Ana içeriğe atla

İçimizdeki Şeytan

Böyle bir seyin üzerinde uzun uzun durmamın sebebi, olayların içindeki şiirin bana görüntülerden daha çok dokunması, savaşı daha iyi anlatmasıdır.
*
Marthe'ye duyduğum aşkla, Rene'ye, anne ve babama, kardeşlerime duyduğum sevgi azalıyordu.
*
...onu bir daha göremeyeceğimi zannederek, artık onu düşünmemeye çalıştım, tam da bu yüzden, ondan baskasını düşünemedim.
*
Babam ve kardeşlerim sıkılmışlardı, ama umurumda değil ki! Mutluluk bencildir.
*
Yolun yavaş yavaş bittiğini ve hiçbir şey olmadığını acı acı görüyordum.
*
Nişanlısını o kadar çabuk unutmuştum ki, on beş dakikalık bir yürüyüşten sonra, bu odada onunla birlikte bir başka erkeğin yatacağını hatırlatsalar, şaşar kalırdım.
*
Bu ateş ve onun da benim gibi bir tarafı yanana kadar diğer tarafına dönmemesini görmek hoşuma gitmişti.
*
İki elini boynuma dolaşmıştı; bir deniz kazasında bile bir şeye bu kadar sıkı tutunamazdı.
*
    Ama daha beteri oldu. Babam susuyordu; sonra, hiç sinirlenmeden, hatta her zamankinden daha yumuşak bir sesle bana sordu:
   "Peki şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?"
   Gözlerimden akmayan gözyaşlarım, tıpkı bir arı kovanı gibi kafamın içinde uğuldadı. Bur irade karşısında, güçsüz olmama rağmen direnebilirdim. Ama böyle bir yumuşaklık karşısında, sadece boyun eğebilirdim.
   "Bana neyi emredersen onu."
   "Hayır, bana yine yalan söyleme. Her zaman istediğin şeyleri yapmakta özgür bıraktım seni; aynı şekilde devam et. Sanki bunun için beni pişman etmek gibi bir niyetin var."
*
İkimizde susuyorduk. Bunu mutluluğun bir kanıtı olarak görüyordum.
*
Kendimi Marthe'ye o kadar yakın hissediyordum ki, aynı anda aynı şeyleri düşündüğümüzden emin olduğum için, onunla konuşmak saçma geliyordu, çünkü bu tıpkı yalnızken yüksek sesle konuşmak gibi.
*
Öfke gözyaşlarım, keder gözyaşlarımla karışıyordu. Tuzağa düşen bir kurdun öfkesi, ona tuzak kadar çok acı verir.
*
İlk öpücüğün tadı, tıpkı ilk defa yenen bir meyvenin yanılttığı gibi yanıltmıştı. En büyük keyifleri yeniliklerde değil, alışkanlıklarımızda buluruz. Birkaç dakika sonra Martha’nın dudaklarına alıştım, kendimi onlardan ayıramıyordum.
*
O kadar gözüm dönüyordu ki, teninin görünen noktalarını ısırıp, annesinin bir sevgilisi olduğunu düşünmesini istiyordum.
*
Seven, her zaman sevmeyenin canını sıkar.
*
Aşkım bana ne kadar tam görünürse görünsün, daha sadece ilk çağlarını yaşıyordu. En ufak engel karşısında sarsılıyordu.
*
    Aşkı ve aşık olmayı insanın omuzlarındaki bir yük olarak değerlendiren Rene, Marthe’ye olan tutkum yüzünden benimle alay ediyordu. Bu laflarına katlanamadığım için, nankörlük ederek. Marthe’ye olan duygularımın aslında gerçek olmadığını söyledim. Son zamanlarda bana karşı zayıflamış olan hayranlığı, o anda birden arttı.
*
   Hiçbir şey insanı aşk gibi saramaz. Aslında tembel değilizdir, çünkü bizi tembelleştiren aşktır. Aşk, tek gerçek saptırıcısının çalışmak olduğunu, belli belirsiz sezer. Hatta onu rakip olarak kabul eder. Oysa ki o hiçbir rakibe katlanamaz. Ama aşk faydalı bir tembelliktir, tıpkı ara sıra yağan bereketli yağmur gibi.
*
Kabul etmek gerekir ki eğer kalbin, aklın bilmediği sebepleri varsa, bu kalbimizin aklımızdan daha mantıklı olmasındandır.
*
Dün bu çocuğu iten ben, bugün onu sevmeye başlıyordum ve bu sevgiyi Marthe’ye olan sevgimden çalıyordum….Ne yazık! Marthe artık sevgilim değil, bir anneydi.
*
Svea’yı bir meyveyi arzuladığım gibi arzuluyordum, bir sevgili bunu kıskanmazdı.
*
Artık arkadaşlarım bile aklıma gelmiyordu; hatta onlardan uzak duruyordum, bizi yolumuzdan döndürmeye çalışarak yardımcı olduklarını sanıyorlardı.
*
İçimden, kendimi yine haklı çıkarmaya çalışıyordum. Marthe mırıldandı: “Onunla mutlu olmaktansa seninle mutsuz olmayı tercih ederim.” İşte bu hiç anlamı olmayan ve insanın söylemeye utandığı sevgi sözcükleri, sevgilinin ağzından çıktığı anda bizi sarhoş eder. Marthe’nin söylediklerini anlar gibi oldum. Fakat tam olarak ne demeye çalışmıştı. Sevmediğimiz biriyle mutlu olabilir miydik ki?
*
Felaket asla kabullenilmez. İnsana sadece mutluluk bir hak gibi görünür. Bu ayrılığa hiç isyan etmeden boyun eğerken cesaret gösteremiyordum.
*
Bir gün, öğlen vakti, kardeşlerim okuldan bağır çağıra gelirken, Marthe’nin öldüğünü duyuruyorlardı.

