Artık bayağı bulacaksın. Sevme duygularını andıran kıpırtılar da bitince bayağı bulacaksın. Her şeyimi. Duygularımı, dünyaya bakışımı, yaşadıklarımı, tiksinçlerimi, güvensizliğimi. Hepsini bayağı bulacaksın. Sevgi bağışlatabilirdi yalnızca. Buna üzüldüğümü sanmıyorum. Olduğum gibi yaşamalıyım. Bir yaşama acemisi olarak. Ustalıklarda gözüm yok. Bayağı bulmana üzülmeyeceğim.
Selim İleri / Destan Gönüller
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
05 Mayıs 2014
Biraz Daha
Kullanmam ucuz özgürlüğü sana sığınırım
Azarladığım bir dünyayı suya bırakıp
Günlük dövüşü en uygun yerinde keserek
Ve kan biraz daha akar durur, akmalıdır
Bir çaresizlik sanırım, öfkem büyür uğunurum
Oysa bir çiçek bir güzel dünyaya bakmalıdır
Ve kuytulardan, unutulmaktan tek tek
Ölülerimiz toplanacaktır.
Senin yıldızların güneşlere dönüşür
En karışık en bozgun bir öğle uykusunda bile
Ve sonsuz sevinç taşıyan bir çığlıktır
Bir suyun bir başka suya karışması
Kanları çökelirken bir soylu tabaka
Bir bahar anlatıcısının
Bir mutluluk dülgerinin
-Gecelerde ve yalnızlıklarında hepsi üşür-
Ölülerimiz toplanacaktır.
Ne kadar hüzün geçmişse dünyadan
Ne kadar acı geçmişse yaşayacağız
Hepsini yeniden, bir bir dünyada
Dünyadan ve dünyayla sana sığınırım
Acılardan ve hüzünlerden değil
Kaçmalardan ve korkulardan değil
Çünkü bir güçtür sıcaklığın kollarıma
Çünkü kanları, kanları, kanları hatırlarım
Çünkü ölülerimiz toplanacaktır
Ve yüceltilecektir bir mavide.
Haberlere yorumlara ve büyük tirajlara
Asalak otlara karşı, türeyip giden
Bir sun'i ilkahla üreyip giden
Bir soya, bir sanrıya karşı
Kuşanıp kahramanca tek silahını, kanını
Diri bir su gibi gidenleri hatırlarım
Odalarda ve güzel bir dünyada
Sararırken bir başına eski güneş
Yıldızımız uzak bir iklimde
Bir tüfek olacaktır. Bir tüfek
Ölülerimiz toplanacaktır.
Ve bizim bir haziranımız
Bir yıl kadar yetecektir dünyaya
Çünkü yoğun ve ateşle yaşanmış
Çünkü ellerimiz, başımız ve kanımız
Hayasız pençelerini kokuyla gizleyen
Bir olgu olmayacaktır sana
Ölülerimiz toplanacaktır
Doldurulan bir kıyı gibi.
Anılacaktır bir general pantolonundan
Nasıl sezgiler ve gerekçeler çıkardığımız
Nasıl kırgın ve nasıl umutlu olduğumuz
Bir şenliğin başlangıcından ve sonundan
Sığınmamız da anılacaktır.
Ölülerimiz toplanacaktır
Kenar köşe kasaba hanlarından
Deniz en güzel aşkken ayışığına
Küçük ve karanlık odalarda öldürülenler
Direnerek ve akarak ölenler
Yüceltilecektir
Anılacaktır ölümleri
Bir şehir akşamında herkes kaçışırken
Ormanlar bir çözülmeye bozulurken
Karanlığa kanıyla karşı duran
Kanıyla ışıtan, yalazlayan karanlığı
Yalnız ve dayanıklı gecelerinde üşüyen
Ölülerimiz toplanacaktır.
Biraz daha kan, kan ve suyun akışı
Ey suyun güvenli akışı
Sana bir yamaç gerekmez mi
Ki sonun özlemine hızlı varsın
Ki sen varsın, akıtılmış kanlarla varsın
Ve kan ve akışın o soylu tabakta
Ormansız bir halka sunulacaktır
Bir orman olarak
Ona sığınılacaktır.
Sana sığınılacaktır kırılıp toplanınca
Sana sığınıyorum kırılıp toplanınca
Değil sonsuz girdiçıktısına yaşamaların
En en güzeli, en gürü bütün çeşmelerin
Ayın ve denizin sahibi ve su içmelerin
Sana sığınılacaktır
Ve kuytularda, dağlarda, alanlarda
Akıtılan ve akıp gelen kanlarda
Bir sabah büyük büyük ateşler yanınca
Eller temizlenecektir
Bir tören olacaktır
Ölülerimiz toplanacaktır.
Turgut Uyar
Azarladığım bir dünyayı suya bırakıp
Günlük dövüşü en uygun yerinde keserek
Ve kan biraz daha akar durur, akmalıdır
Bir çaresizlik sanırım, öfkem büyür uğunurum
Oysa bir çiçek bir güzel dünyaya bakmalıdır
Ve kuytulardan, unutulmaktan tek tek
Ölülerimiz toplanacaktır.
Senin yıldızların güneşlere dönüşür
En karışık en bozgun bir öğle uykusunda bile
Ve sonsuz sevinç taşıyan bir çığlıktır
Bir suyun bir başka suya karışması
Kanları çökelirken bir soylu tabaka
Bir bahar anlatıcısının
Bir mutluluk dülgerinin
-Gecelerde ve yalnızlıklarında hepsi üşür-
Ölülerimiz toplanacaktır.
