1980 başlarında bir yaz akşamı, Füsun Akatlı, Nimet Tuna ve Tomris Uyar, o dönemin gözde uğrağı Şadırvan’da buluşmuş, denizin tadını çıkarıyorlar. Konu bir ara aşka, sonra aşksızlığa, en sonunda da “aşık olunabilecek bir erkeğin özellikleri”ne geliyor ve bir oyuna dönüşüyor.
Nesnel davranmakta kararlı olduklarından masalarına gelen Edip Cansever ve Turgut Uyar’ın da görüşlerini alıyorlar. (Sonraları Ferit Edgü, Mürşit Balabanlılar, Aydın Emeç gibi “güvenilir” erkek dostlara da başvurulacak.) Böyle önemli bir konunun koşul sıralamasında ilk maddeyi fiziksel görünüşün ya da zekanın değil giyimin tutması oldukça tuhaf ama ne yapalım?
1- Adam, (o dönemin gözde terliği) Tokyo giymeyecek. Belki de böylelikle onun evde pijamayla dolaşmaması güvenceye alınıyor. Şort yasak değilmiş. Yatarken çorap giymesinmiş.
2- Ama kes giyip jogginge çıkması, pazar günlerini doğa budalalığıyla geçirmesi -sizi de yürüyüşe zorluyorsa- yasak.
3- Pamuklu, keten, yün gibi doğal elyaf giyecek. Naylon ve parlak kumaşlar kesinlikle yasaktır. (Ferit Edgü’nün önemli katkısı: fanila giymeyebilir. Turgut Uyar’ınki: ama don giysin.)
4- Herkes adamın haftada en az bir kere yıkanmasına razıyken Ferit, her gün yıkanmasında diretiyor.
5- Kesinlikle uykucu biri olmasın ama uykusuzluğundan da yakınmasın. Uykusuz gecelerini paylaşılan bin şölene dönüştürebilsin.
6- Alkolik olabilir de sarhoş olmasın. (Ferit’in katkısı: düşebilir ama çelme takmasın.)
7- Uyuşturucu kullanmasına izin var mı? Mürşit’e göre, “ikinci kişiliği gündeme gelmiyorsa kullanabilir.” Turgut’a göre, “hem içki hem uyuşturucu olmaz!” galiba, izin pek yok.
8- TV’de “makul miktarda maç seyredebilir” ama yorum yapmadan, sessizce. Boks ve güreş sevmesin. Turgut “buz patenini” de eklemiş.
9- Tatil günlerini eşya onarmakla geçirmesin. Elektrik sigortası attığında, musluğun contası yenileneceğinde hemen işe sıvanmasın. Bir usta ayarlayacak kadar bilgili olsun (Ferit). Cereyana kapılmayacak ya da evi havuza çevirmeyecek kadar zeki olsun yeter (Turgut).
10- Ya yüzmeyi ya dansetmeyi bilsin ya da herhangi bir sporu iyi yapsın.
11- Haftada en az bir kitap okusun. Mürşit: Red Kit ile Asteriks’ten haberli olsun. Turgut: Pardayyanlar ile Arsen Lüpen’den de. Ferit: şu altı yazardan birini iyice okumuş olsun -Kafka, Shakespeare, Balzac, Sait Faik, Sartre ve F. S. Fitzgerald ya da Hemingway ama İhtiyar Adam ve Deniz sayılmaz. Edip: şiir de okusun.
12- Bir saz çalıyorsa çalsın ama dostlar toplantısında konser vermesin. Aynı şekilde isterse mavi yolculuğa çıksın ama dönüşünde dia gösterileri düzenlemesin.
13- Esprisi “humor”a dayalı olsun. Fıkra anlatmayı, “lazın biri,” diye başlamayı nükte sanmasın. Turgut: askerlik anılarını anlatmasın. Geçmişinden söz ederken, “Sene 1963…” diye girmesin söze. “1963’te filan. Ankara’dayken…” gibi başlasın.
14- Takside arka koltukta otururken de hesabı ödeyebilsin. Lokantada bahşişi yüzde ondan fazla bırakmasın. Garsonlarla bu koşullarda dostluk kurabilsin. Hesabı öderken cebinden tomarla para çıkarmasın. Diline dolamadığı sürece mali durumu önemsiz, yalnız arabası varsa, arabanın park yerine göre program düzenlemesin. Taksiye binebilsin. Çok istiyorsa yabancı sigara ve içki içebilir, tabi büyüklenmediği sürece. (O dönemde yabancı sigaralar kaçaktı.)
15- Edip Cansever’e göre, armağan almayı da vermeyi de bilsin. Her hesabı kendi ödemeye kalkışmasın.
16- Yemek masasında viski vb. içmesin. Masaya gelen çerezlere saldırmasın.
17- Hayatında en fazla 6 kere doktora gitmiş olsun (ameliyat sayılmıyor). Antibiyotiklere düşkün olmasın.
18- İlk gördüğü insanlar hakkında acele ve değişmez yargılar verecek kadar gözükara bir psikoloji uzmanı kesilmesin.
19- Politik görüşü sola yakın bir aydın olsun. Ama dahi yerine daahi demeyecek kadar düzgün olsun Türkçesi. Parti sloganlarıyla konuşmasın.
20- Omlet, makarna ve biftek dışında yemek pişirmeyi becersin. Kendine yetsin. Kısaca, kişiliğini öne sürmeyecek kadar kişilikli olsun ama belli etmediğini de belli etmesin. Giyiminden, zevklerinden, davranışlarına, günlük diline kadar her özelliğine karıştığımız (dikkat ederseniz, erkeklerin baskısı daha ağır!), bir yalnızlığa ittiğimiz bu adamcağızın fiziksel özellikleri pek önemli değil anlaşılan. Cinsellik konusunda ondan beklenen, “programlı olmaması, kendini bir şeylere zorunlu hissetmemesi, heteroseksüel olsa da homoseksüellerle dostluk kurabilmesi”.
Kaç yaşında bu zavallı acaba?
Nimet’e göre: 30, Füsun’a göre: 45, bana göre: 30.
Ferit’e göre: ideal olarak 25, Edip’e göre: 40, Turgut’a göre: 30-35, Mürşit’e göre: 35.
Son danışmanımız Aydın Emeç, “isteklerin oldukça ağır yine de mantıksız olmadığını” belirttikten sonra bir kahkaha atmıştı: “İyi ama bu adam zaten evlidir! Tutalım ki değil, kendini bunca eğitmek için bu toplumda nasıl hırpalandığını düşünürsek, sizin gibi vıdıvıdı kadınlar yerine güleç, uysal bir kadın seçmesi daha doğal değil mi?”
Tomris Uyar
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
23 Mart 2014
Dostlar
Fethi Naci'ye
Geldin mi, iyi
Yollarından yürüyüşler sızdıran sonbahar
Bir tenhalığı eskisinden çok sezmeyi
Bakımsız bahçeler mi olur, büyük ahşap boş odaları mı olur
Ne olur
Ey bana sevmeme gücü veren güzellik
Eski bir kadını eski bir park kanepesinde bırakan sonbahar
Aldatılmış bir yüzü yağmur oluklarında
O yüz ki bir denizin tekrar tekrar bittiği
Gece yarısı kokularında
Yosunlu bir kıyıda ancak
Dilinde çakılların ve derinliğin en son tadı
İşte
Bir vakit daha geçti, şimdi ne yapsak
Ne yapsak, bir vakit geldi ve geçti
Ey bana sevmeme gücü veren güzellik
Sonbahar
Sen mi kaldın bir
Yok birşey yapacak.
Bin dokuz yüz yetmiş bir yazı, ey unutulmayan yaz
Bıraktığın gibi mi kalsak
Bir çiçek milyon kere katılaştı eridi
Açtı dağıldı
Yaşamadı hiç belki
Bir ışık olsun yakmadı
Tuzlu ve ıslak bir ışık
Tankerler geçti kıyılardan gene
Suyu zonklataraktan
Gül koktu saçlarında taşıdikları benzin
Senin saçlarında
Alnın üstünden kuzular inen bir tepe gibi eğildi
Boynun bir uçurumdan çekiliyormuş gibi gergin
Bitti o yaz, şimdi
Yerleşti çoktan
Bize sevmeme gücü veren güzellik.
Tenha bir meyhanede oturuyorduk sevgilim
İzmir'in eski rıhtımında
Bilirsin, severim çok İzmir'in eski rıhtımını
Hani bir çesit kuşlar vardır bulanık denizinin
İnsanlar gibi konuşur o kuşlar bazen
Ve unutulmuş diller gibi pek anlaşılmaz ne konuştukları
Millerce yıl öteden bir tenhalığı sözlendirirler
Hatırla
Ne demiştim o gün ben sana
"Her tenha semtte kurulmamış bir saat yakışır"
Benim o bunaltılı günlerimden kalma bir mısra
Ve sense bana Aragon'un
-Parisli şair, yüzü aslan dolu-
Sımsıcak, dipdiri bir mısrasını anlatmıştin
Seninle ve parmaklarınla
Bardakta duran suyun bir akarsuyu
Nasıl kıskandığını anlatmıştın boyuna
Nasıl mı
Dedim ya, seninle ve parmaklarınla
Neden olmasın, yeni yakilan bir sigarayla da anlatılabilir şiir
Apansız bir yolculukla da
Bir karpuzu ikiye bölmekle, bir portakalı dilim dilim ayırmakla
Anlatılabilir
Ama bizim memleketimizde şiir
Yazık ki ölümle anlatılır biraz
Ölümle anlaşılabilir
Olsun, diyeceksin ne çıkar bundan
Biz hayatı şiirden
Şiiri hayattan özümlemedik mi
Ölümde girse araya
Sahici aşklar kurmadık mı seninle
Tertemiz, dosdoğru aşklar
İzmir'de
İzmir'in eski rıhtımında
Unutmak için şimdilik
Kolayca unutulmaz ya
İçimizdeki bin dokuz yüz yetmiş bir yazını.