    Yıldırım bir insanı o kadar ani öldürür ki, acı çekmez bile. Ama bu yakınındakiler için acıklı bir görüntüdür. Ben bir şey hissetmezken, babamın rengi attı….Babam ağladığı için, ben de hıçkırıyordum. Annem bana sarıldı. Gözleri kupkuruydu, soğuk, sevecen bir sesle, sanki kızamık olmuşum gibi beni avutmaya çalışıyordu.
*
İçimizdeki Şeytan / Raymond Radiguet

Çeviren: Ceylan Özçapkın / Alakarga Yayınları

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İntihar Şiirleri Bercestem & Edebiyatta İntihar

İntihar, bilinçli bir tercih sonucu             uygulamaya konulduğunda, insanın              mutlak anlamda "birey" olması,              bireyselliğini mutlaklaştırmasıdır.             Bir tür "tanrı"lıktır... Hüsamettin Arslan “İzimi süren bir panter var: Bir gün beni öldürecek olan;… …Adımlarını durdurmak için yüreğimi fırlatıyorum, Susuzluğunu dindirmek için kan saçıyorum; … O yiyor, ama yine de ihtiyacı yüzünden yiyecek arıyor, Mutlak bir adaklığa zorluyor… …Panter merdivende Yukarı çıkıyor.” Sylvia Plath Bize ne başkasının ölümünden demeyiz çünkü başka insanların ölümü en gizli mesleğidir hepimizin başka ölümler çeker bizi ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için İsmet Özel İntihar diye bir şey Yok bu dünyada. Ölümle biten bir intihar yok. Asıl intihar Gün gün yaşamakta Ahmet Erhan dün gece bir kadın doğurdu haliç bir kuş havalandı galata kulesi’nden m...

İstanbul Şiirleri Bercestem

      İstanbul'a meftûn olanlara Deniz bazan susup bazan homurdanıyor; Üsküdar ’da birkaç ışık sönüp yanıyor: Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi... Sabahattin Ali Karaköy'den kalkan vapurlar bilir Yıllardır nasıl yangın Galata Kulesi Kız Kulesi'ne Ali Asker Barut Bugünse artık Görmek için denizi Sağa sola oynatması gerekecek Betonarme binaların arasında Üzgün duran boynunu Ali Asker Barut İstanbul’da bir sevdiğim vardı Keçi yavrusuna benzer, Rüzgar eserdi hafiften gözlerinde Halden anlardı. Cahit Külebi Selimiye'nin arkası Karacaahmet Az gerilesem sırtım selvilere değecek Tüylerim diken diken Ne var bunda ürkecek Halim Şefik Güzelson Vay canına tükürdüğümün İstanbul’u ... Rumelihisarı’nda Orhan’ın mezarı Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem Taze ekmek bir parça beyaz peynir Şimdi olsa şuracıkta rakı içer Denize mi bakar kim bilir Oktay Rifat Kayacık'ta mekik atarken Penelope Düşü...

