12 Mayıs 2016

İşte vedalaşmışız

Vedaların yasını tutamayız.
Vaktimiz de kalmadı, gözyaşlarımız da.
Veda anını bile tanımayız.
Birdenbire gözyaşları içinde kalırız.
İşte vedalaşmışız.

Muhammed Ali Taha

11 Mayıs 2016

Çingeneler

Özlemin korları var gece karanlığı bakışlarında
Hiç bulamadıkları vatana duyulan özlemin korları.
Öylece kapılmış gidiyorlar, derin esrarı yalnızca
Sonsuz hüzünlerde yatan bir kara yazgının akışına.

Bulutlar öncülük ediyorlar yollarına,
Kimi zaman peşlerine bir kuş sürüsü takılıyor,
Akşam vakti izleri kaybolana kadar
Ve bazen de rüzgâr, bir veda çanını getiriyor.

Yıldızların yalnızlığıyla örülüdür döşekleri,
Bu yüzden şarkıları daha bir özlemle dalgalanmakta
Hıçkırıklar, kaç kuşaktan miras lanetlerin ve acıların eseri,
Öyle ki, hiçbir yıldızın umudu yüreklerini aydınlatamamakta.

Georg Trakl

Üç Rüya

Nice kentler gördüm, alevlerin kurbanıydılar,
Zamanlar, vahşet üzerine vahşet getiriyordu,
Ve toprak olmuş nice ırklar,
Hepsi de günün birinde unutuluyordu.

Tanrılar gördüm, bir gecede yıkıldılar,
En kutsal çalgılar bile paramparçaydı,
Ve çürümelerden geriye kalanlar,
Yeni bir hayatla güne başlıyorlardı.

Yeni bir güne başlayıp, yeniden ölüyorlardı,
Hep aynı tragedyaydı sahnelenen,
Hem oynanan, hemde anlaşılandı,

Ve deliliğin karanlığından farksız acıları,
Güzelliğin kadife görkemini
Gülümseyen bir diken tarlası gibi sarmaktaydı.

Georg Trakl

küçük dere

küçük dere
deniz'e ulaşınca
şaşırır işte...

Oruç Aruoba

Taş bina

10 küsur yıl önce, aynı bu akşamki ruh halimle eve döndüm. Yazı gecemdi, yorgundum, yüreğim kıyım kıyım, sanki kendi katilini arıyordu. İvedilikle ele alınması gereken pek çok konu, olay, mesele karşısında bütünüyle güçten kesilmiş, suçluluk, yetersizlik duygularıyla, bomboş kâğıtlara bakıyordum.
Birdenbire bir ses, bana ait olmayan ve sanki bir insandan gelmeyen bir ses, beni sözcüklere, imgelere, uzaklardaki taş binaya doğru taşıdı. A.’ya doğru.
10 küsur yılda taş bina bir kat daha yükseldi (şimdi 5 katlı) ve derinleşti, kalabalıklaştıkça ıssızlaştı. Başka başka seslerle, ölümlerle, ezgilerle dolu bir kitaba dönüştü. Bir çığlıkla ve kahkahayla, vedalarla, rüzgârla doldu. A.’ya gelince... Ona bazen Taksim İlkyardım’ın önünde rastlıyorum, yoğun bakım odalarında, metruk binalarda, cezaevinden gelen mektuplarda... Bende yaşayan, bende ölen, hâlâ katilini arayan A.’lar adına, bir kez daha ‘Taş Bina’ya girmek istedim.
***
Olgular açık, uyumsuz, kaba... Yüksek sesle konuşmaya hevesli. Dev taşlar gibi yığılmış olguları, önemli şeylerle lgilenenlere bırakıyorum. Beni çeken yalnızca aralarındaki mırıldanma. Belli belirsiz, saplantılı... Kayalar dolusu olguyu eşeleyerek elde edebileceğim bir avuç hakikatin —ya da eskiden öyle denirdi, şimdiyse bir adı yok— peşindeyim. Bir ışıltının ardından derinlere, en derinlere dalıp diplere ulaşır da geriye dönmeyi başarırsam, parmaklarımın arasından kayıp gidecek bir avuç kumun, kumların ezgisinin peşindeyim. ‘Gerçeği söylemiş olur gölgeden söz eden.’ Hakikat, gölgelerle konuşur. Bugün taş binadan, yazının köşe bucak kaçtığı ya da güvenli bir mesafede durup sözcüklerin arkasından baktığı taş binadan söz edeceğim. Benim doğumumdan çok önce inşa edilmiş, bodrumu saymazsak beş katlı, girişinde basamaklar var.
İnsan bedeniyle yazmalı, tenin altındaki çıplak, savunmasız bedenle... Oysa sözcükler yalnızca başka sözcüklere seslenir. Bir ‘H’ harfi alırsın, iki tane ‘A’, ‘Y’ ve ‘T’: HAYAT diye yazarsın. Tek sır, harflerin yerini şaşırmamak. Efsanedeki gibi, bir harfi düşürüp canlanan çamuru saf ölüme çevirmemek... Hayat, diye yazıyorum, bir soluktan çok derin bir iç çekmeyle, onu koparıp alabilenlerin. Dalından bir meyveyi, topraktan bir kökü koparırcasına... Sana kalansa, boş bir kabuğa kulağını dayadığında duyduğun uğultu. Hayat: İliğine kemiğine dek emilmiş bir sözcük, iç sızısını andıran bir uğultu, okyanuslar dolusu uğultu.
Bir zamanlar gencecik bir çocuk şöyle demiş: Sen hayata rest çekmezsen, o sana çeker. Gözü kara bir çocuktu, bir karanlıkla ötekinin meleziydi, taş binayla çok erken tanışmıştı. Bir daha hiç korkmadı, ya o ilk korkusunu hep hatırladığından ya da unuttuğundan...
O gün bugündür yerli yersiz güldüğü söylenir.
Farz edin ki, taş binaya giden sokakta bir kahve, kahvenin önünde de yaz kış bir adam var. (Binanın içinde dev bir avlu, avluyu çevreleyen merdivenlerde insan boyunu aşan tel örgüler... Kimse kendini aşağı atamasın diye. Çünkü, insan hayatı, taşlarda parçalanmayacak kadar değerli son bir—iki yüzyıldır. Dışındaysa döne döne beşinci kata dek yükselen bir yangın merdiveni. Geceleri, soluk ay ışığının altında basamakları tırmanan gölgeler belirir, ama kimsenin indiği görülmemiştir bugüne değin.) Hangi çağdan kaldığını kestiremediğiniz bir kalıntı gibi hep oradadır, kaldırımlarda... Bulabildiğinde gazetelerin, kartonların, mukavvaların üzerine oturur. Yanıbaşında boş şişeler, yemek artıkları, kusmuk, idrar birikintileri görmek mümkündür. Ay yüzeyi gibi pürtüklü, derin bir yara iziyle eşit olmayan iki parçaya ayrılmış yüzü, hiçbir sırrını, yaşını dahi ele vermez. Ama bu yara izini, yer yer içeri göçmüş kafatası boyunca izlerseniz, bir dağ yolunu izlercesine, ıssız, hüzünlü göz çukurlarının çevresinden dolanıp bir uçurumun kıyısında bulursunuz kendinizi. İnsanların değil, rüzgârın ve ayışığının, taşların diliyle konuşan bir uçurum. Adını sormaya cesaret edemeyeceğinizden, ona alfabenin ilk harfini verebilirsiniz: A.
Bu kahvenin müşterilerinin hayatı öylesine yalın, öylesine sıradandır ki, onu anlatmaya yeltenen sözcükleri yapay, zorlama, cilalı bırakır. Zaten kimse uzun uzun kendini anlatmaz burada, anlatsa da dinleyen birini bulamaz. Bu kahvenin müşterileri, tıka basa dolu da olsalar, yıkımla, yenilgiyle, aşağılanmayla, insanların özünde iyi olduğuna inanırlar, fakat yeryüzünde neden bu denli kötülük olduğunu bir türlü açıklayamazlar. Her biri kendince dünyayla, ‘dünya’ dediği yoksullukla, yoksunlukla, hayal kırıklığıyla kapışmıştır, olabildiğince, kendi bildiğince... Çok da fazla seçenek yoktur aslında. Ama cehennem bile o kadar kötü değildir.

