14 Mart 2017

Yayın Arası

"nicedir açık sular aradım sessizce boğulmaya
soldum ve sarardım ve kanayarak yanıldım
sularla örtülmüyor düşlerin yırtılan güzelliği
yağmur da yağmıyor artık yüzümü yıkamıyor
yüreğimde binlerce yüze dağılmanın kederi
kimlikler uydurdum yüzüme tutulan aynalardan
yitirdikçe öğrendim acının ve aşkın iklimini
soğudum yoruldum şenlik bitti artık
kimsesiz bir ölümle değişirim kendimi"

Haydar Ergülen

09 Mart 2017

Savaş Alanında

Bir insan ha aslan pençesinde paramparça olmuş
Ha olmuş şiirimin nişanı
Aynı kaderdir onu bekleyen
Annesi yakında ağlayacak ona
Öldürmeden önce başına dikildiğim anda
İyi bilir ölümün satın almak için bir karşılık ödemediğimi
Ve en ufak bir kaygım olmayacağını
Karşılık olarak tasarlanan cezadan

Korkunç kuzey rüzgârı üstünde koptuğunda
Ve köpükten kamçısıyla kıyıyı dövmek için
Dağ gibi dalgalarını topladığı an
Benden şiddetli olamaz deniz bile

Düşmanımın üzerine atıldığım zaman
Gazaptan bambaşka bir insan olduğum zaman
Dolu yüklü olarak ansızın çıkıp gelen
Bir bulut çabukluğu ve hızıyla

Kureyşe gelince peşlerini bırakmayacağım
İçinde bulundukları sonsuz kayıp halinden
Lât ve Uzza putlarına tapmadan dönünceye
Ebedi ve Tek Allah önünde secdeye kapanıncaya kadar

Hz. Hasan Bin Sabit

Çeviri: Sezai Karakoç

Endülüs'e Ağıt (Feryadnâme)

Çıkan iner, kalkan düşer, her yükselişin var bir sonu
Niçin bunca gurur maldan, mülkten, adtan sandan insanoğlu.

Oluşta ne var ki olduğu gibi dursun, hiç değişmesin.
Sen de gök gibisin, bir gün masmavi güneşlik, bir gün bulutlu.

Bu dünya kime kalmış, yaramış ki kalsın yarasın sana da.
Yok hiçbir çizgisinde bu yeryüzünün ölmezlik rengi ve ölmezlik kokusu

Zaman değişmek bilmez kesin ölçülü ve hükümlüdür:
Geri döner, paralar sahibinin zırhını, kılıçlar ve kargılar iIeri doğru işlemez oldu mu.

Zaman bu, ona ne kılınç kını dayanır, ne meşhur kaleleri sultanların.
Kınlar eskir, kaleler çürür, o kaleler dünyanın en sarp yurdu
Gımdan olsa da; Gımdan, şahin bakışlı ve kartal duruşlu.

Nerede, de bana, o taçlı hükümdarları Yemen'in?
De bana, onların taçlar içinde bile taç olan taçları ne oldu?

Şeddad'ın cennet diyerek kurduğu saraylar ülkesi İrem,
Sâsaniler'in ebedî sanılan devleti ne oldu?

Altınları yığdı yığdı da bir dağ yaptı Kârun, hani o dağ?
Hani Âd, hani Adnan, hani Kahtan, dünya nimetlerinin köpüren yurdu?

Reddi mümkün olmayan bir hâle uğradılar.
Bir masal oldu onlar, bir varmış bir yokmuş, bir toz toprak bulutu

O taçlar, o devletler, o mülkler saltanatlar, bir rüyadır artık
Her biri, hayalden geçen gölge gibi, zamandan geçip durdu.

Gün oldu, zaman denen yaman er, sağa döndü Dara'yı uçurdu bir vuruşta;
Sola döndü Kisra'yı. Kisra'yı ne takı, ne sarayı kurtarabildi, korudu.

Saltanatının yeller esti yerinde yellere hükmeden Süleyman'ın;
Şiddetinden ötürü Sâb denen Münzirse, don vurmuş ağaçlayın kurudu

Zamanın fâciaları çeşit çeşit türlü türlüdür: O ne zengin fâcia bezirgânı!
İki burçlu bir kaleyse o, sevinç bir burcu, hüzün bir burcu.