Yeni bir yüzmüydü ne
Kuru bir bozkırı çıkarıp göğsünden
Yeni yazdığı bir şiiri düzeltiyordur Ahmet Oktay
Alnını dayayaraktan cama
Kalemsiz kağıtşiz yazar çünkü Ahmet Oktay
İçinden geldiği gibi
Ve mısra çeker durmadan, hafifçe eğri sırtını doğrultarak
Nemlenir kimi zaman da gözleri
Şiir yürür, şiir sever, şiir içer mi
Şiir mi
Yürür de, sever de, içer de elbet.
Kocaman bir sevgi miydi ne
Dünyanın bütün zamanlarını dolaşan
Bastırıp gögsüne bozkırın
Ey, baksana, diyor, ne biçim kent bu
Geçerek caddelerinden
Dalarak meyhanelerine
Ne biçim kent bu
Bilmiyor ki nice insan kolsuzdur
Sevgisizliğe, bir sevgisizliğe kullanırlar kolu.
Hohlayıp siliyorum iyice
Gözlüğümün camlarını
Göğe bakıyorum gözlerimi kısarak
Güneye gidiyor bir leylek sürüsü
Yeni Caminin üstünde
Son bir defa daha süzülerekten
Erimeye yüz tutuyor kentin pembe kapıları
Günbatımı!
Günbatımı! yeni konuşmaya başlayan bir çocuğun diliyle
Kolumu tutuyor Fethi Naci, şu manzaraya bak, diyor
Tam Galata Köprüsünün üstünde
Diyor ya, biz alıştık, yüreklerimize bakıyoruz gene de
Uykusuz gecelerimize bakıyoruz: onurun uykusuzluğu
Susturulmanın
Ve gün batımıyla leylek sürüsü
Hüzünlü bir görüntüyü akıtıyorlar Nacinin yüzüne
Kırılmak ama birlikte
Birlikte, ama kırılmamak
ve sanki kalplerimiz her yani dökülen bir otobüste
Öyle
İşte son damlalarını da bırakıyor güneş
Karanlık bastiracak neredeyse
Tırmaniyoruz Yüksekkaldırımı
İyi biliyoruz, sevgimiz de öfkemiz de yalnız bizim olmamalı
Güneş çekiliyor iyice
Ne manzara kalıyor, ne göğün evlerindeki kızartı
Ak bulutlar kara bulutlar
Ötede bir bulut yavrusu
Bilinmeli, diyoruz yeniden
Yeniden başlamalı, yeniden
Dostum, görüyorsun ya işte
Bozuldu birkere umudun ordusu.
Gelsene , diyordu İzmir'deki sevgilim
Son mektubunda
Kemetaltındaki kahveleri anlatıyordu
İnce belli çay fincanlarını
Kim bilir, belki de avutmak istiyordu beni
Unutup kendi mahzunluğunu
O kadar çabuk yeşerir ki, diyordu umut
Öyle çabuk çiçeklenir ki
Güçtür çünkü, herşeyden daha güç
Denize, göğe toprağa karışmış bir kalebentlik
Üstelik biliyorsun da
Öfkeliyiz, öfkeyse sonuçtur er geç
Bir aşk gibi yaşamak gerek öfkeyi
Sevginin ağıtıdır bir bakıma
Ve bir gün de gelebilir ki sevgilim
Kapkara bir davet olabilir kin
Zulmün ve tutsaklığın diyeti olabilir
Sen bunu bilemezsin
Bilsen de şairsin, havalar da, soğudu, kendine iyi bak
Ve sakın unutma: sıra öfkenin.
Bin dokuz yüz yetmiş bir yazı
Yok böyle bir sevgilim benim
Ama dayanıklı, ama gözü pek, ama umutla dolu
Olunca böyle bir sevgilim olsun isterdim.
Elimde bir çanta, şurda burda dolaşıyorum
Hep bir yerlere gideceğim sanki
Güvercinler konuyor saçlarıma bileklerime
Uçuşuyorlar
Bir çınar yaprağı düşüyor ayaklarımın dibine
Kupkuru
Elime alıyorum, çiziyorum üstüne kalbimi
Kalbim, diyorum
Yorgunsa da, yaralıysa da, hepimizin aşkına sevgili.
Edip Cansever
Geldin mi, iyi
Yollarından yürüyüşler sızdıran sonbahar
Bir tenhalığı eskisinden çok sezmeyi
Bakımsız bahçeler mi olur, büyük ahşap boş odaları mı olur
Ne olur
Ey bana sevmeme gücü veren güzellik
Eski bir kadını eski bir park kanepesinde bırakan sonbahar
Aldatılmış bir yüzü yağmur oluklarında
O yüz ki bir denizin tekrar tekrar bittiği
Gece yarısı kokularında
Yosunlu bir kıyıda ancak
Dilinde çakılların ve derinliğin en son tadı
İşte
Bir vakit daha geçti, şimdi ne yapsak
Ne yapsak, bir vakit geldi ve geçti
Ey bana sevmeme gücü veren güzellik
Sonbahar
Sen mi kaldın bir
Yok birşey yapacak.
Bin dokuz yüz yetmiş bir yazı, ey unutulmayan yaz
Bıraktığın gibi mi kalsak
Bir çiçek milyon kere katılaştı eridi
Açtı dağıldı
Yaşamadı hiç belki
Bir ışık olsun yakmadı
Tuzlu ve ıslak bir ışık
Tankerler geçti kıyılardan gene
Suyu zonklataraktan
Gül koktu saçlarında taşıdikları benzin
Senin saçlarında
Alnın üstünden kuzular inen bir tepe gibi eğildi
Boynun bir uçurumdan çekiliyormuş gibi gergin
Bitti o yaz, şimdi
Yerleşti çoktan
Bize sevmeme gücü veren güzellik.
Tenha bir meyhanede oturuyorduk sevgilim
İzmir'in eski rıhtımında
Bilirsin, severim çok İzmir'in eski rıhtımını
Hani bir çesit kuşlar vardır bulanık denizinin
İnsanlar gibi konuşur o kuşlar bazen
Ve unutulmuş diller gibi pek anlaşılmaz ne konuştukları
Millerce yıl öteden bir tenhalığı sözlendirirler
Hatırla
Ne demiştim o gün ben sana
"Her tenha semtte kurulmamış bir saat yakışır"
Benim o bunaltılı günlerimden kalma bir mısra
Ve sense bana Aragon'un
-Parisli şair, yüzü aslan dolu-
Sımsıcak, dipdiri bir mısrasını anlatmıştin
Seninle ve parmaklarınla
Bardakta duran suyun bir akarsuyu
Nasıl kıskandığını anlatmıştın boyuna
Nasıl mı
Dedim ya, seninle ve parmaklarınla
Neden olmasın, yeni yakilan bir sigarayla da anlatılabilir şiir
Apansız bir yolculukla da
Bir karpuzu ikiye bölmekle, bir portakalı dilim dilim ayırmakla
Anlatılabilir
Ama bizim memleketimizde şiir
Yazık ki ölümle anlatılır biraz
Ölümle anlaşılabilir
Olsun, diyeceksin ne çıkar bundan
Biz hayatı şiirden
Şiiri hayattan özümlemedik mi
Ölümde girse araya
Sahici aşklar kurmadık mı seninle
Tertemiz, dosdoğru aşklar
İzmir'de
İzmir'in eski rıhtımında
Unutmak için şimdilik
Kolayca unutulmaz ya
İçimizdeki bin dokuz yüz yetmiş bir yazını.
Yeni bir yüzmüydü ne
Kuru bir bozkırı çıkarıp göğsünden
Yeni yazdığı bir şiiri düzeltiyordur Ahmet Oktay
Alnını dayayaraktan cama
Kalemsiz kağıtşiz yazar çünkü Ahmet Oktay
İçinden geldiği gibi
Ve mısra çeker durmadan, hafifçe eğri sırtını doğrultarak
Nemlenir kimi zaman da gözleri
Şiir yürür, şiir sever, şiir içer mi
Şiir mi
Yürür de, sever de, içer de elbet.
Kocaman bir sevgi miydi ne
Dünyanın bütün zamanlarını dolaşan
Bastırıp gögsüne bozkırın
Ey, baksana, diyor, ne biçim kent bu
Geçerek caddelerinden
Dalarak meyhanelerine
Ne biçim kent bu
Bilmiyor ki nice insan kolsuzdur
Sevgisizliğe, bir sevgisizliğe kullanırlar kolu.
