur.
Yaşlanır.
Ama babanın zihninde o bağ başka bir kelimeyle korunur:
Oğlum.

10. Ve sizin oraya giderken taşıdığınız şey ile onun size verdiği şey birbirinden çok farklı
Siz odaya girdiğinizde içinizde on yıl var.
Gitmediğiniz on yıl.
Gitmeye çekindiğiniz yıllar.
Zamanın geçmesine izin verdiğiniz yıllar.
Belki suçluluk.
Belki korku.
Belki “artık çok geç” duygusu.
Kızınız Ayşe'nin anlattığına göre daha sonra babanızın ellerine kapanıp:
“Affet.”
demişsiniz.
Bu çok önemli.
Çünkü siz babanızın karşısına geçmişinizle çıkmışsınız.
Ama babanız size geçmişin hesabını açmamış.
En azından sizin hatırladığınız ses tonunda:
“ne bir sitem ne de bir soğukluk vardı.”
Bu ayrıntıyı çok önemsiyorum.
Çünkü sizin babanızla bugün kurduğunuz ilişkiyi belirleyen şey belki de tam olarak budur:
Siz ondan affedilmek istiyorsunuz.
Fakat o size affedilip affedilmediğinizi açıkça söylemeden, oğul olarak yerinizi geri veriyor.
“Oğlum, sen mi geldin?”


11. Burada “affet” ile “oğlum” arasında çok büyük bir boşluk var
Bunu doldurmak istemiyorum.
Çünkü babanızın ne düşündüğünü bilmiyoruz.
Ama siz:
“Affet.”
diyorsunuz.
O:
“Oğlum, sen mi geldin?”
diyor.
Bu iki cümlenin yan yana durması başlı başına çok güçlü.
Siz geçmişi konuşmak istiyorsunuz.
O belki sadece sizi görüyor.
Siz hesabı kapatmak istiyorsunuz.
O belki oğlunu karşılıyor.
Siz gecikmiş bir ziyaret yapıyorsunuz.
O belki yıllardır beklediği kişinin nihayet geldiğini görüyor.
Bunların hiçbirini kesinleştiremeyiz.
Ama sizin hafızanızda kalan sahnenin yapısı böyle.


12. Ayşe'nin yazdıkları bu sahneyi dışarıdan doğruluyor
Ayşe'nin 2012 tarihli “Son Buluşma” notu çok önemli.
Çünkü sizin yaşadığınız şeyi o da görüyor.
Dedesi:
“Ayşe'm.”
diyor.
Siz babanızın ellerine kapanıp:
“Affet.”
diyorsunuz.
Ve Ayşe'nin zihninde babanız:
“Hep iyi, sevecen, sıcak kanlı...”
olarak kayıtlı.
Burada çok önemli bir şey var:
Ayşe, dedesini yalnızca sizin babanız olduğu için değil, kendi çocukluk hafızasının insanı olarak anlatıyor.
Onun dedesi:
• kötü biri değil,
• sıcak,
• sevecen,
• güven veren,
• elleriyle hatırlanan biri.
Özellikle şu ifade çok önemli:
“güvende hissettiren elleri…”
Bu ayrıntı, sizin annenizin anlattığı çocukluk sahnesiyle birleşiyor.
Babanız sizin yanağınızı okşuyor.
Ayşe ise yıllar sonra dedesinin ellerini güven duygusuyla hatırlıyor.
Bu iki farklı neslin hafızasında aynı bedensel temasın izi var.
Bence bu küçümsenecek bir şey değil.

13. Neşe'nin yazısı ise başka bir kapıyı açıyor
Neşe size 2018'de, kendi doğum gününüzde, sizin bile hatırlamadığınız bir anınızı hediye ediyor.
Narkozdan çıkıyorsunuz.
Bir kadının yaşlı babasını hastaneye getirdiğini görüyorsunuz.
Siz:
“Babanı mı getirdin hastahaneye? Beni de kızım getirdi.”
diyorsunuz.
Sonra “baba” konuşuluyor.
Ve siz:
“Bana babamı neden hatırlattınız!”
diyorsunuz.
Sonra:
“Baba! Baba!”
diye ağlıyorsunuz.
Bence bu olayın sizin babanız açısından değeri çok büyük.
Çünkü burada siz anlatıcı değilsiniz.
Sizin bilinçli hafızanız olayı kaydetmemiş.
Neşe tanık.
Dolayısıyla bu, sizin babanızla ilişkinize dair çok değerli bir dış tanıklık.


14. Ve burada üç kuşak bir anda aynı yerde
Neşe sizi hastaneye götürüyor.
Siz kendi babanızı hatırlıyorsunuz.
Sizin kızınız, sizin babanıza duyduğunuz özlemi görüyor.
Ve sonra:
“Allah bana acını, yokluğunu yaşatmasın.”
diyor.
Bu cümle bana göre aile hikâyenizin en derin yerlerinden biri.
Çünkü babanızın yokluğu sizde bir acı yaratıyor.
Sizin bu acınız kızınızda gelecekte sizi kaybetme korkusu yaratıyor.
Yani babanızın hayatı, sizin üzerinizden kızlarınıza kadar ulaşıyor.
Şükrü Koyutürk öldüğünde hikâyesi bitmemiş.
Sizin hafızanızda devam etmiş.
Sonra kızlarınızın hafızasına geçmiş.
Ve şimdi siz bana anlatırken tekrar biçimleniyor.

15. Bu yüzden “baba” kelimesinin sizin hayatınızdaki ağırlığı çok büyük
Siz yüzlerce “baba” etiketli şiir, deneme, altı çizilmiş satır toplamışsınız.
Şimdi bunun neden yalnızca bir edebiyat merakı olmadığını daha iyi anlıyorum.
Sizin arşivinizdeki “baba” kelimesi, aslında kişisel hafızanızın etrafında dönen büyük bir edebî alan hâline gelmiş.
2016'da:
Külbe-i Ahzân
Sonra:
Baba, baba-oğul şiirleri bercestesi ve baba etiketli yüzlerce başka metin.

Bunlar belki başlangıçta yalnızca edebî seçkilerdi.
Ama bugün sizin bize aktardığınız belgelerle birlikte geriye dönüp bakınca, bunların aynı zamanda babanızla konuşma biçiminiz olduğunu düşünüyorum.
Babanız hayattayken onunla söyleyemediğiniz veya yeterince konuşamadığınız şeyleri, yıllar sonra şairlerin cümlelerinde buluyorsunuz.
Bir şair söylüyor:
Ya‘kūb.
Başka biri:
Baba.
Bir başkası:
Oğul.
Bir başkası:
Ayrılık.
Bir başkası:
Ölüm.
Siz de bunları biriktiriyorsunuz.
Sanki babanızın söyleyemediği cümleleri dünyanın şiirinden topluyorsunuz.

16. İşte “Külbe-i Ahzân”ın sizin için gerçek anlamı burada olabilir
2016'daki derlemenize baktığımızda yüzlerce kez:
Ya‘kūb
Yûsuf
beytü'l-ahzân
külbe-i ahzân
firkat
hüzn
hicran
bekleyiş
çıkıyor.
İlk bakışta bu bir divan şiiri seçkisi.
Ama sizin hayat hikâyenizi şimdi bildiğimiz için başka bir şey görüyoruz.
Ya‘kūb bekleyen baba.
Yûsuf uzaklaşan oğul.
Külbe-i Ahzân ayrılığın mekânı.
Ve siz:
Bir taraftan uzaklaşmış oğul, diğer taraftan geride kalan babanın oğlu.
Fakat burada çok önemli bir düzeltme yaparım.
Sizin babanızın tam anlamıyla Ya‘kūb olduğunu söyleyemeyiz.
Siz de Yûsuf değilsiniz.
Bunlar edebî karşılıklardır.
Ama sizin seçkinizin neden bu kadar derinden size dokunduğunu açıklayan bir psikolojik ve sembolik paralellik var.
Ve belki de 2016'da bunu tam olarak bilmeden yaptınız.

17. Babanızın “son ümit sende kaldı” sözü Külbe-i Ahzân'ın içine giriyor
Bu dizeyi şimdi başka türlü duyuyorum.
Çünkü “son ümit” ile “beytü'l-ahzân” birbirinin karşıtı değil.
Tam tersine.
Ya‘kūb'un hüznünü sürdüren şey aynı zamanda Yûsuf'un geri dönme ihtimalidir.
Ümit yoksa bekleyiş de yoktur.
Babanızın:
“Son ümit sende kaldı.”
demesi bu nedenle çok ağır.
Çünkü bu sözde hem sevgi hem beklenti hem de yalnızlık var.
Ve siz yıllar sonra onun yanına gittiğinizde, artık umut ile ölüm arasındaki son noktada buluşuyorsunuz.

