30 Mart 2012

Yenilgi

Bir kadın iki çocukla
Çiviliyim odalara
Söylesem de söylemesem de bu böyle

Çıksam çıksam
Zincirim kadar özgürlüğüm
Yaşamak hep ötelerde

Dili kopmuş bir hayal çanı yüreğim
Sesini yalnız benim duyduğum
Vurur durur çığlık çığlık içimde

Dönüşü olmayan biricik şeymiş zaman
Yaşamak meğer ne büyük bir kazançmış
Kavradım acılar içinde kaybede kaybede

Şimdi hangi güzelliğe dönsem yüzümü
Tomurcuklara yakışmayan bir akşam güneşi
Parçalar kendini karşı tepelerde

Kimsem yok yüzünü sularıma düşüren
Buğulanmıyor bedenim kaç bin yıldır
Bir kadının ılık ince bedeniyle

Geçmişim batık geleceğim çoktan belli
Herkes gibiyim kanı içine akan
Yarasını diliyle yalayan bir hayvan evlerin ininde

Değişti tutkuların rengi ve nesnesi
Bir eşyalar imparatorluğunda yaşıyorum nicedir
Binlerce gerekçe içinde

Otuzbeşimdeyim, çabuk sinirleniyorum, tansiyonum var
Geçtiğim patikalarda kaldı büyük düşüncelerim
Bu yüzden hüzünle bakıyorum gençlere...

Şükrü Erbaş

anne beni merak et

anne beni merak et
kaybolmam yakın

yorulursam tut beni
saçlarımın dalgalı geçmişinden

ben sadece
derdimi anlatmak istedim dinleyicilere
aklını yitirimiş bir dünya uğruna
öfke enkazı sözleriyle dehşet saçan
nefrete bulaşan
ve deliler mezarlığında kaybolan insanlar gördüm

yalancı düşlere uyandığım sabahlar
burnum kısalırken doğrularımla
kendimi ihbar ettim sessizce
ben de delirdim
epey delirdim
beter oldum

biliyorsun
serseri bir aklım var tutunduğum
ardına saklandığım anılarım rehin

durduk yere ara bu aralar beni
şarkıların içine saklandı ruhum
çoktandır bulamıyorum kendimi unuttuğum ritimde

inceldiği yerden koptu yine dilim
yüreğim sağır, gözlerim ağır
bir çığlık atsam geçecek
ama
sesim ahlaz güncesi gibi kayıp

her yolculuktan gitmeden dönüyorum
kadınlığımdan başka sığınacak yerim yok

buğulu camlardan süzülüyor umutlarım
söyleyemediğim sözler için, için için
idamlarda sallanıyor şah damarım

isimsizdi tüm gülüşler
ve her gözyaşı aksansız bir alfabe

ben sadece çok istedim
neyi istediğimi bilmeden
suya döküldüm kaçarken
dağıldı omurgalarım

alıkoy beni / düşünürken
özle özleyebildiğin çocuk gözlerimden

fulya codal

kanat çırpı(nı)şlarıdır ; adı AŞK...

"Yaz kuşlarının sisine gömdüm acılarımı
Sevdiğim kadınlarda kaldı yıllar ve yıllarım
Yıllar ve yıllarım kış mahsulü hüzünler
güz kokulu kederlerim
-Ne mi anlatır şimdi kuş kanadında suretim.?" (**)




Birbirine uzak iki kör noktadan, yere yakın ve temkinli kanat çırpı(nı)şlarıyla usul usul sokuldular uçurumun kenarına..
Nefes nefeseydiler.. Yorgundular.. Açtılar..
Hiç birinin ,diğerinin yorgunluğuna deva olacak dermanı yoktu..

Uçurumun ucuna doğru ürkek bir iki adım attılar.. Ayaklarının altında yani uçurumun bittiği yerde, bir cennet bahçesi göz kamaştıran güzelliğiyle gülümsüyordu.. " Gel" diyordu.. Davet, öylesine baş döndürücüydü ki..

Solukları nispeten sakinleşmiş halde birbirlerine baktılar.. İkisinin de gözleri yılgınlıklarla harelenmişti..İç çekti erkek olanı:
-Keşke...
dedi ve sustu..

O’nun "keske"sini gölgede bırakan bir "keşke" ile cevap verdi dişi:
-Keşke orda olabilsek...