Hohlayıp siliyorum iyice
Gözlüğümün camlarını
Göğe bakıyorum gözlerimi kısarak
Güneye gidiyor bir leylek sürüsü
Yeni Caminin üstünde
Son bir defa daha süzülerekten
Erimeye yüz tutuyor kentin pembe kapıları
Günbatımı!
Günbatımı! yeni konuşmaya başlayan bir çocuğun diliyle
Kolumu tutuyor Fethi Naci, şu manzaraya bak, diyor
Tam Galata Köprüsünün üstünde
Diyor ya, biz alıştık, yüreklerimize bakıyoruz gene de
Uykusuz gecelerimize bakıyoruz: onurun uykusuzluğu
Susturulmanın
Ve gün batımıyla leylek sürüsü
Hüzünlü bir görüntüyü akıtıyorlar Nacinin yüzüne
Kırılmak ama birlikte
Birlikte, ama kırılmamak
ve sanki kalplerimiz her yani dökülen bir otobüste
Öyle
İşte son damlalarını da bırakıyor güneş
Karanlık bastiracak neredeyse
Tırmaniyoruz Yüksekkaldırımı
İyi biliyoruz, sevgimiz de öfkemiz de yalnız bizim olmamalı
Güneş çekiliyor iyice
Ne manzara kalıyor, ne göğün evlerindeki kızartı
Ak bulutlar kara bulutlar
Ötede bir bulut yavrusu
Bilinmeli, diyoruz yeniden
Yeniden başlamalı, yeniden
Dostum, görüyorsun ya işte
Bozuldu birkere umudun ordusu.
Gelsene , diyordu İzmir'deki sevgilim
Son mektubunda
Kemetaltındaki kahveleri anlatıyordu
İnce belli çay fincanlarını
Kim bilir, belki de avutmak istiyordu beni
Unutup kendi mahzunluğunu
O kadar çabuk yeşerir ki, diyordu umut
Öyle çabuk çiçeklenir ki
Güçtür çünkü, herşeyden daha güç
Denize, göğe toprağa karışmış bir kalebentlik
Üstelik biliyorsun da
Öfkeliyiz, öfkeyse sonuçtur er geç
Bir aşk gibi yaşamak gerek öfkeyi
Sevginin ağıtıdır bir bakıma
Ve bir gün de gelebilir ki sevgilim
Kapkara bir davet olabilir kin
Zulmün ve tutsaklığın diyeti olabilir
Sen bunu bilemezsin
Bilsen de şairsin, havalar da, soğudu, kendine iyi bak
Ve sakın unutma: sıra öfkenin.
Bin dokuz yüz yetmiş bir yazı
Yok böyle bir sevgilim benim
Ama dayanıklı, ama gözü pek, ama umutla dolu
Olunca böyle bir sevgilim olsun isterdim.
Elimde bir çanta, şurda burda dolaşıyorum
Hep bir yerlere gideceğim sanki
Güvercinler konuyor saçlarıma bileklerime
Uçuşuyorlar
Bir çınar yaprağı düşüyor ayaklarımın dibine
Kupkuru
Elime alıyorum, çiziyorum üstüne kalbimi
Kalbim, diyorum
Yorgunsa da, yaralıysa da, hepimizin aşkına sevgili.
Edip Cansever
Sincabın Sakladığı Sözcükler
yalnızca şiirin ayaklarıyla
bulabilirim evin yolunu
tek gerçek şiirsel duygu derin hüzündür
onun içinde tomurcuklanır gülümseme
gözyaşı olur damlar kahkaha
sağduyu dedikleri
yakıp yıkıyor her şeyi
bir gün dönüp arkama baktım
hiçbir şey yoktu görünürde
tarihin yüreğidir
eyleme geçen düşüncedir şiir
ışık ile gölgeden
ses ile sessizlikten
doğmuş yaratıklardır
şiirler
gecenin imleridir sözcükler
gölgeleridirler düşüncenin
kağıttan bir kışlada
kötülükten de kötüsü
korkaklığın aldığı ürpertici öçtür
kötülüğün kurbanlarından
heyecanın acımasızlığı değil
acının öfkeli yüreğidir
karşıt yıldızlar gibi bizi alevlendiren
boş sokaklardaki kimsesiz güzellikte
dünya ile çakışması gerekmez sanatın
ama dünyadan kaynaklanması gerekir
yalın ve güzel bir şey
söylemek isterdim
nesnelerin ışığı kestiği yerde
oluşan gölgeler üstüne
otların nasıl büyüdüğünü
rüzgarın nasıl estiğini
bildiğim yerlerde
oturuyorum en çok
her şey yapılmış değildir daha
ama olan her şeyi
değiştirmek isteyenden
gelmez yenilik; yenilik ancak
daha olmayanda olabilenden
gelir
çamurlu bir çayırda
topraklı kemik parçaları
yığınıyla oynayan
bir köpek gibi
sıçrayıp oynar şair
dilin içinde
sözcükler yığınıyla
eski defterleri karıştırmakla geçiriyor ömrünü insan
karıştırılan bir eski deftere dönüşünceye dek yaşam
şiir kör bir midillidir
dilin maden ocağı geçitlerinde
sırtında bir kanarya
dil bir tansıktır
en yırtıcısıdır çalılıkların
yazıdır
oluşturan
beni ben kılan
neresi olursa olsun
burası olmasın da
Şiir hiçbir şeyin başka türlü olamayacağı yerde başlar.
Şairler cennetin çocukları, cehennemin melekleridir.
Peter Laugesen
bulabilirim evin yolunu
tek gerçek şiirsel duygu derin hüzündür
onun içinde tomurcuklanır gülümseme
gözyaşı olur damlar kahkaha
sağduyu dedikleri
yakıp yıkıyor her şeyi
bir gün dönüp arkama baktım
hiçbir şey yoktu görünürde
tarihin yüreğidir
eyleme geçen düşüncedir şiir
ışık ile gölgeden
ses ile sessizlikten
doğmuş yaratıklardır
şiirler
gecenin imleridir sözcükler
gölgeleridirler düşüncenin
kağıttan bir kışlada
kötülükten de kötüsü
korkaklığın aldığı ürpertici öçtür
kötülüğün kurbanlarından
heyecanın acımasızlığı değil
acının öfkeli yüreğidir
karşıt yıldızlar gibi bizi alevlendiren
boş sokaklardaki kimsesiz güzellikte
dünya ile çakışması gerekmez sanatın
ama dünyadan kaynaklanması gerekir
yalın ve güzel bir şey
söylemek isterdim
nesnelerin ışığı kestiği yerde
oluşan gölgeler üstüne
otların nasıl büyüdüğünü
rüzgarın nasıl estiğini
bildiğim yerlerde
oturuyorum en çok
her şey yapılmış değildir daha
ama olan her şeyi
değiştirmek isteyenden
gelmez yenilik; yenilik ancak
daha olmayanda olabilenden
gelir
çamurlu bir çayırda
topraklı kemik parçaları
yığınıyla oynayan
bir köpek gibi
sıçrayıp oynar şair
dilin içinde
sözcükler yığınıyla
eski defterleri karıştırmakla geçiriyor ömrünü insan
karıştırılan bir eski deftere dönüşünceye dek yaşam
şiir kör bir midillidir
dilin maden ocağı geçitlerinde
sırtında bir kanarya
dil bir tansıktır
en yırtıcısıdır çalılıkların
yazıdır
oluşturan
beni ben kılan
neresi olursa olsun
burası olmasın da
Şiir hiçbir şeyin başka türlü olamayacağı yerde başlar.
Şairler cennetin çocukları, cehennemin melekleridir.
Peter Laugesen
Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum
OKTAY RİFAT
Bir “Misafir olmayan deniz”li. *
Herkes gibi bir çocuk. Çöl manzaralarını, balıkları (balıkların gözlerini kırpmadan uyuduklarını daha o zamandan biliyordur), otları, dağ keçilerini, bisikletli kızları sevdi.
Koca yazlarda evlerinin önünde oynadı. Kelebekler, midyeler, bilyalar topladı .
Sakallı bir çocukken çığrından çıkmış ne kadar kuş varsa bir solukta hepsine öykünürdü.
Bir Simyacı.
Eli bir ağaca değse, ağaç birden en çok ağaç.
Adı Ephesos’un su kemerlerinde bulundu.
Sevdiklerinin elyazılarında seslerini duydu.
Avukat iken suçlara Homeros’da, Hammer’de, Bedrettin’de gerekçeler aradı. **
Şiirlerini dilin yerçekimine karşı yazdı. İmge onda bu yüzden onun adına konuşur.
Şiirin korkunç çocuğu.
Sözcüklere bir pul meraklısı titizliğiyle eğildi. (Hepimizden önce dilin sınırlarının dünyanın sınırları olduğunu buldu.)
Böylece dünyayı evi gibi kullanmaya başladı. Üç güzel adamdan biri. Bir Prens.
Yatağı bilinç altında hep serili durur.
Uzun boylu, kara bıyıklıydı.
Leonardo da Vinci gibi güzel bir gençliği vardı. Güzel elbiseler giyer, güzel konuşurdu.
Saçlarını hep bıraktı, hiç el sürdürmedi. (Kuşlar tarasın diye.)
Gençliğinde Gerçeküstücülerin İstanbul kanadındandı. Ama Niğdeli bir yaprakla giderdi gittiği yere.
