07 Şubat 2016

Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'

Çocukluğun sevinç tomurcukları henüz patlamadan yok edilen eksik bir hayattan geriye ne kalır?

Serin dağ rüzgarlarının ‘yoksunluğu’ derinden hissettirdiği çorak topraklarda oğullardan kalan tek bir ayakkabı, nefes kokusunu hatırlatan taze bir gelincik, yüreği kavuran koyu bir ağıt, boş odalarda sessizliği yırtan tabak, çanak sesleri, karda iz bırakan tedirgin kuş adımlarıyla gülümseyen bakışlar,  acıyla gölgelenen vaktinden çok önce buruşmuş yüzler. Geriye ne kalır?

Her sene bugün 28 Aralık’ta benzer düşüncelerle, artık büsbütün incinmiş adalet bilincimle o sabaha dönüyorum. Hayata vicdanıyla tutunmaya çalışan herkes gibi kendimi büsbütün çaresiz hissediyorum. Yüzlerce kez baktığım fotoğraflar, izlediğim belgeseller, okuduğum yazılar beni her defasında ‘insan’ olmaktan utandırıyor. Yine de kimilerinin hala ‘katliam’ demekten çekinen zehirli diline rağmen devletin, iktidarın, militarizmin ve bu güçlere koşulsuz biat eden merkez medyanın ne kadar alçalabileceğinin çıplak fotoğrafı olan ‘vahşeti’ hatırlamanın ve hatırlatmanın gelecek için umut barındırdığına inanıyorum.

Üç sene sonra Roboski katliamının tek bir faili bile yargı önüne çıkarılmamışken geriye kalan kelimelerin gücüne sığınmaktan, bıkmadan usanmadan, umutsuzluk çukurunda boğulmadan adalet talep etmekten başka ne olabilir?

Banu Güven’in hazırladığı belgeselin başında 13 yaşındaki oğlu Muhammed Encü’yü kaybeden Ubadullah Encü anlatıyordu: “Kendim oğlumu arıyordum. Sırtındaki kıyafetten tanıdım. Sol elinde katır ipi vardı. Ondan daha büyük çekmiş onu, bu tarafa gel, diye.  O sırada bomba atmışlar. Kafasını kendi çıkardım bu taraf (eliyle tarif ediyor) dümdüz. Bir tane burun, bir göz, bu kadar (başının yarısını gösteriyor) kafa kalmıştır. Tanıdım, dedim benim oğlumdur. Çıkardım, temizledim. İki üç kez öptüm orada”.

Buna benzer onlarca anne, baba, kardeş, akraba ve dostların anlattıklarını dinledikten, izledikten sonra söz bitiyor aslında. Söylenecek, yazılacak her kelime hayatın hakikatine fazla gelir. Ama dedim ya başka çaremiz yok. Bu katliamları unutturanlara, otuz yıldır bu kirli savaşın sürmesini farklı yöntemlerle destekleyenlere, süreci oy devşirmek için kullanırken emri kimlerin verdiğini halkına, 34 çocuğun, gencin ailelerine açıklayamayanlara inat hatırlamak zorundayız.


‘Yazarlar arasında Dostoyevski, Tolstoy’ olmalı’

Müge Tuzcuoğlu’nun yayına hazırladığı, yazarların katkıda bulunduğu ‘İstenmeyen Çocuklar – Roboski Katliamını Hatırlamak ve Hatırlamak’ adlı kitabın giriş yazısında kitabı hazırlama nedeni net bir dille anlatılıyor: “Hatırlamadıkça, hatırlamak için aramadıkça; nasıl bir dünya yarattığımız ortada. Hatırlamadığımız için gücümüzün neye yettiği de…Bunlara hiç değinmeden ortak hatırlamanın ve ortak hafızanın gücünü göstermek istedi bu kitap. Yaşananların, birey birey hayatlarımızın, hayatlarımızda neye tekabül ettiğini göstermek”.

Roboski’yi hatırlamak, yanık kokan o acıyla yüzleşmek sadece bu katliamla yüzleşmek değil elbet. Geçmişin üzerine çekilen bütün kirli örtüleri kaldırıp altına gizlenenlere de cesaretle bakmak anlamına geliyor. Dersim, Sivas, Maraş, kanlı darbeler ve otuz yıldan fazla süren savaşın çamurdan tortusu da o karanlık çukurda bütün suçlarını itiraf etmek için asıl sahiplerini bekliyor. Bu korkunç ezilmişlik hissinden açıkça yüzleşmeden kurtulmak mümkün mü?