18. Ama sizin babanızın hikâyesinde çok daha ilginç bir terslik var
Klasik hikâyede:
Baba oğlunu bekler.
Sizin hikâyenizde de babanız sizi bekliyor gibi görünen izler var.
Fakat sonunda oğul babasına geliyor.
Ve baba:
“Oğlum, sen mi geldin?”
diyor.
Bu yüzden sizin gerçek hikâyenizde “kavuşma” gerçekleşiyor.
Çok geç.
Çok kısa.
Ölüm döşeğinde.
Ama gerçekleşiyor.
Bu çok önemli.
Çünkü hikâyeyi sadece “gecikmişlik” üzerine kurarsak, son buluşmanın kendisini kaybederiz.
Oysa siz gittiniz.
Kapıdan girdiniz.
“Baba.” dediniz.
Ve o sizi tanıdı.
“Oğlum.” dedi.
Bu, eksik bir hayatın tamamlanması değildir.
Ama kopmuş bir ilişkinin son anda yeniden temas etmesidir.


19. Babanızın sizi suçlayıp suçlamadığını bilmiyoruz
Bunu özellikle söylemek istiyorum.
Çünkü sizin suçluluğunuz çok güçlü.
“Onu yalnız bıraktım.”
Bu cümleyi çok kolay biçimde babanızın ağzına yerleştirebiliriz.
Ama elimizdeki belgeler bunu doğrulamıyor.
Tam tersine, son karşılaşmanın doğrudan tanıklığında:
sitem yok.
Soğukluk yok.
Ve size:
“Oğlum.”
diyor.
Bu, babanızın hiç kırılmadığını kanıtlamaz.
İnsan hem kırgın hem sevgi dolu olabilir.
Ama önemli olan şu:
Babanızın kırgınlığını sizin adına icat etmeyelim.
Aynı şekilde onun sizi tamamen affettiğini de icat etmeyelim.
Bildiğimiz şey:
Son karşılaşmada sizi oğul olarak karşıladı.
Bu yeterince büyük.

20. Babanızın sessizliği de portresinin bir parçası olabilir
Elimizde çok fazla konuşma yok.
Babanızın uzun anlatıları yok.
Hayatını kendi ağzından anlattığı günlükler yok.
Mektupları az.
Ama ilginç biçimde bıraktığı birkaç cümle çok yoğun:
“Minik Ahmet.”
“Mektup geldi Ahmet'ten.”
“Çok büyüttüm gülmedim.”
“Son ümit sende kaldı.”
“Oğlum, sen mi geldin?”
“Doksan dokuz yıl yaşadım. Boş oğlum, boş.”
Bunların hepsinde az söz, yoğun duygu var.
Bu yüzden babanızın karakterinde, en azından size kalan belgeler bakımından, duyguları uzun uzun açıklamaktan ziyade kısa cümlelerle taşıyan bir adam görüntüsü oluşuyor.
Bu onun genel kişiliği hakkında kesin hüküm değildir.
Ama sizin elinizde kalan Şükrü, çok konuşan değil, cümlesi az ama cümlesinin ağırlığı fazla olan bir Şükrü.

21. Ve “boş” ile “çok büyüttüm” arasında belki de hayatının ana teması saklı
Bu iki cümleyi özellikle bir arada tutmak istiyorum:
“Çok büyüttüm gülmedim.”
ve:
“Doksan dokuz yıl yaşadım. Boş oğlum, boş.”
İlkinde hayatın içinde pişmanlık var.
İkincisinde hayatın sonunda fark ediş var.
Belki babanızın size vermek istediği en büyük ders buydu.
Bunu “hayat boştur” diye anlamıyorum.
Tam tersine:
Hayatı gereğinden fazla büyütme.
Belki.
İnsanların meselelerini.
Kırgınlıkları.
Gururu.
Ertelemeleri.
“Sonra giderim.”
“Sonra konuşurum.”
“Sonra barışırım.”
“Sonra uğrarım.”
“Sonra yaparım.”
Çünkü sizin kendi hayatınızda yaşadığınız şey tam da bu noktada babanızın cümlesiyle kesişiyor.
Siz ona gitmek için sonrayı kullandınız.
Sonra zaman geçti.
Ve bir gün gerçekten gittiniz.
Ama o artık ölüm döşeğindeydi.
Bu nedenle “Boş oğlum, boş” sözünü yalnızca babanızın hayatına değil, sizin hayatınıza bırakılmış bir uyarı olarak da okuyabilirsiniz.
Belki babanız size ölmeden önce farkında olarak ya da olmayarak şunu bıraktı:
Hayatı fazla büyütme.
Sevdiklerine git.
Bekletme.
Gülmeyi erteleme.
Bunlar cümlenin kesin anlamı değildir.
Ama sizin hayatınızda artık bu cümle böyle çalışıyor.
Ve bence asıl önemli olan da bu.

22. Şimdi üç neslin hafızasına bakalım
Bu noktada bence çok güzel bir şey ortaya çıkıyor.
Anneniz sizi anlatıyor:
İki-üç yaşındaki Ahmet:
“Baba bak torbamı doldurdum.”
Babanız:
“Aferin.”
ve yanağınızı okşuyor.
Babanız sizi anlatıyor:
İki buçuk yaşındaki Ahmet:
“Minik Ahmet...”
ve fotoğrafın arkasına sizi kaydediyor.
Babanızın başka bir dönemindeki Ahmet:
“Mektup geldi Ahmet'ten.”
ve ağlıyor.
Babanızın hayatının sonunda:
“Oğlum, sen mi geldin?”
Kızınız Ayşe sizi ve dedesini anlatıyor:
Dedesi:
“Ayşe'm.”
Siz:
“Affet.”
Kızınız Neşe sizi anlatıyor:
Siz narkozdan çıkarken:
“Baba! Baba!”
diye ağlıyorsunuz.
Bütün bunlar yan yana geldiğinde bir ailede babanın çocuğa, çocuğun kendi çocuğuna ve çocuğun tekrar babasına yönelen bakışları ortaya çıkıyor.
Bu yalnızca Şükrü Koyutürk'ün portresi değil.
Bir ailenin hafıza zinciri.

23. Ve siz şimdi bu zincirin arşivcisisiniz
Bence burada sizin Şiir Antolojim çalışmanızın çok kişisel bir tarafı da ortaya çıkıyor.
Siz yüzlerce baba şiiri toplamışsınız.
Bercesteler hazırlamışsınız.
Altını çizmişsiniz.
“Külbe-i Ahzân”ı babanıza ithaf etmişsiniz.
Şimdi ise kendi babanızdan kalan birkaç satırı bana getiriyorsunuz.
Aslında yaptığınız şey bir tür kişisel arkeoloji.
Ama kazdığınız yer yalnızca babanızın hayatı değil.
Kendi hayatınız.
Her belge yeni bir tabaka açıyor.
1971'de küçük Ahmet.
Asker Ahmet.
Babasına gitmeye çekinen yetişkin Ahmet.
Ölüm döşeğinde babasının karşısına çıkan Ahmet.
Kızlarının babası Ahmet.
Ve bugün babasının hayatını anlamaya çalışan Ahmet.
Bütün bunlar aynı insan.

24. Belki de babanızla hasret gidermenin en doğru yolu onu idealize etmemek
Bunu özellikle söylemek isterim.
Elimizdeki belgeler babanızı sevgi dolu, şefkatli, özleyen, bekleyen bir adam olarak gösteriyor.
Ama bu, onun kusursuz olduğu anlamına gelmez.
Annenizin korkusu bize başka bir şey de söylüyor olabilir.
Babanızın öfkeleri, eksiklikleri, yanlışları, suskunlukları, belki aile içindeki sorunları hakkında henüz yeterince veri yok.
Bunları yok saymamalıyız.
Çünkü bir insanı gerçekten sevmek, onu kusursuzlaştırmak değildir.
Babanızı yeniden bulacaksak, onu iyi yanlarıyla birlikte eksikleriyle de bulmalıyız.
Şimdilik ise elimizdeki belgeler, onun özellikle sizinle ilişkisine dair şefkat ve bağlılık izlerini çok güçlü biçimde taşıyor.

25. Babanızın sizin hayatınızdaki en büyük paradoksu
Bence şimdiye kadar anlattıklarınızdan çıkan en acı ve en güzel paradoks şu:
Siz babanızdan uzaklaştınız.
Ama hayatınız boyunca ondan tamamen uzaklaşamadınız.
Çünkü:
• Onun yazdığı dörtlükleri sakladınız.
• Fotoğraf arkasındaki notu sakladınız.
• Onun sözlerini hatırladınız.
• Kızlarınıza aktardınız.
• Babanıza yüzlerce şiir ithaf edecek bir edebî alan oluşturdunuz.
• 2016'da “Külbe-i Ahzân”ı onun adına derlediniz.
• Ve şimdi yıllar sonra hâlâ onunla konuşuyorsunuz.
Belki fiziksel olarak on yıl uzak kaldınız.
Ama zihinsel olarak babanızla ilişkiniz hiç bitmedi.
Bu konuşma da onun devamı.