Görmüş geçirmiş bir dip su. (Aşklar, avarelikler, çobanıl şiirler, bir cigara içimi geceler, denize doğru konuşmalar. .. )
Hepsi, hepsi yaşayıp ölmek için.
Bir altın çağlı. “Poeta pirata est.” mı diyordur? ***
Tarihsel bir gri. ****
Şiiri?
Bir yurttaşlık kitabı.
* Pontus euxinus. Trabzon’da, o yalnız suda doğmaz mı? Öyleyse, dip odalar, kapalı gökler, kurşun askerler…
** Dünya da Galilei’yi doğrulamak için dönmüyor mu?
*** Şair korsandır.
**** Karartma günlerinde hep yanımızda oldu.
SUNU
1988'de, ölümü işbaşında, kapısının önünde karşıladı. O bildiğimiz tavrını koydu.
"Sözüm bitti, yola koyulabilirim artık." mı diyordu?
Öyle olacak. Dünyanın yaşamından bir dakika geçiyordu, onu gördü!
- O gün, Üsküdar'dan hiç gökyüzüne baktınız mı?
DÜN DAĞLARDA DOLAŞTIM EVDE YOKTUM
'Benim tümcelerim şu yolla açımlayıcıdırlar ki,
beni anlayan, sonunda bunların saçma olduklarını görür
- onlarla –
onlara tırmanarak
- onların üstüne çıktığında.
(Sanki üstüne tırmandıktan sonra merdiveni devirip yıkması gerekir.)
(Ludwig Wittgenstein) (Çeviri: Oruç Aruoba.)
DÜN DAĞLARDA DOLAŞTIM EVDE YOKTUM
Güneş cebimde bir bulut peydahladı. Taş, kördür diye yazdım. Ölüm, geleceksiz. Şeylerin yalnız adı var. Ve: 'Ad evdir.' (Kim söyledi bunu?) Dün dağlarda dolaştım, evde yoktum. Bir uçurum bize bakmıştı, uçurumun konuştuğu usumda. Buydu bizim kendinde sonsuz olanı duyduğumuz. Nesneler ki zamanda vardır. Terziler çıracısı Hermüsül Heramise'nin pöstekisi her bahar ayaklanırdı. Yağmur yağmamazlık edemez. Taş, düşmemezlik
Ne diyordum, dünyanım düşünceleri yoktur. Otların canı sıkılmaz. Kurşunkalem kendini ağaç sanır. Ufuk, hüthüt kuşu. Seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya. Onun için başka bir son yok. Bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! Sonsuzluk dediğimiz budur.
Nerden başlasam yine oraya geliyorum. Ben. gidiyorum. Ölüme, o büyük tümceye, çalışacağım.
AĞAÇLARDAN ARKADAŞLARIM OLDU
"Adlarla doldurdum sessizliği." Şeyleri kodladım. Gökyüzünün, ağaçların çocukluğunu bilirim. Ağaçlardan arkadaşlarım oldu. Hâla da var. Samanyolunu anlamadım. Sayıları da. (Sayılar daha bulunmamış gibi davranıyorlardı.) Yalnız sekizle (5 + 3) içli dışlı oldum. (Kim olmamıştır ki?) Biraz da sıfırla (Sıfırın bulunması kolay olmamıştır.) Üç için çok kötü şeyler söylenmiştir. Niçin? Bilmem. Bilmek sayıdır. Bir de biri tanıdım. Bir ile düşünülmüyor. Bazı sayılar suçlu doğmuştur. Bir, bunlardan biridir. Anlamadan sevdim taşları. Çakıl taşının adıyla biçimi arasında hiçbir ilişki kurulamamıştır. Oltu taşının geçmişini bulamadım. Olsun. Gizem her şeydir. Kimi sessiz harfleri sökemedim. (Harflerin tini sessiz harflerde gezer. Kızılderililer bilir bunu.) Kuşlarla gittim geldim. Kuşlar sayıları bilmez, yusufcuk hariç. Doğu'da atların düş görmediğini anladım. (Homeros'da atlar ağlar.) Yürürken gördüm dağları. Dağlar yürürken düşünüyorlardı. Tanımak usu durduruyor. Dünya bizimdir! diye konuşuyorlardı aralarında sümüklüböcekler. Anladım diyemem. Anlamadım da. Sümüklüböcekleri okumalı.
Sen ırmaklardan söz ederken konuşuyor ırmaklar, otlar gözlerinde. Zaman bir izdüşümdür. Bir yerlere yaz bunu. Tinin dışarıya penceresi olmadığı doğru değildir. İsa'nın hayaleti hala dünyanın üzerinde dolaşıyor. (Yalnız soruyorum. Sormak için yazar insan.) Gençliğini bilmeyen sabah tökezler. Gül ki adıyla vardır. Taş adını yüzü bulununca aldı. (Duvarcıların avucunda taş bunun için döner durur.)
Ben senin gözlerine dönmek istiyorum. Sonra da ... Sonra diye bir şey yoktur. Tarih dışıdır, sonra.
HARFLERLE SESLER
Şihabüddin Fazullah otuz iki harfle konuşmuştur ve tini yoktu. Harflere inanır, takke dikerek geçinirdi. İnsan yüzünde bütün harfleri gördüğü söylenir. Cavidan' a yazdığı Zeyl'de (ki bulunamamıştır), gökyüzüne A harfini biçmiştir. Suya :C (Su, Thales'lidir.); ölüme: U (Ölüm U'dur biraz, eski püskü bir akşamüstü biraz da.) Ateşe: Z.
Dünya harfti, suretlerdi. Sophokles gibi resim yapmasını bilmeyen Pythagoras da harfti, ağustosböceği de, Muhammed de harfti.
Muhammed (Muhammed'i biliyoruz, yirmi sekiz harfle konuşmuştur ve tini vardı ve de hiçbir kuş onun uçtuğu yere uçamamıştır.) kulağını seslere verdi. Yalnız onları dinledi. Sesti her şey. Sesti cennet, cehennem. Bir tavus kuşu sesti. Pirinç Lapası Dağı'na mı gidiyordu atını otlatmaya Tu Fu, sesti. Bunun için tiniyle suretler arasında hep bir boşluk duymuştur. Bundan eli yazıya uzanmadı. Niçin uzansın? Dil, yalnızdır. Konuşmaz. Evren bizden daha konuşkandır, diyordu. Daha yapraklı. Güneş imgelerle konuşur. Gürültüyle çalışır bir ağaç. Gürültüyle, taş. Gece, gürültüyle iner. Sestir evren.
Alfabe tacirdir.
NERDEN BAKSAK KENDİNİ ANLATIYOR HER ŞEY
Her şey, her şey ay gözleyen Babil'le başladı.
Adlar onu izledi. Adlandırınca, her şey sıkıcı oldu. Sessizlik bozuldu. Büyük sessizlik.
Diyorsun tarihte hayvan adlarına hiç rastlanmaz.* Çiçek adlarıyla seslere de ... Sesler ki ... her şeydir.
Unutmam her şey dünyanın bir ucundan tutuyordu. Baktım zaman adını alınca tanınmaz oldu. Adını bir türlü usunda tutamıyordu bir kuş. Sıra dağlara geldiğinde, adlarını bilmiyordu hiçbiri.
Ne güzel.
Adlandırmak ölümdür!
* Tarih, bu fallus bellek.
Nerden baksak kendini anlatıyor her şey.
Fatih, kısa boyluydu.
Bir firavun inciri yetiştiricisiydi Amos.
Farabi, esmerdi.
Ah, hiç tanışmamalıydık adlarla. Adlarla gördüğümüz dünya, dünya değildir. Bu yüzden yeryüzünü görmeden göçüp gidiyoruz. Ağırlığı olmayan yoktur. Burdan başlamalıydık. Çılgın zaman dışarda kaldı. Bölündük. Artık ne yazarsak ölümü yazarız, ölümü ve zamanı.
Neden bilmem ölümü artık dikey okuyorum. Siz de deneyin. Değer bu.
Burda kesiyorum. Duydum bir ot konuşuyor kendince. Hem kuşların doğum gününde olacağım. Gece beni bekliyor. Yolu biliyoruz.
DÜŞÜNMEK İSTEMİYORUM
Bu dünya kadar eski bir şey yok. Gök sayrılı .Güneş sıradan.
Ağaçlar acemi. Her sabah devesiyle işe gidiyor. bir Bedevi. Her akşam kuşunu dolaştırıyor iki Çinli.
Bir yinelemedir dünya. Bin yıl, sonrayı görüyor bir ağaç. Bin yıl sonrayı bir dinazor. Gazali, kendini 7'ye benzetirdi. Homeros her sabah yürürdü…
Göz için yeni bir şey yok.
Korkunçluk bunda.
Zaman benim tarlamdır mı diyordu Goethe? Bilmek istemiyorum. Oturduğu yerden Montevideo'yu görüyor bir ev. Sandalye kentsoylu. Pencere feodal. Su, belleksiz çıktı. Tin yalnız. Ben çocukken ırmak olmak istedim. Irmaklar hep çağırdı beni. Düşünmek istemiyorum. Dünya benim yerime düşünüyor.
Söz öldü.
Tunç: Monarşik.
Demir: Demokratik.