Ne kadar hüzün geçmişse dünyadan
Ne kadar acı geçmişse yaşayacağız
Hepsini yeniden, bir bir dünyada
Dünyadan ve dünyayla sana sığınırım
Acılardan ve hüzünlerden değil
Kaçmalardan ve korkulardan değil
Çünkü bir güçtür sıcaklığın kollarıma
Çünkü kanları, kanları, kanları hatırlarım
Çünkü ölülerimiz toplanacaktır
Ve yüceltilecektir bir mavide.
Haberlere yorumlara ve büyük tirajlara
Asalak otlara karşı, türeyip giden
Bir sun'i ilkahla üreyip giden
Bir soya, bir sanrıya karşı
Kuşanıp kahramanca tek silahını, kanını
Diri bir su gibi gidenleri hatırlarım
Odalarda ve güzel bir dünyada
Sararırken bir başına eski güneş
Yıldızımız uzak bir iklimde
Bir tüfek olacaktır. Bir tüfek
Ölülerimiz toplanacaktır.
Ve bizim bir haziranımız
Bir yıl kadar yetecektir dünyaya
Çünkü yoğun ve ateşle yaşanmış
Çünkü ellerimiz, başımız ve kanımız
Hayasız pençelerini kokuyla gizleyen
Bir olgu olmayacaktır sana
Ölülerimiz toplanacaktır
Doldurulan bir kıyı gibi.
Anılacaktır bir general pantolonundan
Nasıl sezgiler ve gerekçeler çıkardığımız
Nasıl kırgın ve nasıl umutlu olduğumuz
Bir şenliğin başlangıcından ve sonundan
Sığınmamız da anılacaktır.
Ölülerimiz toplanacaktır
Kenar köşe kasaba hanlarından
Deniz en güzel aşkken ayışığına
Küçük ve karanlık odalarda öldürülenler
Direnerek ve akarak ölenler
Yüceltilecektir
Anılacaktır ölümleri
Bir şehir akşamında herkes kaçışırken
Ormanlar bir çözülmeye bozulurken
Karanlığa kanıyla karşı duran
Kanıyla ışıtan, yalazlayan karanlığı
Yalnız ve dayanıklı gecelerinde üşüyen
Ölülerimiz toplanacaktır.
Biraz daha kan, kan ve suyun akışı
Ey suyun güvenli akışı
Sana bir yamaç gerekmez mi
Ki sonun özlemine hızlı varsın
Ki sen varsın, akıtılmış kanlarla varsın
Ve kan ve akışın o soylu tabakta
Ormansız bir halka sunulacaktır
Bir orman olarak
Ona sığınılacaktır.
Sana sığınılacaktır kırılıp toplanınca
Sana sığınıyorum kırılıp toplanınca
Değil sonsuz girdiçıktısına yaşamaların
En en güzeli, en gürü bütün çeşmelerin
Ayın ve denizin sahibi ve su içmelerin
Sana sığınılacaktır
Ve kuytularda, dağlarda, alanlarda
Akıtılan ve akıp gelen kanlarda
Bir sabah büyük büyük ateşler yanınca
Eller temizlenecektir
Bir tören olacaktır
Ölülerimiz toplanacaktır.
Turgut Uyar
Küçük Ölüm
Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.
Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.
Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.
Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.
Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.
Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman:
"yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir."
Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.
Martha Medeiros
Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.
Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.
Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.
Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.
Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman:
"yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir."
Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.
Martha Medeiros
Öldüğüm zaman, bir daha kitap okuyamayacağım
Kitaplardan bahsetmek istiyorum, kitaplarımdan.. Ama bunu yaparken ne kadar kültürlü ve entellektüel olduğumu anlatmak gibi bir derdim yok. Geriye dönüp baktığımda, genç sayılacak yaşta büyük fedakarlıklarla oluşturduğum kütüphanem hayatta sahip olduğum ve övünebildiğim en önemli şey. Ve üçbinin üzerinde kitapla kurmuş olduğum ilişki içinde barındırdığı masumiyet ve tutkuyu düşündüğüm zaman başka hiçbir şeyle karşılaştıramayacağım kadar özel. Çok küçük yaşlarda başladı hikayem. Kendimi bir türlü kendilerinden biri gibi göremediğim ve bunun aksini ispatlamak için hiçbir çaba göstermeyen büyüklerin ve küçüklerin dünyasından kaçabileceğim yegane sığınağın kitaplar olduğunu anladığımda ilk okula yeni başlamıştım. Başlar başlamaz nefret ettiğim okula gitmemek için hastalık uydurduğum günlerin birinde babamın muhtemelen kapağına bakarak aldığı ve ne yazdığı hakkında hiçbir fikre sahip olmadığı ilk kitabım, bana büyülü, bambaşka bir dünyanın kapılarını açtı. Gördüm ki istemediğim insanlara katlanmak zorunda değilim. Başka bir dünya mümkün ve onu benimle beraber istediğim yere götürebilme şansım var. Babamın aldığı kitabın adı Pal Sokağı Çocukları idi. Bir solukta okuduğum kitabın çocuk kahramanı Nemeczek, benim ilk gerçek arkadaşım ve kahramanım oldu. O güne kadar tanıdığım hiç kimseye benzemiyordu. Ölümüne yol açan soylu fedakarlık çocuk ruhuma çok büyük gelmişti