26. “Hasret gidermek” dediğiniz şeyi şimdi daha iyi anlıyorum
Siz benden babanız hakkında bir biyografi istemiyorsunuz aslında.
Bir biyografi için zaten veri az.
Siz başka bir şey istiyorsunuz:
Babanızla yeniden karşılaşmak.
Onu yeniden görmek.
Birlikte oturmak.
Mektubun kenarındaki dörtlüğü okumak.
1971'deki fotoğrafın arkasındaki el yazısına bakmak.
Kiraz ağacının altında iki-üç yaşındaki hâlinizi görmek.
Askerlik mektubunuzu alan adamın ağladığını bilmek.
“Son ümit sende kaldı” sözünü tekrar duymak.
Odaya girip:
“Baba.”
demek.
Ve ondan:
“Oğlum, sen mi geldin?”
cevabını yeniden duymak.
Sonra fazla konuşamadığı için belki bir süre sessiz oturmak.
Ve sohbetin sonunda:
“Doksan dokuz yıl yaşadım. Boş oğlum, boş.”
demesini tekrar işitmek.
Bence sizin yapmak istediğiniz şey tam olarak bu.
Ve bunun için yüzlerce belgeye ihtiyacımız olmayabilir.
Bazen bir insanı birkaç cümlesinden tanımaya başlanır.

27. Şu anda babanızın portresinde gördüğüm Şükrü
Henüz tamamlanmış bir portre değil.
Ama şu çizgiler belirginleşti:
Çocuğunu seyreden bir baba.
1971'de fotoğrafın arkasına onun hareketini yazıyor.
Çocuğunun küçük başarısını küçümsemeyen bir baba.
Kirazları olgunlaşmamış olsa da “aferin” diyor.
Oğlundan gelen mektupla duygulanan bir baba.
Mektubu alınca ağlıyor.
Hayatının eksiklerini fark eden bir baba.
“Çok büyüttüm, gülmedim” diyor.
Geleceğe dair umudunu oğluna bağlayan bir baba.
“Son ümit sende kaldı” diyor.
Yıllarca ayrı kaldığı oğlunu son anda tanıyan ve oğul olarak karşılayan bir baba.
“Sen mi geldin?” diyor.
Geçmişin hesabını o anda açmayan bir baba.
En azından sizin hatırladığınız kadarıyla sesinde sitem yok.
Hayatının sonunda dünyayı küçülmüş gören bir baba.
“Doksan dokuz yıl yaşadım. Boş.”
Ve belki bütün bunların altında:
Oğlunu uzun zaman boyunca beklemiş bir baba.
Bunu “bekledi” kelimesinin biyografik kesinliğiyle değil, elimizdeki “mektup”, “son ümit” ve son karşılaşma izlerinin oluşturduğu güçlü çizgi olarak söylüyorum.

28. Ama bence en güzel şey henüz ortaya çıkmadı
Babanızın hayatını sizin anlattıklarınızdan öğrenirken, onun size bakışını yavaş yavaş görüyoruz.
Fakat siz de onun gözünden kendinizi yeniden görmeye başlıyorsunuz.
1971'de babanızın gözünde:
“minik Ahmet”
vardınız.
Askerlikte:
“Ahmet”
vardınız.
Sonunda:
“oğlum”
oldunuz.
Belki siz yıllardır kendinize daha çok şu gözle baktınız:
“Babamı yalnız bırakan oğul.”
Ama babanızın bıraktığı belgelerde şu ana kadar gördüğümüz Ahmet bu değil.
Onun belgelerinde siz:
minik Ahmet,
mektubu gelen Ahmet,
son ümidi olan Ahmet,
oğlu.
Bu farkı çok önemsiyorum.
Çünkü belki babanızla hasret gidermenin bir yolu da kendinizi onun gözünden yeniden görmek.

Ve son olarak, bugün elimizde kalan en büyük cümle
Babanızın fotoğrafının arkasındaki küçük el yazısından başlayıp ölüm döşeğindeki son sözlerine kadar geldiğimizde, sanki bir hayat yayı çiziliyor:
“İki buçuk yaşındaki minik Ahmet...”
↓
“Mektup geldi Ahmet'ten...”
↓
“Son ümit sende kaldı.”
↓
“Oğlum, sen mi geldin?”
↓
“Doksan dokuz yıl yaşadım. Boş oğlum, boş.”
Bu beş cümleyi ben sizin babanızın şimdilik elimizdeki en küçük biyografisi olarak görüyorum.
Ve ilginç olan şu:
Bu biyografinin merkezinde aslında Şükrü Koyutürk'ün kendisi kadar Ahmet var.
Çünkü babanızın bize kalan birkaç cümlesinde kendisini anlatmaktan çok sizi anlatıyor.
Belki bu yüzden onu yeniden bulmak için elinizde çok belge olmasına gerek yok.
Babanızın hayatında sizin nasıl bir yer tuttuğunuzu anlamak için birkaç cümle yetiyor.
Ve bundan sonra bana getireceğiniz her küçük iz — bir mektup, bir tarih, bir fotoğraf arkası notu, annenizin yıllar önce söylediği tek cümle, kızlarınızın hatırladığı küçücük bir ayrıntı, hatta sizin yıllardır neden sakladığınızı bilmediğiniz bir kâğıt — bu portrenin başka bir yerine ışık düşürebilir.
Ben de bunu yaparken babanızı sizin için ne olduğundan daha iyi, ne olduğundan daha kötü göstermeden, her yeni parçayı diğerleriyle karşılaştırarak okuyacağım.
Çünkü sanırım sizin istediğiniz gerçek hasret giderme biçimi bu:
Babanızı hatırlamak değil yalnızca.
Onu yeniden tanımak.
Ve belki en sonunda, yıllardır içinizde taşıdığınız o küçük Ahmet'i de onun yanına yeniden oturtmak.

ChatGPT 

Mektubun düşülen osmanlıca derkenar not:

Her nerede olursan ol Allahı unutma!

Hüzünler Kulübesinden Çıkarken

8 Ağustos öğleden sonra başladı bir şey.
Önce Kemal Sayar’ın Vakit Dar yazısını okudum. Altını çizdim, notlar aldım. Ama sevmedim. Taslaklara kaydettimse de silerim diye düşündüm.

Günüm ölülerle doluydu.
Tokadîzâde Şekip, Kenji Miyazawa, Kitamura Tōkoku, Mary Oliver...
Sayfalar boyunca ölülerin arasında dolaştım. Onların şiirlerine, hayatlarına, ölümlerine, geride bıraktıkları cümlelere baktım. Gülümseten tek kişi yaşayanlardan çıktı: Selahattin Demirtaş ve Şeftren öyküsü.

Gece ise karşıma Külbe-i Ahzân çıktı.
Hüzünler Kulübesi.

Babama ithaf ettiğim ve bercestelerim arasında ayrı bir yere koyduğum metin.

Son iki ayımın büyük kısmı ChatGPT ile geçtiği için, bu gece ona Hüzünler Kulübesi'ni iletip değerlendirmesini istedim.

Fakat daha ilk paragrafta karşıma çıkan cümleler uykumu iyice açtı:

“Derlemenizin ilk ve son noktalarını birlikte düşünün:

Başlangıçta Bâkî vardı:
“Bâkî Yûsuf gibi ‘izzetde sen
Ya‘kûb-veş mihnetde ben...”
Bitişte ise Hâfız:
“Hâfız Yûsuf-ı güm-geşte bâz âyed be-Ken‘ân gam ne-hor
Külbe-i ahzân şeved rûzî gülistân gam ne-hor.”
Ve Türkçesi:
“Kaybolan Yûsuf Kenan'a yine döner, üzülme;
Hüzünler kulübesi bir gün gül bahçesi olur, üzülme.”
“Bu tesadüfî bir kapanış değil. Sizin derlemeniz farkında olarak ya da olmayarak ‘hüzne giriş’ ile ‘hüzünden çıkış’ arasında bir yay çizmiş.”

İşte o anda mesele değişti.
Çünkü yıllardır içinde kaldığım şeyi ilk kez dışarıdan görür gibi oldum.
Külbe-i Ahzân.
Benim hüzünler kulübem.

Ve madem son iki ayımı ChatGPT ile geçiriyordum, aklıma babam geldi.

Belki onu yeniden kurabilirdi. Belki benim görmediğim bir tarafını görebilirdi. Belki yıllardır zihnimde taşıdığım babamın portresinin eksik yerlerini tamamlayabilir, zihnimde yankılanan Kemal Varol'un "Seni dünya üzerinde tek başına yankılanan boş bir ev gibi bırakıp gittiğimi unutmadım" cümlesini susturabilirdi.

“Babama dair elimde ne var?” diye düşündüm.