Farz edin ki, tabelasız kahvenin karşısında, müdavimlerinin dışında pek az kişinin kabul edildiği, işbilir görevlilerin sabaha dek kapıda durup sarhoşları, olay çıkaranları taksiye bindirdiği bir bar var. Bu barın gediklileri içinse, karşıdaki hayatlar, günün birinde anlatmak istedikleri birer öyküdür. İnsan üzerine bir öykü kurgulamaya giriştiklerinde... (Öykü anlatma sanatı, korları eşeleme sanatı değil midir bir yanıyla, parmaklarını yakmadan?) Kekremsi bir ölüm tadı bırakır damaklarında. Bu kokuşmuş düzenden, sistem denilen bunca pislikten, ruhlarının saat gibi kurulu labirentlerinden usandıklarında, son bir umutla gözlerini sokağa çevirirler. Parlak camda yansıyan imgelerinin ardında beliren, yarı—karanlık, suskun, kestirilemez arka sokaklara... Avlulara, bodrumlara, tünellere, özgürlük hayaletinin zincirlerini şakırdata şakırdata dolaştığı gizli dehlizlere... Kendilerininmiş gibi hissettikleri o sokaklardan fazlaca gürültülü adımlarla, derin izler bırakarak geçerler, başkalarının süpürdüğü merdivenlerden aşağılara iner ve çıkarlar. Düşkünlük, kendilerine zaman zaman tanıdıkları bir hak, alçaklık, tadında bırakılınca keyfini çıkardıkları bir ayrıcalıktır. Hem kim istemez ki serüven ve mücadele dolu bir hayatı? Üstelik onlar, Titanlar kadar ağır bedeller ödemiş, yeterince kayıp vermişlerdir. Herhangi bir karşılık beklemeden sözcüklerini sunmuşlardır bu aldırışsız dünyaya, içlerinde kendi yansımalarını görebildikleri koca koca, büyük harfli sözcüklerini... Arka sokaklardan yeterince umutsuzluk devşirdiklerinde, birbirine benzeyen yeterince öykü, suç, günah, itiraf, kendi yazgılarına bıraktıkları yerden geri dönerler. İyinin ve kötünün ötesine geçip insan özgürlüğünün cehennemini kurgulamak için. Sonuçta her insan hayatı bir yenilgidir, ama bazılarınki daha görkemli bir yenilgi.
Kahvedekilerse cehennemi bilirler, adını koymasalar da... ‘Özgürlük’ onlara tellerle çevrili avluyu hatırlatır. ‘İnsan’ denince... İnsan daha ilk çığlığından ‘insan’ olarak doğmaz mı zaten? Ama bunu taşıması güçtür, yalnızca bununla yetinmesi daha da güçtür.
A.’ya gelince... Kimsenin dikkatini çekmez.
Boş bir çuval gibi pencerenin önüne serilmiştir, dünyanın suratına çarptığı bütün kapıların önüne serildiği gibi. Bütün sokaklar onundur, ama o hiçbir yere gitmez. İçerideki bir şeye —belki sobaya, belki televizyona— sevdalanmışçasına... Baka baka eskittiği bir şeye... Kirli cam, varlığının görüntüsünü yansıtır. Lekeli, çok lekeli... Onun varlığı, insan üzerine uzun bir şiirdir.
Bazen, durup dururken, içinde kıymık kadar kalmış yaşam kabarır, gecemsi bir kahkahaya dönüşür. Katıla katıla güler, gülmekten yere devrilir, tekrar kalkar, bir türlü kendini tutamaz, gülmeye devam eder. Deliliğin sisli halesi, onu soğuktan, acıdan, tokatlardan korumasa da taş binanın ilk anılarından korur. Dayak yerken bile, güldüğü söylenir, sanki doğduğundan beri hiç ağlamamıştır. (Ne de olsa, hüzün herkesin sahip olamadığı bir lüks.) Dünyayı anlamaya çalışmaz —sanırım onun adına ben yelteniyorum buna. Öfkelenmez de... Pis suya atılmış bir sünger kadar içindedir dünyanın. Dünya da onun... Bakışlarının altında eskir, yıpranır, içi oyulur, saf çamura dönüşür. Hem ‘dünya’ dediğin nedir ki, camda beliren bulanık bir imgeden öte! Lekeli, çok lekeli, hiçlik üzerine uzun bir şiir. Biraz sen konuş A., gölgeni esirgeme sözden. Yeterince gölge ver ona, gölgelerin ağırlığıyla bütün gerçeği söylet.
Şimdi gülmemi erteleyip sizi taş binaya götüreceğim. Köşeyi dönünce kendinizi bir çıkmazda sanacaksınız ama yol tam merdivenlerin önünden sola kıvrılır. Bu noktada durup insanların dünyasıyla vedalaşacaksınız. Sizi buraya getiren yol, bir daha geri götürmeyecektir. İçeride gece gündüz ışık yanar, çiğ, insafsız ışığın altında her şey, herkes kendi gölgesine eşitlenir. Kısacık bir yanıt olup çıkar sorulacak bütün sorulara, birkaç cümleyle özetlenen bir yazgı. Bir itiraf. Saat başı koparılıp alınan bir itirafa dönüşür. İnsan: en eski bilmece, konuşan madde.
Bir zamanlar birini sevmiştim. Gözlerini bende bırakıp gitti. Bırakacak başka kimsesi olmadığı için. Sevmek... Yüreğin döküp saçtıklarını, bunca karanlığı eşeleye eşeleye bulduğum bir sözcük. Kimse bana ‘Herkes sevdiğini öldürür’ dememişti ki! Taş binada birlikteydik. Sesleri dinledim, dinledim, bekledim. Sıra bana geldiğinde, henüz gün doğmamıştı.
Bana inanmıyor, taş binayı benim bir düşüm sanıyorsunuz, değil mi? Ama zaten bizler, düşlerin mayasından yaratılmadık mı?