Belki bir katliamdan sonra toplumun farklı kesimlerini ilk kez bir araya getirerek gerçek bir dayanışma duygusuyla hazırlanan, hafızayı diri tutan bu tür çalışmaları önemsiyorum bu yüzden. Kitabın hazırlık aşamasında Roboskili  birkaç gence danışmışlar. Onlardan biri, “Roboski ne kadar anlatılırsa o kadar iyi! Bence mesela yazarlar arasında, Dostoyevski olmalı, Tolstoy olmalı..” demiş. Bu cevap, bölgede yaşayanların algısını göstermesi açısından da çarpıcı bir örnekti.


‘Delidir meşe ağaçları’

Sonra Müge Tuzcuoğlu’nun “Delidir meşe ağaçları” diye başlayan yazısını okudum. Olay gecesinin tanıklarıyla konuştuklarını aktarıyordu. Olduğu gibi…O uğultulu patlamayı, basınçla yerinden fırlayıp metrelerce öteye düşenleri, gökten yağan katır ve insan parçalarını, saatlerce kayaların dibinde ölü taklidi yapanları gördüm. Son anda kelime-i şahadet getiren parmaklarını da…Çocukların inlemelerini, katırların kişnemelerini, kırılan dalların çıtırtılarını, yangının cızırtısını duydum.  Yanık kokusu havada asılı kalmıştı. Orada tam o çaresizliğin ortasında duruyordum sanki. Onların yerine bu dünyadan yok olmak istedim. Sonsuza kadar yazsam kelimelerin o anı anlatamayacağını, iyileştiremeyeceğini biliyordum çünkü.

Ama okudum sonuna kadar. Onlar için, geride kalanlar için. Otuz kırk lira para kazanabilmek, eve çay, şeker, ekmek getirebilmek için dağlarda, sınır köylerinde kardeşleri kadar çok sevdikleri katırlarla kaçakçılık yapmak zorunda bırakılan çocukları hiç unutmamak için tekrar tekrar okudum. Her şeye rağmen yazının umuduna sarılarak.

Atları çok sevdiğinden veteriner olmak isteyen 13 yaşındaki Muhammed’in hayallerini düşündüm. O meşeliğin ortasında yaşarken biri ona 14. Yaş gününde Buzatti’nin ‘Yaşlı Ormanın Gizemini’ hediye etseydi, kim bilir ne çok sevinirdi. İstediklerinde bir hayvana, insana dönüşebilen, barındıkları ağaçlardan dilediklerinde çıkabilen cinlerin hikayeleri ona nasıl hayaller kurdururdu acaba?

Bir daha hiçbirinin istese de kitap okuyamayacağını, şırıldayan bir nehrin kenarına çöküp türkü söylemeyeceklerini, bilgisayarı alabilmek için ilk kaçağına çıkan Orhan gibi üşüdüklerini belli edemeyeceklerini, Seyithan gibi sevgililerine mesaj atamayacaklarını, birbirlerine ‘aşkın formülünü sorup gülüşemeyeceklerini bilmek geride kalan bizlerin hayatını da epey eksiltiyor.


‘Bizi öldürenler bizim gibi insan mı’

Çocukların dağlardaki ‘koruyucu melekleri’ deli meşeler misali, kayıplarımızın üzerine titremeli, bir daha böyle katliamlar yaşanmasın diye hatırlamalı, hatırlatmalıyız. Kitaba katkıda bulunan yazarlar ve tanıklar sonsuz Roboski yolculuğunda güçlü bir adım daha attılar. Bu halkanın bir parçası olmak her şeyden evvel devletlerin zorbalığından korunabilmek adına önemli. Ne demek istediğimi Fahreddin Hacı Selim’in ‘Halepçe’den Roboski’ye’ ve Ehmed Huseyni ‘nin ‘Bellek Acısı’ başlıklı yazılarında daha açık görebilirsiniz. Huseyni, 1960 yılında Rojova’nın Amude kentindeki bir sinemada çıkartılan yangında diri diri yanan 300 çocuktan biri olan Ebdulsemed’in babası. “Acıdır Amude’nin çiğ ateşinde yuvarlanan ve sabahın şafağında patika yollarda Roboski’ye doğru yola çıkan…Yaratıklar, geyiklerin rüyasını görürler acıda, katliamların kuytusunda ve sırrında gezerler, peki bunlar, bizleri öldürenler bizler gibi insan mı? Evet çocuk! Taze çocukluğunun unutulan yanlarını kandıracak bir şey yok mu, alnına yazılan sadece bir matem; uzun bir matem çok uzun, varoluşun başlangıcından yeşil taçtaki Kürtçe türküye kadar”. Böyle yazmış çocuğunu bir başka katliamda kaybeden baba.

