11 Mart 2020

ultra-zone'da ultrason

ağlamayacaksın ağlamayacaksın
kalbindeki kor parçasını
buzmuş gibi söküp atacaksın
ve bir daha asla asla
bir erkeğe ne kadar
masum görünüşlü de olsa
inanmayacaksın

isa isimli bir polis arkadaşım vardı
o iyi bir insandı da gerisinden emin değilim
olmasalar daha iyi gibi geliyor bana

"güzellik, katlanabileceğimiz dehşetin başlangıcıdır."

aşk, yüksek acılar baronu
senin yüzünden asla acısız haz
duyamıyoruz sonsuza dek
nereden ve nasıl olursa
bir kılıç düşüyor ansızın aramıza

beyaz bir zakkumun üstündeki
çiy damlası
bana öyle geliyorsun sen
ne önemi var boşver
hayatımı senin yanında örgü örerek geçirebilirim ben
buna inanmıyor hiç kimse kendim bile
bunu yapamaz mıydım sanıyorsun

senin yanında uyumama şaşıyorsun
herkesin yanında uyurum
uyuyamayacak kadar heyecan verecek kim var ki

ego kırılacak
beden kırılacak
kalp kırılacak
her şey kış ışığı gibi kırılacaktır ki
yeni bir başlangıç olsun

bu dünyayı aşağılık buluyorsan
kendine uzak bakışlı bir herif ara

gösterinin bugünkü başlıca özelliği
kendi çözülüşüne dikkat çekmektir

"insan insanın kurdudur."
(thomas hobbes)

sen hangi dindensin dara
ben istanbulluyum

Lale Müldür

21 Ocak 2020

Ateş Denizlerini Mumdan Kayıklarla Geçmek/Geçmemek

Dost sohbetlerinde ve Şeyh Gâlib’le ilgili yazılarda ilgimi en çok çeken meselelerden birisi, Gâlib’in Hüsn ü Aşk’ına duyulan hayranlığı ifade eden ve şâiri “muhteşem” olmakla niteleyen cümlelerdir. Fakat hemen peşinden fark ettiğim bir gerçek de sohbetin ilerleyen kısımlarında ve yazıların sonraki cümlelerinde aslında Hüsn ü Aşk’ın okunmadığına dâir ipucu niteliğindeki yanlış ifade ve anlatımlardır. Bu yazıda da bunlardan birisine dikkat çekilecektir. Bilimsel bir makaleye de konu edilebilecek bir yaygın yanlış anlamaya dikkat çekmeyi amaçlayan bu yazının amacı birilerinin yanlışlarına işaret ederek onları kırmak, incitmek değildir. Bu yüzden bir nevi dost sohbeti tarzında kaleme aldığım bu yazımda alıntıda bulunacağım bazı yazarların sözlerimden dolayı incinmelerini istemem.

Şeyh Gâlib’in 1782 yılında yazdığı, Türk edebiyatının şâheserlerinden sayılan ve günümüz şair ve yazarlarını da derinden etkileyen mesnevisi Hüsn ü Aşk’ın belki de herkes tarafından bilinen bölümü “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçme/geçmeme” sahnesidir. Hikâyenin bu bölümünde Şeyh Gâlib okuyucuya o kadar enfes bir sahne resmeder ki yazılışının üzerinden 233 sene geçtiği halde hâlâ aşktan bahseden eserlerde bir şekilde bu sahneyi hatırlatan göndermelere rastlıyoruz. Bu yazının kaleme alınmasının sebebi de tam olarak bu durumla ilgilidir. Yani edebî metinlerde karşımıza çok sık çıkan, edebî sohbetlerin olmazsa olmazlarından biri olan “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçmek” acaba doğru mu anlaşılmıştır?

Öncelikle bu sahnenin yanlış bilinen, hepimizin hemen hatırlayacağı şekline işaret edelim.

“Şeyh Galib meşhur mesnevisinde 'Hüsn'ü bulmak için yollara düşen 'Aşk'ı mumdan bir gemiye bindirerek ateş denizinden geçirir.”

"Biz kazandık, çünkü Sevgioğulları’yız biz. Ateş denizinde mumdan gemilerle gezer, aşk taşırız hüsnün sahiline."

