21 Temmuz 2019

Şarkılar Kitabı

— 1 —
Karanlık hayatımda çok önce
Parıldayan tatlı yüz,
Yitti gitti şimdi
Dört yanım gece.
Karanlıkta çocuklar
Gönülleri daralınca,
Bastırmak için korkuyu
Türkü söyler yüksek sesle.
Ben de çılgın bir çocuğum.
Sesim neşeli değilse de
Türküler çağırdım karanlıkta,
Korkumdan kurtuldum.


— 2 —
Öylesine üzgünüm,
Bilmem ki neye yormalı;
Hiç aklımdan çıkmayan
Eski bir masaldan olmalı.
Durgun yavaş akıyor Ren,
Hava serin, kararmak üzre;
Doruğu tepenin
Parlıyor akşam güneşinde.
Oturmuş yukarda
Güzeller güzeli bir peri;
Altın saçlarını tarıyor,
Işıl ışıl süsleri.
Bir yandan şarkı söylüyor.
Elinde altın tarağı;
Sesi öylesine güzel,
Öylesine tatlı.
Küçük teknesinde kayıkçı
Büyülenmiş, çılgın;
Tepede gözleri,
Değil farkında, kayaların.
Yuttu dalgalar kayıkçıyı,
Sandal battı;
Söyledi o şarkıyı,
Bunu Lorelei yaptı.


— 3 —
Kalbim üzgün, kalbim,
Oysa pırıl pırıl mayıs;
Yukarda, eski hisarın orda
Duruyorum ıhlamura yaslanmış.
Akıyor durgun, sessiz
Mavi dere, aşağıda;
Sandalda bir oğlan.
Ağzında ıslık, elinde olta.
Karşıda cana yakın,
Küçük, renkli görüntüler:
Evler, bahçeler, insanlar
Öküzler, çayırlar ve orman.
Çamaşır yıkayan hizmetçiler
Koşuşuyor çayırda;
Değirmen çarkından uçuşuyor elmaslar,
Uzak uğultusu kulaklarımda.
Gri, eski kulenin yanında
Bir nöbetçi kulübesi;
Gidip geliyor önünde
Bir er, kırmızı ceketli.
Selâm duruyor, omuzluyor,
Oynuyor tüfeğiyle,
Parlıyor güneşin kızılında silâh —
Ah, beni öldürseydi!


— 4 —
Ormanda dolaşıyor, ağlıyorum,
Ardıç kuşu yüksekte;
Sekiyor, ötüyor inceden:
— Neyin var, neden dertlisin?
Kız kardeşlerin kırlangıçlar
Söyler bunu, yavrum;
Ne güzel yerde yuva kurmuşlar:
Penceresinde sevgilimin.


— 5 —
Gece nemli, fırtınalı,
Gökte yok yıldız;
Hışırdayan ağaçlar, ormanda
Dolaşıyorum, yalnız.
Uzakta titrek bir ışık:
Issız kolcu kulübesi.
Gitmek istemiyorum,
Kasvetli içerisi.
Kör nine oturmuştur
Meşin koltuğuna gene;
Konuşmaz hiç, korkunç,
Benzer heykele.
Gezinir homurdanarak,
Kızıl saçlı oğlu adamın;
Fırlatır tüfeğini duvara.
Güler alaycı, kızgın.
Çıkrık önünde güzel kız
Islatır ipliğini gözyaşı:
Babasının köpeği iniler, sokulur,
Dizlerine sürünür başı.


—6 —
Ailesine sevgilimin
Rasladım yolculukta;
Sevindiler beni görünce
Küçük kardeş, anne, baba.
Sordular hatırımı: Nasılsın?
Eklediler sonra:
“ Hiç değişmemişsin,
Yüzün biraz solgun ama!”
Halaları, yengeleri sordum,
Bir sürü tanıdıkları;
Sonra minik köpeği,
Ne de sevimli havlardı.
Evlenmiş sevgilimi
De sordum bir ara:
Cevap verdiler sevinçli:
— Çocuğu oldu yakında.
Candan kutladım
Sesim fısıltı halinde.
Çok selâm söyleyin,
Tebrikler benden de.
Söze karıştı küçük kız:
— Ne güzeldi köpeğimiz, minik,
Büyüdü, kudurdu sonra,
Ren nehrine attık.
Hele güldüğü zaman,
Sevgilime benziyordu kardeşi;
Gözleri beni perişan eden
Tıpkı onun gözleri.


— 7 —
Balıkçı kulübesi yanında
Oturmuş, denize bakıyorduk;
Akşam sisleri
Göğe yükseliyordu.
Fener kulesinde
Yandı ışıklar;
Enginde, uzaktan
Bir gemi daha göründü.
Konuştuk fırtınadan, kazalardan,
Gemicilerin gökle su,
Sevinçle korku.
Arasında yaşadıklarından.
Konuştuk uzak kıyılardan,
Güneyden, kuzeyden.
Garip milletler,
Garip âdetlerinden.
Hoş kokular, parıltılarla Ganj,
Kocaman ağaçlar tomurcuk içinde,
Güzel sessiz insanlar diz çökmüş,
Lotüs çiçekleri önünde.
Kirli pasaklı Laponlar,
Yassı kafa, yayvan ağız, bodur;
Bir ateş çevresine çömelmiş,
Balık kızartır, bağrışıp durur.
Dinliyordu kızlar merak içinde,
Derken herkes sustu;
Gözden kayboldu gemi,
Karanlık bastı.


— 8 —
Dilber balıkçı kızı,
Çek kıyıya sandalı;
Elin elimde
Gel otur yanıma.
Koy kalbime başçağızım,
Telâşlanma, korkma;
Azgın denize her gün
Güveniyorsun ya!
Çalkanır, kabarır, yatışır,
Kalbim de denize benzer;
Onun da derinlerinde
Güzel güzel inciler.


— 9 —
Ay doğdu,
Dalgalarda ışınları;
Kollarımda sevgilim,
Kalbimizde çalkantı.
Dinleniyorum kumsalda,
Kollarında sevgilimin;
Bir şey mi duydun rüzgârda,
Ürperdi beyaz elin?
İşittiğin rüzgâr değil,
Deniz kızlarının şarkısı;
Kardeşlerimdi onlar,
Deniz çekip aldı.


— 10 —
Ayaklarında rüzgârın
Beyaz su pantolunu!
Kamçılıyor dalgaları azgın;
Kükrüyor, köpürüyor dalgalar.
Kararmış gökten boşanır
Sağnak halinde yağmur;
Sanki koca gece
Boğmak ister kocamış denizi.
Direğe tutunmuş martı,
Kısık çığlıkları;
Ürkmüş, kanat çırpıyor,
Sesinde felâket haberi.


— 11 —
Islık çalıyor, uğulduyor, gürlüyor,
Hora tepiyor fırtına;
Haydaa! Zıplıyor küçük gemi!
Katıldı gece de bu taşkınlığa.
Kuduran deniz şimdi
Sularla oluşmuş canlı bir dağ;
Burda siyah bir uçurum,
Yüksek beyaz bir kule orada.
Küfürler, kusmalar, dualar
Kamaradan taşmakta dışarı,
Sım sıkı yapıştım direğe,
Ah, evde olmak vardı!


— 12 —
Karanlık çöküyor, akşam,
Sis kaplıyor denizi;
Dalgalarda esrarlı bir hışırtı,
Bir beyaz kabarma sularda.
Çıkıyor ortaya deniz kızı,
Geliyor kumsalda yanıma;
Dolgun göğüsleri apak
Taşmış tül giysilerinden.
Kucaklıyor, sıkıyor kollarında
Acıtır gibi, beni —
Eziyorsun âdeta,
Güzel su perisi!
Sıkıyorum kollarımda
Ezer gibi seni;
Çok soğuk bu akşam,
Isınayım sana sarılayım da!
Ay bakıyor gittikçe solgun
Alaca bulutlar arasından;
Güzel su perisi
Gözlerin bulanıyor, yaşarıyor!
Bulanmıyor, yaşarmıyor gözlerim,
Zaten bulanıktı, yaşlıydı;
Çünkü denizden çıkarken
Bir damla su kaçtı.
Martıların çığlığı, ve deniz
Kabarıyor, çatlıyor kayalarda —
Güzel su perisi,
Kalbin çarpıyor çılgınca.
Kalbim çılgınca çarpıyor,
Çarpıyor çılgınca;
Sevgili insanoğlu,
Candan vuruldum sana!


— 13 —
Geçtikçe sabahları
Evinin önünden yavrum,
Penceredeysen eğer
Sevinçten uçar gönlüm.
Merakla bakar bana
Koyu kahve rengi gözlerin:
Hasta, yabancı adam.
Neyin var, kimsin?
Ben bir Alman şairi,
Bütün Almanyada meşhur;
En değerli isimler söylenince
İçlerinde benimki de bulunur.
Neyim mi var, küçük kız,
Almanyada çoklarında olan şey:
En ağır acılar söylenince
İçlerinde benimki de bulunur.


— 14 —
Engine doğru parlayan deniz
Akşamın son ışınlarında;
Konuşmadan oturuyorduk ıssız
Balıkçı kulübesi yanında.
Uçuşurken martılar
Sis çıktı, sular kabardı;
Tatlı gözlerinden
Sızarken gözyaşları.
Gördüm, düştü ellerine damlalar,
Diz çöktüm önünde;
İçtim beyaz avucundan,
Silindi gözyaşları.
O gün bugün eriyor gövdem,
Ölüyor ruhum, özlemler içinde —
Mutsuz kadın beni
Gözyaşıyla zehirledi.


 —15 —
Orda, o tepede
Hoş, zarif bir şato;
Üç güzel genç kız,
Aşkı onlardan tattım.
Öptü beni cumartesi Jette,
Pazar günü Julia,
Pazartesi Kunigunde
Boğuyordu az daha
Üç kızlar şatosunda
Salıya şenlik vardı;
Geldiler konu komşu
Hepsi atlı arabalı.
Ya ben, çağrılmadım ben,
Ayıp ettiler doğrusu!
Fısıldaştı hala, yeğen
Güldüler sezip durumu.


— 16 —
Enginde, ufukta
Sisli bir görüntü:
Kuleleriyle şehir
Akşam şafağına büründü.
Yaslı suda nemli rüzgâr,
Oynaşır menevişleri:
Kayıkçı kürek çekiyor
Üzgün, dertli.
Doğruluyor bir daha yerinden,
Gösteriyor sevgilimi,
Işınlar saçarak güneş,
Nerde yitirdiğimi.


— 17 —
Koca, esrarlı şehir
Selâm sana;
Sevgilimi bir zaman
Basmıştın bağrına.
Kuleler, kapılar, söyleyin
Hani nerde gülüm benim?
Göz kulak olun demiştim,
Hani nerde emanetim?
Kulelerin ne suçu var,
Kımıldayamazlardı yerlerinden;
Valizler kutularla sevgilim
Şehirden kaçarken.
Kapılar, ama onlar
Bıraktılar gitsin, sessizce;
Bir kapı her zaman boyun eğer,
Bir deli kız ona açıl deyince.