17.05.2010

Aslı Erdoğan

Biz aşkı çok sevmiştik

Özellikle aradıkları bir fırsat değildi, ama gene de bir fırsattı: Barın, sokağa bakan, küçük ve yalıtılmış bölmesindeki tek masa boştu. Üstelik cumartesi, sinema saati olmasına rağmen.
Beyaz şarap ısmarlayan iki adam, az önce izledikleri filmin çabuk fakat son derece yetkin bir değerlendirmesine girişmişlerdi. Çözümlemeleri derin, zekice, profesyonelceydi, görüşleri tıpatıp birbirine uyuyordu. İkisi de ciddi, kendinden emin insanlardı, özgüvenlerinin bedelini ödediklerine inanırlardı. Sürüden yalıtılmışlığın verdiği ince gurur, farkında olmasalar da, tüm davranışlarına sinmişti.


Uzun boylu, bereli kadın masaya yaklaşırken, kulağına bir cümle çalındı: ”Aşk, sahip olmadığın bir şeyi, var olmayan birine vermektir.” Boş masa kalmamıştı, iki adam, gereken inceliği esirgemeseler de, hoşnutsuzlukla sağa sola bakındılar.
Sert tavırlı, sivri dilli, pek dostu olmayan bir kadındı. (Üçü de yalnız insanlardı, ama erkeklerin yalnızlığı kendi seçimleriymiş gibi dururken, kadınınki ona dayatılmıştı sanki.) Masanın kenarına ilişmiş, ironiyle, göndermelerle sunulan, ezbere bildiği düşünceleri dinliyordu. İkisi de aşk gereksiniminden yıllar önce kurtulmuştu. Artık yalnızca bir temaydı, içi boşaltıldığı için taze formüllerle sunulması gereken, yaratıcılıklarını sınava çeken bir tema.
Canı iyice sıkkındı kadının. Sanki söz birliği etmişçesine, bu gece bardaki bütün kadınlar göz alıcıydılar. Her masa apayrı umutlar, planlar, korkusuz ve ayrıcalıklı insanlarla doluydu. Ve insan sayısı kadar dikkat çekme yöntemi... Buluşacağı kişi gelmemişti. Eski sevgilileriyle oturmak, kendisini baştan çıkarmak için harcadıkları çabanın binde birini bile onu anlamaya ayırmayan parlak zekâlı iki erkeği dinlemek zorundaydı.
”Bence size çılgınlar gibi tutkun sevgilileriniz, ya da istediğiniz an böylelerini bulma garantiniz olmasaydı, aşk üzerine bu kadar atıp tutamazdınız.”