Bu iki cümle, yazının kaleme alınma sebebini oluşturan yanlış kullanımlara çok güzel iki örnektir. Konuya başka örnekler de verilebilir fakat bu iki örnek bile maksadı ifade etmeye yetmektedir. Görüldüğü üzere, örneklerimize göre Hüsn ü Aşk’ta hikâyenin erkek kahramanı olan Aşk, sevgilisi Hüsn’e ulaşmak için yollara düşmüş, mumdan bir gemiye binerek ateş denizinden geçmiştir. Hâlbuki Hüsn ü Aşk okunmuş veya bu ifadelerin geçtiği sahne iyi anlaşılmış olsaydı, Şeyh Gâlib’in bu romantik ve artistik cümlelerde anlatılan duygunun tam tersini söylediği görülecektir.

Mumdan Gemilerle Ateş Denizini Geçmek mi?

O halde Hüsn ü Aşk’ta “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçmek” diye bir şey yok mudur? El-cevap: yoktur! Ne vardır peki? Hikâyenin erkek kahramanı olan Aşk, karşısına bir engel olarak çıkan ateş denizinden “mumdan kayıklarla geçme”yi teklif eden devlerin teklifine karşılık mumdan kayıklara binerek değil, ateş denizine dalarak bu engeli aşmıştır. Aşağıda öncelikle bu sahnede gerçekte neler anlatıldığı, ilgili bölümden alıntılanan beyitlerle sunulacaktır. Ardından da aslında bu sahnenin tasavvuftaki hangi düşüncenin metaforik anlatımı olduğu belirtilerek konuyla ilgili başka bir yanlış anlamaya da dikkat çekilecektir.

Hikâyede Aşk, Hüsn’ü kabilesinden isteyince, kabilenin ileri gelenleri Aşk’ı kalb ülkesindeki kimyayı bulmaya gönderir. Fakat Aşk’a yolda karşılaşacağı tehlikelerden haber vermeyi de ihmal etmezler. Bu tehlikelerden birisi de ateş denizindeki mumdan kayıklardır.

Ol şehrde kîmyâ olurmuş
Yolda belî çok belâ olurmuş

Bin başlı ejder-i münakkaş
Mumdan gemi altı bahr-i âteş (HA: 1245-1246)

“O şehirde kimyâ ile uğraşılırmış, ama, yolda da çok belâlar varmış: Derisi nakış nakış bin başlı ejderha; ateş denizinde yüzen mum bir gemi….”

Dikkat edilirse daha hikâyenin başında Aşk’ın karşılaşacağı tehlikeler anlatılırken söylenen “mumdan gemi altı bahr-i âteş” ile kastedilen şey, mumdan geminin aşk için bir tehlike olduğudur. Yani ateş denizini mumdan gemilerle geçmek günümüz yazar ve şairlerinin zannettiği gibi olumlu karşılanan bir hareket değildir. Aksine mumdan gemiler Aşk’ın sakınması ve dikkat etmesi gereken bir tehlike olarak zikredilmektedir. Aşk, çıktığı yolculukta gam harabelerini geçince ateş deniziyle karşılaşır:

Gûş etmiş idi o ser-güzeşti
Âteş yemi üzre mûm keştî

Çıkdı yolu üzre şimdi nâgâh
Ol kulzüm-i âteş-i ciğer-gâh

Mûmdan gemiler edip hüveydâ
Kılmış nice dîv o bahri me'vâ (HA: 1548-1550)

“(Aşk), o ateş denizi üzerindeki mumdan gemiler hikâyesini duymuştu. O ciğerler yakan ateş denizi ansızın yolunun üzerine çıktı. Çok sayıda dev (cin) mumdan gemilere binmiş, o denizde seyrediyordu."

Burada dikkat edilmesi gereken başka bir ayrıntı da gemilerin mumdan olup, ateşte hemen eriyeceği gerçeğidir. fakat bu sahnede devler, kurbanları için bir oyun oynamaktadır. Şeyh Gâlib, bu oyuna mumdan kayıklara binenlerin aptal olduğunu, bu yüzden devler tarafından kandırıldıklarını söyleyerek şöyle işaret eder:

Çün âteş o kavme etmez âzâr
Âzürde olur mı nârdan nâr

Keştîleri ber-hevâ tutarlar
Çok ebleh-i bî-nevâ tutarlar

Keştîye kim eyler ise ikdâm
Ol dîvler eyler idi i'dâm (HA: 1551-1553)

“Ateş o kavme zarar vermiyordu. Hiç ateş, ateşten incinir mi!... Gemileri hava üzerinde yürütüyorlar ve birçok akıldan yayan ahmağı (bununla) avlıyorlardı. Kim gemiye binmeye kalkarsa o devler onu öldürüyorlardı.”