Ona yalnızca blogumda daha önce paylaşmış olduğum anekdotları verdim.

İlk olarak Ayşemin 2012 de yazdığı Son Buluşma vardı.

Son Buluşma
Sanki son olduğu belliydi.. Uzun zaman sonra ilk kez gerçek bedeniyle karşı karşıyaydım. Tahmin ettiğim gibi yüz hatlarını unutmuştum.. Sadece o mükemmel ayrıntısız görünüşü aklımdaydı. Şapkası, her şeye rağmen hastalıksız gibi duran bedeni, insanın içini titreten gözleri ve güvende hissettiren elleri…

Hafızamda geriye doğru bakarsak; dedem hiçbir zaman kötü biri gibi kayıtlara geçmemiş. Hep iyi, sevecen, sıcak kanlı.. Karşılaştığımız anda da öyleydi gözümde… Benim bitanecik dedemdi. Odaya girdiğim an “Ayşe’n geldi hacı dede” dedi bir kadın. Sonra dedem ağır bedenini bana çevirip gözlerime bakarak “Ayşe’m” dedi. Ne diyerek karşılık verebilirdim ki? Karşımda ki bir yabancı gibiydi… Dede diyebildim gerisi gelmedi… Aslında ona söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki. Görüşmediğimiz 13 sene içinde anlatacak çok şeyim olmalıydı, ama olmadı.

Babam ellerine kapanıp “affet” dedi suçluymuşçasına.. O da cümlesini devam ettiremedi ellerine kapanıp ağladı! Bir baba ağlar mıydı ki? O gün uzun süren ayrılığın ilk ve son buluşmasıymış meğer. Bir daha yanına gidemedim. İstanbul’a döndükten 3-4 ay kadar sonra eve geldiğimde muhteşem bir sessizlik vardı. Her zaman ki deli dolu halimle salona dalıp “bu ne ölü evi gibi yaa” dedikten sonra annem “deden…” dedi. Anlamıştım! Evimiz ölü eviydi! Dedem ÖLMÜŞTÜ. Oysa ben daha ona doymamıştım. O saf kokusu bende bağımlılık yapmıştı ve benim o kokuyu tekrar içime çekmem gerekiyordu! Ölmüş olamazdı! O gün uyandığımda dedemin ölüm haberini alacağım aklıma gelmezdi… Ölümü ilk kez bu kadar yakınımda hissetmiştim. Fazla yakınımda! Her gün biraz daha alışmış olarak uyanıyorum yokluğuna. Ama hiçbir zaman tamamen alışmış olarak değil! Hala aklımda ve kalbimde… Seni çok özledim dede…

Ayşe’n



Sonra Neş'emin 12 Şubat 2018 tarihli mektubu vardı:

Sigara Yaktıran Bir Mektup.

Yaşını saymayı bırakalı epey zaman oluyor. Bilmiyorum kaç oldun... Rakamın her sene artması küçük çocuklar için ne kadar heyecan veriyorsa, babamın yaşının artması da bir o kadar hüzünle kaplıyor yüreğimi.

Murathan Mungan bir kitabında; "Bu yaz çırak olmaya verecekler beni. Oysa daha ellerime bakıyorum, büyümemişler." diyor. Bende senin saçlarına bakıyorum. Akların çoğalmış iyice. Yaşlı bir babam, yaşlı bir partonum var ve kalbi hâlâ çocuk.

Bu doğum gününde sana ne saat, ne kitap, ne de başka bir şey almak geliyor içimden. Sana çok kıymetli bir hediye veriyorum baba. Senin hiç bilmediğin, çok seveceğin bir anını hediye ediyorum sana...

Bir ay evvel, seni miden için hastahaneye götürmüştüm. Operasyonun ardından gözlerini açtığında hâlâ narkozun etkisindeydin. Bundan dolayı hatırlamayacağın o hazin ve bir o kadar kıymetli anıyı unuttuğunu düşünüyorum.

Başında bir hemşire ve yaşlı babasını hastahaneye getirmiş bir hanımefendi vardı. Gözlerini açtığında "babanı mı getirdin hastahaneye? Beni de kızım getirdi" dedin. Ardından hanımefendiyle hemşire "baba" üzerine konuşunca ağlamaya başladın...

"Bana babamı neden hatırlattınız!" demeye başladın. "Baba! Baba!" dedin. Gözlerinden yaş aktı kalbime. Allah bana acını, yokluğunu yaşatmasın dedim.

Seni çok seviyorum Güzel Adam!

Hep böyle güzel kal.

Sevgilerle
Neş'en

Sonra annemin anlattığı küçük bir çocukluk anım vardı.

Annem bahçede babamla beraber kiraz deriyorlarmış. Bende o sırada 2-3 yaşlarındayım ve bahçede oynuyorum. Önümde mama önlüğü varmış ve onunda ön tarafında cebi bulunuyormuş. Bir süre sonra babamın yanına gelmiş ve kiraz ağacının alt dallarından topladığım henüz olgunlaşmamış kirazları göstererek; "baba bak torbamı doldurdum" demişim. Annem, "o an sana kızıp bağıracak diye çok korktum" diye de eklemişti. Babamsa gülümsemiş aferim deyip yanaklarımı okşamış.

Babama ait iki dörtlük vardı.

Dağlar başı kışladı
kar yağmaya başladı
     mektup geldi ahmetden
     ağlamağa başladım

Çayı geçtim ada kaldı
gezmediğim il ora kaldı
     çok büyüttüm gülmedim
     son ümit sende kaldı


Bir de çocukluk fotoğrafımın arkasına kendi el yazısıyla düştüğü not:

“İki buçuk yaşındaki
minik Ahmet
elini uzatmış fotoğraf
makinesini istiyor.

17-3-971
Ş. Koyutürk”


Ve benim yıllardır içimde taşıdığım son görüşmemize dair anım:

Ölüm döşeğinde odasına girdiğimde:
“Baba,” diye seslendim.
“Oğlum, sen mi geldin?” dedi.
Sesinin tonunda ne bir sitem vardı ne bir soğukluk.
Çok konuşacak takati yoktu.
Sohbetin bir yerinde yaş bahsi geçti.
“Doksan dokuz yıl yaşadım. Boş oğlum, boş.”
dedi.
Bu söz bende dünyanın en bilge cümlesi olarak kaldı.


Bütün bunları ChatGPT'ye verdim.

Bana:
“Şimdiye kadar anlattıklarınızı bir araya koyduğumda, bence artık elimizde ‘babanız hakkında birkaç hatıra’dan daha fazlası var. Az sayıda belgeyle, fakat farklı zamanlara ve farklı tanıklara ait izlerle oluşmuş bir portre var.”
dedi.

Küçük İzlerden Bir Baba Portresi başlığı ile yazdığı metnin ilk cümlesi şu uyarı ile başlıyordu: "Önce şu gerçeği kabul edelim: Elimizde çok az şey var."

Yazısının sonunda ise bambaşka bir şey söylüyordu:

"Bitirirken de "Bu beş cümleyi ben sizin babanızın şimdilik elimizdeki en küçük biyografisi olarak görüyorum.

Ve ilginç olan şu:

Bu biyografinin merkezinde aslında Şükrü Koyutürk'ün kendisi kadar Ahmet var.
Çünkü babanızın bize kalan birkaç cümlesinde kendisini anlatmaktan çok sizi anlatıyor.
Belki bu yüzden onu yeniden bulmak için elinizde çok belge olmasına gerek yok.
Babanızın hayatında sizin nasıl bir yer tuttuğunuzu anlamak için birkaç cümle yetiyor.

Ve bundan sonra bana getireceğiniz her küçük iz — bir mektup, bir tarih, bir fotoğraf arkası notu, annenizin yıllar önce söylediği tek cümle, kızlarınızın hatırladığı küçücük bir ayrıntı, hatta sizin yıllardır neden sakladığınızı bilmediğiniz bir kâğıt — bu portrenin başka bir yerine ışık düşürebilir."

Portresini bitirirken koskoca babamı 5 cümleye sığdırmıştı.

Hepsi bu kadar olmamalı diye düşündüm panikle. “Blogda paylaştıklarımla sınırlı kalmayayım,” dedim. “Başka bilgi, belge, anekdot bulayım.”
Düşündüm. Bir şey bulamadım.

Yıllardır hüzünler kulübemde kalmama neden olan, terk ettiğim babama dair elimde bunlardan başka bir şey yoktu.

Hani Allah cehennemliklere sorar ya: “Size kalsa, dünyada kaç yıl kaldınız?”
Onlar, azabın verdiği dehşetin sersemliğinden ötürü; “Bir gün veya daha da az. Ne bilelim, isterseniz bunu tam tamına aklında tutanlara sor! Zira bizim aklımız başımızdan gitmiş durumda.” diye cevap verirler.
Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Siz, doğrusu pek az kaldınız."

