15 Ekim 2014

Ormandaki Vaaz

kendime diyorum bazen seni buldum
çekerken ağları sudan
suyu bulursun öyle oldum
sana baktım bir bulutlar, davullar
şiirlerde gezdirdiğin çocuklar ve öğleler
atlar için sular soğuttuğum
orman büyük ve karanlıkmış, böcekler ateşliymiş, olsun
güç verir bana seni aramak için uzaklaşmak
orman yolu mutluluk veriyor’u çalarım ıslıkla
içinden geçerken dikenlerin gövdemi dinlerim
yaban meyvalarını burnuyla iten ceylanları bir mısrada severim
bunda ne var ki seni bulurum
defne yaprağı çiğniyorsundur ya da bir şey onu andıran
bir yağmur bitiyorsa başlıyorsundur yenisine
güzelsindir, iyisindir ve yaratılmış çamurdan


Ahmet Murat

Gölgedeki Kadının Şarkısı

Sessiz biri gelir de başını vurur lalelerin:
Kim kazanır?
Kim kaybeder?
Kim koşar pencereye?

Kim o kadının adını en önce söyler?

Adam saçlarımı bürünendir.
Adam bürünür saçlarımı başının üstünde ölüler gibi.
Adam bürünür saçlarımı göklerin bürüdüğünce o yıl aşk içreyken ben.
Adam bürünür saçlarımı kendini beğenmişlikle.

Birisi ki kazanır.
Kaybetmez.
Koşmaz pencereye.

Söylemez o kadının adını.

Adam gözlerimi edinendir.
Edinendir gözlerimi kapandığı an kapılar.
Bürünür gözlerimi parmaklarında halkalar gibi.
Bürünür gözlerimi safirden ve şehvetten parçalar gibi:
güzden beri erkek kardeşim oldu adam;
sayıyor günleri geceleri.

Birisi ki kazanır.
Kaybetmez.
Koşmaz pencereye.

En sonuncudur söyleyecek o kadının adını.

Odur sahip olan söyledeğime.
Taşır onu kollarının altında bir bohça gibi.
Taşır onu hani saatler taşır ya en kötü saati.
Taşır onu eşikten eşiğe, fırlatıp atmaz asla onu.

Birisi ki kazanmaz.
Kaybeder o.
Koşar pencereye doğru.

Odur en önce söyleyecek o kadının adını.

Başları vurulmuş laleleriyle.


Paul Celan

Bir Gün İcadiye'de

Bir gün İcadiye`de veya Sultantepe`de, 
Bir beste kanatlanır, birden olduğun yerde 
Bir kainat açılır, geniş, sonsuz, büyülü, 
Bu günün rüzgarında yıkanan mazi gülü 
Dağılır yaprak yaprak hayalindeki suya 
Bir başka gözle bakarsın ömür denen uykuya. 

Belki en hulyalısı duyduğun masalların 
O şafak saltanatı korularda dalların 
Her ufku tek başına bekleyen eski camlar 
Bir sır gibi ömründen sızdırılmış akşamlar, 
Ardıçla kestanenin her yıllık macerası 
Harap mezarlıklarda ölülerin duası 
Gelir ve tekrar doğar ölmüş sandığın aşka 
Anlarsın ölüm yoktur geçen zamandan başka.


Ahmet Hamdi Tanpınar

Kav

Bütün yazdıklarım sonsuzluğu içerir

Ölümün tırnak içine aldığı sonsuzluğu mu?
Burada uzun bir kış gecesini yitirmemeye çalışıyoruz
Leonard Cohen’le açılıyoruz beyazın merhametine
Yalnızlık kokularına onulmaz aşk odalarına
Kendimi kapattığım bir yazıdan yalımlar yükselsin istiyoruz
Bütün yazdıklarım şimdi yanı başımda
Başka bir dile yüklüyoruz onları

Hiç unutmam diye başlayan sözlerim yok
Olsaydı kabaran kalp ağrılarına eklerdim onları da
Yaşamak cehennem gibiydi dediğimi hatırlamam
Perdelere sığınan akşamları hayali bozkır resimlerini
Çatlayan karanlığını içimin
Yaşamadım
Coğrafyası kayıp bir gövdeydi de aşk
Ben ondan yalnız kaldım
Sonsuzluğu ağzımdan köpürerek taşıran var olma telaşı bu
Yazgıyı doğrulamaya doğru ölen ruhun dili

Dünya durmadan küçülüyor
Dünya durmadan küçülüyor
Keman sesleri dışında durmadan küçülüyor dünya
Sustuğum yerde daha da yalnızım
Sonraki hayatın için bir taslak hayal ettim, eşyalarla doldurdum odanı
kalbini kendine bütünledim

Hiçbir hayatım yok diyorum ona
Hiç olmadı
Kendimin sıfır noktasıyım ben


Süleyman Unutmaz

Büyük Olsun

Ben büyük şarkıları severim; büyük olsun,
Deniz gibi, gökyüzü gibi her şey ve mahzun.
Seviyorsam seni aşk ölümsüzdür gönlümce,
Âşıksam kadınım değil tanrıçasın, ece.
Denizler yolculuğa çağırır durur da beni
Gitmem düşünerek geri döneceğim günü.
Ben büyük rüzgârları severim; büyük olsun
Aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun.
İnsan bir yanınca Kerem misali yanmalı,
Uykudan bile mahşer gününde uyanmalı.