Güç beğenir tavrıyla, önündeki yemeği sanki farkında değilmişçesine yiyen adamın sevgilisi yarı yaşındaydı, ama daha şimdiden onun tam yetkinleşmemiş bir modeliydi. Şişkoluğa, hoppalığa, dar ve kalın kafalılığa hiç gelemezdi adam. Uzun boylu, oldukça yakışıklı olan diğeri flört sanatında bir strateji uzmanıydı. İçini dökebileceği ama görüşlerini kulak ardı edebileceği, uysal kadınları severdi. Havayı değiştiren ne kadının kışkırtıcı cümlesiydi, ne de onu izleyen ’aşk kim, sen kim!’ atışmaları. Belki şarap, belki de altmışlı yılların şarkılarıydı. Uzun boylu adam ansızın ilk gençlik yıllarına dönüvermişti.
Hayatının en eski, en güçlü, en dokunaklı aşkına...
”Sınıfa girdiği günü unutamam. Okullar açıldıktan iki hafta sonra bizim liseye transfer olmuştu. Ailesi Selanikliydi.
O yüz ancak Boticelli’nin elinden çıkabilirdi. Masum, kırılgan, yaralı...
Adamın sesine hiçbirinin önceden görmediği bir sevecenlik, gelmişti. Yüzü ya çocuklara özgü saf mutlulukla parlıyor, ya da derin bir acı dalgasıyla kaplanıyordu. Belleğin kat kat tülleri aralandıkça, iki yıla yayılmış bir aşk öyküsü, olanca görkemiyle bir yelpaze gibi açılıyordu. Tek bir karşılaşma, mektup, dokunuş atlanmadan...
”Yıllarca, o evlendikten sonra bile, sabahları gözümü açtığımda yüzünü tavanda görürdüm. Ve inanır mısınız, bir kez bile öpüşmemiştik.”
Masaya derin bir sessizlik çöktü. Öteki adam, yeterince uzun, saygılı bir bekleyişten sonra, sabırsızlıkla kendi öyküsüne koyuldu.
”On yedi yaşımdaydım. Kimsenin gözünün yaşına bakmayan bu kentte ilk yılımdı. Kız Lisesi’nin önünde dev bir çınar ağacı vardı....... Yıllar sonra, bir mektup yazdım ona. Yazıp yazabileceğim en içten, en şiddetli metindi. Geri yollamış. Açmadan...”
Masaya yeniden çöken derin, acılı sessizlikten sonra sıra kadındaydı.
”Ne yazık ki hiç platonik aşkım olmadı benim. Gerçekten var olan erkeklere tutuldum ben. Hem de her seferinde daha derinlemesine severek, daha kusursuzca var ederek... Senin nasıl her filmin —uzun boyluya dönerek— ve senin de her romanın —ötekine— bir öncekinden yetkinse, benimde her aşkım bir öncekinden kusursuzdu.


”İzninizle, telefon etmeliyim.”
”Neden bu gece anlattıklarını yazmıyorsun? Bence çok sıkı bir öykü.” dedi sinemacı, baş başa kaldıklarında. ”Ben de çoktandır aşk filmi çekmedim.”
İkisi de uzunca bir süre suskunluk içinde şaraplarını yudumladılar. Yeni projelerin heyecanıyla dopdolu, kendi kabuklarına çekilmiş, dış dünyaya perdelerini kapamış...

26.01.1999

Aslı Erdoğan

10 Mayıs 2016

Küçükken babam bana masallar anlatırdı. Birgün bana masalın sonunun nasıl olmasını istediğimi sordu

Neslihan Özer: Cahit Zarifoğlu ile geçen zaman?

Berat Zarifoğlu: Cahit Bey ile on bir yıl evli kaldık. Zorluklarla geçen yıllardı bunlar. On bir yıla dört çocuk ve daha birçok şey sığdırdık.

Özer: Bu zorluklardan biraz bahseder misiniz?

Berat Zarifoğlu: Evlendiğimizde ben on dokuz yaşındaydım. Cahit Bey ise otuz altı yaşındaydı. Herhalde ilk sebebi bu olacak ben bildiğim her şeyi ondan öğrendim, onun yanında olmak bile bana çok şey kazandırdı. Ben Van'da doğdum, muhafazakâr yaşantıya sahip bir ailede büyüdüm. Ailem ve benim için dinî hassasiyetler önemlidir. Şimdiki gençler belki şaşıracak ama biz Cahit Bey ile birbirimizi evleneceğimiz gün gördük. İlk onu gördüm ve onu sevdim. İlk gördüğüm zaman bile gözlerinin içine bakakaldım.

Özer: Yani görücü usulü bir evlilik sizinkisi.