ve bunu anlamakta zorlanmıştım. Çünkü benim etrafımda bu tür fedakarlıklara değeceğini düşündüğüm kimse olmamıştı. Ama buna rağmen o artık benim kahramanımdı, çetedeki diğer çocuklar da arkadaşlarım. Daha sonra başka kitaplar okumak istedim ama o zamanlar kitap şimdiki gibi kolay elde edebileceğim bir şey değildi. Bu yoksunluk hala üzerimden atamadığım ve artık takıntı haline gelen üzerinde bir şeyler yazan her şeyi okuma hastalığına yol açtı. Eski - yeni gazeteleri, el ilanlarını, reklam panolarını, ders kitaplarını, sigara paketlerini, kibrit kutularını, gazoz şişelerini, kaset kapaklarını, ait oldukları nesneyle hiç alakası olmayan bir merakla okumaya başladım. Bugün sahip olduğum bir yığın işe yaramaz bilgi, o günlerin mirasıdır. Şu an bile gözümü kapattığımda Çamlıca gazozunun muhteviyatını ezbere söyleyebilirim. Bakkal Hamdi'nin tabelasının hangi içecek firması tarafından hazırlandığını hala unutmadım. Özellikle annemi ciddi bir endişeye sürüklemeye başlayan okuma tutkusu, hakkımda yapılan "tuhaf" imasının üzerime iyice yapışmasına da yol açtı böylece. Sanıyorum bizimki gibi az okuyan toplumların karakteristik özelliklerinden biri de budur. Okumayanlar, okumadıklarıyla kalmazlar okuyanları da tuhaf bakışlarla süzerler. Onların bunalımlı, ya da daha insaflı bir değerlendirmeyle yalnız olduklarını düşünerek garip bir şekilde kendi okumama hallerine bir mutluluk kılıfı geçirirler ve şükrederler. Küçük bir çocuğun başka her şeyden vazgeçme pahasına yazıya tutkulanması karşısında da gösterebilecekleri en basit tepkinin "tuhaf bu çocuk" iması olması, şaşılacak bir şey olmadı haliyle. İlk okuduğum kitaptan sonra araya başka kitaplarda girdi tabi. Ama benim üzerimde ikinci vurucu etkiyi yapan kitap Sefiller oldu. Sünnet olduğum gün yine babamın ve yine sadece kapağına bakarak aldığı kitap çok sonraları okuduğum orjinal çevirinin oldukça kısaltılmış bir versiyonuydu. Buna rağmen J.Valjan, Cosette, Maryüs ve diğer karakterler uzun süre etkisinden kurtulamadığım yeni düş arkadaşlarım oldular. Artık gözlerimi kapatıp kendimi onların zamanında ve dünyasında hayal ettiğim anlar, okuma tutkusunun sadece okuduğum zamanlarla sınırlı kalmamasını sağladı. Okumadığım zamanlarda kendimi kahramanlarımdan birinin yerine koyduğum ve onun yaşadıklarını kendi yaşadıklarım varsaydığım "gündüz rüyaları" m olmuştu. Özelikle hep kaçmak istediğim ama zorunluluklardan dolayı bir yere kıpırdayamadığım mekanlarda(okul gibi), sıkıntıdan cinnet geçirmemi engelleyen tek şey bu gündüz rüyalarıydı. Bugün bile bir yerde çok sıkılıyorsam eğer - ki genelde bulunduğum yerlerin çoğunda çok sıkılıyorum- gözlerimi bir noktaya sabitleyip kendime hemen bir gündüz rüyası kurgulayıveririm..
Büyüdükçe bir şeyi şaşkınlıkla farkettim. Diğerleri hakkında çocuk aklımla vardığım yargı doğruymuş. Büyüklerin dünyası gerçekten çok sıkıcı ve üzüntüden başka hiçbir vaatleri de yok. Ve bu durumla başedebilmemi sağlayan, tam olarak onlardan biri olamasam bile içlerinde, kıyıda köşede bir yerlerde çıldırmadan yaşayabilmemi sağlayan yegane dostlarım hala kitaplarım. İyi kötü ayrımı yapmadan sahip olduğum ve okuduğum bütün kitaplarla yaşamım boyunca hep gurur duydum. Ama bazı kitaplar, daha doğrusu benim o kitaplarda bulduklarım diğerlerinin hep bir kaç adım ötesindeydi. Ve zamanla okuduğum kitaplarla içinde bulunduğum ruh hali arasında simetrik bir uyum ortaya çıktı. Bugün de oynamayı sürdürdüğüm keyifli bir oyun keşfetmiş oldum böylece.. Hala canım çok sıkkınsa Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı okurum. Holden ile birlikte masumiyetin kayboluşunu ve bunun insanı delirten trajedisini yaşarım. Çok öfkeli olduğum zamanlar George Perec okurum. Dehası ve okuyan herkesin sinirini bozacak ukalalığı onunla birlikte bütün dünyaya meydan okuyormuşum gibi bir hisse sürükler beni. Kendimi çok yalnız hissettiğimde Tutunamayanları okurum. Selim' in herkesin gözünün içine yalvararak bakıp "canım insanlar" demesi ama hiç kimsenin durup onu anlamaya çalışacak kadar vaktinin olmaması ruhumda bir yerlerin çivisini söker. Aşık olduğum zamanlar Marcel Proust okurum. Dev eseri Kayıp Zamanın İzinde etrafımızda gördüğümüz her şeyin, her ayrıntının edebiyatta ve yaşantımızda bir değeri olduğunu ve bütün güzelliklerin de ayrıntıların arkasına saklandığını anlatır bana. Hiçbir şey hissetmediğim zamanlarda da Ahmet Hamdi okurum. Huzur ya da Saatleri Ayarlama Enstütüsü benim için zamanın durduğu ve onlar elimde olduğu sürece hiç akmayacağı kutsal birer objeye dönüşür.