Bir akşam durup dururken dünyanın yaşlandığını gördüm.
Görmek yordu beni.
BENZETMELER
Eskilere göre ağaçlar alfabeydi. Bütün harfler ağaçlardı. A, köknar; C, melengeç; O, elma; M, selvi; P, zeytin.*
Gerçek benzetmelerde yatar. Hiçbir şey bundan kurtulamaz.
Bundan yeryüzünü bildik bulmamız.
"Ağaçlar som balığıdır!" diye bağırıyordu, duydumdu bir gün bir Eskimoğlu, yattığı yerden.**
Benzetmelerin bu dünya!
(*) Bırakalım harfler içini döksün.
(**) Gün gelecek, benzetmeler yerküredeki bütün sesleri bulup getirecekler. O gün birden saçlarımızın uzadığını göreceğiz.
Ağaçlarla harflerin (ağaçlar benzetmelere güler) ne düşündüğü bilinmez. Ne ki, ağaç ağaç olmak ister, harf de harf.
Hem biliyoruz ağaçlarla harflerin tanınmak, bilinmek diye bir sorunları yoktur. Tebdil gezen nice nehirler, dağlar, ovalar (ovalar İbn Batuta okuyordu) gördüm; yeryüzünde olmak yetiyordu. Ağaçların konuştuğu unutulmuştur hem. Eskiden unutmak bilinmiyordu. Bölünmemişti zaman. Geçmiş, gelecek birdi. Bir
saydamlığın adıydı zaman: Bakınca görülürdü.
Benzetmelerin sonu dünyanın sonudur.
Hepimiz bir yanımızla ordayız.*
(*) Tam bu değil demek istediğim: Ama bir tümce de kendince anlam üretir.
İM AD DEĞİLDİ DAHA
Bir zamanlar sözcüklerin bizim dışımızda da yaşamları vardı, ama anlamları yoktu.
Eskiden bir ustura, bir su kovası, bir at yan yana gelebiliyordu. Dünya anlaşılmak için değildi.
Eskiden sözcüklerle bu denli yakınlığımız yoktu. Balkon ile tanışmamız yenidir. (Balkon çocukluğumuzdur.) Kırmızı sesti eskiden. Nergis kendi adını bilmezdi. Aklına estiği gibi yaşardı. Ölüm sözcüğü eskiden de iki heceydi, evlere girer çıkar, yatak turları atar, ağaçlarla alay ederdi. Bugünkü gibi de işini hep tek başına görürdü.
İm ad değildi daha.
Bir zamanlar anlam sözcüklerin umrunda değildi. Nuh Peygamber'in : "Ben iki bin yıl önce karım, çocuklarım, gelinlerim, hayvanlarımla Cudi Dağı'nda gemisi karaya oturan Nuh Peygamberim." sözlerine karşı - anlamın kıyılması adına - imgeleri sürerler (şairlerin her gece kağıtlarına yeşil Muhammed'ler, sarı İsa'lar indiren imgeleri) sözcük olduklarını unuturlardı. (İmgelere dönüştüğünde sözcükler tanınmaz: Sözcükleri kaldırın, dünya durur!) Bazen de eğretilemelerin büyüsüne kapılıp - eğretilemeler şiirin kral yoludur - adlarının üstünü çizerlerdi. Bazı da simgelerin buyruğunda (simgelere elini kaptıran kurtulamaz) ordan oraya savrulup giderlerdi.
İm ad değildi daha.
ASKELOPİS
Askelopis Ephesos'lu bir kuşla dolaşırdı ve bizim görmediğimizi görürdü. Nesneler böyledir, herkese görünmez. Gizliliği sever. Şairler gibi de beyaz bir dille konuşurlar. Us bunu kavrayamaz. Ama görünmeyen de yoktur. Nesneler bunu bilmez. Niçin bilsin? Hem bilmek nesnelerin işi değildir. Balıklar içinde yüzdükleri suyu biliyor mu? Ben ormanı bilmeden tanıdım, bir daha da unutmadım. * Nesneler sözcüklere dönüşmeye görsün durdurulamaz. Yer küreyi sararlar; sonra da binlerce tümceye dönüşürler. Yeryüzünün bir ucunda binlerce nesne her sabah bunun için uyanır. Tümcelerle öğrendim ben dünyayı. Evrenin sınır taşları. Dildir tek Tanrı, o cenin!
(Ayak basılmadık yerlerini benden esirgeme, çok görme bunu bana, sevgili dil.)
(*) Ey bellek, senden kurtuluş yok!
Bundan nesnelerin ötesinde bir şey yoktur. Askelopis bunu görmedi. Ölüm onu görür kıldı. (Felsefe biraz da ölümü öğrenmek değil midir?)
Nesneler yalnızdır mı diyorsun?
Nesnelere bundan böyle yalnızlığı duyurmayacağım.
Söz.
DÜŞÜNÜRKEN BULDUM KAYAYI
Düşünürken buldum kayayı.
Otlarla konuşmaktan geliyordum. Ölü bir yaprak; adını unutmuş bir sokak, sav dolu bir tümce, suçlu bir ırmak, bir de partal bir kuş yürüyorduk. Bir atlı karıncaydı yaşamak, onu yürüyorduk.
Bilirim sözcüklerin ulaştığı yere hiçbir şey erişemez. İsa ile Karahisari'nin gömlekleri dikişsizdi. Sözcükler bunu gördü.
(Ey görünmezlik! Elimden tut. Gecede sözcüklerin ağırlığı daha bir artıyor. Ve ... [Yazık, tümcemi tamamlayamayacağım.])
Anlamdan hep kuşku duydum. Evler, odalardı, unuttum.
Dünya ki varlığının ayırdında değildir. Trenler geçer yüzünden: Kendini varsayar.
Her şey, her şey konuşur evrende. Evler, çocuklar, nehirler, coğrafya. Nehirlerin vakti olmadığını okudum.
Coğrafya adına sevinmemiştir. Anlam sıkıcıdır. Günde üç kez aynada kendine bakar. Yalnızlık saçar. Anlamla ev yapılmaz. Anladım ama yalnızlığım sürüyor. Düşüncelerim yok benim. Kaya bilir kaya olduğunu, ben bilmem. Anladığımda yitirdim şiirimi. O gün bugün bir akarsu gibi kocadım.
GÜZEL DEVEDİKENİ
Bir yüz. Turgut Uyar. Güzel devedikeni.
Bir Edirnekapılı.* Öyleyse, fukara, umarsız bir sokak: Vaiz Sokak. Numara 70.
At pazarları, bahçe kahveleri, develer ve yeşil, soluk tramvay vagonları: Hep bu fakir sokak için.
Bir çocuk, içli, kırılgan. Daha o zamandan "Ben sıkıntıyım!" diyordur.**
Tanaş Usta, oğlu Toma; Kömürcü Eda Hanım. Ve Bakkal Topal Halit (Bu Topal Halit her gün Karagümrükle gidip saçlarını taratır.) ilk yüzler.
(*) Böyle de diyebiliriz. Değil mi ki bir Edirnekapılı güzelliği vardır.
(**) Bir posta arabasına mı benzetiyordur kendini?
Artık uzun bir yolculuğa hazırdır yüzü. Bütün büyük küçük kentler
Ve Posof.
Çünkü şiir dağlardan Zanerhev köyüne inmiştir. Ceketi ve atın dizginleri yağmur altındadır.
Posof'daki bir fotoğrafta uzanmış kendi yüzünü öpüyordur.*
Bir yaya. ** "Bütün mümkünlerin kıyısında!"
(*) Bir ev çünkü durup dururken ovaya özeniyordur.
(**) Sanki kırlardan şiir gezintilerinden dönüyordur.
Bir baba, ağırbaşlı, saygılı. Hep at, hep atın üstünde (bu sessİz, dikkatli babanın elini tutarak yürüyecektir.)*
Ankara'da mı doğar bu çocuk? Demek ki bronz bir gök.**
İlk sorduğu soru: "Meksika'ya hiç yağmur yağmaz mı?"
İlk kitap: Jules Verne.
İlk sigara: Hanımeli.
İlk gördüğü ağaç : Çitlembik. (Elinde bıçak soğan soyuyordur.)***
(*) Atından indiğinde kendi kendine ut çalacak, Latin harfleriyle de Ankara'nın ilk sokak tabelalarını yazacaktır.
(**) Bu bronz gök hiç eksilmeyecek, hep yazılacaktır.
(***) Değil mi ki her şeyden bir şey kalıyordur.
Bir bilge, doğadaki nesnelerin sayılarını, ağırlık ölçülerini bulmuştur.
Adı, bir beyazlık. * Sığınak kendine. Kendi külüne.
Sözcükleri ana rahminin sözcükleri. Hep evetle hayır arasında gidip gelecektir. **
Dili, acının tarihi. Bir tanıklık, çağına.
Anladınız oturunca niçin ölümü yanına alır oturur, kalkınca niçin birlikte kalkarlar.
(*) Biraz önce sanki yağmur yağmıştır.
(**) Bunun için midir sözcükler onda bir ilçe üzüncü taşırlar?
Sunu
Bir gün lambasını söndürdüğünde : "Şiir korumaz. Her şeye karşı bir aykırılıktır!" dedi.