— 18 —
Gene eski yolumdayım,
Dost, âşinâ caddeler;
Derken sevgilimin evi...
Yok içinde kimseler.
Bu yollar ne darmış meğer,
Ne berbat şu kaldırım!
Çökecek başıma evler...
Kaçar gibi uzaklaştım.


— 19 —
Girdim o salonlara, bir zamanlar
Bağlılık yeminleri etmişti;
Sürünüyordu yılanlar
Gözyaşları dökülen yerlerde şimdi.


— 20 —
Sessiz gece, dinleniyor sokaklar.
Sevgilim şu evde otururdu;
Yerinde duruyor ev,
O gideli çok oldu.
Sokakta biri, gözleri göğe çevrili,
Uğuşturuyor ellerini, acısından;
Bana kendi yüzümü gösteriyor ay:
Ürperiyorum yüzüne bakarsam.
Aşkın acılarına niçin özenirsin,
Ey benim benzerim, solgun delikanlı!
Geçmişte bazı geceler
Ben burda kıvranmadım mı?


— 21 —
Biliyorsun daha sağım,
Nasıl rahat uyursun?
Tutacak gene öfkem,
Zincirimi kıracağım.
Bilir misin o eski şarkıyı:
Gelir hani ölü genç,
Alır gider mezarına
Sevgilisini, gece yarısı.
İnan bana, sevda gülüm,
Güzeller güzelim, sen:
Yaşıyorum, daha da güçlüyüm
Bütün ölülerden!


— 22 —
Uyuyor odasında genç kız,
Çekingen bakıyor ay, içeri;
Derken bir vals melodisi gibi
Şarkı, çalgı sesleri.
Pencereden bakayım,
Kimdir rahatımı bozan?
Bir iskelet, aşağıda
Şarkı söylüyor, çalıyor keman:
“Bir dans vadetmiştin bana,
Nerde verdiğin söz, tutmamak olmaz!
Mezarlıkta bir balo var bugün,
Gel gidelim, dans edelim biraz!"
Kız kaptırmış kendini.
Çekiyor onu bir kuvvet;
Şarkı söyleyip keman çalarak
Yürüyor önünde iskelet.
Çalıyor, hopluyor, zıplıyor,
Selâmlar dağıtıyor bir kuru kafa;
Takırdıyor kemikleri,
Ürpertiyor, ürkütüyor ay ışığında.


— 23 —
Karanlık rüyalar görüyordum,
Gözlerim resmine saplanmıştı;
Sevgili yüzü çok hoş
Canlanmaya başladı.
Dudakları çevresinde
Tatlı bir gülüş belirdi;
Sanki hüzün yaşlarıyla
Parlıyordu gözleri.
Aktı yanaklarıma yaş,
Gözlerimden benim de —
Ah, hiç inanamıyorum
Seni yitirdiğime.


— 24 —
Ben mutsuz Atlas! Taşımak zorundayım
Acılar dünyasını sırtımda;
Yüklenmişim katlanılmaz şeyi,
Kalbim kopacak âdeta.
Ey mağrur kalp, sen istedin!
Mutlu olmak diledin, sonsuz mutlu,
Ya da mutsuz alabildiğine, ey kalp!
İşte buldun mutsuzluğu


— 25 —
Yıllar gelip geçiyor,
Soylar mezara göçüyor;
Benim kalbimdeki sevgiyse
Duruyor olduğu gibi.
Bir daha görseydim seni,
Önünde diz çökseydim,
“ Madam, sizi seviyorum!"
Deseydim, ölseydim!


— 26 —
Bir düş gördüm: parıldayan
Ay ve yıldızlar üzgündü;
Çekti beni bir el, uzaklara
Sevgilimin şehrine götürdü.
Evinin önüne vardım,
Öptüm taş basamakları:
Değmişti etekleri kaç kez,
Değmişti minik ayakları.
Çok soğuktu taşlar,
Uzundu, soğuktu gece;
Bakıyordu ay-parlak
Solgun bir yüz pencerede.


— 27 —
Ne ister benden
Gözümde bu tek damla?
Karartıyor bakışımı,
Eski günlerden kalma.
Pırıl pırıl kardeşleri vardı,
Aktı gitti hepsi,
Acıların!, sevinçlerimle
Gecede, rüzgârda.
Acıları, sevinçleri
Kalbime gülümsemişlerdi
O mavi yıldızlar
Sis gibi onlar da eridi.
Aşkım, aşkım da boş bir soluk
Gibi dağıldı gitti;
Ey geçmişten kalan tek damla
Sen de ak git haydi!


— 28 —
Güzün solgun yanmayı
Bakıyor bulutlardan;
Kilise mezarlığında sessiz,
Rahip evi, bir başına.
Anne, İncil okumakta,
Oğul dalmış, ışıkta gözleri,
Uykulu geriniyor abla,
Konuşuyor kız kardeşi:
"Allahım, geçmiyor günler,
Burası ne de ıssız!
Birini gömmeye geliyorlar,
Bir şeyler görüyoruz.”
Anne, gözleri kitapta: "Yanılıyorsun,
Yalnız dört kişi öldü
Mezarlık kapısı yanına
Babanı gömdük gömeli."
Esniyor büyük kız:
"Yanınızda açlıktan ölmek —
Konta gideceğim yarın,
Tutkundur o, zengindir pek.”
Başlıyor oğlan gülmeye:
“ Meyhanede üç avcı zilzurna,
Altın yapıyorlar.
Öğretecekler bana da.”
Anne, oğlanın zayıf yüzüne
Doğru sallıyor İncil’i:
“Allahtan korkmaz, utan.
Gidip haydut mu olacaksın!”
Pencerede bir tıkırtı.
Bir el, bir şey hatırlatmada:
Dışarda siyah cübbesiyle
Ölü baba.


— 29 —
Hava pek berbat:
Yağmur, kar, fırtına;
Oturmuş, karanlığa bakıyorum
Pencere kenarında.
Derken belirdi bir ışık,
Yürüyor yavaş, titrek
Bir annecik, elinde fener,
Geçiyor sokağı sallanarak.
Un, yumurta, yağ
Aldı her halde,
Sevgili yavrusuna
Çörek yapacak.
Kız evde uzanmış koltuğa,
Kırpıştırır ışığa uykulu gözlerini;
Dalgalanır tatlı yüzünde
Saçları altın rengi.



— 30 —
Aşkın acılarında
Helâk oluyormuşum,
Başkaları gibi ben de
İnandım sonunda buna.
İri gözlü bebeğim
Sonsuz sevdiğimi seni,
Aşkın kalbimi kemirdiğini
Sana her zaman söyledim.
Ama yalnızken konuştum
Bunları, ıssız odamda;
Sustum ah her zaman,
Seninle olunca.
Kötü ruhlar vardı
Bağlayan ağzımı;
Benim mutsuzluğum ah,
Onlar yüzünden şimdi.


— 31 —
Beyaz zambak parmakların
Öpebilsem bir daha,
Sıksam kalbimde, sessiz ağlayışlar
İçinde erisem gitsem sonra!
Duru menekşe gözlerin
Gece gündüz karşımda.
Bu tatlı mavi bilmecenin anlamı?
İçimde bir tasa.


— 32 —
Tutkunluğuna
Hiç mi bir şey demedi?
Aşkına bakışlarıyla
Hiç mi karşılık vermedi?
Gözlerine baktın da kızın
Hiç mi ruhuna inemedin?
Aziz dost, böyle işlerde
Hani eşek de değilsin!


— 33 —
Karşılıklı sevda; ama ikisi de
Gizledi ötekinden;
Bakıştılar haince
İçin için erirlerken.
Ayrıldılar, düşte gördüler
Ara sıra birbirlerini;
Farkında değildiler,
Çoktan ölmüşlerdi.


— 34 —
Size acılarımdan dert yanınca
Esnediniz, hiçbir şey demediniz;
Onlardan zarif şiirler çıkarınca
Övdünüz, iltifatlar ettiniz.


— 35 —
Şeytanı çağırdım, geldi,
Seyrettim hayranlıkla;
Ne çirkindi, ne kötürüm,
Sevimli, hoş bir adam,
Ömrünün en parlak yıllarında,
Candan, nazik, görmüş geçirmiş.
Usta bir diplomat,
Dinden, devletten konuşması yaman.
Solgun biraz, buna da şaşılmaz:
Sanskritçeyi ve Hegel’i öğreniyordu.
En sevdiği şair Fouque imiş hâlâ.
Artık eleştirmeyle uğraşmayacakmış,
Bırakmış bu işi tamamen
Nineciği Hekate’ye
Benim hukuk çabalarımı övdü,
O da uğraşmış eskiden.
Dostluğumdan pek memnunmuş;
Başını salladı, sordu bir ara:
Biz sizinle daha önce
İspanyol elçiliğinde tanıştık galiba!
Anladım, eski ahbabım,
Yakından yüzüne bakınca.


— 36 —
İnsanoğlu, şeytanla alay etme,
Kısadır ömrün yolu,
Ebedî lânetse
Ne hayal, ne kuruntu.
İnsanoğlu, öde borçlarını,
Uzundur ömrün yolu,
Arada borç ver, ödünç ver gene,
Hep verdiğin gibi.


— 37 —
Doğudan gelen üç kutsal kıral,
Sordular köylerde, kentlerde:
“ Bethlehem'e nereden gidilir,
Ey oğullar, ey kızlar?”
Ne gençler biliyordu, ne ihtiyarlar,
Kırallar yollarına devam ettiler;
Altın bir yıldızın peşinden gittiler:
Işıl ışıl gökte parlıyordu.
Yusuf'un evinin üzerinde
Durdu yıldız, kırallar içeri daldılar;
Dana böğürüyor, bebek bağırıyordu,
İlâhiler okudu üç kutsal kıral.


— 38 —
Yavrucuğum biz çocuktuk,
Küçük, şen iki çocuk;
Girerdik tavuk kümesine,
Samanlara sokulurduk.
Öterdik horozlar gibi,
Gelip geçenler
Duyunca sesimizi
Öten horoz sanırlardı.
Avlumuzdaki sandıklara
Sererdik bir güzel yaygı,
Dayardık döşerdik,
Evimizdi orası.
Yaşlı kedisi komşunun
Misafir gelirdi sık sık;
Buyurun, oturun, hoş geldiniz!
İltifatlar ederdik.
Sorardık hatırını.
Dostça ağırlardık;
O gün bugün birçok yaşlı kediye
Aynı şeyi yaptık.
Oturur, konuşurduk
Görmüş geçirmiş ihtiyarlar gibi;
Dert yanardık: Bizim zamanımızda
Her şey ne kadar iyiydi!
Muhabbet, sadakat, din iman
Kalmadı artık dünyada;
Kahve ateş pahası,
Kimde var ki para! —
Geçti gitti çocuk oyunları,
Her şey geçti gitti —
Para, dünya, o günler,
İman, sadakat, sevgi.