Her fâciayı unutmak mümkün, olup biten bütün bunları unutmak olabilir
Ama İslâm'ın başına geleni avutacak ne bir neşe olabilir, ne unutturacak bir korku.

Endülüs'e öyle bir felâket çöktü ki, yok bir eşi.
Dehşetinden Medine'de Uhud, Necid'deki Şehlan dağları yerinden oynadı,
Bir deprem ki, yer yarıldı arz boyu.

Ah! Yarımadada İslâm'a göz değdi, yağdı belâ yağmur gibi.
Şimdi o canım Endülüs şehirlerinde, İslâm'ın ne namı var ne nişanı;
Sanki hiç olmamıştı, sanki baştanberi yoktu.

Belensiye'ye bir sor, Mürsiye'nin hali nicedir?
Şâtibe'nin başına gelenler? Ceyyan ne oldu?

Toprağı buram buram bilgi tüten Kurtuba.
Bilginlerinin adı ta uzaklarda çınlayan Kurtuba'ya ne oldu?

Nerede Hıms'ın o ışıklı, o aydınlık bahçeleri, güneşi tazeleyen bahçeleri.
Tükendi mi çılgın çılgın akan şeker gibi tatlı nehirlerinin suyu?

Endülüs binasının temelinde birer köşe taşıydı bunlar
Bu güzelim vatan köşeleri kül haline geldikten sonra yaşamak boşun boşu,
İnsan yaşamaya ne borçlu?

Yüce İslam, yârinden ayrılmış bir genç gibi.
Güçlü bir genç gibi, sessiz fakat gözünde gözyaşı dolu.
İslâm'dan boşalıp inkâr karanlığıyla dolan
Endülüs için, ulu İslam, karalar bağladı, gece gündüz yas tuttu

Cami kilisedir artık, hilâl yerine haç asılı
Nur yüzlü ezan yerine, bitmeyen bir çan sesi, bir baykuş uğultusu...

Mihraplar ki taştandır, minberler ki ağaçtan,
Canlı cansız ne varsa bu hâle inledi durdu.

Ey ibret dolu geçmişten ibret alacak yerde, günübirlik işlere dedikodulara batmış kişi!
Sen uyu bakalım; ama zaman için ne demek dinlenmek, ne demek uyku!

Ey göğsünü gererek "benim ülkem, saltanatım" diyen, kurumundan geçilmiyenler!
Siz Hıms'ı gördünüz mü? Hıms'tan sonra hangi vatan verir insana vatan fikrini, duygusunu?

Endülüsün başına gelen felâket tarihin bütün felâketlerini unutturdu;
Ama dünya durdukça unutulmayacak, yâd edilecek bir felâkettir bu!

Ve siz ey yarış yerlerinde şahin gibi uçan,
Yay gibi gergin Arap atlarının üstüne kurulu
Süvariler! Ve siz savaşın karanlığı toz dumanı içinde
Pırıl pırıl kılıçlarını savuran kahramanlar ordusu!

Ve hele siz denizaşırı ülkelerde, bin nimet içinde,
Saltanat içinde muhteşem bir hayat sürenler; bir hayat kesiksiz bir ömür boyu!

Endülüs'ten, Endülüs'ün zavallı halkından var mı haberiniz?
Her yer, onların felâketini duydu, sizin kulağınız sağır, gözünüz kör, kalpleriniz mefluç mu?

Ölen asker, esir kadın, ufuklara bakıp bizden
İmdat ummuş beklemişti, son ana dek. Hiç düşündünüz mü bunu?

Onların sesi, insan olanın yüreğini eritirken,
Siz müslümanlar, onların kardeşi, kayıtsız, halinden memnun ve haz maymunu!

Yürekli, utanan, alçalmaktan korkan, kardeş için can veren kimse kalmadı mı yeryüzünde?
Hakkın yardımcısı, hak peşinden giden, kendini hakka adamış tek kişi yok mu?

Dünyanın efendisiydi bu millet, şimdi dünyanın kölesi.
Neler çekiyorlar? Yüzleri bile tanınmaz hâle geldi. Yarabbi ne kaderdir bu!