Aşk Gemiye Bindi mi?

Devler, aşk’ı da bu gemiye binmeye davet ederler. Fakat aşk bunun bir oyun olduğunu anladığı, ateş denizinde mumdan gemiyle seyahat etmenin imkânsızlığını fark ettiği için bu teklifi umursamayarak sabreder.

Çün dîvler etdi aşk'ı da'vet
Gel keştîye bulasın selâmet

Aşk eyledi mâcerâyı iz'ân
Sabreyleyip olmadı şitâbân. (HA: 1560-1561)

“Devler, Aşk’ı gel gemiye bin de kurtuluşa er diyerek davet ettiklerinde, aşk olan biteni kavradı, sabretti ve gemiye koşup binmedi”

Aşk, mumdan gemiye binmez, ancak ateş denizinden nasıl geçeceği konusunda da şaşkınlık içinde kalarak Allâh’a dua eder. Olağanüstü özelliklere sahip olan atı Aşkar’la konuşarak ateş denizine dalar ve oradan çin sâhiline çıkar.

Aşkar süzülüp misâl-ı ankâ
Ol âteşe girdi bî-muhâbâ (HA: 1586)

“Aşkar ankâ gibi süzülüp korkusuzca o ateşe girdi”.

Hüsn ü Aşk mesnevisinde “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçmek” gibi bir sahne olmadığı halde günümüzde Şeyh Gâlib’in kahramanını mumdan gemilere bindirerek ateş denizinden geçirdiği şeklinde genel bir kanâat mevcuttur. Bu durum, eskilerin galat-ı meşhûr dedikleri türden bir yanılma olarak da kabul edilebilir. Bu yanlış kanâatin yayılmasının en büyük sebebinin de “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçme”nin kulağa romantik gelmesi olduğunu düşünüyorum. Böyle bir kanâat tek başına anlamlı ve hatta romantik kabul edilebilir. Ancak bunu Şeyh Gâlib’e ve Hüsn ü Aşk mesnevisine dayandırarak ifade etmenin yanlışlığı ortadadır. Dahası yukarıda alıntıladığımız beyitlerde bunun tam tersi anlatılmış, ateşten bir denizi mumdan gemilerle geçmeye çalışmanın eblehlerin/ahmakların işi olduğu vurgulanmıştır.

Bu vesileyle Hüsn ü Aşk'ta anlatılan bu sahnenin anlaşılmamasından dolayı tasavvufî olarak ifade
ettiği anlama dair bazı izahlarda görülen yanlışlığa da işaret edelim.

Hilmi Yavuz, 22 Ekim 2014 tarihli "Ateşten Denizleri Mumdan Kayıklarla Geçmek" başlıklı yazısında

Bin başlı ejder-i münakkaş
Mumdan gemi altı bahr-i âteş

beytinde anlatılan metaforun, Behcet Necatigil'in Ölü isimli şiirinde geçen

Ateş denizinde mumdan kayıklarla
Sağlam mı tekneler aşkları geçmeye
Güç.

şeklindeki mısralarda bağlam değiştirerek ele alındığını, yani "ateşten denizleri mumdan 
kayıklarla geçmek" metaforunun Şeyh Gâlib'de ve Necatigil'de farklı bağlamlara işaret ettiğini belirterek mesnevinin erkek kahramanı olan Aşk'ın geçmesi gereken engellerden birisinin de "ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmek" olduğunu söyler. Dahası "ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmenin, Allah'la vuslatın imkansız gibi görüneni aşabilmeyi göze almak anlamına geldiğini ifade eder.

Romantik Bir Söylem

Aslında Hüsn ü Aşk mesnevisinde "ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmek" diye bir şey olmadığının, aşılması gerekenin, kahramanın daha hikâyenin başında uyarıldığı tehlikenin ateş denizi
değil, mumdan kayıklar olduğunun bilinmesi gerekmektedir.
Hüsn ü Aşk bir bütün olarak okunup
incelendiğinde anlatılan hikâyenin tasavvufi yönünün ele ancak mumdan gemilere binmemek sayesinde ortaya çıktığı görülür.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Günümüzde oldukça romantik bir söylemle dile getirilen ve aşkın güçlüklerini ifade etmek için kullanılan “ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmek” metaforu Hüsn ü Aşk’ta günümüzde algılandığının tam tersi bir şekilde geçmektedir. Bu ifadenin Hüsn ü Aşk mesnevisinden bağımsız bir şekilde, aşkın önündeki engelleri aşmanın zorluklarını anlatmak için kullanıldığını ifade edeceklere saygı duyduğumu söylemek isterim. Nihayetinde bu yazı, Hüsn ü Aşk’ta geçen bir ifadenin günümüzde yanlış kullanıldığına dikkat çekmek amacıyla kaleme alınmıştır. Böyle bir şeyi kastetmeden bu metaforu kullananlara diyecek bir sözümüz elbette yoktur. Fakat bunun da kendi içinde zorluktan öte bir imkânsızlığı ifâde ettiğini de vurgulamak gerekir. Nitekim Zehra Yılmaz’ın aşağıdaki şiirinde de bu metafora başvurulmuş, lâkin böyle bir şeyin imkânsızlığı da vurgulanmıştır.