— 39 —
Kalbim daralmış, özleyerek
Anıyorum geçmiş zamanı;
Ferahtı henüz dünya,
İnsanlar rahat yaşardı.
Şimdi her şey alt üst sanki,
Bir eziklik, bir çöküntü!
Tanrı öldü yukarda,
Şeytan aşağıda ölü.
Kasvetli, bulanık her şey,
Soğuk, çürük, karman çorman;
Birazcık sevgi de olmasa
Ne yapardı insan?


— 40 —
Ay karanlık bulutlardan doğru
Pırıl pırıl süzülürken,
Aydın bir görüntü karşımda
Karanlık geçmişlerden.
Herkes güvertedeydi,
Gidiyorduk Ren’de gururlu;
Yaz yeşili kıyılar
Akşam güneşinde ışıldıyordu.
Oturmuştum düşünceli, güzel-şirin
Bir hanımın ayakları dibinde;
Oynaşırken altın kızılı güneş
Solgun sevimli yüzünde.
Lavtalar çalıyor, gençler
Şarkı söylüyordu, sevinçli;
Açıldı ruhlarımız,
Gök mavileşti.
Bir masalda gibi geçiyordu
Dağlar, şatolar, orman, vadi —
Parlar gördüm o güzel kadının
Gözlerinde ben bütün bunları.


— 41 —
Sevgilimi gördüm düşümde,
Yılgın, çileli bir kadın;
Solmuş çökmüş, eskiden
Benzeriydi baharın.
Bir çocuk kucağında,
Birini elinden tutmuştu;
Üstünde başında, bakışlarında
Belliydi kederi, yoksulluğu.
Kaykıla doğrula çarşıdan geçiyordu,
Birden beni gördü, baktı yüzüme;
Ona şunları söyledim,
İçim acıyla doldu:
"Gel, evime gidelim,
Bak, solgunsun, hasta...
Çalışır ederim,
Yer, içersin yanımda.
Çocuklara da bakarım,
Ne aç korum, ne açık;
Ama önce seni düşünmeliyim,
Zavallı, talihsiz çocuk!
Seni sevmiş olduğumu
Söylemem hiç sana,
Ancak öldüğün vakit
Ağlarım mezarında.’'


— 42 —
Aziz dost! Neye yarar,
Boyuna söylersin, bu beylik şarkı?
Hep kuluçkada mı olacaksın,
Altında eski sevda yumurtaları?
Ah bu sürekli gözetleme!
Çatlar kabuklar, civcivler çıkar,
Cik cik, kanat çırpar, uçuşurlar, ve sen
Kapatırsın onları bir kitapçık içine.


— 43 —
Sabredin,
Eski kederlerin ezgilerinden
Bazıları duyuluyorsa hâlâ
En yeni şarkılarda.
Bekleyin, erir gider zamanla
Acılarımda yankı, ve açar
İyileşmiş kalplerde yeniden
Şarkılardan bir bahar.


— 44 —
Kullanıp aklımı, bütün çılgınlıklardan
Vakti artık, kurtulmanın;
Bir aktör oldum bunca zaman,
Seninle komedi oynadım.
Gösterişli kulisler boyalıydı
Eski, romantik stilde;
Şövalye pelerinim sırmalı
Duygularım pek ince.
Saçma sapan çocukluklardan
Artık arınıyorum ya,
İçimde gene de mutsuzluk,
Şimdi de komedi oynuyorum âdeta.
Allahım, geçenleri içimden,
Varmadan bilincine, şaka gibi söyledim;
Ben kendi bağrımdaki ölümle boğuşurken.
Ölen savaşçı rolündeydim.


— 45 —
Kıral VVisvvamitra’da
Ne dur var, ne durak;
Savaşır, çile çeker, niyeti
W asischta’nın ineğini almak.
Ah, kıral Wiswamitra,
Öküzsün sen, öküzün biri!
Savaşlar, çileler, bunca eziyet
Bir inek için, öyle mi?


— 46 —
Üzme kendini, kalbim,
Katlan kaderine;
Kışın senden aldığını
Bahar verir gene.
Güzel daha bu dünya,
Şurda ne kaldı?
Durma sev, kalbim,
Her hoşlandığını.


— 47 —
Sen bir çiçeği andırıyorsun,
Güzel, temiz ve duru;
Ne zaman baksam sana,
Kalbim hüzünle dolu.
Koysam ellerini başına,
İçimde dua eden bir duygu;
Tanrı bağışlasın seni
Güzel, temiz ve duru.


— 48 —
Yavrum, bu senin felâketin olurdu;
Sevgili kalbinde benim için
Parlamasın aslâ aşk ateşi.
Diye çalıştım doğrusu.
Ah, pek de kolay başardım diye bunu,
İçimde ince bir hüzün;
Bazan düşünürüm hani,
Beni hiç mi sevemezsin?


— 49 —
Gece yatağa girerim,
Düşer başım yastığa;
Sevimli tatlı görüntü
Belirir karşımda.
Rahat uyku gözlerimi
Kapar kapamaz daha,
Girer düşlerime
Bu hayal, yavaşça.
Sabahları rüya ile beraber
Eriyip gitmez hem öyle;
Kalbimde bu sefer,
Bütün gün gene benimle!


— 50 —
Minik ağzı kırmızı,
Tatlı, aydınlık gözleri;
Sevgilim, küçüğüm,
Düşünüyorum hep seni.
Ne uzun kış akşamı!
Yanında olsam, yanına otursam
O küçük, âşinâ odada
Sohbet etsem seninle!
İsterdim dudaklarıma bastırmak
Narin, beyaz ellerini;
Islatmak gözyaşımla
Narin, beyaz ellerini.


— 51 —
Kar yığılsın dışarda,
Kopsun bora, fırtına,
Takırdasın pancur, cam,
Ne yerinme, sızlanma...
Sevdiceğlm kalbimde,
Gönlümde bahar sevinci.


— 52 —
Kimi Meryem'e hayran,
Kimi ermişlere;
Güzel güneş, yalnız sana
Tapmak isterim bense.
Öp beni, şâd et beni,
Kızların içinde en güzel güneş,
Güneşin altında en güzel kız,
Lütfeyle, kerem eyle!


— 53 —
Solgun yüzüm sana duyurmuyor mu
Aşk yüzünden çektiğim acıları?
Sanki mağrur ağzımdan beklediğin.
Bir yalvarma çığlığı.
Ah, öyle onurlu ki bu ağız,
Öper, şakalaşır sade;
Eğlenir, takılır, alay eder
Ölürken ben ıstıraplar içinde.


— 54 —
Aziz dost, âşıksın,
Çilesinde yeni acıların;
Kararırken kafanın içi,
Aydınlanmada kalbin.
Aziz dost, âşıksın,
İtiraftan kaçınsan da,
Görüyorum bağrındaki yangın
Gömleğinden dışa vurmada.


— 55 —
Seninle olmak istedim,
Yanında dinlenmek;
Çok işin varmış,
Bırakıp gittin.
Dedim ki: “ Ruhum,
Kalbim senin tamamen!”
Kahkahayla güldün
Bir reverans yaparak.
Çoğalttın daha da
Duyduğum acıyı, aşktan;
Çok gördün sonunda
Bir veda öpücüğünü.
Yok, öldürmem kendimi,
Pek kötü bile olsa durum!
Evvelce de geçti bunlar,
Benim başımdan, gülüm!


— 56 —
Gözlerin safir senin,
Şirin, baygın gözlerin,
Ah, üç kez mutludur o adam,
O gözler sevgiyle selâmladıysa.
Pırlantadır kalbin senin,
Soylu ışınlar yansıtan.
Ah, üç kez mutludur o adam,
Işıkları sevginin, ona yansıdıysa.
Yakuttur dudakların senin,
Olamaz daha güzelleri.
Ah, üç kez mutludur o adam,
O dudaklar seni sevdim dediyse.
Tamsam o bahtiyar adamı,
Ah, bir bulsam,
Yeşil ormanda yalnız her halde
Olurdu mutluluğundan.


— 57 —
Sevda sözleriyle yalandan
Kalbine bağladım kendimi;
Dolandım kendi ipliklerime,
Şaka ciddîye döndü.
Çok haklısın gerçi,
Eğlenerek uzaklaşırsan benden;
Yaklaşır cehennemin güçleri,
Kıyarım canıma, cidden.


— 58 —
Dünya da, hayat da kırık kopuk —
Bir Alman profesöre gideyim bari.
O bilir hayatı birleştirmeyi,
Akla yakın bir sistem çıkarır sonra,
Başında takye, sırtında hırka,
Tıkar, yamar dünyadaki delikleri.


— 59 —
Kafa yordum uzun zaman,
Ölçtüm biçtim gündüz gece;
Bana bu kararı aldıran,
Güzel gözlerin, ne çare.
Baygın, zeki gözlerinin
Parladığı yerdeyim —
Hiç aklıma gelmezdi
Tekrar seveceğim!


— 60 —
Bu gece onlarda toplantı var,
Evleri ışık içinde.
Aydınlık pencerede, yukarda
Kımıldayan bir gölge.
Bir başıma, karanlıkta, aşağıda,
Görmüyorsun beni;
Bakman imkânsız daha da
Karanlık kalbimden içeri.
Yaslı kalbim seviyor seni,
Seviyor ve parça parça
Titriyor, kanıyor
Sen görmüyorsun hâlâ.


— 61 —
Bütün çektiklerim
Tek söze dökülseydi,
Şen rüzgâr güle oynaya
Alıp götürseydi.
Acı dolu o sözü
İletseydi rüzgâr sana;
Duysaydın her saat,
Duysaydın her yerde.
Yumunca uykulara
Geceleyin gözlerini;
En derin düşlerine,
Sözüm peşinden gelirdi.


— 62 —
İnciler, elmaslar,
İnsan ne dilerse hepsi elinde senin,
Gözlerin en güzeli sende —
Gülüm, daha ne istersin?
O güzel gözlerine bir ordu
Kurdum ben de şarkılardan,
Ölümsüz şiirlerdesin —
Gülüm, daha ne istersin?
O güzel gözlerinle
Ne çok acı çektirdin,
Öldürdün, bitirdin beni —
Gülüm, daha ne istersin?


— 63 —
İlk seven, mutsuz da olsa,
Bir tanrıdır bence;
İkinci kez sevenler,
Ümitsizse bu sevgi, aptaldır.
Ben böyle bir budala, karşılıksız aşka
Tutuldum yeniden;
Güneş, ay gülüyor, yıldızlar beraber,
Ben de gülüyorum — bir yandan ölürken.