Sonra birden bire gözlerindeki yılgınlık yerini titrek bir umut ışığına bıraktı.. Bütün gücü ile silkinip, erkeğe yaklaştı :
-Belki de yapabiliriz. Ne dersin?

En az Onun kadar istiyordu erkek de.. Ama , ondan daha çok yol katetmişti.. Daha yorgun, daha bitkindi.."Zor" dedi.. "Çok zor..."

Sonra dönüp kanatlarına baktı:
-Bu kanatlar bu yolculuk için çok yaşlı artık..

Israrcıydı dişi olan.. Umut bir defa parlayıvermişti gözlerinde.. Duracak gibi değildi.. Genç görünen kanatlarını usulca açtı.. "Bak" dedi:
-Bak bana.. Senin kadar uçmadım belki.. Ama senden çok hırpalandım.. Sapan taşları, tüfek saçmaları, ağlar, kafesler.. Canım yanıyor hala.. Görmediğin, kimsenin görmediği usul bir kan sızıyor kanatlarımdan göğsüme.. Ama yine de...

Döndü.. Göz kırpıp duran cennet bahçesine kendinden geçerek baktı:
-Şu güzelliğe baksana.. Hiç değilse denemeyi hak etmiyor mu?

"Belki" dedi uzun yollar katetmiş yorgun erkek..
-Belki, ama.. Başaramazsak.. Ölürüz biliyorsun değil mi? Başaramazsak.. Kanatlarımız bizi oraya kadar ulaştıramazsa kayalara çarpa çarpa parçalanırız.. Herhangi bir ölümden daha acı , daha acıtıcı bir ölüm olur üstelik..

-Biliyorum.. Bütün bunları biliyorum.. En az senin kadar korkuyorum üstelik..Ama bak.. Bak rüzgar var.. O, bize yardım edebilir.. Bırakıveririz kendimizi onun koynuna.. Alıp uçurur bizi.. Unutuveririz bütün eski uçuşlarımızı..Rüzgarı kanat yapıp yeni bir uçuş öğrenebiliriz..

Samanyolundaki bütün yıldızları gözlerine takıp , öylece baktı erkeğe :
-Olmazsa da.. Cennete uçarken ölürüz.. Hiç değilse bu kadarını yapabiliriz.. Hadi!

Yavaşça sokuldu ona.. Başını, boynuna yasladı.. Eğilip ,yorgun kanatlarından öptü, incitmekten korkarak..
Öylesine içten "gel" diyordu ki..
Karşı konulmazdı.. konulamazdı.. Bu umut kırılmazdı..Bu yıldızlar koparılamazdı..
" Hadi" dedi erkek.. Yanındakinin verdiği cesaretle, "hadi" dedi..

Birbirlerine sarıldılar.. Kanatlarındaki eksikleri , birbirilerinin kanatlarıyla yamadılar.. İki yürek, iki kanat oldular.. Ve bıraktılar kendilerini boşluğa..,
Rüzgar, tutup aldı ikisini..
Uçurdu..
Uçurdu..
Ve gözden kayboldular..

Cennet bahçesine vardılar mı kimse bilmedi..
Geriye, ne zaman aşık olsak, kalbimizde çırpı(nı)p duran bir çift kanat bıraktılar..

*******

(**)Refik Durbaş/ İki Sevda Arasında Karasevda sf.24


Dilek Kartal

Unutmak Azize

Hatırlamamak değildir
Hatıralar kaosudur ki
En çok neyi hatırlıyorsan
En çok neyi unuttuğunun üzerinedir

Ah Azize
Seni artık hatırlamayacağım işte
Sadakat: unutmaktır, sevene

Seven ise: çakılıp kalan değil
çekip gidendir.

İşte şimdi babanı düşün Azize
Bu dünyadan göçende bile aklı sende kalan babanı

Kadir Bal

Açıkla beni kardeşim

Açıkla beni kardeşim
Uzaklara gideceğim.
Bir tefsirimi yap.
Kendimi okumadan ah ben ne kitaplar okuduysam
Kendimi sevmeden ah ben kimlere vurulduysam
Kendimi tanımadan ah ben kimlerin kapısında?

Olmuyor be kardeşim
Yakışmıyorum ben bu dünyaya
Ölsem de çürüyorum. Yaşasam da
...
Ah kardeşim
Ayrı ayrı kapılardan girdim, ruhuma.
Aradım beni.seni.onu.bizi.sizi.onları
Yoktum. Yoktun.Yoktu.Yoktuk.Yoktunuz.Yoktular.
Ümitsizim şimdi ta Allah’ına kadar

'Ümidini kesme Kafir olursun' diyorlar
Peki ya kafirler ümidini bağlarsa Mümin mi olurlar?