Herkesin kafasında dünyanın sonu ile ilgili bir takım imgeler vardır mutlaka. Benim için kıyamet, yazının ve kitapların tedavülden kalkmasıdır. Kendimin ve dünyanın başına gelebilecek en büyük felaket nedir diye düşündüğümde hep aynı şey aklıma gelir. Galiba ölümden bile en çok şunu düşündüğüm zamanlarda korkuyorum. Öldüğüm zaman, bir daha kitap okuyamayacağım...
Büyüdükçe bir şeyi şaşkınlıkla farkettim. Diğerleri hakkında çocuk aklımla vardığım yargı doğruymuş. Büyüklerin dünyası gerçekten çok sıkıcı ve üzüntüden başka hiçbir vaatleri de yok. Ve bu durumla başedebilmemi sağlayan, tam olarak onlardan biri olamasam bile içlerinde, kıyıda köşede bir yerlerde çıldırmadan yaşayabilmemi sağlayan yegane dostlarım hala kitaplarım. İyi kötü ayrımı yapmadan sahip olduğum ve okuduğum bütün kitaplarla yaşamım boyunca hep gurur duydum. Ama bazı kitaplar, daha doğrusu benim o kitaplarda bulduklarım diğerlerinin hep bir kaç adım ötesindeydi. Ve zamanla okuduğum kitaplarla içinde bulunduğum ruh hali arasında simetrik bir uyum ortaya çıktı. Bugün de oynamayı sürdürdüğüm keyifli bir oyun keşfetmiş oldum böylece.. Hala canım çok sıkkınsa Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı okurum. Holden ile birlikte masumiyetin kayboluşunu ve bunun insanı delirten trajedisini yaşarım. Çok öfkeli olduğum zamanlar George Perec okurum. Dehası ve okuyan herkesin sinirini bozacak ukalalığı onunla birlikte bütün dünyaya meydan okuyormuşum gibi bir hisse sürükler beni. Kendimi çok yalnız hissettiğimde Tutunamayanları okurum. Selim' in herkesin gözünün içine yalvararak bakıp "canım insanlar" demesi ama hiç kimsenin durup onu anlamaya çalışacak kadar vaktinin olmaması ruhumda bir yerlerin çivisini söker. Aşık olduğum zamanlar Marcel Proust okurum. Dev eseri Kayıp Zamanın İzinde etrafımızda gördüğümüz her şeyin, her ayrıntının edebiyatta ve yaşantımızda bir değeri olduğunu ve bütün güzelliklerin de ayrıntıların arkasına saklandığını anlatır bana. Hiçbir şey hissetmediğim zamanlarda da Ahmet Hamdi okurum. Huzur ya da Saatleri Ayarlama Enstütüsü benim için zamanın durduğu ve onlar elimde olduğu sürece hiç akmayacağı kutsal birer objeye dönüşür.
Herkesin kafasında dünyanın sonu ile ilgili bir takım imgeler vardır mutlaka. Benim için kıyamet, yazının ve kitapların tedavülden kalkmasıdır. Kendimin ve dünyanın başına gelebilecek en büyük felaket nedir diye düşündüğümde hep aynı şey aklıma gelir. Galiba ölümden bile en çok şunu düşündüğüm zamanlarda korkuyorum. Öldüğüm zaman, bir daha kitap okuyamayacağım...
Ali Lidar
Kaynak: http://lidar-kkyy.blogspot.com.tr/
Kelimelerden Sandallar
Birgül Oğuz'un hikâyelerinde gerçek var, bir o kadar da gerçeküstü. Hayat da öyle değil mi zaten. Evren, gerçekle gerçek olmayanı, gerçeğin ötesinde olanı bağrında koyun koyuna saklamaz mı? O hikâyelerde kâh Saadet Apartmanı kadar gerçek, kâh içinde cinlerin olduğu bir orman kadar gerçek dışı mekânlarda buluyorsunuz kendinizi. Saadet Apartmanı'nda "fırından yeni çıkmış bir tepsi böreğin" kokusunu duyuyorsunuz, gerçeğe dokunuyorsunuz. Ama Birgül Oğuz, sizi gerçeküstü olana da dokundurtuyor Fasulyenin Bildiği adlı kitabında.
Küçük hikâyeler anlatıyor Birgül Oğuz. Büyük dramları, insanlığın korkunç belalarını değil. Ya da şöyle demeli, o belaları ince ince hissettiriyor size. Toplumdan itilmişliği, yabancılığı, toplumların kendinden olmayana karşı acımasızlığını, insanların kendini var etme mücadelesini... Bütün bunları ve daha fazlasını, 'bir tek günde', 'bir anda', bir gülümsemede, bir iç çekişte, bir meleğin kanatlarındaki kirde; gerçeğin de gerçeküstünün de o ince ayrıntılarında, küçük sözlerle anlatıyor Birgül Oğuz. Satır aralarında saklı olan önemli sözler gibi duruyor orada hikâyeler.
Ölümün, kaybın, o en değerli varlığınızın ardından duyduğunuz büyük acının, kısacık ve 'basit bir diyaloğa da sığdırılabileceğini kanıtlıyor Oğuz:
"Öldüğüne inanamıyorum!"