— 64 —
Bana öğüt verdiler, akıl verdiler,
Şereflere, şanlara boğdular beni;
Bekle hele! dediler,
Sözde korudular beni.
Böyle koruyadursunlar,
Yetişmeseydi bir yiğit,
Destek olmasaydı bana,
Geberirdim açlıktan.
Mert adam! Aç bırakmadı beni!
Hiçbir zaman unutamam!
Ne yazık, öpmem imkânsız onu!
Ben’im çünkü bu adam.


— 65 —
Bu kibar gence
Hayran olunsa az ne kadar;
Sık sık ziyafet çeker bana
İstridye, şarap, likör.
Zarif ceket, pantolon mum gibi,
Daha da hoş kıravat;
Uğrar her sabah,
Hal hatır sorar bana.
Yaygın şöhretimden söz açar,
Zarifliğim, nüktelerim;
Hamarat, işgüzar
Hizmetime koşar.
Geceleri toplantılarda
Yüzünde hayranlık,
Kibar hanımlar önünde
Okur yüce şiirlerimi.
Ah ne bahtiyarlık,
Böyle bir genç bulmak hâlâ;
Gün gün iyiler
Yok olurken çağımızda.


— 66 —
Tanrı olmuşum düşümde,
Gökyüzüne kurulmuşum;
Çevremde melekler
Överler şiirlerimi.
Çil çil liralar isteyen
Pastalar yiyormuşum, şekerlemeler;
Âlâ içkiler içiyormuşum,
Yok hiç borcum kimseye.
Ama canım sıkılıyordu çok,
Yeryüzünde olsam diyordum;
Tanrı olmasaydım
Şeytan olurdum.
Sen uzun boylu melek Cebrail,
Düş yollara, var git,
Aziz dostum Eugen’i
Al getir gökyüzüne!
Kurullarda arama,
Şarap bardağı başındadır;
Kiliselerde arama,
Matmazel Meyer’in yanındadır.
Açtı kanatlarım melek,
Uçtu yeryüzüne doğru;
Buldu getirdi yukarıya
O haylaz dostumu.
Hey ahbap, tanrıyım ben, tanrı,
Yeryüzü benim emrimde!
Söylemez miydim sana, bir şeyler
Olacağım günün birinde!
Mucizeler yaratıyorum her gün,
Hayran ol, sen de seyreyle!
Eğlen, sevin bugün, bak
Berlin’i mutlu edeyim de!
Sokaklarda kaldırım taşları
Bölünsün ikiye,
Her taşta taze, parlak
Bir istridye.
Bir limon yağmuru, şebnem gibi
Serpilsin üzerlerine,
Aksın oluklardan
En âlâ Ren şarabı.
Ne kadar sevinir Berlin'liler,
Başlarlar atıştırmaya;
Sayın yargıçları mahkemenin,
Habire içerler.
Ne kadar sevinir şairler,
Bu şölen sofrasında tanrıların!
Teğmenler, subay adayları
Yalarlar sokakları.
Teğmenler, subay adayları
En akıllıları bunlar;
Her gün olmaz bugünkü mucize.
Diye düşünür dururlar.


— 67 —
Temmuzdu, ayrılmıştım sizden;
Geldim aylardan ocakta.
O zaman çok sıcaktı, siz sereserpe,
Şimdi üşüyorsunuz, donmuş hattâ.
Giderim gene yakında, ve dönerim yeniden;
Gene bulurum sizi; ne terli, ne üşümüş.
Yolum geçer yattığınız mezarlıktan,
Kalbim yoksul, perişan.


— 68 —
İtti güzel dudaklar, güzel kollar itti,
Sarmışken sım sıkı, uzağa beni!
Bir gün daha kalmak isterdim, atlarıyla
Posta tatarı çıkageldi.
Hayat budur, yavrum! Feryattır boyuna,
Vedalaşmadır, ayrılıştır sürekli!
Koparıp atmadı mı kalbimi kalbin,
Alıkoyabildi mi gözlerin beni?


— 69 —
Bütün gece ışıksız
Posta arabasında yol aldık,
Yaslanarak birbirimize
Gülüştük, şakalaştık.
Sabah, yavrum, bir de baktık
Aşk, gözleri kör o yolcu
Oturmuyor mu aramızda,
Şaşırdık, kaldık.


— 70 —
Hay Allah, nereye yerleşti
Bu çılgın âşifte;
Söverek yağmura yağışa
Koşuyordum şehrin sokaklarında.
Meyhane meyhane
Arandım durdum,
Kaba saba garsonlara boş yere
Bir bir sordum.
Derken onu pencerede gördüm,
El etti, çağırdı, gülüşü mutlu.
Kızım, ben nerden bilirdim senin
Bu şahane otelde olduğunu?


— 71 —
Esrarlı rüyalar gibi
Evler uzun bir sıra;
Sessizce yürüyorum,
Sarılmışım paltoma.
Katedral kulesinde saat
Demin vurdu on ikiyi;
Hoşluğu, güzelliği, öpüşleriyle
Bekliyor beni, sevgili.
Yol arkadaşımdı ay,
Fenerim oldu dostça;
İşte evinin önündeyim,
Sevinçle seslendim yukarıya:
“Çok teşekkür, eski dost
Aydınlattın yolumu;
Seni fazla tutmayayım,
Götür başka yerlere nurunu!
Bulursan bir sevdalı,
Dertli bir aşk garibi.
Var git onu teselli et,
Eskiden beni ettiğin gibi.”


— 11 —
Evlendik, diyelim karımsın,
Herkes kıskanır seni;
Zevkler, hazlar, güzelim,
Geçer günlerin sevinçli.
Diyelim şirret çıktın,
Sabırla katlanırım;
Ama şiirlerimi beğenmezsen,
Senden ayrılırım.

— 73 —
Akpak omuzlarına
Yasladım başımı,
Gizlice dinleyebilirim
Kalbinin özlemini.
Mavi üniformalı süvari erleri
Eorular çalarak giriyorlar kapıdan;
Canımın içi sevgilim
Yarın ayrılacak benden.
İstersen yarın bırak beni,
Bugün henüz benimsin ya;
İki kat mutlu olayım
O güzel kollarında.


— 74 —
Mavi üniformalı süvari erleri
Borular çalarak çıkıyorlar şehirden;
İşte geldim, sevgilim, getirdim sana
Bir gül demeti.
Bir patırtı, bir kıyamet!
Bir felâket, savaş kıtaları!
Hattâ senin küçük kalbinde
Kimler konaklamadı!


— 75 —
Ben gençlik yıllarımda da
Aşk ateşinden
Çektim bazı acılar.
Fakat odun pahalıdır,
Ve ateşin sönmek istemesi
İnan ki, iyidir.
Düşün bunu, genç güzel kız,
Bırak aptalca ağlamayı,
Aşkın saçma kaygılarını bırak.
Hayatın kurtuldu ya.
Unut eski sevdayı,
İnan ki, kollarımda.


— 76 —
Gerçekten düşman mısın bana böyle,
Değiştin mi büsbütün sahi?
Herkese söyleyeceğim,
Bana ettiklerini.
Ah ey nankör dudaklar
Nasıl kötülersiniz,
Sizi o günlerde
Aşkla öpen birini?


— 77 —
Ah, gözler o gözler gene,
Bir zamanlar selâmlardı beni candan;
Dudaklar o dudaklar,
Hayatımı tatlandıran.
Ses de o ses, bir zaman
Doyamazdım duymaya!
Yalnız, ben eski ben değilim,
Değişmiş döndüm yurduma.
Beyaz, güzel kollarla
Sarılm ış sım sıkı, sevdalı
Yatıyorum şimdi onun yanında
Neşesiz, tasalı.


— 78 —
Siz beni binde bir anladınız,
Ben de öyle, çok az, sizi;
Çirkeflerde buluştukça yalnız,
Anlıyorduk hemen birbirimizi.


— 79 —
Hadımlar beğenmediler
Ben şarkıya başlayınca;
Sızlandılar, dediler:
Senin sesin kalın, kaba.
Nazlı, sırça, incecik
Seslerini yükselttiler;
Kristal gibi ezgiler
Söylediler nazik, kibar.
Aşk özlemlerini şakıdılar,
Aşkı, boşalısları;
Sanat hazzıydı bu, bayanlardan
Aktı sel gibi gözyaşları.


— 80 —
Salamanca surlarında
Hava yumuşak, ılık;
Yanımda sevgili Donna,
Yaz akşamı geziyorduk.
Güzelimin ince beline
Kemer olmuş kolum benim;
Göğsünün mağrur dolgunluğu
Üzerinde mutlu elim.
Esti geldi ıhlamurlardan
Çekingen bir mırıltı, ne çare;
İlerde değirmenin deresi
Korkulu hayaller fısıldadı kalbe:
"Ah, Sennora, bir sezgi:
Gün gelir, sürerler beni buradan;
Salamanca surlarında
Biter gezintiler o zaman.”


— 81 —
Komşumdur Don Henriquez,
Güzel Adam da derler ona;
Yan yana odalarımız,
İnce bir duvar arada.
Salamanca hanımları hayran:
Mahmuz şakırdatarak, bıyık burarak,
Yanında köpekleri
Caddelerden geçtikçe o.
Ama sessiz akşam saatleri
Kapanır odasına bir başına,
Gönlünde tatlı hayaller
Ellerinde gitar.
Tıngırdatır telleri titreyerek,
Dalar hülyalarına —
Gitar gıcırtıları, sayıklamalar
Bir mahmurluk verir bana.


— 82 —
Daha ilk bakışmada sesinden, gözlerinden
Kanın kaynadı bana, anladım;
Annen olmasaydı, zalim annen,
Hemen öpüşürdük sanırım.
Yarın gene bu şehirden ayrılırım,
Savuruyor kader beni oradan oraya;
Ben giderken pencereden bakar kumralım,
Ben de onu selâmlar, bakarım yukarıya.


— 83 —
Güneş doğdu dağların ardından,
Kuzu çıngırakları, uzakta;
Sevgilim, kuzucuğum, güneşim, mutluluğum
Görseydim seni bir daha!
Umarak, aranarak bakıyorum yukarıya —
Buralardan gidiyorum, hoşça kal, yavrum!
Boşuna! Kımıldamıyor perdeler;
Uyuyor — görür mü ki beni rüyasında?


— 84 —
Halle'de pazar yerinde
İki büyük aslan.
Ah yazık, sizi nasıl
Uysallaştırdılar!
Halle’de pazar yerinde
Dev gibi bir adam.
Elinde kılıcı, kımıldamıyor.
Taş kesilmiş korkudan.
Halle'de pazar yerinde
Bir koca kilise.
Genç yaşlı şehir halkı
Orada dua etmede.


— 85 —
Çökmüş yeşil çayırlara, ormana
Akşam karanlığı yazın;
Mavi gökten altın ay
Serpiyor nurların.
Ötüyor cırcırlar dere boyunda,
Sularda bir kıpırdanış;
Yolcu bir şıpırtı duyuyor,
Ve sessizlikte bir soluk alış.
Orda, yıkanıyor derede
Güzel peri bir başına;
Parıldıyor kolları, ensesi
Akpak, güzel, ay ışığında.