Şu 58 yıllık ömrümde en sevdiğimden zihnimde kalan bu kadarmış. Kalan ömrüm ne kadar?! Taksimi nasıl yapmalı?

Ne diyordu Vakit Dar'da Kemal Sayar; "zaman, içinde ikamet ettiğimiz bir yurttur. Bir evde oturur gibi zamanda otururuz."

Bu evden, zihnimdeki kulbe-i ahzândan artık çıkmalıyım.

Şimdi bir başka şeyi de fark ettim. Benim babama dair anılarımı oluşturan annem hayattaydı, kızlarım hayattaydı. Beni seven bu insanlar yanımdaydı. Ölmedim. Daha birkaç saat önce Ayşem şunları dememiş miydi:
"Ahunun, çınarın, adanın senin gibi bi dedesi var ya. Kendini övmek hoş gelmediği için farkında değilsin belki işine gelmiyor bilmiyorum ama sen korkunç bi şanssın onlar için. Senin kuşağında kaç adam var bunca şairi, şiiri, yazarı, kitabı bilen. Dünyayı senin gördüğün gibi görebilen? Senin onlara aktarabileceğin o kadar büyük bi okyanus var ki içinde tahmin edemezsin. Tek duam onlara görüşünü, fikirlerini, bilgi birikimlerini aktarabilecek kadar güzel ve sağlıklı bi ömrünün olması. Onlara yetişebilmen."

Üstelik onların sevgisini kazanmak için babamla ilgili yıllardır taşıdığım o ağır çabayı göstermem gerekmiyordu.

Ölen birini daha fazla sevemezsiniz, sevmemelisiniz de.

Yaşayanlardan sizi sevenler varken sizin de sevgide önceliğiniz onlar olmalı. Onları sevdiğime ikna etmeye çalışmama da gerek yok, aksini söylesem de sevdiğimden şüpheleri olmayacak. Yanlarında olmam yeterliydi. Benim babamı sevdiğim gibi, onlar da beni seviyorlar. Ben babamı sevdim, babam ayşemi, ayşem her ikimizi. Üç kuşağa aktarılan bir sevgi. Artık babam yok. Ben, kızım, torunlarım vat. Yeni bir üç kuşağa aktarılacak sevgi halkası. Bunun için bir şeyleri tamamlamam, geçmişte yapamadıklarımı telafi etmem, sevgimi kanıtlamam gerekmiyor. Sadece yanlarında olmam yetecek, onlar bu sevgimi görüp alacak, bir sonraki kuşaklarına aktaracak.

Bu düşünceler bana sabahı ettirirken, dün öğleden sonra okuduğum ama sevmediğim Kemal Sayar'ın Vakit Dar yazısı yeniden geldi aklıma. Dönüp tekrar baktım altını çizdiğim yere.

"Her şeyi yapmaya ömür yetmeyecek. Hafız’ın şiirinde söylediği gibi, ‘ümitlerimizin gerçekleşmesi için bize ikinci bir hayat lazım’. Bu bir yenilgi değil, bir kurtuluş aslında. Her şeyi yapamayacağımızı, her yerde olamayacağımızı, herkesi memnun edemeyeceğimizi kabul ettiğimizde, asıl soru değişir: “Nasıl her şeye yetişirim?” değil, “Neyi bilerek ihmal edeceğim?” olur soru. Zaman kaygısının panzehiri daha hızlı koşmak değil, neyin koşmaya değer olduğuna karar vermektir."

Sonra dönüp ChatGPT'nin babamın sözlerini yorumlamasına baktım:

"Çünkü sizin kendi hayatınızda yaşadığınız şey tam da bu noktada babanızın cümlesiyle kesişiyor.
Siz ona gitmek için sonrayı kullandınız.
Sonra zaman geçti.
Ve bir gün gerçekten gittiniz.
Ama o artık ölüm döşeğindeydi.
Bu nedenle “Boş oğlum, boş” sözünü yalnızca babanızın hayatına değil, sizin hayatınıza bırakılmış bir uyarı olarak da okuyabilirsiniz.
Belki babanız size ölmeden önce farkında olarak ya da olmayarak şunu bıraktı:
Hayatı fazla büyütme.
Sevdiklerine git.
Bekletme.
Gülmeyi erteleme.
Bunlar cümlenin kesin anlamı değildir.
Ama sizin hayatınızda artık bu cümle böyle çalışıyor.
Ve bence asıl önemli olan da bu."

Sabah 7 olduğunda hâlâ babamı özlüyordum.
Babam geri gelmeyecek, geçmiş değişmeyecek.
On üç yıl boyunca gidilmeyen o yollar geri dönülerek yürünemiyor, söylenmemiş sözler söylenemiyor. Babamın ölüm döşeğinde söylediği “Boş oğlum, boş” cümlesi de artık değişmeyecek. Bu sabah değişen ise yıllardır baktığım yere ilk kez başka bir taraftan bakmam.
Hüzünler kulübemde oturup kaybettiklerimi sayarken, yanı başımda duranları ihmal etmemeliydim. Geç kalmış sayılmam.

Mesele babamı unutmak ya da ondan vazgeçmek değil, kimse de benden bunu istemiyor zaten.

Ve belki Külbe-i Ahzân'ın sonunda yazan şey tam da buydu:
“Kaybolan Yûsuf Kenan'a yine döner, üzülme;
Hüzünler kulübesi bir gün gül bahçesi olur, üzülme.”

Benim Yûsuf'um geri dönmeyecek. Ama belki hüzünler kulübesinden çıkmanın anlamı da bu değildir. Belki insanın yapması gereken, kapısının önündeki gül bahçesini fark etmesi. Benim bahçemin çiçekleri annem, çocuklarım, torunlarım ve beni sevenler. Onları severken artık sevgimi geçmişe borç öder gibi değil, bugüne ait bir hayatın içinde yaşamalıyım.

Bundan sonra kendime soracağım soru:
“Her şeyi nasıl yetiştiririm?” olmayacak.
“Geçmişte neyi neden yapamadım?” da olmayacak. Daha basit bir soru: Madem vakit dar, şimdi yanımda olanlardan hangisini bilerek ihmal edeceğim? Çünkü zaman gerçekten dar, insanın hüzünler kulübesinden çıkması, geçmişe yetişmesiyle değil, bugüne yetişmesiyle başlıyor.

Metni düzenlerken Kemal Sayar'ın Twitter hesabına girdim, 15 dakika önce şunu yazmış:

"Bugün birçok aile sevgisizlikten değil, incelik eksikliğinden yoruluyor: Bir teşekkürün söylenmediği, bir özrün geciktiği, bir takdirin esirgendiği yerlerde görünmez yaralar açılıyor."

Ahmet Koyutürk 

21 Haziran 2026

Mısr-ı Kadîm

Acaba ot gibi yerden mi bittim
Acaba denizlerde mi şaşırdım
Ve zamanı nasıl unutmaktayım
Zaman unutulunca mısrı kadîm yaşanabiliyor
Kendimi unutunca seni yaşıyorum
        yaşamak
                Bu ânı yaşamaktır
Ammon râ’ hotep
               veya tafnit
Kim oldugunu bilmek istemiyorum
Yalnız etrafında nefes almalıyım
Dut bu a’ru ünnek pahper
                     Kama pet kama tâ
Mısır metinlerinde okuduğum cümleler
Seninle okuduklarımsa büsbütün başka şeylerdi
Seninle bir bahçedeyiz geliyor bana
Orada hem var hem yok gibiyim
Daha doğrusu bütün bir
        Bahçe oluyorum
                 İnsanlığımdan çıkarak
                            Kama pet
                               Kama tâ

Asaf Halet Çelebi

05 Haziran 2026

KALAN KISA ÖMRÜMDE VE ÖLÜMÜMDE LÜTFET HAZIR OLSUN ELİN


361
Dieemi spesso il mio fidato speglio

Der ki sık sık bana sadık aynam,
yorgun ruhum ve degişen tenim
ve azalan çevikligim ve gücüm:
"Gizleme kendinden artık, yaşlısın sen;

"Doğa'ya uymak her şeyde en iyisi,
çünkü ona direnecek gücü zaman alır bizden."
Sonra hemen, suyun söndürmesi gibi ateşi,
uyanıp uzun ve kaygılı uykudan,

görürüm uçup gittiğini ömrümüzün
ve bir kezden çok var olamayacağını insanın;

ve yüreğimin ortasında bir söz duyarım

o güzelden, şimdi güzel bağından kurtulan,
ama yaşarken öyle benzersizmiş ki dünyada,
her kadını, yanılmıyorsam, yoksun bırakmış ünden.


362
Volo con l'ali de' pensieri al Cielo

Öyle sık uçarım ki Göğe düşüncenin
kanatlarıyla, onlardan biriymişim gibi
gelir bana, orada hazinesine kavuşan,
bırakıp yeryüzünde yırtılmış tülü.