Bir haber gelse gökkuşağından, içinde sen olsan
Damla damla muştulansan yüreğime, içime dolsan
Yedi renge boyasan yedi yerinden kalbimi
Ben mumdan bir gemi olsam, sen ateşten bir deniz
Dönemem artık geriye, erisem de beraberiz.



16 Ocak 2020

Dert Burada

Ben ne anlatayım bak sine sine burada dert var.
Binlerce yakıcı kıvılcım ve soğuk ah var burada
Bak, kafeste her ormandan bir aslan!
Beluç, Kürt, Lor, Türk ve Gilek burada
Bunca kalleşlik ve namertliğin olduğu bir zamanda
Hâlâ halkı düşünen mertler vardır burada.
Gel ki mesele olmak ya da olmamak değil
Kavga, yok ediyor söz ve vefayı burada.
Sabaha erişmeyen bir gece kalmayacaktır şu zamanda
Sen gözünü açtığında gecenin sabahı burada
Bahar duvarın öbür yanında artık ve meltem,
Hâlâ bu sarı yaprakların kederiyle burada
Ey Sâye’ciğim! Kadından çoluk çocuktan ayrı olmak kolaydır da
Seni senden ayırıyorlar dert burada, acı burada

Hûşeng-i İbtihâc (Sâye)
Tercüme: Cemalettin Taşken

Yaşam

Ne düşünüyorsun?
Çamura saplanmış kayığın kırık yelkeni değil midir yaşam?
Afiyet renginin kaçtığıbu harabede
kapalı yolun sonu değil midir yaşam?

Ne korkunçtu olaylar seli!
Açtı bir ejderha gibi ağzını
Ayrıldı yerle gök birbirinden
Yıldızlar döküldü salkım salkım
ve güneş battı vadilerin morluğunda.

Hava kötü
Hangi rüzgârla gidiyorsun sen?
Hangi kara bulut sardı göğsünü?
Gece gündüz bin yıllık yağışla bile açılmıyor gönlün.

Uzak bin yıllardan çıkageldin sen
Kanlar fışkıran bu enginlikte
Her adımda ayağının izi var.

Bu zorlu devler mekanında
Yol açan ayak seslerin geliyor her taraftan.
Nâm ve ar tuzağının bu geniş engebeleri
kanla yazmış sana vefa mektubunu.
Bîsütûn'un kulağında hâlâ
Keserinin sesleri var.

Nice kamçılar sınadı aşkın gücünü senin vücudunda
Nice darağaçları şeref kazandı seninle
Ne görkemliymiş aşkın uzun boyu!
Kaldı sapasağlam her felaketin hücumunda.

Bak henüz o uzaklardaki yükseltiler,
O ağartı, nur patlamasının tomurcuk tarlası
 bir arzu kehribarı
İnsanın hep arzuladığı ağartı o.

O durulukta bir nefes soluklanma umuduyla
değer
 bin kez
 düşsen yokuş aşağı
ve tırmansan yine yokuş yukarı.

Ne düşünüyorsun?
Dünya dediğin bir kırık ayna.
Dosdoğru selvi de kırık görünür sana onda.
Bu daracık gurûbun derelerinde öylesine yatmış
pusuya
 ki dağ
Yolu kapalı gösterir sana

Sonsuz zamanı
Ölçme sen ömür adımlarını sayarak
Onun yanında bir andır bu dert ve ızdırap
duraklayışı.

Vadinin inişinde başını taşa çalan ırmak gibi
 akar ol.
Ölenden yok hiç mucize umudu;
 yaşamaya bak.

Hûşeng-i İbtihâc (Sâye)

Hüzünlü Bahar

Bahar geldi ama gül ve nesrin de getirmedi.
Nesim rüzgarı Ferverdin’in kokusunu getirmedi.