— 86 —
Çöktü yabancı yollara gece —
Kalbim hasta, ayaklarım yorgun;
Derken aktı sessiz bir rahmet gibi,
Tatlı ay, gökten senin nurun.
Tatlı ay, ışınlarınla
Kovuyorsun gecenin dehşetini;
Akıp gidiyor kaygılarım,
Toplanıyor gözlerimde çiy.


— 87 —
Bunaltıcı bir gün hayat,
Serin bir gece ölüm.
Karanlık basıyor, uyku basıyor,
Gün boyu fena yoruldum.
Yatağımın üzerinde bir ağaç,
Dallarında şakıyan bir bülbül, yeni.
Duyuyorum düşlerimde bile,
Şakıdığı katıksız sevgiyi.


— 88 —
Söyle nerde o güzel sevgilin?
Güçlü, büyülü alevler
Tatlı, hoş sarmışken kalbini,
Ona ne şiirler söylerdin!
Söndü gitti o alevler,
Kalbim soğuk, üzgün, bulanık;
İçinde aşkımın külleri,
Bir kap, bir vazo bu kitapçık.


Heinrich Heine
Çeviri: Behçet Necatigil







08 Temmuz 2019

OKUMAK TESELLİSİ

Bir gün, bir dostumla, sevdiğimiz bir şairin cenaze merali siminde bulunuyorduk. O: Kaybettiğimiz bu şâir o kadar çalışkandı ki, gece gündüz okurdu” diyince, ben hayret içinde kalmıştım.

Evet, okumak, bazan, muhakkak çalışmaktır. Fakat her zaman çalışmak mıdır? Tecrübelerime göre, okumak, çok kerre çalışmak sayılamaz. Okumak, bilhassa bir faaliyet değil, mutavaattır. Bir külfet, bir zahmet olan çalışmak, okumak değil, yazmaktır. Yazmak, düşünmek, hesap etmek, karar almak, muhakeme etmek, nâdim olmak, tashih etmek, hüküm vermek, yani birçok fikir amelesiyle uğraşmaktır. Okumak, bilâkis, sadece bir kolaylıktır. Kitaplarımızı, etrafımızda en tatlı tembellik âlât ve edevatımız gibi hazırlanmış duyarız. Okumak, yorgunluktan kurtulmak, dinlenmek, kendini unutmak, yaşadığımız zamanlara nispetle daha masûm bir zamana ermek, istediğini düşünmek ve istemediğini düşünmemek, gönül eğlendirici bir devre geçmek, müstesna bir muhitin sükûnuna varmak, başka bir tarihe dalmak, hülâsa okumak bir hodkâmlık, bir kurtuluş, bir zevk, bir vuslat, bir inzivaya varış, toprağımızdan uzaklaşarak bir aya yükseliş, bir nevi morfin kullanmak gibidir. Istirahatli bir sükûtun sükûnunu duymak ve bilhassa, bir teselliye kavuşmaktır. 

Zaten en büyük rahatlık, tabiatımızın ihtiyacını tatmin edebilmektir. Hemen her tabiatın ihtiyacı başkadır. İçki sevenler daima içmek isterler, içen, hasta veya sıhhatli, neşesiz veya neşeli, muttasıl içmek ve sarhoş olsa da yine içmek ister. Kumarbaz gece gündüz oynamak, kime rast gelse onunla oynamak ister. Artık kaybedecek bir şeyi kalmasa da oynamak ister. Okumak ihtiyacını duyan da her gün ve her gece, memnun veya meyus, muttasıl okumak ihtiyacındadır. Eli altında, her zaman, bir kütüphane bulunmalıdır. Tiryaki, yeni sigarasını bitmek üzere olan sigarasiyle yaktığı gibi, o da, elindeki kitabın bittiği dakikada yeni bir kitaba başlamak ister. Okumak, bir iptilâdır. 

Tabiatımın hastalıkları, ömrümün rahatsızlıkları, uyku saatlerimin uykusuzlukları ile, ben de, uzun zaman, kitapları birer ilâç gibi kullanmak zorunda kalmıştım. Kitapsız yatamazdım. Yatağıma girerken, uykularıma varmak için, denize atlar gibi, bir kitaba dalardım. Birini elime alır, onu bitirirken, bir başkasına başlardım. Etrafımı bir kütüphane ile kuşatmıştım. Ruhumla hastalığım, rahatsızlıklarım ve karşımdaki hakikat arasına bir siper koymuş gibi, muttasıl okumaktan başka bir şey yapamıyor, bu suretle o kadar tembelleşmiş oluyordum ki herhangi başka bir işe girişmek şöyle dursun, en basit bir şey, hattâ bir iki satırlık bir mektup yazmak istemiyor, yazamıyordum. Zamanımı ve hayatımı unutmak isteyerek, okumak sayesinde, şahsıma taalluku olmıyan bir âlemle alâkadar olmak ihtiyacını duyuyordum. Muttasıl, his ve fikirlerle dolu kitapları okuyor, şair, hikâyeci, romancı, ahlâkçı, münekkid, filozof, seyyah, tarihçi, bütün yazarların hayat konserlerini dinliyor ve bu sayede kendimi unutabiliyordum. 

Bütün dünya nimetleri arasında bu kitapları saymamak kadar nankörlük olamaz. Bu kitaplar, çocuk oyuncakları değil, mucizeleriyle, dünya hâdiseleri arasında, en mühim olanlardandır. Dünyada asıl yegâne dostlarımız olan ve ömrümüzün hâlâ lezzetlerini duyuran bu kitaplar dünyanın asıl asaleti, insan ruh ve fikrinin en ince ve yüksek tezahürleridir. Dünya edebiyatının en çok sevdiğimiz bu kitaplarından bazılarını okumamış olsaydık, hayatımızın en büyük zevklerinden birçoklarını duymamış ve mahrum kalacağımız bu zevkleri başka hiçbir suretle telâfi edememiş olacaktık. 

Beğendiğimiz ve sevdiğimiz bütün bu kitapların diyarı, yeryüzünde en eski zamanlardan beri büyülenmiş bir cennet bahçesi teşkil eder. Şark ve Garp iklimleri var ve bunların kendilerine has kitapları vardır. Her kitap bir hususî iklim, bir devir mahlûkudur. Hepsinin toprakları, suları, meyvalan, çiçekleri, kuşlan, tatları vardır. Bu bahçede, hâlâ en eski zamanların meymenetleri duyulur. Ta ilk ömürlerin şarkıları işitilir. En eski üstadların huzurlarına girilir. 

Dünyanın en derin sözleri, bazı şairlerin mısralarıdır. Bunlar bütün dünya çiçeklerinin usareleri nispetinde bin nevbahar kokularını birden dökecek kadar kuvvetli duyulan birer mânadır. Dâhi şairler, peygamberler gibidirler. Birer din yahut birer tarikat kurucusudurlar. Muhtaç olduğumuz en büyük tesellileri veren din kitapları gibi onlar da kitaplarının mucizeleriyle, şiirlerinin tarikatlarına girmiş olurlar. Hazreti Mevlânâ için: “Nîst peygamber veli dâred kitâb!” denilmişti. Yunus Emre, bir Bektaşilik velisiydi. Mu’tekidler Fuzulî divanını açmakla tefe’ül ederlerdi. Victor Hugo, büyük bir şiir kitabından sonraki ikisini de ikmal edince kendi şiir tarikatını tetvic edeceğini söylemişti. En büyük şairlerin âhenklerinde din mâbedlerinin musikileri duyulur. Hâlâ Mevlevî âyinlerinde neylerle kudümler konuşur. Fuzulî’nin “Menem ki kafile sâlâru kârbân-ı gamam” terci-i bendinde mâbed erganunlarının çıktırdığı sesler işitilir gibidir.

Bütün bu kitapların, ayrı ayrı zamanlarda ihtiyaçlarını duyarız. Filozoflar, insan ruhunun mantık ve ahlâk gayelerini toplar. Zamanlar, dinler, felsefeler geçer ve yeniden her şey ölçülür, değişir ve tekerrür eder.

Tarihçiler, dünya hâdiselerini, en mühim vak’aları tekrar anlatmak ihtiyacını duyarlar. Dünyada büyük imparatorluklar kurulur, yıkılır. Tarih hâlâ eski zamanların yeni bir hâtırası, yeni bir izahı, yeni bir yâdıdır, öyle ki, onu her gün okusak yeni dersler alacaktık.

Dünyayı dolaşmak ihtiyaciyle doğmuş büyük seyyahlar, Evliya Çelebi gibi, iptidaî şartlar içinde bile, seyahatlerini tamamlıyarak, neler gördüklerini naklederler. Ve Pierre Loti gibi, bütün dünya yollarında tesadüf ettikleri her manzaranın bir resmini çizerler.

Hikâyeciler, Binbirgece Masalları gibi, dünyanın bütün gün ve gecelerini hâlâ daha naklederler. Çocuk masalları, hakikat masalları, hülya masalları, eski zaman masalları birbirlerine karışır. Romancılar, dünyanın en meşhur adamları arasına, kendilerinin dünyaya getirdikleri insanları karıştırırlar. Bu, tarihin bildiği insanlar arasında, meselâ Don Quichotte yok mudur? Shakespear’in kahramanları yok mudur? En meşhur âşıklar arasında da Leylâ ile Mecnun yok mudur? Fuzulî’nin aşk uğrunda fedakârlık hisleri ve Nedim’in gönül maceraları tatlarını dünyada olduklarından daha fazla duymazlar mı? Bazı saraylarda en güzellerinden nice kadınlar hazırlanmışlardır. Bazı yerlerde sefahat meraklısı nice insanlar kadın ticareti yapmaktadırlar. Fakat bütün bu maddiyat ile meşgul insanlardan ziyade bazı aşk romancılarının kitaplarında duyulan his, fikir ve tecrübeleri bu hisleri daha ziyade izah eder, onlardan daha ziyade canlı duyulur.

Ne olursa olsun, işte, parasızken zenginliğin kolaylıklarından istifade etmek, ümidi yokken bir imanın bahtiyarlığını duymak, hayret içinde kalınmışken bir felsefenin selâmetine ermek, okumak sayesinde mümkün olabilir. 

Zavallı beşeriyetin zaten bedbahtlıkla malûlken, dünyanın kullarının çoğu tesellisiz bulunurken birde okumak tesellisinden mahrum kalışları, düşündükçe, rikkatime dokunuyor. Onların iyi okumayı bilmedikleri anlaşılıyor. Bu kitapları okumakla bunca insanın, tedavi olmasalar da, büyük bir teselliye ulaşacaklarına inanıyorum.