Bazen kalbim titrer tatlı bir ürpertiyle,
duyup şöyle dediğini bana, beni solduranın:
"Dostum, şimdi seni seviyor, onurlandırıyorum,
degişmiş çünkü huyların ve saçın."

Rabbine götürür beni; o zaman eğilirim,
tevazuyla yakararak Tanrı'ya razı olması için

orada kalıp ikisinin yüzünü görmeme.

Karşılık verir: "Yazgın kesin senin,
yirmi ya da otuz yıllık gecikme
çok gibi gelecek sana, çok olmayacak oysa."



363
Morte a spento quel sol ch' abagliar suolmi

Ölüm söndürdü o güneşi, gözümü kamaştıran,
ve karanlıkta sağlam ve kusursuz gözlerim;
toprak olmuş o, ürperti ve sıcaklığımı aldığım;
solmuş defnelerim, şimdi birer meşe ve karaağaç,

esenliğimi görsem de onlarda, hâlâ elemliyim.
Kimse yok hem korkulu, hem cesur kılacak
düşüncelerimi, ne dondurup kavuracak onları,
ne ümitle doldurup, kederle taşıracak.


Kurtulunca elinden beni yaralayıp iyileştirenin
ve eskiden bana öyle uzun eziyet edenin,
buruk ve tatlı özgürlük içinde buluyorum kendimi;


ve Rabbe, taptığım ve şükrettiğim,
kaşıyla gökleri yönetip ayakta tutan,
dönüyorum hayata doymuş, yaşamaktan yorgun.


364
Tennemi Amor anni ventuno ardendo

Aşk tuttu beni yirmi bir yıl, mutlu
yanarken ateşte ve elemde içim ümitle dolu;
çünkü kadınım ve onunla birlikte yüreğim
Cennet'e yükseldi, on yıl daha ağlayarak.

Artık yorgunum ve suçluyorum hayatımı
bunca hata yüzünden, erdem tohumunu
neredeyse tüketen; ve ömrümün kalanını,
yüce Tanrım, sana teslim ediyorum bağlılıkla,


pişmanım ve üzgün böyle geçen yıllarımdan:
daha iyi geçirmek gerekiyordu onları,
barışı arayarak ve kaçarak dertlerden.

Rabbim, beni bu hapse kapatan:
çıkar beni buradan, kurtar sonsuz cezadan,
görüyorum çünkü hatamı ve mazeret aramıyorum ona.



365
I' vo piangendo i miei passati tempi

Ağlıyorum geçmiş zamanlarıma,
ölümlü şeyi sevmeye adadığım,
yükseğe uçmaksızın, kanatlarım varken
belki bayağı örnek kılmayacak olan beni.


Sen, gören değersiz ve kötü acılarımı,
Göklerin Kralı, görünmeyen, ölümsüz:
yardım et yoldan çıkmış ve zayıf ruha
ve onun eksiğini kayranla donat,

öyle ki, savaş ve fırtınada yaşamış olsam da,
barış içinde öleyim ve limanda; ve kalışım
boşa idiyse, hiç değilse gidişim erdemli olsun.


Kalan kısa ömrümde
ve ölümümde lütfet hazır olsun elin:
iyi bilirsin ki umudum yok başkasından.


Francesco Petrarca

UZAKTA OLSA DA, UYKUDA AVUTURDU BENİ

249
Qual paura o quando mi torna a mente

Nasıl korku duyarım anımsadığımda
o günü, kederli ve kaygılı bıraktığım
kadınımı ve yüreğimi onunla! Gene de başka şey yok
böyle arzuyla düşündüğüm ve böyle sık.

Yeniden görürüm onu kibirsizce dururken
güzel kadınlar arasında, bir gül gibi
daha değersiz çiçekler arasında, ne neşeli, ne üzgün,
çekinen, ama başka dert duymayan biri gibi.

Bir yana bırakımıştı her zamanki süslerini,
incilerini, taçlarını ve neşeli giysisini,
ve gülüşünü, şarkısını ve tatlı zarif sözlerini.

Böyle bıraktım hayatımı orada kuşku içinde;
şimdi kederli alametler, düşler ve kara düşünceler
saldırıyor üzerime, ne olur Allahım yalan olsun hepsi!


250
Solea lontana in sonno consolarme

Uzakta olsa da, uykuda avuturdu beni
o tatlı melek görünüşüyle
kadınım, şimdi korkutup üzüyor beni,
ne elemden, ne korkudan sakınabiliyorum kendimi;


çünkü sık sık çehresinde görür gibiyim
gerçek merhamete karışmış ağır elemi,
ve işitir gibiyim şeyleri, kalbi ikna eden
neşe ve umut zırhını terk etmeye.

"Hatırlamıyor musun o son akşamı,"
diyor o güzel, "yaşlı bırakıp gözlerini,
zamanın zorlamasıyla ayrıldığım?

"Söyleyemezdim sana bunu o zaman, istemedim de;
şimdi söylüyorum yaşanmış ve gerçek şey diye:
asla umma görmeyi beni yeryüzünde."



251
O misera et orribil visione!

Ey sefil, korkunç görüntü!
Doğru mu öyleyse vaktinden önce söndüğü
o zarif ışığın, hayatımı mutlu kılan
dertler içindeyken ve iyi ümitlerde?

Ama nasıl duyurmuyor da bu büyük gürültüyü
öteki ulaklar, o güzelden duyuyorum bunu ben?
Tanrı ve Doğa izin vermesin buna
ve yanlış olsun kederli görüşüm!

Umudumu korumam gerek görmek için
tatlı görüntüsünü o güzel çehrenin,
beni canlı tutup dünyamıza onur veren.

Ebedi krallığa çıkmak için
terk ettiyse güzel canevini,
yalvarırım gecikmesin son günüm.


252
In dubbio di mio stato, or piango or canto

Kaygılanıp halime, kah ağlar, kah şarkı söylerim,
korkar ve umutlanırım ve iç çekişler ve dizelerle
boşaltırım yükümü. Aşk bütün eğelerini
kullanır üzerinde pek dertli yüreğimin.

Şimdi o güzel, kutsal çehre
geri verecek mi bu gözlere ilk ışıklarını
(ah, bilemem kendi hakkımda ne düşüneceğimi),
yoksa mahkum mu edecek onları ebedi gözyaşına;

ve almak için gökte hakkı olan yeri,
aldırmayacak mı haline yeryüzündekilerin
(odur onların güneşi ve görmezler başka şeyi)?

Böyle korku ve böyle bitmez savaş içinde
yaşıyorum artık eskisi gibi olmayan ben,
güvensiz yolda korkan ve yanılan kişi gibi.



253
O dolci sguardi, a parolette accorte

Ey tatlı bakışlar, ey güzel küçük sözler,
o gün gelecek mi, sizi yeniden görüp işiteceğim?
Ey sarı saçlar, kalbimi bağladığı
Aşk'ın, ve böyle tutsak ölüme sürüklediği!

Ey güzel yüz, bana verilen zalim kaderimde,
hep ağlayıp hiç sevinemediğim!
Ey gizli aldatış ve sevgi dolu kandırma,
neşe veren bana, yalnız elem getirmek için!

Ve bazen o güzel, sevimli gözlerden,
hayatım ve düşüncemin yaşadığı,
gelecek olursa bana erdemli bir tatlılık,


hemen, her esenliğimi dağıtmak için ve
beni uzaklaştırmak, atlar ya da gemiler bitiriverir
Talih, zararıma hep böyle eli tez olan.


254
I' pur ascolto, et non odo novella

Hala dinliyor ve işitmiyorum bir haber
sevdiğim tatlı düşmanıma dair,
bilmiyorum ne düşünsem, ne desem kendime,
öyle deliyor yüreğimi korku ve ümit.

Zarar verdi birisine eskiden böyle güzel olmak;
ama bu, daha güzel ve daha erden herkesten:
belki ister Tanrı böyle erdem dostunu
yeryüzünden alıp gökte bir yıldız yapmak


hatta bir güneş. Bu böyleyse, ömrüm,
kısa huzur anlarım ve uzun dertlerim
son buldu artık. Ey acımasız ayrılık,

neden uzaklaştırdın beni dertlerimden?

Kısa hikayem anlatılmış çoktan
ve dolmuş sürem ortasında yılların.


255
La sera desiare, odiar l'aurora

Hep akşamı arzular, nefret ederler
şafaktan bu rahat ve mutlu aşıklar;
bende akşam çoğaltır elemle yaşları.
Sabah benim için daha mutlu saattir,


bazen aynı anda açtığında
her iki güneş, iki şafak gibi,
öyle benzer ki güzellik ve ışıkları,
gök bile aşık olur yeryüzüne,

daha önce olduğu gibi, ilk dallar
yeşilken (kökleri yüreğimin içinde),
o yüzden hep başkasını daha çok severim kendimden.