Berat Zarifoğlu: Öyle diyelim. Rasim (Özdenören) Abi'nin hanımı bizim aile dostumuzdu, onunla sıkça görüşürdük; ama asıl evlenmemize vesile olan Necip Fazıl'dır (Kısakürek). Necip Fazıl babama "hocam" diye hitap ederdi. Necip Fazıl da Cahit Bey de ona saygı duyarlardı.

Özer: Muhafazakâr bir ailede büyüdüğünüzden bahsettiniz. Cahit Bey ise özgürlüğüne düşkün, otostopla Avrupa'yı gezdiğini biliyoruz. Bu açıdan birtakım farklılıklar tereddüte sebep oldu mu?

Berat Zarifoğlu: Evet (gülüyor). Bunları evlendikten sonra öğrendim. O zaman bilseydim belki de evlenmezdim. Şaka bir yana Cahit Bey benim temiz kalbimi, niyetimi sevmiş söylediği hep buydu.

Ben uzun yıllar bile ona bakarken başımı öne eğerdim. Onun da güvenebileceği sakin bir hayat arkadaşına ihtiyacı vardı. Ailesindeki çalkantılı durum onu epeyce yormuştu.

Özer: Bu çalkantılı durumlardan biraz bahseder misiniz?

Berat Zarifoğlu: Cahit Bey'in annesi çok yumuşak huylu olgun bir kadındı. Allah herkese öyle bir anne nasip etsin. Sıkıntılar babasından geliyordu. Niyazi Bey, Cahit Bey'in annesi ile evliyken başka bir hanımla evlenmiş. Dolayısıyla onun çocukluğu babasına hasretle geçmiş. Zaman zaman görüşseler de Cahit Bey'in içindeki bu baba boşluğu hiç dolmamış.

Özer: Cahit Bey'in yazıları ve şiirlerindeki derin yalnızlık duygusunu baba boşluğuna bağlayabilir miyiz?

Berat Zarifoğlu: Cahit Bey kalabalığı severdi, evinde hep misafiri olsun isterdi. Etrafında genelde gençler olurdu, onlarla konuşurdu, tartışırdı. Öyle diyebiliriz, çok yıllar sonra anlamlandırdım bunu ben de. O, kalabalıklar içinde de hep yalnızdı, belli etmezdi bunu.

Özer: Hayatına baktığımızda mutlu bir evlilik, dört çocuk, vefalı dostlar... Bildiğimiz şair yalnızlıklarının hayatlarına sirayet etmiş yalnız bir yaşantıya ters bir hayat sürmüş diyebilir miyiz?

Berat Zarifoğlu: Kendisinin yalnızlık duygusunu yazılarını okuyunca daha iyi anlıyordum. Hâlâ da yazılarını okuduğumda yeteri kadar yanında olamadığımı düşünürüm. Cahit Bey fiziksel anlamda yalnız değildi; ama içinde hep bir yalnızlık duygusu hâkimdi, bunun baba özleminden kaynaklandığını düşünüyorum, yaradılışının da payı vardır elbette.

Özer: Babası yerine abisi Sait Zarifoğlu sıkça Cahit Bey'in yanında olurmuş. İki kardeşin ilişkisinden biraz bahseder misiniz?

Berat Zarifoğlu: Sait Abi, Allah Rahmet eylesin, çok iyi bir insandı. Aralarında sadece bir buçuk yaş farkı olmasına rağmen Cahit Bey'e babalık yaptı diyebilirim. Cahit Bey kendisini en çok onun yanında rahat hissederdi, nazı ona geçerdi. Çocukken her ikisi de güreş yapmaya başlamışlar. Sait Abi, Cahit Bey ile güreşip onu incitmesin diye güreşi bırakmış. O derece düşkündü kendisine, zaten vefatına da çok dayanamadı aynı şekilde annesi de öyle. Seksen yaşında acıların en büyüğünü, evlat acısını, gördü ve dört yıl sonra da vefat etti.

Özer: O zaman "Baba Sait" lakabı çok yerinde bir kavram olmuş?

Berat Zarifoğlu: Evet tabi, yaptığı tam bir babalık.

Özer: Cahit Zarifoğlu için" içine kapanık" ifadesi sıkça kullanılır oldu, anlaşılmaz denilen şiirine anlaşılır bir eleştiri getirme çabası gibi geliyor bunlar bana. Siz ne söylemek istersiniz?

Berat Zarifoğlu: Bu tip ifadeler kullanılıyor ama ben buna inanmıyorum. Sadece kendini yansıtma yolu farklı gibi geliyor bana. Kimi insanlar çok konuşur. Cahit Bey de çok yazardı ama bu hiç konuşmadığı, içine kapanık olduğu anlamına gelmiyor. Ailesiyle ve sevdiği insanlarla sohbet etmeyi çok severdi.

Özer: Sizin için yazdığı şiir duygulu bir beyanname gibi okuduğunuzda neler hissediyorsunuz?

Berat Zarifoğlu: Bir gün Cahit Bey'e bana hiç şiir yazmadığını söyledim. O da kâğıdı kalemi eline alıp yazmaya başladı. Söyledikten sonra bir anlamı yok dedim, bana baktı oturdu ve o şiiri yazdı. Onu her okuduğumda farklı duygulara kapılırım, zaman geçtikçe ona olan özlemim artıyor. Öyle mükemmel adı gibi öyle "zarif" bir insandı ki ondan sonra insan algım değişti. Yerini de kimse alamadı zaten.