"Evet, çok saçma"
"Çok saçma"
Birgül Oğuz'un hikâyelerini okuduğumda, 11 yaşımdayken yazdığım “Hayat” isimli bir şiir üzerine Cemal Süreya'dan aldığım mektuptaki o muhteşem sözler geldi aklıma. Edebiyatın bütün alanları için de geçerli olduğunu Oğuz'un öykülerini okuyunca anladım Süreya'nın söylediklerinin. Cemal Süreya diyordu ki o mektubunda: "Daha küçük şeyler söyle. Hayat felsefesinden biraz kaç, hayatın, olağan olayların, küçük durumların içinde dön, uç, hareket et. Bir kuşu anlat sözgelimi. Ama sadece bir tek kuşu. Cam silen bir kadını, bir not defterini, yere düşmüş bir elli lirayı... Bu tür şeyleri çok yaza yaza, daha büyük şeyleri de daha iyi anlatma gücü kazanacaksın. Bütün bir hayatı da anlat tabii, ama bir tek günü, bir tek dakikayı, bir bakışı anlatırsan daha da özlü bir şiir kıvamı yakalarsın."
Birgül Oğuz'un o özlü kıvamı yakaladığı her hikâyesinde bir bir kendini gösteriyor. Üstelik “hayat felsefesi”nin, “bütün bir hayat”ın o küçük durumların içinde saklı olduğunu çok güzel anlatıyor.
Küçük sözcükler/Büyük anlamlar
Yaşam kavgasının içinde kaybolmuş bir baba ile varlığını kanıtlama çabasındaki küçük oğlunun anlatıldığı hikâye, varoluş meselesine bir gönderme içerebilir mi? Bir vapur yolculuğu süresince neler anlatmıyor ki Birgül Oğuz? Babanın dış dünyaya, karısına, arkadaşlarına, üstlerine varlığını kanıtlama derdi, "Kedi olalı bir fare tutamadın Hamdi!" sözleriyle ifadesini buluyor. Ve çocuğunun babasının dikkatini çekmek için sağa sola tekmeler savurmasının, diğer yolcuları rahatsız ederek dikkati çekme mücadelesinin aslında bir “varoluş” mücadelesi olduğunu anlıyoruz, üstelik kimse felsefe yapmıyor!: "... çocuk görünürlüğünün tadına varıp 'ben büsbütün varım' dedi bakışlarıyla..."
Birgül Oğuz, Fasulyenin Bildiği kitabıyla Yaşar Nabi Nayır Ödülü'nü aldı. Ayşe Kilimci'nin günlüklerinde çokça geçiyordu Yaşar Nabi'nin ismi. Kuşkusuz onu tanımayan yok. Ama Kilimci onu genç yazarların önünü açan bir isim olarak tanıtıyordu. Bu ödülün Birgül Oğuz'a verilmesi bu yüzden de çok anlamlı.
İmgenin, simgelerin ve anlatım derinliğinin ustalıkla kullanıldığı öyküler bunlar. Oğuz kısa öyküler yazıyor. Kurduğu cümleler gibi, basit, sade ama derinlikli... Bu öyküleri okurken kimi yerde heyecanlanıyorsunuz, nereye varacağını, sonucun ne olacağını merak ediyorsunuz. Ama bu sizin için bir yanılgı yaratacaktır. Sakın sonuç beklemeyin bu öykülerden. O sadece işaret ediyor. Yabanlığa, acımasızlıklara, kayıplarımıza, kimi değerlere, kendi küçük penceresinden geniş ufuklara bakar gibi dokunuyor sadece. Size de bir anlığına olsun o pencerenin öteki kanadından bakmak düşüyor.
Irmak Zileli
Küçük hikâyeler anlatıyor Birgül Oğuz. Büyük dramları, insanlığın korkunç belalarını değil. Ya da şöyle demeli, o belaları ince ince hissettiriyor size. Toplumdan itilmişliği, yabancılığı, toplumların kendinden olmayana karşı acımasızlığını, insanların kendini var etme mücadelesini... Bütün bunları ve daha fazlasını, 'bir tek günde', 'bir anda', bir gülümsemede, bir iç çekişte, bir meleğin kanatlarındaki kirde; gerçeğin de gerçeküstünün de o ince ayrıntılarında, küçük sözlerle anlatıyor Birgül Oğuz. Satır aralarında saklı olan önemli sözler gibi duruyor orada hikâyeler.
Ölümün, kaybın, o en değerli varlığınızın ardından duyduğunuz büyük acının, kısacık ve 'basit bir diyaloğa da sığdırılabileceğini kanıtlıyor Oğuz:
"Öldüğüne inanamıyorum!"
"Evet, çok saçma"
"Çok saçma"
Birgül Oğuz'un hikâyelerini okuduğumda, 11 yaşımdayken yazdığım “Hayat” isimli bir şiir üzerine Cemal Süreya'dan aldığım mektuptaki o muhteşem sözler geldi aklıma. Edebiyatın bütün alanları için de geçerli olduğunu Oğuz'un öykülerini okuyunca anladım Süreya'nın söylediklerinin. Cemal Süreya diyordu ki o mektubunda: "Daha küçük şeyler söyle. Hayat felsefesinden biraz kaç, hayatın, olağan olayların, küçük durumların içinde dön, uç, hareket et. Bir kuşu anlat sözgelimi. Ama sadece bir tek kuşu. Cam silen bir kadını, bir not defterini, yere düşmüş bir elli lirayı... Bu tür şeyleri çok yaza yaza, daha büyük şeyleri de daha iyi anlatma gücü kazanacaksın. Bütün bir hayatı da anlat tabii, ama bir tek günü, bir tek dakikayı, bir bakışı anlatırsan daha da özlü bir şiir kıvamı yakalarsın."