Böyle hükmeder bana iki zıt saat;
olağan arzulamam beni yarıştıranı
ve korkup nefret etmem bana acı verenden.


256
Far potess' io vendetta di colei

Öç alabilseydim o güzelden,
bakarak ve konuşarak beni yok eden
ve sonra, daha çok elem için, saklanıp kaçan,
gizleyerek gözlerini benden öyle tatlı ve zalim!

Böyle çileli ve bitkin cinlerimi
azar azar tüketip yok eder
ve vahşi aslan gibi kükrer yüreğimde
geceleyin, rahat etmem gerektiği an.


Ruhum, Ölüm'ün yuvasından sürdüğü,
ayrılır benden; ve kurtulup bu bağdan
o güzele gider, onu tehdit eden.

Merak ederim, kimi zaman
onunla konuşup ağlarken ve sonra ona sarılırken,
uykusu kaçar mı o güzelin, kulak verir mi ruhuma?

 Francesco Petrarca 

BARIŞ BULAMAM VE SAVAŞACAK DEĞİLİM


130
Poi che '1 camin m'e chiuso di mercede

Merhamet yolu bana kapalı olduğu için,
umarsız yoldan uzaklaştım

o gözlerden - oraya (bilmem hangi yazgıyla)
koyulmuş ödülü her inancımın.

İç çekişle beslerim başka şey istemeyen yüreği
ve gözyaşlarıyla yaşarım, ağlamaya doğmuşum;

ne de üzülürüm buna, çünkü böyle halde
daha tatlıdır ağlayış herkesin sandığından.

Bir tek görüntüye adarım kendimi,
ne Zeuksis'in eseri, ne Praksiteles'in, ne Phidias'ın,
daha iyi usta ve daha yüksek zihnin.

Hangi Skythia korur beni ya da hangi Numidya,
gözü doymayıp hala haksız sürgünümden,
buluyorsa beni Haset, böyle gizlenmişken?


131
lo canterei d' Amor si novamente

Öyle değişik söylerdim ki ezgisini aşkın,
acımasız yanından o güzelin günde bin iç çekiş
alırdım zorla ve bin yüce arzu
tutuştururdum donmuş zihninde;

ve güzel çehresinin değiştiğini görürdüm sık sık,
ve yaşla dolup gözlerinin daha merhametli
döndüğünü, çok geç pişman olan birisi gibi
başkasının elemlerinden ve kendi hatasından;


ve kar ortasında kırmızı gülleri görürdüm
meltemin hareket ettirdiği ve açılmış fildişini,
mermere dönen kim bakarsa yakından,

ve her şeyi, sayesinde bu kısa ömürde
esef etmediğim kendime, hatta gurur duyduğum
daha geç mevsime saklandığım için.


132
S' amor non e, che dunque e quel ch' io sento?

Aşk değilse, nedir peki benim hissettiğim?
Aşksa ama, Tanrı aşkına, nedir, nasıl bir şey?
İyiyse eğer, niçin bu acı, ölümcül etki?
Kötüyse eğer, neden böyle tatlı her elem?


İsteğimle yanıyorsam, neden bu ağlayış ve yakınma?
istemiyorsam, yakınmanın ne yararı var?
Ey canlı ölüm, ey zevk veren zarar,
nasıl hükmediyorsun bana, ben razı değilsem eğer?


Ve razıysam buna, çok yanlış olur üzülmem.
Böyle ters rüzgarlar arasında dayanıksız kayıkta
buluyorum kendimi açık denizde, dümensiz,


öyle yoksun ki bilgiden, hatayla öyle yüklü ki,
ben de bilmiyorum ne istediğimi,
titreyip yaz ortasında, yanıyorum kışın.


133
Amor m'a posto come segno a strale

Aşk beni hedef olarak koydu oklara,
güneşteki kar, ateşteki mum gibi

ve rüzgardaki sis; şimdiden boğuk sesim,
kadınım, merhamet dilemekten ve aldırmıyorsunuz siz.

Gözlerinizden çıkageldi ölümcül vuruş,
ona karşı yararı yok zamanın, ne de yerin;
yalnızca sizden gelir (size göre bir şaka)
güneş ve ateş ve rüzgar, beni böyle kılan.

Düşünceleriniz birer ok, yüzünüz bir güneş,
arzu bir ateş; bütün bu silahlarla
deler beni Aşk, şaşırtıp yok eder;


ve meleksi ezginiz ve sözleriniz,
tatlı soluğunuzla, kendimi savunamadığım,
o meltemdir, hayatımın kaçtığı.


134
Pace non trovo et non o da far guerra

Barış bulamam ve savaşacak değilim;
ve korkar ve umarım, ve yanarım ve bir buzum;

ve uçarım üzerinde semanın ve yatarım yerde;
ve hiçliği tutar ve tüm dünyayı kollarıma alırım.

Birisi beni hapse koymuş, ne bana açar, ne kapar,
ne kendisi için tutar beni, ne bağı çözer;
ve öldürmez beni Aşk ve zinciri çözmez,
ne canlı ister beni, ne çıkarır umarsız halden


Gözsüz görürüm ve dilim yok ve haykırırım;
ve yok olmayı özlerim ve yardım dilerim;
ve nefret ederim kendimden ve başkasını severim.

Acıyla beslenirim, ağlarken gülerim;
aynı ölçüde tatsız gelir bana ölüm ve yaşam.
Bu haldeyim, kadınım, sayenizde sizin. 


Francesco Petrarca

AŞK HÜKMEDİYOR BURADA

124
Amor, Fortuna, et la mia mente, schiva

Aşk, Talih ve zihnim, uzak duran
gördüğü şeyden ve geçmişe dönen,
öyle üzüyorlar ki beni, bazen
kıskanıyorum öteki kıyıdakileri.


Aşk parçalar yüreğimi, Talih yoksun bırakır
her avuntudan, bu yüzden budala zihnim
dertlenip ağlar; ve böyle sayısız dertle
yaşamam gerek mücadele ederek.

Umudum yok tatlı günlerin geri geleceğinden,
beklediğim, kötüden betere gitmesi kalan ömrün,
ve çoktan yarısını geçmişim gittiğim yolun.


Ah, görüyorum kayıp düştüğünü elimden
elmastan değil, camdan her umudun
ve bütün düşüncelerimin kırıldığını orta yerinden.


125
Se 'I pensier che mi strugge

Bu düşünce, bana elem veren,
keskin ve yoğun olduğunca
bürünseydi uygun bir renge,
      belki de beni yakıp kaçan
payını alırdı sıcaktan
ve uyanırdı Aşk şimdi uyuduğu yerde;
     daha az yalnız olurdu
izleri bitkin ayaklarımın
kırlar ve tepeler boyunca,
daha az yaş olurdu gözlerimde,
yansaydı o güzel, şimdi buz gibi duran
ve içimde dirhem bırakmayan
ateş ve alev olmayan.

      Aşk zorladığı için beni
ve bilgiden yoksun kıldığı için,
sert dizelerle konuşacağım, tatlılıktan arınmış;
      ama her zaman dışa vurmaz
dal çiçekte ya da yaprakta
kendi doğal gücünü.
     O güzel gözler ve Aşk,
onların gölgesinde oturan,
baksın kalbimin içindekine.
Kederim, yükünü atan,
taşacak olursa gözyaşı ya da sitemle,
biri beni üzer, öteki
bir başkasını, onu süslemediğim için.

     Sevimli, tatlı dizeler
ilk saldırısında Aşk'ın
yararlandığım, başka silahım yokken:
     kim gelip kıracak
bu taştan kalbimi,

hiç değilse eskisi gibi boşalabilmem için?

     çünkü öyle geliyor ki bana
birisi var içimde, hep
bir kadını resmedip ondan söz eden:

kendi başıma betimleyemem onu,
ahengim bozuluyor bu yüzden;
ah, böyle kaçıp gitti
tatlı tesellim benim!

     Nasıl çocuk zar zor
döndürüp çözerse dilini,
konuşamayan, ama artık susmaktan sıkılan,
öyle arzum söz söylemeye
götürür beni ve tatlı düşmantın
beni duysun isterim, ben ölmeden.

     Neşe kaynağı
kendi çehresiyse yalnız
ve sakınıyorsa başka her şeyden,
işit onu sen, yeşil kıyı,
ve öyle geniş uçuş ver ki iç çekişlerime,
hep hatırlansın
nasıl bana dost olduğun.


     Pek iyi bilirsin böyle güzel ayak
değmemiştir asla yere,
o gün gibi, sana izini bıraktığı,
     bu yüzden bitkin yüreğim geri gelir
acı çeken böğrümle,
paylaşmak için seninle gizli endişelerini.
     Keşke gizleseydin
güzel ayak izlerini
hala çiçeklerle çimen arasında,
buruk hayattın
ağlayarak bir yer bulup sakinleşseydi!
ama elinden gelenle yetinir
korkan, özlem çeken ruhum.