Kendi yurtlarında bey idiler, şimdi küfr ülkesinde uşak.
Ululuğun doruğundan eziliş uçurumuna yuvarlanan bu halka acıyan yok mu?

Alçalışın örtüsü kalın bir gece gibi sarmış dört yanlarını.
Başsız, şaşkın, olup bitene hayrette, gözleri büyümüş, bakışları korkulu.

Sen de şahit olsaydın benim gibi onların
Yurtlarından koparılıp satılışlarına pazarda, ey Tanrı kulu.

O hıçkırıklar senin de aklını komazdı yerinde benim gibi.
Canı vücuttan çeker gibi ayırdılar anadan yavrusunu.

Ya o kızlar ki, yakuttan ve mercandan dökülmüşlerdi sanki.
Ve sabah bir dağ ucundan yeni çıkan bir güneşin masumluğu

İçindeki o Meryem yüzlü kızları da saçlarından sürükleyip götürdüler.
Kirli yataklarına. Haykırışları yırttı gökleri. Yürekleri parça parça, babalarsa kan kustu.

Daha ne anlatayım, yüreklerin erimesi için bir tanesi yeter anlattıklarımın:
Eğer o yüreklerde İslâmdan ve imandan bir eser varsa elbet ey Tanrı dostu!


Ebu'l-Bekâ Sâlih b. Şerîf
Tercüme: Sezai Karakoç

Kadın

Güller vardı, yağmurda.
Koparmayın, diye yalvardım.

Dayanmazlar, dedi kadın.

Ama o kadar güzel duruyorlar ki
    oldukları yerde.

Ah, hepimiz güzeldik bir
zamanlar,
   dedi kadın
ve koparıp gülleri tutuşturdu
elime

William Carlos Williams
Çeviri: Cevat Çapan


08 Mart 2017

Aşkı müşkül gizlemek, halka ayan etmek de güç

Aşkı müşkül gizlemek, halka ayan etmek de güç
Zahm-ı hicran-ı dîl’i lâkin nihan etmek de güç.

Hâki payinden cüdayım gerçi ol şûhun, fakat,
Visali için ağyare arzı imtinan etmek de güç,

Eylerim belki dil-i cânânı rencide diye,
Her saat, her lâhza feryad-u figan etmek de güç,

Yare talimi vefa ettikçe cevr eyler bana,
Neyleyim nâmihribanı, mihriban etmek de güç.

Kahru zilletle sürünmek - Doğrusu - âsân değil,
Bir elîm mevkideyim ki terk-i can etmek de güç,

Neş’elerden gam, sürurlardan sefa his eyliyor,
Kalbi nâşâdı Nezihe şadıman etmek de güç!


Yaşar Nezihe Hanım

Aşkım ebedidir erecek sanma zevale

Aşkım ebedidir erecek sanma zevale
Dönsem elem-i kahrı firakınla hilale

Bigane-i gamdın seni ben görmeden evvel
Ettin bu gün eglencemi feryad ile nale

Aylar seneler böyle firakınla geçer de
Hala seni ey zalim edemem Hakka havale

Etmez mi eser kalbine feryadı hazinim
Kafir bile giryan oldu şimdi bu hale

Feryad edip ağlarsa çok mu Nezih'e
Düştü gene bir sahili yok bahr-i melale


Yaşar Nezihe Bükülmez

Mecnun isen ey dil sana leyla mı bulunmaz

Mecnun isen ey dil sana leyla mı bulunmaz
Bu goncaya bir bülbül-ü şeyda mı bulunmaz

Sun şerbet-i lal-i lebin ağyara vefasız
Saki mi bulunmaz bana bir sahbâ mı bulunmaz

Arzetmiyorum aleme alam-ı derunum
Yoksa bana bir mahremi sevda mı bulunmaz

Bir sen misin alemde tabip illet-i aşka
Teşhis-i dile başka etibba mı bulunmaz

Al aşkını ver gönlümü Allah için olsun
Dil vermek için dilber-i rana mı bulunmaz

Mesud edecek kimse seni yoksa nezihe
Meşgul edecek bir şuh-ı hülya mı bulunmaz.

Yaşar Nezihe Bükülmez

Bercestelerim

Ağlamak   Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal S...