Ve suçlu bir deniz gibi ekledi: "Hızla gelişecek kalbimiz!"
Böyle dedi ve çekildi.
Şimdi lambası, Büyük Saat' ı, bütün çocukların ezberinde.
İlhan Berk
Bir “Misafir olmayan deniz”li. *
Herkes gibi bir çocuk. Çöl manzaralarını, balıkları (balıkların gözlerini kırpmadan uyuduklarını daha o zamandan biliyordur), otları, dağ keçilerini, bisikletli kızları sevdi.
Koca yazlarda evlerinin önünde oynadı. Kelebekler, midyeler, bilyalar topladı .
Sakallı bir çocukken çığrından çıkmış ne kadar kuş varsa bir solukta hepsine öykünürdü.
Bir Simyacı.
Eli bir ağaca değse, ağaç birden en çok ağaç.
Adı Ephesos’un su kemerlerinde bulundu.
Sevdiklerinin elyazılarında seslerini duydu.
Avukat iken suçlara Homeros’da, Hammer’de, Bedrettin’de gerekçeler aradı. **
Şiirlerini dilin yerçekimine karşı yazdı. İmge onda bu yüzden onun adına konuşur.
Şiirin korkunç çocuğu.
Sözcüklere bir pul meraklısı titizliğiyle eğildi. (Hepimizden önce dilin sınırlarının dünyanın sınırları olduğunu buldu.)
Böylece dünyayı evi gibi kullanmaya başladı. Üç güzel adamdan biri. Bir Prens.
Yatağı bilinç altında hep serili durur.
Uzun boylu, kara bıyıklıydı.
Leonardo da Vinci gibi güzel bir gençliği vardı. Güzel elbiseler giyer, güzel konuşurdu.
Saçlarını hep bıraktı, hiç el sürdürmedi. (Kuşlar tarasın diye.)
Gençliğinde Gerçeküstücülerin İstanbul kanadındandı. Ama Niğdeli bir yaprakla giderdi gittiği yere.
Görmüş geçirmiş bir dip su. (Aşklar, avarelikler, çobanıl şiirler, bir cigara içimi geceler, denize doğru konuşmalar. .. )
Hepsi, hepsi yaşayıp ölmek için.
Bir altın çağlı. “Poeta pirata est.” mı diyordur? ***
Tarihsel bir gri. ****
Şiiri?
Bir yurttaşlık kitabı.
* Pontus euxinus. Trabzon’da, o yalnız suda doğmaz mı? Öyleyse, dip odalar, kapalı gökler, kurşun askerler…
** Dünya da Galilei’yi doğrulamak için dönmüyor mu?
*** Şair korsandır.
**** Karartma günlerinde hep yanımızda oldu.
1988'de, ölümü işbaşında, kapısının önünde karşıladı. O bildiğimiz tavrını koydu.
"Sözüm bitti, yola koyulabilirim artık." mı diyordu?
Öyle olacak. Dünyanın yaşamından bir dakika geçiyordu, onu gördü!
- O gün, Üsküdar'dan hiç gökyüzüne baktınız mı?
DÜN DAĞLARDA DOLAŞTIM EVDE YOKTUM
'Benim tümcelerim şu yolla açımlayıcıdırlar ki,
beni anlayan, sonunda bunların saçma olduklarını görür
- onlarla –
onlara tırmanarak
- onların üstüne çıktığında.
(Sanki üstüne tırmandıktan sonra merdiveni devirip yıkması gerekir.)
(Ludwig Wittgenstein) (Çeviri: Oruç Aruoba.)
DÜN DAĞLARDA DOLAŞTIM EVDE YOKTUM
Güneş cebimde bir bulut peydahladı. Taş, kördür diye yazdım. Ölüm, geleceksiz. Şeylerin yalnız adı var. Ve: 'Ad evdir.' (Kim söyledi bunu?) Dün dağlarda dolaştım, evde yoktum. Bir uçurum bize bakmıştı, uçurumun konuştuğu usumda. Buydu bizim kendinde sonsuz olanı duyduğumuz. Nesneler ki zamanda vardır. Terziler çıracısı Hermüsül Heramise'nin pöstekisi her bahar ayaklanırdı. Yağmur yağmamazlık edemez. Taş, düşmemezlik
Ne diyordum, dünyanım düşünceleri yoktur. Otların canı sıkılmaz. Kurşunkalem kendini ağaç sanır. Ufuk, hüthüt kuşu. Seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya. Onun için başka bir son yok. Bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! Sonsuzluk dediğimiz budur.
Nerden başlasam yine oraya geliyorum. Ben. gidiyorum. Ölüme, o büyük tümceye, çalışacağım.
AĞAÇLARDAN ARKADAŞLARIM OLDU
"Adlarla doldurdum sessizliği." Şeyleri kodladım. Gökyüzünün, ağaçların çocukluğunu bilirim. Ağaçlardan arkadaşlarım oldu. Hâla da var. Samanyolunu anlamadım. Sayıları da. (Sayılar daha bulunmamış gibi davranıyorlardı.) Yalnız sekizle (5 + 3) içli dışlı oldum. (Kim olmamıştır ki?) Biraz da sıfırla (Sıfırın bulunması kolay olmamıştır.) Üç için çok kötü şeyler söylenmiştir. Niçin? Bilmem. Bilmek sayıdır. Bir de biri tanıdım. Bir ile düşünülmüyor. Bazı sayılar suçlu doğmuştur. Bir, bunlardan biridir. Anlamadan sevdim taşları. Çakıl taşının adıyla biçimi arasında hiçbir ilişki kurulamamıştır. Oltu taşının geçmişini bulamadım. Olsun. Gizem her şeydir. Kimi sessiz harfleri sökemedim. (Harflerin tini sessiz harflerde gezer. Kızılderililer bilir bunu.) Kuşlarla gittim geldim. Kuşlar sayıları bilmez, yusufcuk hariç. Doğu'da atların düş görmediğini anladım. (Homeros'da atlar ağlar.) Yürürken gördüm dağları. Dağlar yürürken düşünüyorlardı. Tanımak usu durduruyor. Dünya bizimdir! diye konuşuyorlardı aralarında sümüklüböcekler. Anladım diyemem. Anlamadım da. Sümüklüböcekleri okumalı.
Sen ırmaklardan söz ederken konuşuyor ırmaklar, otlar gözlerinde. Zaman bir izdüşümdür. Bir yerlere yaz bunu. Tinin dışarıya penceresi olmadığı doğru değildir. İsa'nın hayaleti hala dünyanın üzerinde dolaşıyor. (Yalnız soruyorum. Sormak için yazar insan.) Gençliğini bilmeyen sabah tökezler. Gül ki adıyla vardır. Taş adını yüzü bulununca aldı. (Duvarcıların avucunda taş bunun için döner durur.)
Ben senin gözlerine dönmek istiyorum. Sonra da ... Sonra diye bir şey yoktur. Tarih dışıdır, sonra.
HARFLERLE SESLER
Şihabüddin Fazullah otuz iki harfle konuşmuştur ve tini yoktu. Harflere inanır, takke dikerek geçinirdi. İnsan yüzünde bütün harfleri gördüğü söylenir. Cavidan' a yazdığı Zeyl'de (ki bulunamamıştır), gökyüzüne A harfini biçmiştir. Suya :C (Su, Thales'lidir.); ölüme: U (Ölüm U'dur biraz, eski püskü bir akşamüstü biraz da.) Ateşe: Z.
Dünya harfti, suretlerdi. Sophokles gibi resim yapmasını bilmeyen Pythagoras da harfti, ağustosböceği de, Muhammed de harfti.
Muhammed (Muhammed'i biliyoruz, yirmi sekiz harfle konuşmuştur ve tini vardı ve de hiçbir kuş onun uçtuğu yere uçamamıştır.) kulağını seslere verdi. Yalnız onları dinledi. Sesti her şey. Sesti cennet, cehennem. Bir tavus kuşu sesti. Pirinç Lapası Dağı'na mı gidiyordu atını otlatmaya Tu Fu, sesti. Bunun için tiniyle suretler arasında hep bir boşluk duymuştur. Bundan eli yazıya uzanmadı. Niçin uzansın? Dil, yalnızdır. Konuşmaz. Evren bizden daha konuşkandır, diyordu. Daha yapraklı. Güneş imgelerle konuşur. Gürültüyle çalışır bir ağaç. Gürültüyle, taş. Gece, gürültüyle iner. Sestir evren.
Alfabe tacirdir.
NERDEN BAKSAK KENDİNİ ANLATIYOR HER ŞEY
Her şey, her şey ay gözleyen Babil'le başladı.
Adlar onu izledi. Adlandırınca, her şey sıkıcı oldu. Sessizlik bozuldu. Büyük sessizlik.
Diyorsun tarihte hayvan adlarına hiç rastlanmaz.* Çiçek adlarıyla seslere de ... Sesler ki ... her şeydir.
Unutmam her şey dünyanın bir ucundan tutuyordu. Baktım zaman adını alınca tanınmaz oldu. Adını bir türlü usunda tutamıyordu bir kuş. Sıra dağlara geldiğinde, adlarını bilmiyordu hiçbiri.
Ne güzel.
Adlandırmak ölümdür!
* Tarih, bu fallus bellek.
Nerden baksak kendini anlatıyor her şey.