Birgül Oğuz'un o özlü kıvamı yakaladığı her hikâyesinde bir bir kendini gösteriyor. Üstelik “hayat felsefesi”nin, “bütün bir hayat”ın o küçük durumların içinde saklı olduğunu çok güzel anlatıyor.
Küçük sözcükler/Büyük anlamlar
Yaşam kavgasının içinde kaybolmuş bir baba ile varlığını kanıtlama çabasındaki küçük oğlunun anlatıldığı hikâye, varoluş meselesine bir gönderme içerebilir mi? Bir vapur yolculuğu süresince neler anlatmıyor ki Birgül Oğuz? Babanın dış dünyaya, karısına, arkadaşlarına, üstlerine varlığını kanıtlama derdi, "Kedi olalı bir fare tutamadın Hamdi!" sözleriyle ifadesini buluyor. Ve çocuğunun babasının dikkatini çekmek için sağa sola tekmeler savurmasının, diğer yolcuları rahatsız ederek dikkati çekme mücadelesinin aslında bir “varoluş” mücadelesi olduğunu anlıyoruz, üstelik kimse felsefe yapmıyor!: "... çocuk görünürlüğünün tadına varıp 'ben büsbütün varım' dedi bakışlarıyla..."
Birgül Oğuz, Fasulyenin Bildiği kitabıyla Yaşar Nabi Nayır Ödülü'nü aldı. Ayşe Kilimci'nin günlüklerinde çokça geçiyordu Yaşar Nabi'nin ismi. Kuşkusuz onu tanımayan yok. Ama Kilimci onu genç yazarların önünü açan bir isim olarak tanıtıyordu. Bu ödülün Birgül Oğuz'a verilmesi bu yüzden de çok anlamlı.
İmgenin, simgelerin ve anlatım derinliğinin ustalıkla kullanıldığı öyküler bunlar. Oğuz kısa öyküler yazıyor. Kurduğu cümleler gibi, basit, sade ama derinlikli... Bu öyküleri okurken kimi yerde heyecanlanıyorsunuz, nereye varacağını, sonucun ne olacağını merak ediyorsunuz. Ama bu sizin için bir yanılgı yaratacaktır. Sakın sonuç beklemeyin bu öykülerden. O sadece işaret ediyor. Yabanlığa, acımasızlıklara, kayıplarımıza, kimi değerlere, kendi küçük penceresinden geniş ufuklara bakar gibi dokunuyor sadece. Size de bir anlığına olsun o pencerenin öteki kanadından bakmak düşüyor.
30 Nisan 2014
Eğer bir daha Allah'a işin düşmeyecekse
Gazneli Sultan Mahmud'un Adağı
Tarih kitaplarına Hindistan fatihi olarak adını yazdıran Gazneli Sultan Mahmud, Hint seferlerinden birindeydi.
Dağlar, tepeler aşıp iki ordunun karşılaşacağı umulan ovaya vardığında, Hint ordusunun son derece kalabalık ve güçlü olduğunu gördü. Bu durum, haliyle canını sıktı ve endişeye şevketti. Sultan Mahmud, Hint ordusunun gücü karşısında, zaferi kendilerine bahşetmesi için Allah'a bir adakta bulundu:
-"Allahım!" dedi. "Eğer bu orduyu alt edersem, elde edeceğim ganimetlerin tamamını fakirlere dağıtacağım."
Nihayet, ordular savaş düzenini aldılar. Çetin bir çatışma yaşandı. Sonunda, galip gelen Sultan Mahmud'un ordusu oldu. Yenik düşen Hint ordusu, savaş meydanını terk ederken, geride dağlar gibi ganimet bırakmıştı. Ganimetler arasında, sarrafların değer biçmekte zorlanacağı nadide elmaslar, yakutlar ve zümrütler de vardı.
Gazneli Sultan Mahmud, üstüste yığılmış ganimetleri görünce, derhal adamlarından birini çağırıp:
-"Bu ganimetleri yoksullara dağıt" dedi. "Çünkü savaştan önce Allah'a adakta bulunmuştum. Şimdi adağımı yerine getirmem gerek."
Sultanın bu sözlerini duyan vezirleri ve kumandanları, hayret ve feveran içinde:
-"Bu kadar mal, bunca altın, değer bilmez bir avuç fakire mi verilir?" diye söylenmeye başladılar.
-"Vereceksen, ya askere ver, memnun olsun, bundan sonraki savaşlara şevkle hazırlansın; veyahut emir buyur, hazineye koysunlar."
Bu sözler Sultan Mahmud'u tereddüde düşürdü. Adağımı yerine getirip ganimeiti fakirlere mi dağıttırayım, yoksa dedikleri gibi mi yapayım? diye ortada kalakaldı. Sultanın ordusunda savaşan erler arasında, Ebu'l-Hüseyn adıyla bilinen bir meczup vardı. Ebu'l-Hüseyn, meczup olmasına meczuptu, ama ummadık zamanda söylediği zekice sözlerle nam salmıştı. Sultan Mahmud, tam da ne yapacağına karar verememişken, ordunun içinde dolanmakta olan Ebu'l-Hüseyn'i farketti. Komutanlarına ve vezirlerine de gösterip:
-"Tamam" dedi. "Şu Ebu'l-Hüseyn'i yanıma getirteyim, durumu bir de ona sorayım ve o ne derse onu yapayım."
Sonra da ekledi:
-"Çünkü o ne asker tanır, ne padişah. Ne mal derdindedir, ne de mülk. içinden geldiği gibi konuşur, söyleyeceği sözü hesapsız ve garazsız olarak söyler."