Özer: Dönem olarak da oldukça çalkantılı zamanlardan geçtiniz. Şair duyarlılığına sahip bir insan nasıl geçti bu dönemden?

Berat Zarifoğlu: Evet zor bir dönemdi. Dönemin siyasî çalkantıları bir yana ekonomik olarak da sıkıntılı dönemler yaşadık. On bir yıl boyunca sekiz ev taşıdık, çok iyi evlerde de kötü evlerde de oturduk. Hiçbir zaman Cahit Bey'e bu zorlukların sebebini sormadım, yanında olmaya çalıştım. Tek göz odada bir yandan çocuklar bir yandan Cahit Bey daktilosu ile çalışırdı. Ayrı bir odası olsun çok isterdim. O her yerde ve her şartta yazma yeteneğine sahipti, ona göre şair böyle olmalıydı.

Özer: Sanırım sizin de şiirle bir yakınlığınız var?

Betül Zarifoğlu (Cahit Bey'in en büyük kızı): Aslında ben şiirle pek de barışamadım. Önceleri ilk gençlik yıllarımda şiir yazardım; fakat sonraları bana fazla acı gelmeye başladı.

Özer: Aslında çok açık olacak ama Cahit Zarifoğlu'nun kızı olmak nasıl bir duygu?

Betül Zarifoğlu: Babamı çok erken yaşta kaybettik, ona hasret büyüdük diyebilirim. Onun kızı olmak gurur verici ama her geçen gün biraz daha büyüyor özlemimiz. Küçükken babam bana masallar anlatırdı. Birgün bana masalın sonunun nasıl olmasını istediğimi sordu o gün anladım bu masalları babamın uydurduğunu. Ben herkesin babası masal yazar, şiir yazar sanıyordum çocukken. "Yaşamak" (şairin günlük tarzındaki kitabı) kitabını uzun yıllar okuyamadım mesela hep yarım kaldı. Kendim de bir evlat sahibi olduktan sonra babamı daha iyi anladım, her babanın benim babam gibi olmadığın da. Bir aile defterimiz var. Bu defterde bize ait anılar, fotoğraflar mevcut. Ben küçükken her ailede böyle bir defter bulunduğunu sanıyordum, böyle olmadığını fark etmek zaman aldı. İçimizde en çok Ahmet (Zarifoğlu) babama benzer, hem fiziken hem de ruhen.

Özer: Cahit Zarifoğlu şiirinin anlaşılmaz, kapalı olduğu eleştirilerini hayattayken almıştı. Kendisi bu eleştirilere nasıl bakardı?

Berat Zarifoğlu: Cahit Bey sanatı konusunda çok hassastı. Onun şiiri sadece kelime uyumuna değil zengin bir içeriğe, çağrışıma sahipti. Onun şiirini anlamak için çok okumak lazım. Kendisi her ne kadar şiir okumadığını söylese de bu mütevaziliğindendir. Oldukça okurdu hatta çoğu zaman başkalarının şiirlerini ezberlerdi; ama kendi şiirini ezber yapmadığı doğrudur.

Özer: Çokça vardır; fakat belleğinizde yer eden bir anı desem aklınıza ilk hangisi gelir?

Berat Zarifoğlu: Epey zor bir soru oldu (gülüyor). Cahit Bey ile aramızda on beş yaş farkı vardı. Cahit Bey bana ben yaşlanacağım sen hep genç kalacaksın derdi. Ama öyle bir yaşta gitti ki o hep genç, Cahit Abi, olarak kaldı. Ben ise yaşlandım Berat Teyze oldum, anneanne oldum.

Özer: Edebiyata dair, Cahit Zarifoğlu'nun güzel sanatına, iç dünyasına ve nadir şahsiyetine dair kıymetli bilgileriniz, güzel anılarınız, hoş sohbetiniz, samimi misafirperverliğiniz ve de lezzetli börekleriniz için çok teşekkür ederiz, bizim için zevkti.

Berat Zarifoğlu: Merakınız, ilgi ve alakânız için ben teşekkür ederim, en kısa zamanda tekrar görüşmek üzere.


28.10.2014
Söyleşi: Neslihan Özer



Zarif Bir Yaşam.. Bir Haykırış.. Bir Duruş ..

Hala yeri doldurulamayan şairlerimizden Zarif bir haykırış ; Abdurrahman Cahit Zarifoğlu kirada yaşadığı evlerde, kendisine ait bir odası olmadan, çocuklarının yanında yazdı şiirlerini. Şikayetçi değildi ama bir odası olsun istiyordu. Sevenleri ardından hayıflandı; Bir odası olsaydı, bilgisayarlar o vefat etmeden yaygınlaşıp daktilo yerine klavyeyle yazabilseydi?

Zarif bir şair Abdurrahman Cahit Zarifoğlu hayatlarımızda zarif bir iz bırakıp gitti. Şiirinin anlaşılamadığı yönündeki sitemlere karşın herkes iyi şair olduğunda birleşti.‘Ne çok acı var ‘ dizesi hala her kesimden insanın dilinde dolaşan şair , geride yetim bir edebiyat camiası bıraktı.