Fatih, kısa boyluydu.
Bir firavun inciri yetiştiricisiydi Amos.
Farabi, esmerdi.
Ah, hiç tanışmamalıydık adlarla. Adlarla gördüğümüz dünya, dünya değildir. Bu yüzden yeryüzünü görmeden göçüp gidiyoruz. Ağırlığı olmayan yoktur. Burdan başlamalıydık. Çılgın zaman dışarda kaldı. Bölündük. Artık ne yazarsak ölümü yazarız, ölümü ve zamanı.
Neden bilmem ölümü artık dikey okuyorum. Siz de deneyin. Değer bu.
Burda kesiyorum. Duydum bir ot konuşuyor kendince. Hem kuşların doğum gününde olacağım. Gece beni bekliyor. Yolu biliyoruz.
DÜŞÜNMEK İSTEMİYORUM
Bu dünya kadar eski bir şey yok. Gök sayrılı .Güneş sıradan.
Ağaçlar acemi. Her sabah devesiyle işe gidiyor. bir Bedevi. Her akşam kuşunu dolaştırıyor iki Çinli.
Bir yinelemedir dünya. Bin yıl, sonrayı görüyor bir ağaç. Bin yıl sonrayı bir dinazor. Gazali, kendini 7'ye benzetirdi. Homeros her sabah yürürdü…
Göz için yeni bir şey yok.
Korkunçluk bunda.
Zaman benim tarlamdır mı diyordu Goethe? Bilmek istemiyorum. Oturduğu yerden Montevideo'yu görüyor bir ev. Sandalye kentsoylu. Pencere feodal. Su, belleksiz çıktı. Tin yalnız. Ben çocukken ırmak olmak istedim. Irmaklar hep çağırdı beni. Düşünmek istemiyorum. Dünya benim yerime düşünüyor.
Söz öldü.
Tunç: Monarşik.
Demir: Demokratik.
Bir akşam durup dururken dünyanın yaşlandığını gördüm.
Görmek yordu beni.
BENZETMELER
Eskilere göre ağaçlar alfabeydi. Bütün harfler ağaçlardı. A, köknar; C, melengeç; O, elma; M, selvi; P, zeytin.*
Gerçek benzetmelerde yatar. Hiçbir şey bundan kurtulamaz.
Bundan yeryüzünü bildik bulmamız.
"Ağaçlar som balığıdır!" diye bağırıyordu, duydumdu bir gün bir Eskimoğlu, yattığı yerden.**
Benzetmelerin bu dünya!
(*) Bırakalım harfler içini döksün.
(**) Gün gelecek, benzetmeler yerküredeki bütün sesleri bulup getirecekler. O gün birden saçlarımızın uzadığını göreceğiz.
Ağaçlarla harflerin (ağaçlar benzetmelere güler) ne düşündüğü bilinmez. Ne ki, ağaç ağaç olmak ister, harf de harf.
Hem biliyoruz ağaçlarla harflerin tanınmak, bilinmek diye bir sorunları yoktur. Tebdil gezen nice nehirler, dağlar, ovalar (ovalar İbn Batuta okuyordu) gördüm; yeryüzünde olmak yetiyordu. Ağaçların konuştuğu unutulmuştur hem. Eskiden unutmak bilinmiyordu. Bölünmemişti zaman. Geçmiş, gelecek birdi. Bir
saydamlığın adıydı zaman: Bakınca görülürdü.
Benzetmelerin sonu dünyanın sonudur.
Hepimiz bir yanımızla ordayız.*
(*) Tam bu değil demek istediğim: Ama bir tümce de kendince anlam üretir.
İM AD DEĞİLDİ DAHA
Bir zamanlar sözcüklerin bizim dışımızda da yaşamları vardı, ama anlamları yoktu.
Eskiden bir ustura, bir su kovası, bir at yan yana gelebiliyordu. Dünya anlaşılmak için değildi.
Eskiden sözcüklerle bu denli yakınlığımız yoktu. Balkon ile tanışmamız yenidir. (Balkon çocukluğumuzdur.) Kırmızı sesti eskiden. Nergis kendi adını bilmezdi. Aklına estiği gibi yaşardı. Ölüm sözcüğü eskiden de iki heceydi, evlere girer çıkar, yatak turları atar, ağaçlarla alay ederdi. Bugünkü gibi de işini hep tek başına görürdü.
İm ad değildi daha.
Bir zamanlar anlam sözcüklerin umrunda değildi. Nuh Peygamber'in : "Ben iki bin yıl önce karım, çocuklarım, gelinlerim, hayvanlarımla Cudi Dağı'nda gemisi karaya oturan Nuh Peygamberim." sözlerine karşı - anlamın kıyılması adına - imgeleri sürerler (şairlerin her gece kağıtlarına yeşil Muhammed'ler, sarı İsa'lar indiren imgeleri) sözcük olduklarını unuturlardı. (İmgelere dönüştüğünde sözcükler tanınmaz: Sözcükleri kaldırın, dünya durur!) Bazen de eğretilemelerin büyüsüne kapılıp - eğretilemeler şiirin kral yoludur - adlarının üstünü çizerlerdi. Bazı da simgelerin buyruğunda (simgelere elini kaptıran kurtulamaz) ordan oraya savrulup giderlerdi.
İm ad değildi daha.
ASKELOPİS
Askelopis Ephesos'lu bir kuşla dolaşırdı ve bizim görmediğimizi görürdü. Nesneler böyledir, herkese görünmez. Gizliliği sever. Şairler gibi de beyaz bir dille konuşurlar. Us bunu kavrayamaz. Ama görünmeyen de yoktur. Nesneler bunu bilmez. Niçin bilsin? Hem bilmek nesnelerin işi değildir. Balıklar içinde yüzdükleri suyu biliyor mu? Ben ormanı bilmeden tanıdım, bir daha da unutmadım. * Nesneler sözcüklere dönüşmeye görsün durdurulamaz. Yer küreyi sararlar; sonra da binlerce tümceye dönüşürler. Yeryüzünün bir ucunda binlerce nesne her sabah bunun için uyanır. Tümcelerle öğrendim ben dünyayı. Evrenin sınır taşları. Dildir tek Tanrı, o cenin!
(Ayak basılmadık yerlerini benden esirgeme, çok görme bunu bana, sevgili dil.)
(*) Ey bellek, senden kurtuluş yok!
Bundan nesnelerin ötesinde bir şey yoktur. Askelopis bunu görmedi. Ölüm onu görür kıldı. (Felsefe biraz da ölümü öğrenmek değil midir?)
Nesneler yalnızdır mı diyorsun?
Nesnelere bundan böyle yalnızlığı duyurmayacağım.
Söz.
DÜŞÜNÜRKEN BULDUM KAYAYI
Düşünürken buldum kayayı.
Otlarla konuşmaktan geliyordum. Ölü bir yaprak; adını unutmuş bir sokak, sav dolu bir tümce, suçlu bir ırmak, bir de partal bir kuş yürüyorduk. Bir atlı karıncaydı yaşamak, onu yürüyorduk.
Bilirim sözcüklerin ulaştığı yere hiçbir şey erişemez. İsa ile Karahisari'nin gömlekleri dikişsizdi. Sözcükler bunu gördü.
(Ey görünmezlik! Elimden tut. Gecede sözcüklerin ağırlığı daha bir artıyor. Ve ... [Yazık, tümcemi tamamlayamayacağım.])
Anlamdan hep kuşku duydum. Evler, odalardı, unuttum.
Dünya ki varlığının ayırdında değildir. Trenler geçer yüzünden: Kendini varsayar.
Her şey, her şey konuşur evrende. Evler, çocuklar, nehirler, coğrafya. Nehirlerin vakti olmadığını okudum.
Coğrafya adına sevinmemiştir. Anlam sıkıcıdır. Günde üç kez aynada kendine bakar. Yalnızlık saçar. Anlamla ev yapılmaz. Anladım ama yalnızlığım sürüyor. Düşüncelerim yok benim. Kaya bilir kaya olduğunu, ben bilmem. Anladığımda yitirdim şiirimi. O gün bugün bir akarsu gibi kocadım.
GÜZEL DEVEDİKENİ
Bir yüz. Turgut Uyar. Güzel devedikeni.
Bir Edirnekapılı.* Öyleyse, fukara, umarsız bir sokak: Vaiz Sokak. Numara 70.
At pazarları, bahçe kahveleri, develer ve yeşil, soluk tramvay vagonları: Hep bu fakir sokak için.
Bir çocuk, içli, kırılgan. Daha o zamandan "Ben sıkıntıyım!" diyordur.**
Tanaş Usta, oğlu Toma; Kömürcü Eda Hanım. Ve Bakkal Topal Halit (Bu Topal Halit her gün Karagümrükle gidip saçlarını taratır.) ilk yüzler.
(*) Böyle de diyebiliriz. Değil mi ki bir Edirnekapılı güzelliği vardır.
(**) Bir posta arabasına mı benzetiyordur kendini?
Artık uzun bir yolculuğa hazırdır yüzü. Bütün büyük küçük kentler
Ve Posof.
Çünkü şiir dağlardan Zanerhev köyüne inmiştir. Ceketi ve atın dizginleri yağmur altındadır.