Martı geldi ama gülden de yok bir haber.
Neden yoldaş değil martılarla güller?

Bu gülistana ne oldu, ne oldu?
Neden bahar töreni unutuldu?

Neden şimşek bulutları gözlerde feryat eder?
Neden bu feryad u figan böyle öfkeyle ağlar?

Neden güllerin yapraklarından kan damlar?
Ne oldu? Bülbülün avazı böyle nereye gider?

Nasıl bir derttir bu? Nasıl bir derttir bu? Nasıl bir derttir?
Kim bizim gülzarımıza böyle fitne tohumu eker?

Neden her nesimde kan kokusu gelir?
Neden menekşenin zülüfleri perişandır?

Neden nergis böyle müptela olmuş yakalarda?
Neden kumru kimsesizler gibi konmuş dala?

Neden kuşların kanatları kırılmış?
Neden her tarafa dert tozu sinmiş?

Neden mutrıb bir şarkı söylemez?
Neden saki bize bir selam vermez?

Bu nasıl bir afettir ki sahranın yolunu kana bulamış?
Bu nasıl vahşetli bir çöldür ki toprağı kana bulanmış?

Neden Ferverdin güneşi kayboldu, battı?
Bahar geldi ama Nevruz çiçeği açmadı.

Yoksa güneş ve güle birisi bir şey mi söylemiş?
Neden bu dudaklar suskun ve o yüz de kapanmış?

Yoksa yeni bir bahar mı gelmiş?
Bir gönül ve can daha mı kanatılmış?

Yoksa yeni bir gülün sevgilisi mi ölmüş?
Gam, keder ve dertlerle yeksan mı olmuş?

Yoksa güneş yeryüzünün koruyucusu mu?
Ki şehitlerin kanından dolayı yüze bakamaz oldu.

Ey bahar! Darılma, kalk ve gel.
Yüzünü asma, tebessüm et ve gel.

Ey bahar! Kalk ve o kızgın bulutla,
Yeni yeşilliklere yağdır bir damla.

Benliğini selvi ve yaseminlere bağışla.
Yeni bir türküyü çemen kuşlarına bağışla.

Yeninden gönder bir deste gül.
Bu yeşilliğin eteğine saç bir deste gül.

Sabırsızlıktan yırtıldı yakalar.
Yırtılan yakalardan bir gül gönder.

Ey sabah nesimi söyle: naifle kalk.
Ve gülü kış uykusundan uyandır.

Bu müşevveş çöle bak ey bahar!
Nasıl da ateş yağmuru yağmaktadır.

Sel gibi bela akan bu çöle bak ey bahar!
Her diken bir kılıç gibi kan dökmektedir.

Şu ıztırap dolu sahraya bir bak ey bahar!
Her tarafta cansız bedenler nasıl da yatmaktadır.

Dağa, taşa ve çöle bak ey bahar!
Ki gençlerin kanıyla lalezara dönmüştür.

Ey bahar! Gül saç butelerden damenlere.
Ölenlerin mezarını güllerle gark eyle.

Ey bahar! Gül ve şaraptan bir ateş yak.
Keder ve gam hırkasını at içine, yak.

Şirin’imin kavgasıyla gel ey bahar!
Köhne olan aşkımın kıvılcımını artır.

Ey bahar! Artır aşkımın ateşini.
Onun aşkıyla şeker-şerbet eyle beni.

Kah nağme söyle bir şelale gibi,
Kah yüzünü as bir ateş topu gibi.

Beni bir şimşek ve tufan gibi ateş topu yap, coştur.
Ve dünyayı benim kızgınlığımın sesiyle yankılandır.

Ey bahar! Payidar ol ve hayat bağışla.
Ferverdin’imize de güzellikler bağışla.

Hala burada cezzap bir gençlik vardır.
Hala burada nefesler ateşin gibidir.

Kırılmış olan bu kuru dala bakma, boş ver.
Bakarsın yarın amber kokulu bir söğüt olur.

Söyleme bu sahra kuraktır.
Bakarsın yarın gülistan olur.

Bu çamurlu kan... gel ey bahar!
Dumandaki ateş gibi kırmızı gül bitirir.

İstesen de istemesen de kırmızı gül çıkaracak.
Kendinle bin hazan getirsen bile hepsi yok olacak.

Ey bahar! İşveyle yürü ve şadla otur.
Hem gülden kam al hem de isteğini ver

Eğer kendisi hayatsa yoluna baş koyarız,
Can u gönülden yoldaş ve hemhal oluruz.