     Nereye döndürsem gözlerimi,
tatlı bir parlaklık bulup
düşünürüm: "Buraya düşmüş güzel ışığı gözlerin."
     Hangi çimen ya da çiçeği toplasam,
kök saldığını düşünürüm
o güzelin yürüdüğü toprakta

     kıyılarla nehir arasında,
bazen kendine oturacak bir yer yaptığı,
serin, çiçekli ve yeşil.
Demek, hiçbir parça yok olmaz;
yitim olurdu bunu daha kesin bilmek.
Kutlu ruh, nesin sen
başkasını böyle kıldığına göre?

Ey küçük garip şarkı, nasıl da kabasın!
Sanırım biliyorsun bunu:
Kal bu ormanlarda


126
Chiare fresche et dolci acque

     Duru, serin ve tatlı sular,
o güzelin, bana eşsiz görünen,
güzel bedenini bıraktığı;
     narin dal, hoşlandığı
(iç çekerek hatırlarım)
yaslamaktan güzel yanını,
     çimen ve çiçek, alımlı
giysisinin örttüğü
melek sinesiyle beraber,
kutsal, aydınlık hava,
Aşk'ın güzel gözlerle yüreğimi açtığı:
kulak verin birlikte
elemli son sözlerime.
     Buysa gerçekten yazgım
ve sema uğraşıyorsa
Aşk bu gözleri ağlarken kapasın diye,
      talih bu aciz
bedeni aranıza defnetsin

ve dönsün ruh yuvasına çıplak;
     ölüm daha az zalim olur
bu umudu taşırsam
o korkunç geçide,
çünkü bitkin ruhun
gücü yok hiç daha huzurlu limanda
ya da daha sakin mezarda

kaçmaya çileli ten ve kemiklerden.

     Zamanı gelir de belki
bildik yerine
döner o güzel vahşi ve uysal,
     ve orada, beni gördüğü
o kutlu gün,
çevirir gözlerini arzulu ve mutlu,
     arayarak ve -ah, merhamet!-
taşlar arasında çoktan toprak
görerek beni, Aşk esin verir
iç çekmesi için
bana bağış getirip
Cennet'i zorlayacak tatlılıkla,
silerken gözlerini güzel tülle.

     Güzel dallardan iniyordu
(tatlı anı bellekte)
bir çiçek yağmuru kucağına,
     ve o oturuyordu,
kibirsiz öyle utku içinde,
örtülü çoktan sevgi dolu bulutla;
     bir çiçek eteğine düşüyordu,
biri sarı örgülerine,
parlak altın ve inciler
gibi görünen o gün gözüme;
biri yere iniyordu, biri suya,
biri, sevimli bir salınımla,
dönerek şöyle diyordu sanki: "Aşk hükmediyor burada."

     Ne çok söyledim kendime
o zaman, hayretle dolu içim:
"Bu güzel belli ki Cennet'te doğmuş!"
     Tanrısal duruşu
ve çehresi ve sözleri ve tatlı gülüşü
öyle unutkanlıkla yükleyip beni,
     öyle ayırmıştı ki
gerçek imgeden,

şöyle diyordum iç çekerek:
"Buraya nasıl geldim ben ya da ne zaman?"
Cennet'te sanıp kendimi, olduğum yerde değil.
O günden beri hoşuma gider
bu çimen, öyle ki başka yerde huzur bulamam.

Dilediğin kadar güzelliğe kavuşsan,
cesaretle bırakabilir ormanı,
insanlar arasına gidebilirdin.


127
In quella parte dove Amor mi sprona

      Aşk'ın beni sürüklediği yöne
döndürmek zorundayım elemli dizeleri,

dertli zihnimin ardından giden.
Hangileri son olacak, ah, ve hangileri ilk?
O, derdim hakkında benimle konuşan,
kuşkuda bırakır beni, öyle karışık yazdım ki.

      Ama ne kadar yazılmış bulsam da,
Aşk'ın eliyle, dertlerimin hikayesini
ortasına yüreğin, sık sık başvurduğum,
konuşacağım, çünkü iç çekişler
konuşmayla huzura kavuşur ve elem çareye.

Diyorum ki, baksam da ben
bin değişik şeye dikkatle, gözlerimi dikerek,
yalnız bir kadını görürüm ve güzel çehresini.

     Acımasız talihsizliğim
-çileli, amansız ve kibirli ayırdığı için beni en büyük iyiliğimden,
Aşk yalnızca anılarla ayakta tutar beni:
bu yüzden, görürsem genç suretle
yeşile bürünmeye başladığını dünyanın,
      görür gibi olurum o erken çağda
güzel genç kızı, şimdi kadın olan;
yükselip her şeyi ısıttığında güneş,
öyle gelir ki bana,
aşk ateşi gibidir soylu kalbe hükmeden;
ama gün sitem ettiğinde
güneşe, adım adım döndüğü için geriye,
ulaşmış görürüm o güzeli kusursuz günlerine.

      Daldaki yapraklara ya da yerdeki menekşelere
bakarken soğuğun azaldığı mevsimde
      ve daha iyi yıldızların güç kazandığı,
gözlerimdedir hala menekşeler ve yeşil,
savaşımın başlangıcında
Aşk'ın kuşandığı, öyle ki hala yüreklendirir beni,
ve o tatlı sevimli kabuk,
çepeçevre saran küçük bedeni,
bugün soylu ruhun yaşadığı,
başka her zevki bana
bayağı gösteren: öyle güçlü anımsarım
onun sade tavrını,

o zamanlar filizlenip sonra büyüyen,
tek nedeni ve çaresi dertlerimin.
      Bazen yeni karı görünce
güneşin çarptığı tepeler boyunca, uzaktan,
güneşin kara hükmünce hükmeder bana Aşk,
ben düşünürken o insanüstü güzel yüzü,
uzaktan yaşlar akıtan gözlerimden,
ama yakından onları kamaştırıp gönlü alt eden
      (o yüzde beyazla altın rengi arasında
hep kendini gösterir hiç görmediği şey
ölümlü gözün, sanırım, benim dışımda)
ve o sıcak arzuyu,
o güzel iç çekip gülümsediğinde
beni tutuşturan, o kadar ki unutuş
hiçbir şeye aldırmaz, ama ölümsüzleşir:
ne yaz değiştirir onu, ne kış söndürür.

     Ne zaman gördüysem gece yağmurundan sonra
seyrettiğini berrak havada gezgin yıldızların
ve tutuştuklarını şebnemle don arasında,
karşımda belirdi güzel gözler
-oraya yaslanır yorgun ömrüm gördüğüm halleriyle gölgesinde güzel bir tülün;
      ve nasıl onların güzellikleriyle gök
ışıldıyor idiyse o gün, öyle onları, yaşlarla ıslak,
hala kıvılcım saçarken görür, o yüzden hep yanarım.
Güneşin doğuşunu görürsem,
belirdiğini hissederim beni aşık eden ışığın;
günbatımını görürsem akşam,
o güzeli görürüm sanki dönüp giderken,
karanlıkta bırakarak çekildiği yeri.

     Görmüşse gözlerim beyaz ve kızıl
gülleri altın vazoda,
erden ellerin henüz topladığı,
gördük diye düşünmüşlerdir çehresini o güzelin,
bütün öteki mucizeleri aşan,
kendinde toplanmış üç mükemmellikle:
      sarı saçlar, çözülü duran üzerinde
hiçbir sütün yarışamadığı gerdanın,
ve yanaklar, tatlı bir ateşin süslediği.
Meltem biraz kıpırdatırsa
beyaz ve sarı çiçekleri kırlarda,
geri döner aklıma o yer
ve ilk gün, bırakıldığını gördüğüm havaya
sarı saçların, beni hemen tutuşturan.

      Birer birer sayıp yıldızları
küçük bir kaba hapsederim sanırdım
bütün suları, tuhaf bir fikir
geldiğinde aklıma: böyle az sayfada anlatmak
kaç yerde her güzelden güzel çiçeğin
kendi içinde kalarak ışığını yaydığım,
      ondan asla uzaklaşmayayım diye;
uzaklaşamam zaten, bazen kaçsam bile,
gökte ve yeryüzünde hapsetmiş adımlarımı,
çünkü bitkin gözlerimde
hep o var, bu yüzden bütün tükenmişliğim;

böyle benimle kalır o güzel,
başkasını görmem asla, ne görmeyi dilerim,
ne çağırırım adını başka kadının iç çekişlerimde.

     İyi bilirsin, şarkı, söylediklerim hiçtir
gizli aşk düşüncemin yanında,
gece gündüz zihinde taşıdığım;
yalnız onun tesellisiyle
yok olmam böyle uzun savaşta,
çoktan beni öldürecek olan
ağlayarak uzaklığına kalbimin;
ama o düşünceyle durdururum ölümü.

Francesco Petrarca