Posof'daki bir fotoğrafta uzanmış kendi yüzünü öpüyordur.*
Bir yaya. ** "Bütün mümkünlerin kıyısında!"
(*) Bir ev çünkü durup dururken ovaya özeniyordur.
(**) Sanki kırlardan şiir gezintilerinden dönüyordur.
Bir baba, ağırbaşlı, saygılı. Hep at, hep atın üstünde (bu sessİz, dikkatli babanın elini tutarak yürüyecektir.)*
Ankara'da mı doğar bu çocuk? Demek ki bronz bir gök.**
İlk sorduğu soru: "Meksika'ya hiç yağmur yağmaz mı?"
İlk kitap: Jules Verne.
İlk sigara: Hanımeli.
İlk gördüğü ağaç : Çitlembik. (Elinde bıçak soğan soyuyordur.)***
(*) Atından indiğinde kendi kendine ut çalacak, Latin harfleriyle de Ankara'nın ilk sokak tabelalarını yazacaktır.
(**) Bu bronz gök hiç eksilmeyecek, hep yazılacaktır.
(***) Değil mi ki her şeyden bir şey kalıyordur.
Bir bilge, doğadaki nesnelerin sayılarını, ağırlık ölçülerini bulmuştur.
Adı, bir beyazlık. * Sığınak kendine. Kendi külüne.
Sözcükleri ana rahminin sözcükleri. Hep evetle hayır arasında gidip gelecektir. **
Dili, acının tarihi. Bir tanıklık, çağına.
Anladınız oturunca niçin ölümü yanına alır oturur, kalkınca niçin birlikte kalkarlar.
(*) Biraz önce sanki yağmur yağmıştır.
(**) Bunun için midir sözcükler onda bir ilçe üzüncü taşırlar?
Sunu
Bir gün lambasını söndürdüğünde : "Şiir korumaz. Her şeye karşı bir aykırılıktır!" dedi.
Ve suçlu bir deniz gibi ekledi: "Hızla gelişecek kalbimiz!"
Böyle dedi ve çekildi.
Şimdi lambası, Büyük Saat' ı, bütün çocukların ezberinde.
İlhan Berk
22 Mart 2014
Kırlarda çiçekler bensiz açacak
Erdem Bayazıt: -Onu (Cahit Zarifoğlu) kaybetmeden birkaç gün önce, hastaneden çıkarken bana asla unutamayacağım bir şey söylemişti. O da şuydu:
''Kırlarda çiçekler bensiz açacak.''
''Kırlarda çiçekler bensiz açacak.''
Bitmemiş Şiirler VIII
Vapur gürültüsüz ayrılır limandan
Cümle hatıralar beraberimdedir.
Feriköy'de bir tramvay durağı,
Bir kış günü pastacıda, unutulmaz
Bir sandal gezintisi ki; Sarıyer'de
Fotoğrafları hala iç cebimdedir...
Ömrümüz böyle olmamalıydı, Elagözlüm
Bir vakitsiz meyve dilemeliydik Tanrı'dan
Uzun hasretlerin arifesinde
Ellerim böğrümde kalmamalıydı.
Şimdi akşam olur, sular buruşur
Bir yastığa baş koyarım güvertede.
Hnagi dilden olursa, bir şarkı isterim
İçimde kırık dökük besteler dolaşır.
Kalbim avucumdadır artık,
Bir sahilden sesler gelir, kaybolur
Uzun uzun nefes alır sular
Uzun uzun ağlamak isterim.
Gözlerimde bir yağmurlu gün başlar;
Vakit ikindidir Eyüp sırtlarında
Bulutlar vardır, pembeden, beyazdan
Mevsim sonbahardır sessiz ve taze.
Nemli otlar, çekirgeler, solgun yüzün.
Bir gülüş, bir mahzun bukle saçlarında
Bir eski çiçeği andırırsın yazdan.
Ve bir şarkı başlar kahvelerin birinde
Bizi ömrümüzden alır götürür,
Bir şarkı, faslı hicazdan.
Vapurlar gelir geçer Haliç'ten.
Sonra yağmur hafifler, Elagözlüm
Sonra yağmur hafifler,
Sonra hisarlar, yollar, ikimiz
Sonra...
Hasret bir şey değil Elagözlüm
Ömrümüz böyle olmamalıydı
Hep aşkta durmalıydı çağımız.
Sevdayı mısra mısra değil
Ömrümle yaşamalıydım.
Sonra, sonra gene böyle olmalıydı
Tadına varmadan çiçeklerin
Şehirde bir sen, bir de ben, yalınız.
Yeşil yaprak, alaca gölge, düşen yıldız
Bir gün en büyüğü karşısında gerçeklerin
Maceramız yarıda kalmalıydı...
Turgut Uyar
Cümle hatıralar beraberimdedir.
Feriköy'de bir tramvay durağı,
Bir kış günü pastacıda, unutulmaz
Bir sandal gezintisi ki; Sarıyer'de
Fotoğrafları hala iç cebimdedir...
Ömrümüz böyle olmamalıydı, Elagözlüm
Bir vakitsiz meyve dilemeliydik Tanrı'dan
Uzun hasretlerin arifesinde
Ellerim böğrümde kalmamalıydı.
Şimdi akşam olur, sular buruşur
Bir yastığa baş koyarım güvertede.
Hnagi dilden olursa, bir şarkı isterim
İçimde kırık dökük besteler dolaşır.
Kalbim avucumdadır artık,
Bir sahilden sesler gelir, kaybolur
Uzun uzun nefes alır sular
Uzun uzun ağlamak isterim.
Gözlerimde bir yağmurlu gün başlar;
Vakit ikindidir Eyüp sırtlarında
Bulutlar vardır, pembeden, beyazdan
Mevsim sonbahardır sessiz ve taze.
Nemli otlar, çekirgeler, solgun yüzün.
Bir gülüş, bir mahzun bukle saçlarında
Bir eski çiçeği andırırsın yazdan.
Ve bir şarkı başlar kahvelerin birinde
Bizi ömrümüzden alır götürür,
Bir şarkı, faslı hicazdan.
Vapurlar gelir geçer Haliç'ten.
Sonra yağmur hafifler, Elagözlüm
Sonra yağmur hafifler,
Sonra hisarlar, yollar, ikimiz
Sonra...
Hasret bir şey değil Elagözlüm
Ömrümüz böyle olmamalıydı
Hep aşkta durmalıydı çağımız.
Sevdayı mısra mısra değil
Ömrümle yaşamalıydım.
Sonra, sonra gene böyle olmalıydı
Tadına varmadan çiçeklerin
Şehirde bir sen, bir de ben, yalınız.
Yeşil yaprak, alaca gölge, düşen yıldız
Bir gün en büyüğü karşısında gerçeklerin
Maceramız yarıda kalmalıydı...
Turgut Uyar
Bitmemiş Şiirler VII
Kapalıçarşıda, bir kuyumcu dükkânında
Sol eline bir yüzük takmıştım.
Senin entarin basmaydı.
Benim elbisem pamuklu
Yüzüklerimiz sekiz ayardı…
Çocuklar gibi gülmüştük, hatırlarsın
Kapalıçarşı, Mahmutpaşa, satıcılar
Bir hafiflik içinde elele, yaya.
Bir sabah vaktiydi, güzel ve taze
Mevsim bahardı…
Sonra saçların, omuzların Elâgözlüm
- Sana Elâgözlüm diyeceğim ömrümce
Koyu da olsa rengi gözlerinin.
Bir kırmızı kordelâ, bir bulut, bir gül
Sen gittin hatıralar perişan etti beni,
Gel, eski günlerin içinden, rüzgârlarla,
Gel,
Kurumuş kirpiklerime bir yağmur gibi dökül…
Turgut Uyar
Sol eline bir yüzük takmıştım.
Senin entarin basmaydı.
Benim elbisem pamuklu
Yüzüklerimiz sekiz ayardı…
Çocuklar gibi gülmüştük, hatırlarsın
Kapalıçarşı, Mahmutpaşa, satıcılar
Bir hafiflik içinde elele, yaya.
Bir sabah vaktiydi, güzel ve taze
Mevsim bahardı…
Sonra saçların, omuzların Elâgözlüm
- Sana Elâgözlüm diyeceğim ömrümce
Koyu da olsa rengi gözlerinin.
Bir kırmızı kordelâ, bir bulut, bir gül
Sen gittin hatıralar perişan etti beni,
Gel, eski günlerin içinden, rüzgârlarla,
Gel,
Kurumuş kirpiklerime bir yağmur gibi dökül…
Turgut Uyar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bercestelerim
Ağlamak Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal S...
-
Bir yağmur damlasına çizdim o küçük gölün kıyısında bana verdiğin ilk öpücüğü… Şemsiyenin ucu yırtıyordu bulutları Özkan Mert Her yağ...
-
Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yab...
-
Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin...
-
Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap ...
-
Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Kon...
-
Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vur...
-
Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir...
-
sarıp sarmaladı bizi kanatlarıyla bezginlik; beşikten mezara başımızın ucundan ayrılmadı hiçlik * kadınlar az şey beklemiyor sizden ...
-
Kuseyyir uzağı göremeyen, olayların sonunun nereye varacağını düşünemeyen bir insandır. Her söylenene inanan, insanların şakalarına bile ci...