Ahmet Muhip Dıranas


Köle olmayı reddedenlerin hepsi, baş kaldırsın

Hong Kong’da yönetimin Britanya’dan Çin’e devredilmesinin ardından yetişen ilk kuşağın temsilcilerinden olan Wong, Çin Ulusal Günü’nde bayrağın göndere çekilip milli marşın okunduğu törenden saatler sonra protestoculara şöyle seslendi:

Marş başladığında hislenmekten ziyade öfkelendim. Hele ‘Köle olmayı reddedenlerin hepsi, baş kaldırsın’ mısrasına geldiğinde. Bugün bize ettikleri köle muamelesi değilse, nedir?

13 Ekim 2014

Yüzüyor ve Ağlıyorum

Sırılsıklam ıslanmış, ıslak bavullardan kişiler seçiyordum.
Eğri bir düzlükte durduklarını görüyorum, rüzgara yaslanmış,
eğri yağmur altında, belirsiz uçurumun kenarında.
Hayır, ikinci bir yüz değil. Havanın suçu
böyle solgun oluşları. Uyarıyorum onları sesleniyorum
örneğin;
yol eğri bayanlar, uçurumun kenarındasınız. Onlar,
doğal olarak,
soğukça gülüp, cesurca karşı bağırışa geçiyorlar:
Teşekkür ederiz size de
Gerçekten de bir kaç düzine olup olmadıklarını soruyorum
kendi kendime
yoksa tüm insan soyu muydu orada asılı duran,
tıpkı belirsiz bir müzik gemisindeki gibi, hurda
ve yalnız bir tek amaca yönelik, yani batışa?
Bilmiyorum. Gözümü kapatıp dinliyorum. Zor söylemesi,
bu insanların kimler olduğunu, her biri bir bavula,
açık sarı bir uğura, bir dinozora, bir defne çelengine sarılmış
Güldüklerini duyuyor ve onlara anlaşılmaz sözler
sesleniyorum
Kafasında yaş gazeteler olan, tanınmayan kişinin
K. olduğunu sanıyorum, yolcunun işi peksimetcilik;
şu sakallının kim olduğundan haberim yok, boyalı bastonlu
adamın adı Salomon: durmadan hapşıran kadın
Marilyn Monroe olmalı
beyaz elbiseli adamsa, şu elinde siyah yağlı kağıda sarılı
notlar olan, mutlaka Dante’dir.
Bu kişiler umut dolu, ürkütücü bir erk dolu!
Bardaktan boşanan yağmurun altında dinozorların ipinden
çekiyor, bavullarını açıp sonra gene kapatıyorlar,
ve koro halinde şarkı söylüyorlar; “I3 Mayıs dünyanın sonudur,
artık daha fazla yaşayamayız,, yaşayamayız daha fazla.”
Kimin güldüğünü söylemek güç, bu çamaşırhanede kimin
beni saydığını ya da kimin saymadığını ve
uçurumun ne genişlikte ve ne derinlikte olduğunu söylemek.
Yavaşça nasıl battığını görüyorum kişilerin ve onlara
şunları sesleniyorum:
Nasıl yavaş yavaş battığınızı
görüyorum.
Yanıt yok. Uzaktaki müzik
gemilerinde, donuk ve cesur
 orkestralar çalıyor.
Çok üzülüyorum, hiç de hoşuma
gitmiyor,
öyle hepsinin ölmesi, ıpıslak, bu çiseleyen havada, yazık,
ağlayabilirim, ağlıyorum: “Ama kimse bilemedi”, diye
ağlıyorum
“hangi yılda olduğunu ne hoş.”
Ya dinozorlar nerede kaldı? Ya bu
ıpıslak bavullar,
binlerce ve binlerce, bomboş ve sahipsiz,
suyun üzerine nereden sürükleniyor?
Yüzüyor ve ağlıyorum.
Her şey, diye ağlıyorum, istendiği gibi, her şey yalpalıyor,
her şey denetim altında, her şey yolunda, insanlar eğri
yağan yağmurun
altında boğuluyordur herhalde, yazık, neyse, ağlamak
için, o da iyi,
belirsiz, söylemesi güç, neden, hem ağlıyor hem yüzüyorum.”



http://ulusfatih.blogspot.com.tr/