Sultan Mahmud onu huzuruna çağırttı ve hadiseyi olduğu gibi anlattı. Ebu'l-Hüseyn, birkaç dakika durup düşündükten sonra:
-"Sultanım!" dedi, "eğer bir daha Allah'a işin düşmeyecekse adağını düşünme, bunların dediklerini yap! Yok eğer bir vakit gelecek de yine Allah'a işin düşecekse, O'ndan utan da bunların dediklerine kulak asmadan adağını yerme getir!"

Tarih kitaplarına Hindistan fatihi olarak adını yazdıran Gazneli Sultan Mahmud, Hint seferlerinden birindeydi.
Dağlar, tepeler aşıp iki ordunun karşılaşacağı umulan ovaya vardığında, Hint ordusunun son derece kalabalık ve güçlü olduğunu gördü. Bu durum, haliyle canını sıktı ve endişeye şevketti. Sultan Mahmud, Hint ordusunun gücü karşısında, zaferi kendilerine bahşetmesi için Allah'a bir adakta bulundu:
-"Allahım!" dedi. "Eğer bu orduyu alt edersem, elde edeceğim ganimetlerin tamamını fakirlere dağıtacağım."
Nihayet, ordular savaş düzenini aldılar. Çetin bir çatışma yaşandı. Sonunda, galip gelen Sultan Mahmud'un ordusu oldu. Yenik düşen Hint ordusu, savaş meydanını terk ederken, geride dağlar gibi ganimet bırakmıştı. Ganimetler arasında, sarrafların değer biçmekte zorlanacağı nadide elmaslar, yakutlar ve zümrütler de vardı.
Gazneli Sultan Mahmud, üstüste yığılmış ganimetleri görünce, derhal adamlarından birini çağırıp:
-"Bu ganimetleri yoksullara dağıt" dedi. "Çünkü savaştan önce Allah'a adakta bulunmuştum. Şimdi adağımı yerine getirmem gerek."
Sultanın bu sözlerini duyan vezirleri ve kumandanları, hayret ve feveran içinde:
-"Bu kadar mal, bunca altın, değer bilmez bir avuç fakire mi verilir?" diye söylenmeye başladılar.
-"Vereceksen, ya askere ver, memnun olsun, bundan sonraki savaşlara şevkle hazırlansın; veyahut emir buyur, hazineye koysunlar."
Bu sözler Sultan Mahmud'u tereddüde düşürdü. Adağımı yerine getirip ganimeiti fakirlere mi dağıttırayım, yoksa dedikleri gibi mi yapayım? diye ortada kalakaldı. Sultanın ordusunda savaşan erler arasında, Ebu'l-Hüseyn adıyla bilinen bir meczup vardı. Ebu'l-Hüseyn, meczup olmasına meczuptu, ama ummadık zamanda söylediği zekice sözlerle nam salmıştı. Sultan Mahmud, tam da ne yapacağına karar verememişken, ordunun içinde dolanmakta olan Ebu'l-Hüseyn'i farketti. Komutanlarına ve vezirlerine de gösterip:
-"Tamam" dedi. "Şu Ebu'l-Hüseyn'i yanıma getirteyim, durumu bir de ona sorayım ve o ne derse onu yapayım."
Sonra da ekledi:
-"Çünkü o ne asker tanır, ne padişah. Ne mal derdindedir, ne de mülk. içinden geldiği gibi konuşur, söyleyeceği sözü hesapsız ve garazsız olarak söyler."
Sultan Mahmud onu huzuruna çağırttı ve hadiseyi olduğu gibi anlattı. Ebu'l-Hüseyn, birkaç dakika durup düşündükten sonra:
-"Sultanım!" dedi, "eğer bir daha Allah'a işin düşmeyecekse adağını düşünme, bunların dediklerini yap! Yok eğer bir vakit gelecek de yine Allah'a işin düşecekse, O'ndan utan da bunların dediklerine kulak asmadan adağını yerme getir!"

Tesirsiz Parçalar
Tesirsiz Parçalar 262-265
262.
Şu an her neredeyseniz kafanızı hafifçe kaldırıp sağınıza solunuza bakın bi. Evet aynen böyle. Ve düşünün şimdi. Çok saçma değil mi lan? Ne işim var benim burda demiyor musunuz siz de? Ne işimiz var bizim olduğumuz yerde. İnsanların sadece olmak istedikleri yerde olacakları bir dünya vaadeden herhangi bir lider bulursam bir gün kayıtsız şartsız militanı olmazsam şerefsizim!
263.
Herkesin herkese sustuğu anlar olur. Ve bu bazı insanlara iyi gelir. Annesi babası durmadan kavga eden bütün çocuklar ne demek istediğimi çok iyi bilir.
Niye büyüdükçe daha çok hata yapıyoruz? Büyümeye tepki mi bu? Oysa her geçen gün daha çok öğreniyoruz lafta. Öğrendikçe de daha çok hata yapıyoruz. Ne öğrendik o zaman bu işten. Cidden, bana bir harf daha öğretenin ağzını burnunu kırarım diye bağırmak istiyorum. Hatalarımızla birlikte pişmanlıklarımız da artıyor. Keşke biri beni beş yaşıma geri götürüp orada boğsa!
Yanlış olduğunu bile bile, köpek gibi pişman olacağını bile bile söyleyeceğini söylüyor insan. Tek bir laf dünyasını başına yıkabiliyor. Ve bunu bile bile söylüyor yine de söyleyeceğini. Çocuk gibi. Hani büyümüştük lan! Büyüdüğümüz falan yok, yıllanıyor ve çürüyoruz o kadar.