Romancı Haydar Karataş yazısında Roboski’deki fotoğrafların bütün anlatılanları toptan bitirdiğini söylüyor: “Ve öyle olur ki bazen bir fotoğraf karesi genel insanlık durumunun bir belgesi haline gelir…Ama o sadece bir fotoğraf karesi değildir; Kürdün hikayesinde bütün anlatıların sonudur. Şöyle oldu, böyle oldu denen her şeye noktayı koymuştur. Toplum o fotoğraf karşısında dilsiz kalmıştır”.


‘İstenmeyen Çocuklar’ sadece Roboski’nin kayda geçmiş, hiç silinmeyecek ‘hikayesi’ değil. Katliamlardaki ortak suskunluğa yürekli bir direniş aynı zamanda. “Bir kessen bin çıkan deli meşe ağaçları” misali hatırladıkça yaşayacak olan çocukların sevincini hatırlatmaktır. Asırlardır bitmeyen çileyi, zulmü bitirebilme umudunu korumaktır. Katliam sırasında köyünü arayarak  “Bizi katlettiler, öldürdüler, annemizi babamızı alın gelin” diye haykıran Servet gibi kardeşlerimizin elinden tutmak ve o katırlar gibi inat ederek o elleri hiç bırakmamaktır.

Kurtulanlardan birine sormuşlar; “Katliamdan 4 ay sonra bir çocuğun oldu. Adını da serdar koydun. Onun doğumunda ne hissettin ve neden Serdar? ”O anlatırken yine orada soğuk bir kayanın dibinde oturmuş çaresizce onları izliyordum: “O doğduğunda şehit arkadaşlarımın anneleri geldi aklıma. Sevincimi hiç yaşayamadım. Üzerimize bombalar yağdığında parçalanan bedenler gökyüzünden düşerken bazı parçaları ağaçlara takıldı. Ağaçların üzerine düştü. 34 insanın bedeni ağaçların üzerinde kaldı.
Kürtçede “ser dare me” derler. Ser-dar ismini ise bunu andırsın diye koydum. Ağacın üstü demek…

Hal böyleyken kitabın isminin nereden geldiğini de hatırlatmak lazım. “Katliamı yapmış biri olarak , üzerine bir de kürtaj benzetmesi yapacak kadar pişkinleşebildikleri için, bizler mutlaka istenmeyen çocuklar’ız!”

Biz ‘istenmeyen çocuklar’ ne kadar kalabalığız aslında değil mi? Göremedikleri gücümüz tam da orada, umudu yeşertebilen kelimelerde saklı.


İstenmeyen Çocuklar – Roboski Katliamını Hatırlamak ve Hatırlatmak’ / Hazırlayan Müge Tuzcuoğlu / İletişim Yayınları

A. Esra Yalazan

Karin Karakaşlı

en zorlu coğrafya: kalp
en zalim terör örgütü: aşk
en büyük işkence: umut
en zorlu taşıma aracı: tabut

***

Saç hatırlar bir vakit
İçine gömülmüş elleri yüzleri
Saç anımsatır şimdi kendinden geçenleri

***

Taşa atfedilenleri anımsa
Yalan söylersen taş yağar başına
Taş kesersin acıdan kavrulduğunda
Ve taş basarsın yüreğine dermansızsan
O yüzden taşın altına bakacaksın
Kaçarı yok
Elini taşın altına sokacaksın…

***

Evdeki dilbilgisine
uymuyor sokaktaki hayat
Kabahati yok ki fiil çekimlerinin
Zamansız yaşanıyorsa
mükerrer acılar
Yanayım yanasın yana…

***

Çünkü şehir seni sana bırakmaz

***

Acıyı bir veren dindirir, bir de zaman.
Yoksa kim kimin uçurumuna dal olabilmiş ki?
Ama o el var ya, o el,
Yine de son çarendir, kalan sevincindir.
Tutarsın sımsıkı,
Sırtüstü çakılmayasın diye.

Karin Karakaşlı

06 Şubat 2016

Mor Külhani

Kim ne olmak istiyorsa onu olsun mu bu şiirde

biriniz birkaç yıldız taksın gökyüzüne
biriniz çay hazırlasın
biriniz akşam olsun
içinde atların öldüğü müzik susunca
biriniz çocukluğuna sarılıp kuyuya insin
biriniz onun uzattığı şiiri okusun
ağlamak gerekiyorsa biriniz ağlasın
biriniz akşam olsun yeniden
biriniz yağmuru dansa kaldırsın.