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda bir dal istedi kadın, tutunmak için dostane Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı beyaz bir gül geldi karşılığında Böylece bir muhabbet başladı gözlerde aylarca devam etti bu dostluk sessizce Bir mum daha yaktı adam yüreğini açacaktı kadına ellerini avuçlarına alıp korkusuzca bakacaktı kadının gözlerine ve birlikte yaslanacaklardı geceye Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla düşler! Dedi kısaca Geldim dedi kadın ama yer bulamadım kendime Korkuyla geriledi adam ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem diye geçirdi aklından bir kez daha erteledi düşlerini her seferinde olduğu gibi Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine sana geldim götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine Dalgındı, fark etmedi adam bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi kendince Utandı kadın çok utandı çırılçıplak hissetti kendini o an söndürdü mumu beyninde hoşça kal. Dedi adama ...

İnsanlıktan kaçmayan imam!

En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim... Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu. Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. ...

Ben hergeleyi görmüşümdür

BENDEN DE BİR KALİNİKHTA SANA BALIKÇI 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul'da 11 Mayıs 1954’te sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi'nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ailesi İstanbul'a yerleşince İstanbul Sultanisi'ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928'de mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. 1931 yılında ekonomi öğrenimi için gittiği İsviçre'den kısa süre sonra ayrılıp Fransa'nın Grenoble kentine geçti ve orada üç sene yaşadı. Sonraki yıllarda, Grenoble Üniversitesi'ne de devam ettiği şehirde, aslında başıboş gezerek edebî şahsiyetini bulmaya çalıştığını açıkladı. Modern Türk hikâyeciliğinin öncülerinden olan Sait Faik, getirdiği yeniliklerle “kökü kendisinde olan” bir yazar olarak kabul edilir. Klasik öykü tekniğini y...

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla Buna kader deme sakın Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan Sevişsek içkiler bitiyor sandık Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak küçük iskender

Bence Malumdur

dikenin kalbime battığı bir sonbahar günüdür sen elini bulutların içinde gezdirirsin bulutlar senin gözlerinin üstünde yürürler içini kurtlar kemirir bence malumdur buğulanmış camların arkasında masmavi yüzün senin ateşler içinde olduğun bence malumdur ellerin muhakkak çocuk elleridir hep kimsenin bilmediği türküler düşünürsün onlar neden daima okul türküleridir süleymancıktan bahseder kara toprakta açık yeşil bir yıldız gibi akıp giden süleymancıktan ve karınca yuvalarından bahseder ışıksız kömürsüz karınca yuvalarından gökyüzünde kızıl bir hilalin kaydığını görürsün sen ansızın gökyüzünde görünürsün gözlerinin rengi bence malumdur elinde değildir akşam serinliğinde üşüsün eylül'den itibaren geceler hazindir uzundur sokaklar yorulur uykuya varıp gelirler sokakların üstüne bulutlar gelirler bulutların üstüne yıldızların gözleri gelir bir yıldız bir yıldızın ardınca gider yıldızların kayboldukları yer bence malumdur  karanlıkta bir şeyler kopar dağılır...

Aşk gibidir şiir

Aşk gibidir şiir de: Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevre de dolaşmış da öze değememişiz. Nurullah Ataç

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek " Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir ." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve " Peki, sen ne diyorsun bu işe ?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- " Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir ." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş. Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır. Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yor...

Erteleme

Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün... Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım, Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil... Hayır, bugün değil; bugün yapamam. Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi, Sezinlemesi, bitimsiz bezginlik- Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- Öyle bir ruh o... Yalnızca öbür gün... Bugün hazırlanmak istiyorum... Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için... Sonucu belirleyecek olan bu. Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok... Yarın plan yapma günüdür. Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım; Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı... Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru... Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem. Yalnızca öbür gün... Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi. Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım, Yaşamım zaferle taçlanaca...