  ‘Eşimi kaybedince 2 kere üzüldüm diyor , hem eşimi kaybettiğim için, hem de böyle değerli bir insan vefat ettiği için.’ Berât Zarifoğlu
‘Yakışıklıydı, sesi çok güzeldi. Sessiz ama çok bilgili çok akıllı biriydi. Her şeyi iyi bilirdi. Daha çok yazılarıyla onun ne düşüncede olduğunu anlardım. Üzüntüsünü sevincini yazılarından takip ederdim. Benimle de paylaşırdı ama kağıttan daha iyi tanıdım onu ben. Hem eşi hem hayranıydım’ diyor. Eşiyle ilgili tek sitemi çok çalışması. Hep çok çalıştığını anlatıyor Berat Hanım; ‘Çok kiralarda oturduk. Çok iyi evlerde de kötü evlerde de. Bir odası olmadı. Çocukların hepsi küçüktü. O vefat ettiğinde en büyüğü 10 en küçüğü 5 yaşındaydı. Dağıtıyorlardı, yırtıyorlardı. Yine de rahat çalışıyordu ama derdi ki ‘Bir odam olsa bıraksam, geldiğimde otursam yine yazıya devam etsem’. Bir odasının olmasını isterdi. Bir daktilosu vardı. Onda çalışırdı. Bilgisayar klavyeleri çıkınca Ali Haydar Haksal çok üzülmüş. ‘Daktilo tuşları daha sert ve zordur, klavyede geri silmek ve yazmak çok kolay. Hep aklıma Cahit Abi gelir. Klavye onun zamanında olsa ne kadar güzel, ne kadar kolay yazı yazabilecekti derim’ demişti bana’

Berât Zarifoğlu ; ‘klavyesi olmasa da çok rahat yazdığını anlatıyor Cahit Zarifoğlu’nun.‘Erdem Beyazıt bir yazarmış bir silermiş. Yazıya başlarken zorluk çekermiş, başladıktan sonra kolay yazarmış. Ama Cahit başladığı zaman takır takır yazardı’ diyor. Hatta bir keresinde kendisi sitem etmiş, benim için hiç şiir yazmadın diye. Cahit Bey hemen kalem kağıt istemiş. Berat Hanım, ‘Ay dedim hemen olmaz. Başka zaman yazarsın, öyle hemen olur mu. Yok dedi ben şair adamım. Kalem kağıdı aldı yazdı. Baktım güzel olmuştu ama ben deyince yazınca kıymeti yok. Şiirden saymıyorum bunu’ diyor.

  Ankara’da Rasim Özdenören’lerle görüştüklerini de anlatıyor Berât Hanım; ‘Hep Rasim Abilere gider gelirdik. Onlar iş konuşurdu, yemek yerdik, çay içerdik, meyve faslı derken onların konuşması bitmezdi. Ayşe Özdenören’le ben karşılıklı koltuklarda otururuz bir bakardık uyumuşuz. Sonra Cahit Bey öksürür gidiyoruz diye. Saat gece yarısı. Ertesi gün yine işe giderdi. Çok çalışkandı. Mektuplarla gençlere çok yol gösterirdi’ Zarifoğlu aile defterini ise çocuklar doğduktan sonra tutmaya başlamışlar. Berât Hanım gösteriyor ve anlatıyor; ‘Belki defterdekiler sizin için bir şey ifade etmez ama bizim için anlamlı. O gün olan en küçük bir şeyi bile yazardık. Bu günün tarihi ve Ahmet elini çizmiş. Burada Betül’ün karnesi var. Türkçe dersinden zayıf almıştı. ‘Kızım bir şairin kızı Türkçe’den nasıl zayıf alır?’ demişti. Çocuklar da yazmıştır. Defterdeki bazı fotoğrafları sergi ve haberler için verdik’ diyor.

 Vefat dönemini anlatmak Berât Hanım için hala zor. ‘2 aylık bir hastalıkla vefat etti. Bir karın ağrısı. Doktora gittik. Doktorlar kanser olduğunu anlamışlar 6 ay ömür biçmişler. Ben bilmiyordum. Ağrıları çoktu. Hüsrev Hatemi’ye gittik. ‘Seni onkolojiye yatırıyorum’ dedi. Biz onkolojinin kanser bölümü olduğunu bilmiyorduk. Bize ‘Onkolojiye yatırıyorum ki seni sık sık görebileyim diye’ dedi. 2 ayda vefat etti. Mustafa Nuri Şirin yurt dışına götürelim demiş ama vakti geçmiş demişler. Cenazesine çok değişik cemaatlerden geldiler. Babam ‘Keşke benim cenazem böyle olsaydı’ demişti. Recep Tayyip Erdoğan, Zahid Akman da vardı cenazede. Recep Tayyip Erdoğan iki defa gelip ziyaret etmişti.’