Abdülhak Şinasi Hisar
Türk Yurdu der.; S.246, Temmuz 1955

KİTAPLARIN VAKT-İ MERHUNU

Mesut bir ömür, hiçbir yangın felâketini görmemeliydi.

Muhteşem bir ömür, okunmuş kitaplarının bir tanesini kaybetmemeliydi. Eski kitaplarımızın hepsi yanımızda kalmalıydılar. Dostlarımız, kendilerine okunmak üzere verdiğimiz kitapları iade etmeliydiler. Kütüphanemizin bütün kitapları muhafaza edilmeliydi.

Her kitap doğduğu, yaşadığı devrin mânâsı ve hâfızası sayılır. Her okuduğumuz kitap, yaşamış olduğumuz bir zaman, düşünmüş olduğumuz fikirler, duyduğumuz muhabbetler demektir. Onları, ömrümüzün parçaları gibi duyarız. Bir zaman geçtikten sonra, bütün bu kitaplar birer hâtıra sayılır. Görülen gözler, duyulan bir ses ve bir telâffuz hususiyeti gibidir.

Bunun için, hepsi de, her zaman gözlerimizin önünde olmalıdırlar.

İlk mektep kitapları, ilk şiirler, ilk romanlar, ilk tarihler ömrümüzde en mühim bir devri açarlar. Belki bütün kitaplar arasında bizi âdeta büyülemiş olanlar, ilk gençlik zamanlarımızda okuduğumuz, ilk beğendiklerimiz ve muharrirlerini üstad saydıklarımızdır. Bilhassa çocukluk zamanlarımızın kitapları en eski hatıralarla dolu kutular gibidir. Bu kitapları karıştırırsak renkleri, kâğıtları, kapları ile bize hâlâ maddeden bir tesir yapmakta olduklarını görürüz.

Edebiyat-ı Cedide’nin kırmızı kaplı ve isimleri beyaz yazılı kitaplarından ilk beş tanesi: Hüseyin Cahid’in “Hayatı Muhayyeri, Tevfik Fikret'in “Rubab-ı Şikeste” si, Halid Ziya’nın “Bir Yazın Tarihi” ile “Aşk-ı Memnu”u, Hüseyin Cahid’in “Hayal İçinde”si sanki gözlerimden evvel basılmışlardı. Gözlerim açılır açılmaz bunları gördüm. Ancak bu kitaplardan sonrakilerini muasırlarım saymıştım.

Sonra, yine, Hüseyin Cahid’in bir küçük hikâyesinde: “Fransızca sarı kaplı kitaplar” diye bahsettiği ilk okuduklarımla öyle bir istina peyda etmiştim ki hâlâ bunların renklerini, şekillerini görür görmez o zamanların tatlarını ve hazlarını duymağa koyulurum.

Çocukluk hatıralarımız, bazı günlerimize hâlâ karışır, ilk okuduğumuz kitapların kahramanlarını hayatımız boyunca hatırlarız. Bazı kitapların isimleri hatıramızda kalır da, yazanların adları unutulur. Bir gün “Zavallı Necdet”i hatırlar ve o kitabı okumak isteriz. 

Bütün bu yeni doğmuş kitaplar, baharın kelebekleri gibi, bahar çiçeklerine doğru, rengârenk uçuşmağa koyulurlar. Fakat, mevsimleri geçince, hemen hepsi de kaybolur ve yine başka bir mevsim gelince, yine başka kelebekler gibi, uçuşmağa başlarlar. Bu kitaplar, şekilleri ve renkleriyle, tatil ayları, deniz saatleri, mehtap geceleri, sabah kuşları, şiir tatlariyle toplaşır, karışır ve hâfızamızda, bütün bunları artık biribirlerinden ayıramayız. Haklarındaki hükümlerimizi ne kadar değiştirmiş olursak olalım, kütüphanedeki bu kitapları karıştırıp onları renk ve şekilleriyle tekrar görür görmez, hislerimiz bakımından, yine tesirleri altında kalırız.

Yeni şairlerden ziyade, eski şairleri okumağı severiz. Bazı kitaplar vardır ki, bunları ancak bir tek cümlesini bulmak için tekrar karıştırırız. Bazılarım bir bakışta bertaraf ederiz. Bazan da onların içindeki eski zaman seslerini duyar gibi mütehassis oluruz. 

Kütüphanemizin pek kullanmadığımız bir köşesindeki bu raflarda, daha hiç okumadığımız şiir, hikâye, roman, tenkid, tarih, seyahatname, din ve felsefe kitapları bulunabilir. Bütün bu kitapların şimdi hemen hepsini okumağa imkân bulamayız. Fakat bu kitapların bir gün okunabilmesi için şimdiden bir ihtimal imkânı hazırlanır. Bilmediğimiz tesirler altında, okumak ihtiyacımızın evvelden tahmin edilmeyen sebeplerinin de değişmesiyle onlara yaklaşabiliriz. Muharrirler, kitap isimleri ve mevzuları karışarak geçmiş zamanlarla birleşerek bazan da duyulmamış bir meraka kapılabilir, senelerden sonra, herhangi bir gün veya bir gece, bazan bir kitabı, bazan da bir başkasını okumak ihtiyacını duyabiliriz. Ve denilebilir ki, mukadderat her kitabı bir vakt-i merhun için saklar. Zamanla hazırlanıp nihayet onu okumak ihtiyacını duyup kendisini aradığımız kitabı derhal yerinde bulmak için de hepimizin az çok böyle bir kütüphaneye ihtiyacı vardır.

Heva ve hevesimiz, şiirimiz ve şuurumuz, hüznümüz ve neşemiz, hülyalar ve rüyalarımız, dualar ve ilâçlarımız, soğuk veya sıcak, yağmur veya rutubet, günler ve geceler her şeyi karıştırarak, o zamana kadar duymadığımız bazı şiirleri duymak, bazı hikâyeleri dinlemek, bazı mevzuları deşmek, bazı hikâyeleri düşünmek isteğiyle önümüzde kapalı duran bazı kitapları, gözlerimiz önüne açabiliriz.

Mevcut kitaplar, her zaman bir okumak imkânı saklar. Bazan artık bir satır olsun yazmak ihtiyacını duymadığıma emin olacağım gelir. Fakat hiçbir zaman artık okumak istemediğime tamamen inandığım olmamıştır. 

İnsanın bazan meyus ve yapayalnız kaldığı günler vardır. Kendini tamamen kitapsız ve dostsuz bulur. Bomboş gibi doğan bazı sabahlar çölde bir mezar yalnızlığı duyulur. O zaman yeni baştan bir kitap, yeni baştan bir mekân ve makam aramağa başlarsınız. Ve anlarsınız ki bugün, o kitabın günüdür. Anlarsınız ki, her kitabın bir vakt-i merhunu vardır.


Abdülhak Şinasi Hisar

30 Haziran 2019

Kayıp ve Yas -2

Bu yazı, bir fikri takip yazısıdır.

31 Mart seçimlerinin hemen ardından kişisel ve toplumsal kayıpları irdelemeyi amaçlayan yazımda yer alan iddia ve saptamaların yenilenen İstanbul seçimleri sonrasında gözden geçirilmesidir.

O gün gidenin ardından bu dünyada kalan kişiler açısından kaybın ağırlığını belirleyen kaybedilenin kimliğidir demiştim. Yitip giden geride kalan kişiler için ne kadar önemliyse, onlar için ne kadar fazla bir değer taşıyorsa kaybın acısı o kadar katlanır diye eklemiştim.

Anlaşılan o ki İstanbul, ekonomik ilişkiler açısından muktedir için kaybedilmesi göze alınamayacak kadar önemli ve siyaseten yitirilemeyecek kadar değerliymiş.

Aşk değil tutkuymuş yani. Başka birisiyle paylaşılamayacak kadar hırsmış. Başkasına layık görülemeyecek kadar kibirmiş...

Ama biliyoruz ki aşk ne kadar özgürlükse, tutku o kadar esarettir. Aşkın öznesi, tutkuda nesneye dönüşür. Mülke ve mülkiyete tabi kılınıp boğulur. An gelir “Ya Benimsin Ya Kara Toprağın” hezeyanıyla öldürülmeye bile kalkışılır.

Oysa aşk -tutkunun aksine-, aşığın gitme ihtimalini ilk günden kabul ederek, onu her gün kaybetmemeye çalışmaktır. Maşuğun kendisinde eriyip kaybolmasını isteyen bir teklik histerisi karşısında, bir imkânsızlık düşü olarak iki kalarak biz olmaktır aşk.

Aşk, aşıktan bağımsız olarak maşuğun bir özne olarak yaşama hakkını tanımaktır. Bu hakka saygı göstermektir. Ve günü geldiğinde kendisinin gideceğini bilip “Ben Ölürsem Sevdiceğim Sağ Olsun” diyebilmektir.

Ama kendisinden başka kimseleri sevemeyen narsistler asla aşık olamazlar. Olsa olsa kendi tutkularının esiri olurlar.

Çünkü narsistler kendilerinden başka hiçbir şeye değer vermezler. Paramparça olmuş egoları nedeniyle kendilerinden başka hiç kimseyi görmezler. Gözleri, tıpkı nehirde akseden yüzüne aşık olan Narkissos gibi sadece kendilerine dönüktür.

Başarı ve yeteneklerini abartırlar, sınırsız zekâ ve güç üzerine hayaller kurarlar. Kendilerinin eşi bulanmaz özellikte birisi olduğuna inanırlar. Ancak bu özelliklerinin herkes tarafından fark edilemeyeceğini düşünerek sınırlı ve değişken bir arkadaş grubuyla temas ederler. Hiç kimsenin kendilerinin derinliğini anlayamayacaklarını zannettiklerinden dolayı çevrelerindeki insan grubunu sürekli değiştirirler. Çünkü beğenilmek, çok beğenilmek, hep beğenilmek isterler. Kendilerine yönelecek en ufak bir uyarı ve siteme dahi tahammül edemezler. Her zaman kişileri ve olayları kendi çıkarları için kullanmaya çalışırlar. Tahmin edilemeyecek kadar pragmatistirler. Her şeyi, her başarıyı, her mevkiyi hak ettiklerini düşünürler. O hak ettikleri hedefe ulaşmak için her yolu kendileri için hak olarak görürler.

Empati yapamazlar. Tuz buz olmuş egoları nedeniyle kendilerinden başkasını hissedemezler. Başka bir kişinin gözlerinden dünyaya bakamazlar. Başka insanların ihtiyaçlarını zerre kadar önemsemezler. Ama herkesi kıskanırlar.

Hasettirler. Küstahtırlar.

Onlar için öteki’nin tek anlamı, öteki olarak kendilerinden başka bir değer olması değil, tam aksine muktedirliklerinin kanıtı olarak ele geçirilecek bir hedef olmasıdır sadece. Her hedef gibi ele geçirildikten sonra anlamsızlaşan ve ona ihanet edilen bir hedef...