Kan ve ateş arasında yol açanız.
Bu dalgadan o tufana yol alanız.

Seni tekrar görürsem eğer, şad olarak göreyim.
Başını dik ve gönlünü de abad olarak göreyim.

Başka bir Nevruz’da ve buluşma zamanında,
Başka bir ayin, tören için aşikar olarak biya(gel).


Huşeng İbtihac

10 Ocak 2020

"Yazarlara vermek içinde para ayırdın mı?" "Ne parası yahu? Size de para mı vereceğim?"

Sait'i en çok üzen şey, ne yalnızlıktı, ne de bireycilik bunalımı. Sait'in en üzüldüğü, annesinin kendisine işsiz adam gözüyle bakması korkusuydu. Zaman zaman sorardı bana:

"Yahu şu kadar yazı yazıyorum, bana işsiz denebilir mi? "

Sait'in cimrilikle suçlanmasının nedeni, annesine para için başvurma zorunda kalması korkusuydu. Onun bu durumu zaman zaman para konularını deşmeye kadar giderdi.

Bir yazar, yazı parasıyla geçinebilmeliydi.

Bir gün ikimiz Orman Birahanesi'nin önünden geçerken, Şerif Hulusi dışarı çıkarak bizi masasına çağırdı. Ne içeceğimizi sorduktan sonra:

"Dergi çıkarıyorum!"dedi. "Siz de yazı vereceksiniz!"

Sait'in yüzü allak bullak olmuştu. Hiç öfkelenecek bir şey yoktu ortada ama, kızmıştı işte.

"Matbaa buldun mu?"dedi, gözlerini açarak.

"Buldum!"

"Kağıt alacak paran?"

"Hepsi tamam."

"Yazarlara vermek içinde para ayırdın mı?"

"Ne parası yahu? Size de para mı vereceğim?"


Sait birden ayağa kalktı:

"Para vermezsen nah alırsın benden yazıyı! Yürü Rıfat gidelim..."

"Dur yahu" dedim ben,

"Ben belki parasız yazarım ."

Ters ters yüzüme baktı:

"O isterse yazsın, ama ben yazmam! "

Kapıya kadar gitti. Ben halâ biramı İçiyordum. Orada bir süre dikildi. Gelip geçenlere baktı camdan. Sonra geldi yerine oturdu.Bıraktığı birasını içerken :

"Ulan sizin gibiler yüzünden anamın yüzüne bakamaz oldum, adımız işsize çıktı memlekette."


Rıfat Ilgaz
Ankara'dan gelen bir kız arkadaşı ucuz tarafından gezdirmek için Burgaz'a götürmüştüm. Uçtaki burunda, gazinoda, remi oynarken, elimizle koymuş gibi bulduk Sait’i.

Bir süre oturduktan sonra:

"Hadi şöyle bir dolaşalım" deyip yürümeye başladık.

Tepelere doğru vurduk.

Üçümüz yanyana giderken Sait birden durdu. Bir süre ayakta bir şeyi izledi. Sonra çöktü.

"Nedir o?"diye sordum.

"Bokböceği... "

Eline de bir çöp almış, böcekle şakalaşıyordu. Geldik başına dikildik,biz de bakmaya başladık. Ama o bizi unutmuştu. Elindeki çomakla böceğin topunu almış, o yuvarlıyordu.

Kız, bütün bunlara bir türlü anlam veremiyordu.

Kızcağız Sait'in gözlemciliğinden kurtulamadı. Biraz sonra da gözlemciliğine o kurban gitti. Akşama doğru denize girmiştik. Kız yüzmeyi ikimizden daha iyi bildiği için adamakıllı açılmıştı. Biz kıyıda Sait'le konuşuyorduk.

"Nasıl buldun arkadaşı mı?" diye sordum.

"İyi, güzel ama"dedi, "Ayağının her parmağında bir nasır!"


Rıfat Ilgaz

02 Ocak 2020

Divanenin Duası

yaza yaza, kaza kaza,
içimde sonsuzun kapısını
açmadan ardına kadar,

yonta yonta aklın taş ocağında
kuşa benzettiğim sözlerin
kanat takıp da koltuk altlarına,

dualar, şükürler, şiirler niyetine
uçurmadan göklere,
ölmek istemiyorum, ölmek!

bir on yıl daha, Allah'ım,
bir on yıl daha
bu divane çırağına!

Cahit Koytak