Mevlâna İdris

05 Şubat 2016

Emekli Edebiyat öğretmeni Ahmet Yüzeroğlu Mevlana İdris'i anlatıyor

Kompozisyon dersleri çok önemliydi, neden kaldırdıklarını bir türlü anlamıyorum. Öğrencileri tanımak için bundan daha iyi bir ders bilemiyorum. Bu derste hazırlanan kompozisyonlar sayesinde ilerde kimin ne olacağını tahmin edebilirsiniz. Kompozisyon yazılılarını okumaya ruh halimin en iyi olduğu zamanlarda otururdum. Etki altında kalmamak için yazılı kağıtlarının isim bölümünü kapatır ve sıra ile okurdum. Bir gün yine kompozisyon yazılılarını okumaya başladım. Yalnız okurken altlarda renkli kalemle yazılmış bir kağıt dikkatimi çekiyor. Adaletsizlik olmasın diye sırayı bozmayıp kağıtları toparlayıp okumaya devam ettim. Sıra o kağıda geldiğinde bir baktım, inci tanesi gibi yazılmış bir kompoziyon. Okudum, okudum, bir daha okudum. Dördüncü defa kıskanarak okudum.  Not vereceğim, eksik nokta arıyorum. İmlâda, cümle düşüklüğünde, noktalamada... bulamadım. Not verdikten sonra ismi açıp baktım; o ürkek ceylan bakışlı bizim İdris'miş.




Emektar öğretmen Ahmet Yüzeroğlu

Ahmet Yüzeroğlu'nun Kahramanmaraş Ticaret Meslek Lisesi'nin hatıra defterine yazmış olduğu yazı:

Can sebebim, yaşam kaynağım, kara sevdam, mecnunu olduğum, mabedim, sığınağım, kırk bir yıllık öğretmenlik ömrümü tükettiğim hala kulu kölesi olmaya doyamadığım okulum.

Beni mezardan çıkartarak sana getirdiler. Çilelerim bir anda çiçeğe dönüştü. 17 Mayıs 2015 Pazar benim diriliş gönüm. Bir iki saatim bir iki asır gibi bana bitmez tükenmez bir sevinç, mutluluk verdi.

Verdiklerimi bu gün fazlasıyla, bereketiyle aldım. Her öğrencim benim bir oğlum bir kızımmış. Bu kadar çocuk, ellerime sarıldılar, dünü, bu günü ve yaşamayacağım tüm zamanların toplamından bana bir buket sundular.

Bir daha görüşemesek de bütün kalbimle yüreğimin sızısıyla seni duyumsayıp bu mezuniyet gününü doğum günü kabul edeceğim.

17 Mayıs 2015

Ahmet Yüzeroğlu

1974-2012 öğretim yıllarıma,

Emektar öğretmen”

03 Şubat 2016

Hayedeh, Feryat

Bir dost göndermiş… “Hayadeh”in duygu seli şarkısı “Faryad” ı…
Bu üzgün günlerimde canıma.. ruhuma şifa olsun diye…
Hem dosttan gelecek hem de Hayyam’ Ustanın diyarından..
Başım üstüne…
Şifa da olur… tatlı tatlı hüzün de verir... içimi içime dar da getirir.
Bilirim şifalarımın dahi, duygularımın isyanı olduğunu bedenime.

Öyle güzel beste, öyle duygu yüklü sözler,

Ve özlemin feryatlaşan seslendirilişi…
Bu feryad… bu dinleyiş.. bu iç çekiş.. bir blog gerektirmeli…
Nasıl olsa ara vermiştim uzun süredir yazmaya…
Sevdiklerimi, dostlarımı merak ettirerek…
Bilirler onlar sessizliğimin kapristen değil, gözümün derdinden olduğunu,
Zaten arıyordum ya… bahanem oldu….

"Ah Tanrım, ümitlerimi alma…
Ah Tanrım özleyen kalbimi kırma…
Tanrım, sevdiklerimden uzaktayım.
Cennetlerini gözlüyorum….”

Bende yürek Selanik, duygular pik, ruhum incesaz.... inlemede...

Şu an tekrar tekrar dinliyorum...
Sözlerlerin anlamıyla söyleyenin feryadı öylesine örtüşmüş ki...
Yürek mi dayanır buna...
Hele de benim ki... bazen sorarım kendisine...
"sen kiminsin… yoksa bedenime sığınmış belalım mısın" diye...