Ne hazin ki ele geçirilecek hiçbir hedef onların egolarının kırılganlığını onaramayacaktır.

Onlar bedensel yok oluşa kadar ruhsal iğdiş edilmişliğin ıstırabıyla hem kendilerine hem de muktedirlikleri oranında çevrelerine elem vereceklerdir.

Bilelim ki, her faşizmin altında patolojik bir narsisizm ve pek çok kişi tarafından paylaşılmış patolojik bir narsistik dava saklıdır.

Şok ve İnkâr

7 Nisan 2019 günü benlikte travmaya neden olan her kayıp bir “şok” ile başlar. Kişi duyduğuna, gördüğüne, apaçık ortada duran gerçeklere inanmaz. Gerçekliği anlamsız biçimde reddeder diyerek reddedişin çoğu zaman rasyonel gerekçelerle de açıklanamayacağını yazmıştım.

Tıpkı muktedirin rasyonel gerekçelerle açıklanamayacak biçimde İstanbul seçimlerine itiraz etmesi ve hukuk dışı bir kararla seçimi iptal ettirmesi gibi.

Oysa ortada apaçık bir gerçek vardı: İstanbul gönlünü başka bir hırsıza kaptırmıştı.

Onca zamandır havuza dönüştürülmüş medya aracılığıyla her gün fırça yemekten, bir ergen gibi atılan triplerden, her yerde hep aynı yüzü görmekten, herkesin hain ilan edilmesinden bıkıp usanmıştı.

Daha önemlisi yeni aşık, ona başka bir dille seslenmekteydi. O da bu sese kulak vermişti. Birlikte biraz zaman geçirerek onu daha yakından tanımak istiyordu.

Aşığın, maşukun bu halini anlaması ve gerçeği kabullenmesi gerekiyordu. Hem belki bu flörtten beklediğini bulamayacaktı İstanbul. Dahası aşığın yaşayacağı kayıp ve özlem duygusu, aşkın insanı insanileştirdiği gibi muktedire de ölümlü bir fani olduğu gerçeğini yeniden hatırlatabilirdi. Onu yeniden insani vasıflara kavuşturabilirdi.

Olmadı: kibir ve tutkusu izin vermedi. İstanbul da bir daha geri dönmemek üzere terk etti muktediri.

Çökkünlük

Her kaybın ardından gözlenen çökkünlük dönemi 31 Mart sonrasında fazla değildi oysa. Ne de olsa yarışın sonucunu foto finiş belirlemişti.

Yani maşuğun gönlü tümüyle kaymamıştı yeni aşığa.

O gün itibariyle aşığa düşen olanı biteni layıkıyla değerlendirmekti. Nefret söylemleri ve hain suçlamalarının nedenlerini ortaya koymak, yüzyıldır yok sayılmak istenen bir halkın temsilcileriyle yeniden temaslar kurmak ve tanzim kuyruklarında ekmeğinin derdine düşmüş insanların önünde sergilenen israf ve şatafattan dolayı özeleştiri vermek gerekiyordu.

Eğer herşey yitip gitmediyse, eğer İstanbul’a gerçekten sevdalanılmışsa ayakta kalabilmek ve yaşayabilmek için neyi değiştireceğini bulmak, ötekini suçlamaktan vazgeçip sahici bir yüzleşmeyle yanlışlarını düzeltip hayata devam etmek şarttı.

Ancak yapılan bunun tam aksiydi.

Oysa bu dünyada çivi çiviyi sökmedi hiçbir zaman. Soylu’ların öfke ve nefret kusan dili hiçbir yaraya derman olmadı hiçbir zaman.

Ama gelin görün ki sadık emanetçi tarafından sürdürülen kısacık bir icraatın içinden molasının ardından bildiğimiz yüzyıllık oyunlar sahneye konuldu. Ahlâk, etik, onur kavramları maşuğu elde etme pahasına insafsızca çiğnendi.

Aslında doğruyu ifade etmek gerekirse başka da bir yol kalmamıştı onlar için. Çünkü insani sınırları çoktan aşmışlardı. Gezi’de bu ülkenin geleceğini yok etmeye kalkışmışlar, bıyıkları terlememiş çocukların annelerini miting meydanlarında yuhalatmışlar, ölüme bile saygısızlık ederek bir annenin cenazesini yedi gün sokaklarda bekletmişlerdi.

Adına Türkiye denilen bu ülkede siyasi iktidarın sınırsız öfkesinden nasibini almayan hiç kimse kalmamıştı.

Memleketin tamamında esen korku rüzgârlarının aksine muktedirin katında yatlar, katlar, çekler, köprüler ve binbir yolla aktarılan milyon dolarlık rakamlar uçuşmaktaydı.

Hayat kimileri için çekilmez oldukça, kısıtlı bir çevre için o oranda güzelleşmekteydi. Ülke içeride ve dışarıda zora ve zorluklara gark oldukça, kimileri için o oranda sefa katlanmaktaydı.

İstanbul seçimlerinin yok yere iptal edilmesi tüm bunların üzerine eklenen bir damlaydı sadece. Milyarlarca damlanın üzerine eklenen son bir damla...

Gelin görün ki an geldiğinde bir damla hayatın tüm akışını değiştirir. İstanbul örneğinde olduğu gibi maşuk, aşığın değişmeye gönüllü olmadığını, aksine kendisini kandırmaya ve bu sayede elinde tutmaya çalıştığını fark etti. Ancak bu tutum herşeyden önce maşuğun aklına, fikrine, zekâsına, onuruna ve sevgisine hakaretti. Bu nedenle aşığa temelden ve esastan bir hayat dersi oldu 23 Haziran.

Muktedirin yaşadığı şeddeli yenilginin yarattığı şokun çökkünlüğü bir önceki ile kıyaslanamaz büyüklükteydi artık.

Maşuk, kastre ederek fallik gösterenini kesmişti. Kibirini ve gücünü ayakları altına almıştı tutkusuna yenilenin...

Osman Elbek

Çoğumuzda göçmen meseleleri karşısında rahatı kaçırılmış bir insan hali var.

Göçmen Dâvası

Tunanın evleri, alçacık evler,
İçinde oturur paşalar, beyler,
Örtün perdeleri görmesin iller...

Bir Rumeli türküsünden

Bir kaç aydır, millî bir fâciayı, hatta millî bir felâketi sessiz ve sedasız yaşıyoruz. Yarım milyondan fazla Türk, dedelerinin Osmanlı fethinden çok evvel doğdukları, şenlettikleri topraklardan yabani otlar gibi sökülüyorlar, mal ve mülkleri ellerinden alınarak kapı dışarı ediliyorlar.

Hicret, milletimizin talihinin iki asırdan beri, en acı tarafı oldu. Arkada bırakılan yurda ağlamak, ona ağlaya ağlaya yeni toprağa sarılmak, sapanının açtığı izde doğduğu evi ve babasının gömüldüğü yeri hatırlayarak yaşamak... İşte büyük katliamların dışında asıl serencamımız! Rumeli, kesilerek ve insanı kovularak başka milletlerin vatanı oldu.

Kaç nesil var ki kızlarımız baba evlerinde gelin olmanın sevincini kaybettiler, erkeklerimiz aynı
tarlada, aynı pazarda üstüste çalışamaz oldular.
Şehirlerimiz çehrelerini, hayatımız birliğini kaybetti. Türkülerimiz ve şivelerimiz birbirine karıştı.

Bu zoraki hicretin nasıl bir meramla hazırlandığını söylemeğe lüzum var mı? Bunu benden evvel ve
çok selâhiyetli, resmî ağızlar söylediler. Bulgar hükümetinin bu kararı ile sadece yarım milyon insan, — şimdilik yarısı — yerinden yurdundan edilmiyor, sade nesillerin üstüste çalışmasıyla yığılan bir servet, — en aşağı bir milyar! — çok verimli tarlalar, bağlar, bahçeler ve bütün bir tarihin hakkı elden alınmıyor, ayrıca da, on bir yıldır süren bir seferberlikle harab bütçemiz, üstünden bu ağır yılların bir silindir gibi geçtiği halkımızın refahı da bir kat daha yıkılmak isteniyor. Kasıt sade Rumeli Türklüğüne değil, bütün Türkiye’yedir.

Bu satırları Bulgarlara karşı milletimize kin aşılamak için yazmıyorum. İyi ve faydalı politikanın
hislerimizi dışarıda bırakan politika olduğuna inananlardanım. Kaldı ki tarihin kör düğüşünün bir yerde artık durması icab ediyor.

Hayır, ben bir kin alevlemek için yazmıyorum. Yalnız bize karşı çok değişik, çok tehlikeli bir silâhın kullanıldığını tekrarlamak istiyorum. Hudutlarımızdan içeriye bomba bırakmadılar. Yarım milyon kardeşimizi, bağrımıza derhal basmamız lâzım gelenleri bıraktılar.

Bize karşı silâh olarak tarihimizin ve kendimizin bir' parçasını çevirdiler. Şurası da var ki bu cinsten bir hadiseyi her gün bekleyebilirdik. Hatta buna her cihetle hazırlıklı olmalıydık. Yani böyle bir ihtimali karşılayacak, her tarafı evvelden düşünülmüş, seneden seneye eksikleri tamamlanmış bir; yerleştirme elde bulunmalıydı. Tarihimizin istisnası denebilecek kadar uzun bir sulh devresinden bunu beklemek hakkımızdı. Fakat biz realitenin çıplak iklimine, Balkan ittifakı gibi ütopyaların şampanya sarhoşluğunu tercih ettik. Kendimizi kandırmağa çalıştığımız bir muvazaa sarhoşluğunda etrafımızdaki düşmanlığı unuttuk!

Gazetelerde göçmen havadislerini her okuyuşumda kaç türlü zıd düşüncenin tesiri altında kalıyorum. Bir taraftan 1911 ile 1923 arasının tecrübesi içimde yeniden canlandığı için tarihimizi daha iyi anlıyorum.

Artık dedelerimizi hataları için tenkid etmekten vazgeçtim. Etraflarındaki bu hiç bir anlaşma kabul
etmeyen düşmanlık içinde gösterdikleri cesarete, yaşama kudretlerine hayran oluyorum.
Diğer taraftan memleketteki hareketsizlik beni şaşırtıyor. Vâkıa hükümetimiz, bir yığın ferde ait teşebbüs, göçmenler için bir çok şeyler yapıyor. Fakat efkâr-ı umumîyede henüz böyle millî bir hâdisenin uyandırması lâzım gelen büyük humma yok! «Bize ne oldu böyle? Biz hiç böyle değildik!» diyorum.

Yoksa gelenlerin kim olduğunu bilmiyor muyuz? Yahud sadece arkalarında gizlenen düşmanlığı mı görüyoruz?

Hattâ Bulgaristan’ın kendisinin bile, daha kırk yıl evvel, vatanın, hiç olmazsa resmî salnamelerdeki
çehresinin bir parçası olduğunu unuttuk mu?