...

Beni açıkla kardeşim
Uzun zamandır yaşamadığımı söyle
Yeryüzündeki bütün adresleri elimle tutuştur.
Herkese gidecek bir yolcunun aslında kimseye gidemeyeceğini anlat bana
Ne olur ikna et beni.
Söyle: Hâlâ Yaşamalı mıyım?

Bu kadar bahar ne'mize gerek kardeşim?
Bunca gelin neyin kınası?
Ben kimin nişanlısıyım gözüm? Neden siy/ahlar içindeyim böyle?


Kayıpkentli

Sormuyorsun ama iyi değilim ben

sormuyorsun ama iyi değilim ben
serçeler ayağımın altından yeri çekiyorlar
sonra kim çıkarmışsa üşüdüğümün dedikodusunu
yeri üstüme seriyorlar gece niyetine
serçeler
saçıp kaçıp saç/ak/larıma saklanıyorlar

alnım cayır cayır yanıyor kaç gündür
ellerimi tutma !
o gece bulutlar göğü kusarken üstüme
ben yüzünü seyrediyordum
o gece sen
sıcağını alıp giderken çarşafımdan
ve bulutlar
b/elâ bir tufan doğururken çığlık çığlıga
yüzümle ellerimin arasına girip
hızla büyüyordu yüzün
amin diyemediğim bir dua
dolanıp duruyordu dilime
serçeler
saçlarıma giden yolu yeni öğreniyordu

doğduğum sokakta bir terzi vardı
O’nu görmeye gittim bu gün
- ölmüş-
paltomun ceplerini büyütecektim
ellerim, tufan ve yüzün
yüzün, ellerim ve tufan
bir de tufan; yüzünden ellerime bulaşan
sığabilsin diye
ceplerimi büyütecektim
– ölmüş-
iyi değilim ben

tütün kokulu sohbetler geliyor aklıma
gülüşündeki şarap tadı
hatırlıyor musun
nasıl sarhoş olmuştu kirpiklerim
sen, nasıl da gülmüştün
gözümün güzüne b/akamayışına
dudaklarını dudaklarıma yaslayıp
“yemin olsun ki” demiştin;
“şaraba ve tütüne”
“gözlerinsiz gidilmeyecek bir daha
ne uykuya,
ne ölüme ”

Sanmıştım ki...


kundağımı özlüyorum bu aralar
serçeler nasıl da acımasız
yer bütün ağırlığıyla sırtımda
bulutlar hâlâ öğürmekte
ayağımda sallasam diyorum kendimi
ninnisiz, sadece sallasam
ve derin derin dalsam
annemin İsrafil olduğu uykuya

Sormuyorsun ama iyi değilim ben

Dilek Kartal

Kalbim, Kovulmuşlar Bahçesi

dalgınlığım suçlarıma eklenebilir
suskun bir kadını yaralarından sevdim
dalgınlık suları ki kâlb üzerinden geçer
yorgun bir bulut olup yatağına eğildim

eski bir dilden usulca konuşuldu; aşk
resimlerde bir ayrıntı olma inceliğidir,
ve kendi yüzünü şaşkın çocuklar gibi sevmenin
hiçbir yüze karşılık gelmeyen acemiliğidir...
aşkın zor dilini senin yüzünden ezberledim.

Yüzüne ince bir örtü gibi rüzgâr düşüren
aralık kalbinden aşklar dökerken tanıdım seni
geveze kımıltıların bahçesiydi dağınık tenin
ıssızdım uğramıştım ben üşüyen göçmen
anladım bu aşk sürer bizi evinden
uzak nehirler gibi kederli mevsimlere

güzelsin, küçük yağmurlar topladın da yüzüne
sana sığındıkça ıslandı yorgun saçlarım
n'olur şakacı bir yıldız gibi geceme gizlenseydin
gülümseyen, suya düşen ve kalbimi süsleyen
kırılmış ay parçaları gibi yatağıma inseydin

ah, beni yaralı aşklara üfleyen flüt
konuş ve suçumu suçsuzluğuma biriktir benim.

Ankara, nisan 1983

Haydar Ergülen