“Geleceği olmayanım ve yorgunum.
Sevdiklerimden uzaktayım
Rüzgâr, kırdı kanatlarımı. “

Yazmalıyım... Yoksa, bu yoğunluk sığmayacak içime...

Tende ürperme, gözlerde yaşarma, içerlerde bir yerlerde dinmeyen titreme...
Sona ermezse bu yürek sağanağı... vay halime....

En  iyisi, sığınağım olsun çocukluğumun mutlulukları..

Bir tutam alayım onlardan…
bir daha geri gelmeyecek olanlardan…
Alayım da kalbimin derinliklerine sığdırayım.
Şifa olsun hüzünlerime… mutluluklarıma diye…
Zaman olur hayali cihan değermiş…
Benimki “hayali cânâ değen” türünden olsa gerek..
Öyle uzaklar, öyle yabancılar ki…
Sanki yaşayan ben değilmişim gibi…
Sanki onlarla yoğrulup bu güne gelmemişim gibi...

“Kalbimin derinliklerinden,
Geçmişin mutlu günlerine sığındım.
Eğer kafesimin derinlerinden o günleri getirebilsem....
Bir sızı sarar kanatlarımı....”

Mutlu günler geride kaldı, çocukluğumun yaşam sevinciyle

Geride kaldıysa, yaşanmadı da değil ya.
Hayalleşselerde, geride kalsalarda,
Benimle yaşamaya devam edecekler
Yürek titredikçe, ten ürperdikçe.. içerde bir şeyler sızladıkça…

“O günler artık zayıf bir inlemedir, boğazımı saran….
Ne olursa olsun feryad edeceğim…
Zira bu fırtına, bu çığlıkları gerektirir…"

Tercüme etmeye çalıştım ama ne kadar olduysa

En iyisi linkini de vereyim.

Kendinize zaman ayırdığınızda

Duygularınızla baş başa kaldığınızda
Ilık rüzgarlarda koşmak istediğinizde
Yüzünüze birkaç damla yağmur vurduğunda
Azıcık elleriniz üşüdüğünde
Ürpererek sıcak yatağa sığındığınızda
Anılarla başbaşa ılık yorgana sarındığınızda
Tekrar çocuk olmayı, çocukça gülmeyi ağlamayı özlediğinizde
Yakınlarınızdan göz yaşlarınızı gizlemeye çalıştığınızda
Ve anneler gününde “ah annem” demek istediğinizde…
Şifa niyetine dinlersiniz… ruh ikizlerinizi düşünerek..

Kaynak: http://blog.milliyet.com.tr/ahmets

Benim ümidimi benden alma Allah'ım
Benim özlemiş kalbimi kırma Allah'ım
Ben yuvamdan ayrıyım, başım gök yönünde
Yararım yok, yorgunum dostlarımdan ayrı düştüm
Fırtınanın belası yüzünden kanatlarım kırılmış
Benim ümidimi benden alma Allah'ım
Benim özlemiş kalbimi kırma Allah'ım

Benim yüreğimdeki ipek heves rengini yitirmiş
Kafes içindeyken ben derdimi kime söyleyeyim
Yazıklar olsun ki kader benim kollarımı bağlamış
Gece gündüz boğazımda hıçkırıklar düğümlenir
Feryat ediyorum bu fırtınanın elinden
Aman bu fırtınadan, aman bu adaletsizlikten

Benim ümidimi benden alma Allah'ım
Benim özlemiş kalbimi kırma Allah'ım
Ben yuvamdan ayrıyım, başım gök yönünde
Yararım yok, yorgunum dostlarımdan ayrı düştüm
Fırtınanın belası yüzünden kanatlarım kırılmış

Benim yüreğimdeki ipek heves rengini yitirmiş
Kafes içindeyken ben derdimi kime söyleyeyim
Yazıklar olsun ki kader benim kollarımı bağlamış
Gece gündüz boğazımda hıçkırıklar düğümlenir
Feryat ediyorum bu fırtınanın elinden
Aman bu fırtınadan, aman bu adaletsizlikten

Yalnızlıktan Sarkan İp

Her dökülen yaprakta susayan bir şey gördüm
Çeşmelerin dibinde büyümeyen ağaçlar
Yaklaştıkça ışığa çözülüyor hâleler
Saklıyorum kendimi yalnızlığın yerine

Öylesine doğmuyor güneşin yedi rengi
Uzunca bekleyişin buğusudur ısıtan
Özlüyorum elinin değdiği pınarları
Ne varsa besliyorum yalnızlığın evinde

Semiha Kavak