  Abdurrahman Cahit Zarifoğlu’nun bildiğimiz bir özelliği de çocukları çok sevmesi. Berât Hanım, Erdem Beyazıt’ın onun için ‘bir annenin çocuğunu seveceği kadar severdi’ dediğini anlatıyor. ‘Yazılarıyla yaptı etti. Çok hoş bir insandı, canım benim’ diyor ve gözleri doluyor elinde olmayarak. Çocuklarıyla ilgilenebiliyor muydu yoğunlukta diye soruyorum. Anlatıyor: ‘Akşam hemen işten sonra eve gelir çocuklarıyla ilgilenirdi. Onlara masallar yazardı. Bir gün, ‘Bu masalın sonu nasıl bitsin sence Betül’ diye sordu. ‘Ben iyi bitsin dersem iyi mi bitecek’ diye sordu Betül. Cahit Bey Evet deyince ‘ama baba sen uydurma bir şey mi yazıyorsun’ diye şaşırdı. Cahit Bey, ‘Evet ben uydurarak yazıyorum’ deyince ‘Ay baba aşk olsun ben sahici bir şey zannediyordum’ dedi. Böyle masallar anlatırdı. Gece üstlerini örterdi. Muhakkak bütün babalar çocuklarını sever ama onun ilgisi çok farklıydı. O yüzden çocuklar için çok zor oldu. Benim zaten her şeyim gitti. Çok zor bir hayattı. Değişik bir sayfa açılıyor ve siz ona uymak zorundasınız. Ne yapacağınızı bilmiyorsunuz. Bir de böyle kaliteli bir insan, anlayışlı bir eş… Mustafa Ruhi Şirin’i hiç unutmam, her karne gecesi arardı. Çocuklar nasıl? Geçtiler mi? Notları nasıl? Özellikle o gece notları nasıl diye arardı. Hiçbir zaman unutamam. Bazıları için Cahit Bey gitti biz de gittik. Ama bir çoğu da destek oldu.’

 “ Nikah resmimiz. Necip Fazıl nikah şahidimdi. Fotoğraftakiler babam, Cahit Bey’in babası , Ali ihsan Amcam ve Necip Fazıl. Necip Fazıl’a babam çok gider gelirdi.Abdülhakim Arvasi hazretleriyle görüşmek için geldiğinde hep bizde kalırdı. Ankara’da Rasim Abilere geldiği için tanıyormuş babam Cahit Bey’i. Cahit Bey son senelerde sohbetlerde çok bulunuyormuş.Cahit Bey 35 yaşındaydı ben 18 yaşındaydım. Bir sene sonra evlendik. Cahit Bey’e birkaç kişiyi göstermişler ya ‘boyu kısa’ demiş ya beğenmemiş. Ama beni görmeden de ‘Çok istekli geldim, yeter ki bu aileden olsun diye’ dedi. Ben onu bir kere geçerken gördüm. Görüşmeden evlendik. Bir kere telefonla konuştuk. O zamanlar telefonlar böyle değildi. Ankara’dan istiyordun, bağlatıyordun. Sonra geldiğinde nikah için gelmiş oldu. Kına gecesinde görüştük sonra da nikahta.”

Ahmet Zarifoğlu hastanede tedavi gören babasına yazdığı mektupta ‘Sana çok dua ediyorum. İnşallah iyileşirsin, eve gelirsin. Evde karnın ağrımaz. Eve gelince mevlüt ederiz, oyun oynarız. Biz iyiyiz hiç merak etme’ diyor.

Aile Defterinden ;

Kasım 1982

İlk şarkımız:

Güneş doğdu

Herkes sabah keyfiye

Betül , Ayşe , Ahmet , Arife

Ne gerek arife bir tarife

Arife tarif gerekmez arife tarif gerekmez

27 Kasım 1984

Arife bugünlerde hepimize kızınca ‘manyak’ diyor. Bugün kömür aldık. Kömürü taşıyan adam parasını aldı. Kömür bitti dedi. Gidip süpürecektik baktık ki yarım ton kadar kömürü bırakıp gitmiş. Çok maceralı oldu. Hayırlısı

Kasım 1985’de Afganistan Hizbi İslami lideri muhterem Gülbeddin Hikmetyar Türkiye’yi ziyaret etti. Bu meyanda bir televizyon mülakatı için Radyoevine geldi. Bu mülakat ne yazık ki televizyondan verilmedi. Hikmetyar’ın radyoya gelişinde tanıştık, ayaküstü birkaç dakika konuştuk. Ona ‘biz yazı yazmaktan başka bir şey yapmıyoruz’ dedim. Bana ‘Biz de böyle başlamıştık’ diye karşılık verdi. Arkadaşım Natık’ın çektiği resimler hayatımın en güzel anlarını yansıtıyor. Resimler ancak bugün (13.08.1986) elime geçtiği için bu kadar geç deftere giriyorlar. (Arka sayfada Gülbeddin Hikmetyar’ın cephede çekilmiş bir fotoğrafı yer alıyor)

” En büyük emelim ”

26.09.1986 Betül’le 34 gün önce Kur’an-ı Kerim’den her gün bir sayfa okumaya başladık. Betül, verdiğim bir sayfa dersi, ertesi gün bir iki kere okuyup hazırlanıyor. Sonra ben dinliyorum. Hatalarını düzeltiyorum. Bugün yarın için Bakara Suresi’nin 34. sayfasını ders verdim. Rahmetli babam (Niyazi Zarifoğlu) aynı metodla bizi, ağabeyimi (Sait Zarifoğlu) ve beni okutmuştu. Betül’le inşallah hiç aksatmadan hatim edinceye kadar okuyacağız. Ve inşallah Allah aynı şeyi Ayşe’ye, Ahmet’e ve Arife’ye de nasip etsin. Onlara da aynı şekilde okutmak en büyük emelimdir.

Erdem Beyazıt Anlatıyor ;
- Cahit Zarifoğlu son görüşmelerimizden birinde, yalnız kaldığımız bir anda elimi tuttu sıktı  ve dedi:
“Erdem, kırlarda çiçekler bensiz açacak artık.”
Ne demek istediğini anlamadım.. Ertesi gün ölüm haberini aldık ..



Hüvel Bâki
Abdurrahman Cahit Zarifoğlu
1940 - 1987
Ruhuna Fatiha