Gelenler, mor sabahlı Balkan memleketlerinden her şeylerini, hatta yarına ait ümidlerini bile bırakıp gelenler ise, tarihimizin belki en öz taraflarından geliyorlar. Onların başları etrafında Türk tarihinin yarısı kanlı bir güneş gibi çalkanıyor.

Şu satırları yazarken ne kadar yer ismi ve insan adı hafızama hücum ediyor. Eski tarihlerimizin
hangisini isterseniz, üç beş sahife karıştırın, daima bir Lofça, bir İştib, bir Filibe, bir Rusçuk, bir Vidin, bir Ziştovi, bir Silistre, bir Plevne âyânına, o yerlerden toplanmış levend endamlı, evliya isimli
kahramanlara tesadüf edersiniz.

Büyük bozgunlar, bugünü hazırlayan felâketler başladığı zamanlar bu isimler tarihimizde büsbütün başka bir mânâ alırlar. Her on beş, yirmi yılda bir tekrarlanan insan kudretinin dışında çarpışmaların, talihle imkânsız didişmelerin hikâyelerini okursunuz. O zaman İstanbul’un bizim elimizde hangi gayretlerle kaldığını, bugün hudutlarımıza, yarın belki kaldırımlarımıza yığılacak bu insanların dedelerinin nasıl adım adım bu yurdu müdafaa ettiklerini anlarsınız.

Hayır, onların geldiği topraklarda en ufak bir tepe yoktur ki Türk tarihinde bir kaç defa hususî bir
maceranın şerefini kazanmış olmasın!
Bütün o serhat kaleleri, palangalar düşüp de düşman orduları,
kuyusundan çıkmış ejderhalar gibi anavatana doğru kıvrıldığı zaman, o köyler, o küçük kasabalar, o
tepeler imanla karşısına dikilirdi. Şehirler, kazalar, köyler, yıkılır, yanar, sonra tekrar yapılırdı.

Rumeli’nin âyân konakları üstüste yığılan muhacir kafileleriyle dolardı.

Evet, Türk tarihinin hemen her safhasında, bugün göçmen adıyla adlandırdığımız ve talihleri
karşısında hâlâ tereddüt ettiğimiz insanların dedelerine rastlarız. En son tarafıyla alıyorum, onlar
Alemdar Mustafa Paşa’nın, Rusçuk yârânının, Midhat Paşa’nın, Cevdet Paşa’nın, Ahmed Vefik Paşa’nın ve daha bir çoklarının tarih karşısında hemşerileridir.

Her Türkün hayalinde, kanları içinde yüzen bir şehid vardır.

Bu, Rumeli Türklüğüdür. Bu gelenler işte onların çocuklarıdır.

Bırakalım tarihi! Hakikate dönelim! Şimdi, bugün, bu saatte, misafirhanelerde, çabuktan tedarik edilmiş imkânlar içinde, yarını olmadan yaşayan kardeşlerimiz var. Erkekler ne ise, fakat kadınlar, genç kızlar, çocuklar var. Dün alnının teriyle kazandığı ekmeği kendi sofrasında, yarma ait hayaller içinde yiyen insanlar bugün gözlerimize bakıyor. Hasta başın muhtaç olduğu yumuşak yastık, sıcak oda, gülümseyen yüz, yarının emniyeti, bu erkekler, bu kadınlar, bu çocuklar için yok!

Bunu kâfi derecede düşünüyor muyuz?

Bu mesele çıktığı günden beri Naci’nin mısraı durmadan alevden bir kırbaç gibi omuzumda şaklıyor.
Misafirim vatanın bir harâbezârında


Gelenlerin ve geleceklerin çoğu çiftçi! Öküzle olsun, makine ile olsun, toprakla, sert, sarı, esmer
buğday habbeleriyle ne zaman tekrar başbaşa gelecekler? Ne zaman iş onları arkada kalan hayatlarına kavuşturacak? Ev, tarla, ahır, kümes, ev tezgâhı, bütün bunlar ancak bizim yardımımızla kurulabilir.

Yazık ki hâlâ işin büyüklüğünü anlamamışa benziyoruz. Hâlâ gazetelerde küçük kıpırdanışlardan başka bir şey yok. Hâlâ milletimiz bu insanlar için seferber olmuş değildir. Herkese soruyorum: Bize ne oldu?

Günler geçiyor, bu çalışkan, sade ruhlu ve bütün imanlı insanların talihi hâlâ aramızda günün tek mühim meselesi olmamıştır. Yarım milyon... Bir kısmı geldi, bir kısmı gelecek... Ve bir an evvel gelmeyenler, korkarım ki, hiç gelemeyecekler.

Böyle olduğu halde evlerde hâlâ dikiş makineleri onlar için çalışmıyor, hanımlarımız lüks manifatura ve yalancı süs dükkânlarının önünden daha ayrılmadı, onlar için Amerikan bezi ve basma aramıyorlar. Yer yer iane listeleri açılmadı. Gençlik nedense bu işi üstüne hâlâ almadı. Teşebbüs eden de yok! Sanki halkımıza bu işte her türlü fedakârlığı yapmamız icab ettiğini söylemekten çekiniyoruz.

Yanlış anlaşılmasın! Ben göçmenlerin yardımla geçindirilmesini teklif etmiyorum. Ben onlara ve bize bu düşmanlığı yapan komşu devletin İktisadî hayatının ve refahının büyük bir tarafını vücude getiren çok çalışkan, uyanık bir unsurun aramıza geldiğine kaniim. Onların bir an evvel çalışmaya müsaid şartlarla yerleştirilmelerini, istihsale atılmalarını, bu memleketin ekonomisine girmelerini istiyorum. Fakat aradaki fasılada ve bu yerleşme için halkımızın en geniş şekilde yardımına ihtiyaç vardır.
Bunu söylerken orta sınıfımızın, memur halkımızın, bir kısım kasaba ve köy ahalisinin büyük
mahrumiyetler içinde yaşadığını unutmuyorum. Fakat refah ve sıkıntı da nisbîdir.


Bir vatanı olmak, hür ve müstakil yaşamak, tarihine sahib yaşamak, bir takım mükellefiyetlerle kabil olan nimetlerdir. Bazan bu külfetler tahammülün de üstüne çıkabilir. O kadar tecrübe geçirmiş, kara günün her nev’ini denemiş halkımız bunu çok iyi bilir. Biz sadece imanıyla ve ruhunun cömertliğiyle yaşamış bir milletiz. Öyle olduğu halde niçin münevverlerimiz ve hatta hükümetimiz en sarih şekilde halkımıza müracaat etmiyorlar? Her şeyden mahrum edilenle elimizde olanı paylaşmak zamanındayız.

Yaşama iradesi bu kadar büyük olan ve bütün varlığının devletin varlığıyla kabil olduğunu çok iyi
bilen bir milletin cömerdliğine müracaattan utanıyor muyuz? Böyle ise Türk milleti bizi affetmez. Bu
düşüncenin bir an kafamızdan geçmesini affetmez.

Çoğumuzda göçmen meseleleri karşısında rahatı kaçırılmış bir insan hali var. Sanki asrımızın insanına rahat hakikaten nasibmiş gibi düşünüyoruz. Rahat, ferdî saadet, kaygısız baş, bunlar on dokuzuncu asrın kısa rüyalarıydı. Doğrusunu isterseniz bizlere hiç nasib olmayan rüyalar... İnsan talihinin azdığı bu devirde bunu akla getirmek bile gülünçtür. Bu devirde olsa olsa vazifesini yapmaktan gelen iç ferahlığı, huzur vardır. Çünkü devrimiz, vazife ve mesuliyet duygusu devridir. Milletimiz bu iki duyguyu çok iyi tanır. Bunu her vesile ile gördük.

Tekrar ediyorum, alâkalı resmî makamlar bir taraftan vazifelerini yapadursunlar. Biz, milletçe bu iş
etrafında seferber olmalıyız.
Türkiye’nin Bulgaristan’a vereceği en güzel cevab, yurdun verimli, insan emeğine muhtaç yerlerinde, çok kısa zamanda, birer kasaba ve şehir olması temennisiyle, yeni göçmen köylerinin, şarkî Anadolu, Orta Anadolu, Filibe veya Lofça’larının, Varna ve Vidin’lerinin kurulmasıdır.

Böylece tarihimizin kaybettiğimiz anahtarlarına yeniden ve vatan içinde sahip oluyoruz.
Bunun için münevverlerimizin bu işi tek dava olarak ele almaları lâzımdır. Unutmayalım, kendi başımıza halledebileceğimiz tek mesele de budur.


Göçmenlerin gelecek mevsimde, yurtta yetiştirecekleri ilk buğday başağının talihe karşı en büyük
zaferimiz olacağına inanıyorum. Onu şimdiden yüzüme gözüme sürmek istiyorum.

Unutmayalım ki fevkalâde hâdiseler, fevkalâde tedbirler ister. Hem kendimizden, hem yeni gelen
kardeşlerimizden mesulüz.


Ahmet Hamdi Tanpınar

(Cumhuriyet, 18 Ocak 1951, nr, 9503)
Yaşadığım Gibi / Dergah Yayınları

Zangoç

Sabahın arınmış, saydam, derin havasına
Yayıyor yine çan, sesini, aydınlık, duru
Okşuyor, lavantalar, kekikler arasına
Duasını bırakan küçük bir çocuğu,

Çıkmış üstüne eski bir ipi geren taşın,
Dilinde dua, zangoç, üzgün, mırıldanarak
Dinliyor inişini uzak çınlamaların
Bir kuş geçiyor yanından, ona dokunarak.

Ben arzulu gecenin o adamıyım. Yazık!
Boşa çekiyorum Ülküyü çalan halatı
Bir tutam tüy söylüyor soğuk günahlarımı,

Çok usul geliyor kulağıma sesler artık!
Ve bir gün, yorgun, boş yere çekmekten bu ipi
Taşı atıp ucuna asacağım kendimi.

Stephan Mallarme

Sıkıntı

Sana geliyorsam bu akşam, ey hayvan, amacım
ne bir halkın günahlarıyla dolu gövdeni yok etmek,
ne de öpücüğümü akıtan onmaz sıkıntı altında
ve iğrenç saçlarında hazin bir fırtınayı eşelemek;

Azabın bilinmeyen perdeleri altında uçan
hiçliği başkalarından daha iyi tanıyan senin
ancak kara yalanlardan sonra tadabildiğin
düşsüz ağır uykuyu istiyorum yatağından;

Çünkü, katıksız soyluluğumu kemiren çirkef
senin gibi beni de kısırlığıyla damgaladı.
Ama, senin. bağrında hiçbir suç dişinin yaralamadığı

Taş bir yürek çarparken, ben, bozguna uğramış,
solgun, kefenimi kuşanmış, kaçıyorum
yalnız yattığım zaman ölmekten korkarak.

Stephan Mallarme