Elimi kesmek istiyorum. Dilimi koparmak istiyorum. Ama çocuğum ben. Canımın yanmasından çok korkuyorum. Üstelik en sevdiklerimin canını bu kadar kolay yakarken...
Ne yazık, utanç ve pişmanlıktan ölemiyor insan. Ölünebilse, siz bu satırları okurken ben çok uzaklarda olurdum. Olurdum... Siz... Sen bu satırları okurken ben çok uzaklarda... Klişemi sikeyim!
264.
Bazen tek bir gece saçmalar insan. Sonra da kalan bütün gecelerini o geceyle hesaplaşarak geçirir... Uykusuz, pişman, mahçup ve çaresiz...
265.
Akşam Fenerbahçe'nin maçını izledim. Şampiyon oldu diye bağıra çağıra şarkı söyleyip alkışladım. Yetmedi sokağa çıkıp şampiyon fener diye bağırarak koştum. Üstelik diş ağrısından ölüyordum. Üstelik Fenerbahçeli de değilim. Üstelik Fenerbahçeden nefret ederim. Üstelik kafamdaki etlerin büyüdüğünü öğrendim. Üstelik sevdiğim kadın benden çok uzakta. Üstelik uyuyamıyorum. Üstelik kendimi bir pet shop'a bırakıp kaçmak istiyorum... Ama ben çılgın gibi gülerek fener fener diye bağırdım dakikalarca... Bir adamın hayatının boka sarması tam olarak böyle bir şey herhalde. Sevinecek hiçbir şey bulamayınca etrafında başkalarının sevinçlerini kıskanıp onları taklit etmek!
Ali Lidar
262.
Şu an her neredeyseniz kafanızı hafifçe kaldırıp sağınıza solunuza bakın bi. Evet aynen böyle. Ve düşünün şimdi. Çok saçma değil mi lan? Ne işim var benim burda demiyor musunuz siz de? Ne işimiz var bizim olduğumuz yerde. İnsanların sadece olmak istedikleri yerde olacakları bir dünya vaadeden herhangi bir lider bulursam bir gün kayıtsız şartsız militanı olmazsam şerefsizim!
263.
Herkesin herkese sustuğu anlar olur. Ve bu bazı insanlara iyi gelir. Annesi babası durmadan kavga eden bütün çocuklar ne demek istediğimi çok iyi bilir.
Niye büyüdükçe daha çok hata yapıyoruz? Büyümeye tepki mi bu? Oysa her geçen gün daha çok öğreniyoruz lafta. Öğrendikçe de daha çok hata yapıyoruz. Ne öğrendik o zaman bu işten. Cidden, bana bir harf daha öğretenin ağzını burnunu kırarım diye bağırmak istiyorum. Hatalarımızla birlikte pişmanlıklarımız da artıyor. Keşke biri beni beş yaşıma geri götürüp orada boğsa!
Yanlış olduğunu bile bile, köpek gibi pişman olacağını bile bile söyleyeceğini söylüyor insan. Tek bir laf dünyasını başına yıkabiliyor. Ve bunu bile bile söylüyor yine de söyleyeceğini. Çocuk gibi. Hani büyümüştük lan! Büyüdüğümüz falan yok, yıllanıyor ve çürüyoruz o kadar.
Elimi kesmek istiyorum. Dilimi koparmak istiyorum. Ama çocuğum ben. Canımın yanmasından çok korkuyorum. Üstelik en sevdiklerimin canını bu kadar kolay yakarken...
Ne yazık, utanç ve pişmanlıktan ölemiyor insan. Ölünebilse, siz bu satırları okurken ben çok uzaklarda olurdum. Olurdum... Siz... Sen bu satırları okurken ben çok uzaklarda... Klişemi sikeyim!
264.
Bazen tek bir gece saçmalar insan. Sonra da kalan bütün gecelerini o geceyle hesaplaşarak geçirir... Uykusuz, pişman, mahçup ve çaresiz...
265.
Akşam Fenerbahçe'nin maçını izledim. Şampiyon oldu diye bağıra çağıra şarkı söyleyip alkışladım. Yetmedi sokağa çıkıp şampiyon fener diye bağırarak koştum. Üstelik diş ağrısından ölüyordum. Üstelik Fenerbahçeli de değilim. Üstelik Fenerbahçeden nefret ederim. Üstelik kafamdaki etlerin büyüdüğünü öğrendim. Üstelik sevdiğim kadın benden çok uzakta. Üstelik uyuyamıyorum. Üstelik kendimi bir pet shop'a bırakıp kaçmak istiyorum... Ama ben çılgın gibi gülerek fener fener diye bağırdım dakikalarca... Bir adamın hayatının boka sarması tam olarak böyle bir şey herhalde. Sevinecek hiçbir şey bulamayınca etrafında başkalarının sevinçlerini kıskanıp onları taklit etmek!
Ali Lidar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bercestelerim
Ağlamak Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal S...
-
Bir yağmur damlasına çizdim o küçük gölün kıyısında bana verdiğin ilk öpücüğü… Şemsiyenin ucu yırtıyordu bulutları Özkan Mert Her yağ...
-
Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yab...
-
Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin...
-
Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap ...
-
Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Kon...
-
Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vur...
-
Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir...
-
sarıp sarmaladı bizi kanatlarıyla bezginlik; beşikten mezara başımızın ucundan ayrılmadı hiçlik * kadınlar az şey beklemiyor sizden ...
-
Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boy...





