01 Haziran 2021

Sen de Konuş

Sen de konuş,
son olarak sen konuş,
söyle sözünü.

Konuş -
Ama ayırma hayırı evetten.
Anlamı da kat sözüne:
Ona, gölgeyi ver.

Ona yeterince ver gölgeyi,
sence ne kadar paylaştırılmışsa
gece yarısıyla öğlen ve gece yarısı
arasında, o kadarını ver.

Bakın etrafına:
Gör, nasıl da canlı, çepeçevre -
Ölüm aşkına! Canlı!
Hakikattir gölgeden söz edenin söylediği.

Ama bak, küçülmekte şimdi durduğun yer:
Peki şimdi nereye, ey gölge çıplağı, nereye?
Tırman. Yokla etrafını.
İncelmektesin gittikçe!
Daha ince - bir iplik,
yıldızın aşağı inmek için kullandığı;
o yıldız ki, aşağıda, kendi yansımalarını
gördüğü yerde, gezginci sözcüklerin
dalgalı sularında yüzmek istemekte.


Paul Celan
Çeviri: Ahmet Cemal

Şiir hayatın kendisidir (Şi‘rî ki Zindegî Est)

Önceki şairin şiirinin konusu,
Hayat değildi.
Kuru hayal dünyasında o,
Şarap ve sevgili dışında bir şeyden söz etmezdi.
Gece gündüz hayal eder dururdu:
sevgilinin komik zülüflerinin ağına düşmüş,
öte yandan başkaları da;
bir elde şarap kadehi, bir el sevgilinin zülfünde
sarhoşça Allah’ın mülkünde nara atıyorlardı!

Bugünün
şiirinin konusu
bambaşka bir konudur…
Süngüsüdür şiir bugün halkın!
Çünkü şairler,
Daldırlar halk ormanının
Gül bahçesinin yasemin ve sümbülü değiller falanların!
Yabancı değil bugünün şairi
Halkın ortak dertlerine:
O, halkın dudaklarıyla birlikte güler,
Halkın derdini ve umudunu
İliklerine kadar hisseder…


Ahmed Şamlu

Ev Kira Şiir Bizim

İkimiz birden sevinemiyoruz,
gök, kızılken sen
maviyken bulutlar.
Ahşap çiçekler ekiyorum, hırsımız kurusun
telaşımı gömüyorum uykuya
ömrümün ikindisi.
Ama şöyle düşün
ikimiz birden üzülebiliyoruz.
buna da şükür.

İkimiz birden düşünemiyoruz, düşümüz ayrı.
Sen uykudayken ben uyanıyorum
ellerimde peynir kokusu
ceketimde kağıt mendil unutulmuş,
çamaşırlar dilsiz, makinalar ruhsuz.
Turum tırak -Nazım’ı okuyan anlasın-
İki pencere karşı karşıya
iki ayrı kıtada.
hiç karşılaşamıyoruz.

İkimiz birden konuşamıyoruz, biliyor musun?
Taş, kağıt, makas
makas kağıt taş.
Hala anlamadıysan
indiğin otobüse biniyorum ben
terk ettiğim bayanı seviyorsun.
Ya erkensin ya geç geliyorsun.
Buraya kadar okuyucu
seni kadın sanıyor.
Feministler, bayan lafına takıntılı
hey genç kız, bizi tanımıyorsun.

İkimiz birden sevişemiyoruz, gülüyor musun?
Ayıp şeyler söylemiyorum
çünkü sevmek işteş bir fiil olunca
kalpleri kararıyor şuursuzların
sözcükleri iğfal ettik, tedeka sağ olsun.
Yetmişini geçmiş amcanın
bir ahretliği vardı,
çok sevmekli iki ihtiyarın aynı gün aynı yerde
ölmesi gibi.

İkimiz ayrı ayrı kavuşabiliriz, bu doğru.
Farklı bütünün tamlananları.
Ruhumuz aitlikle müsemma,
sahip olmaktan bahis açılınca
bir kedim bile yok, anlıyor musun?
Kimin yitirdiğisin
kimin gediğinin taşı?
Sahip olduğun tek mülk
boşluğunun çukuru.

İkimiz birden sevilebiliriz ama.
Seni herkes sever,
ben herkesi sevmem.
Senden de benden de çok var
biz’den hiç yok.

Adige Batur

Biberyan’a bir yer lütfen

"Dürüstçe itiraf etmem gerekirse, Ermenice yazdığım için pişmanım."

Zaven Biberyan, 3 Aralık 1962
Dostu Hrant Paluyan'a mektubundan




I

Zaven Biberyan’ın 1998'de Babam Aşkale'ye Gitmedi adıyla Türkçeye çevrilen romanı bir felaketi anlatıyordu. Hikâyenin odağında, İkinci Dünya Savaşı yıllarında memleketin gayrimüslimlerini maddi-manevi yıkıma uğratan Varlık Vergisi uygulaması başladığında, Aşkale’de kurulan çalışma kampına gönderildiği takdirde yaşayabileceği muhtemel bir kötü sondan kaçınmak için varını yoğunu satarak vergiyi ödeyen bir baba ve bu ani yoksullaşmanın getirdiği mevki kaybı nedeniyle paramparça olan bir aile vardı. Zulüm, çaresizlik, korku, öfke, yaşama tutunma, tutundum sanırken her şeyin ellerden kayıp gitmesi, dağılma, yere çakılma, oradan geri dönme umudu ve bir daha, bir daha parçalanma. Burada felaket Varlık Vergisi, felaketin içinden geçense Tarhanyan ailesi ve metin boyunca yaşadıklarını ânı ânına takip ettiğimiz oğulları Baret’ti. Roman, büyüktü, etkileyiciydi, has edebiyattı ve yazarının başyapıtı olarak kabul ediliyordu. Ancak dar bir okur grubu tarafından çok beğenilse ve büyük takdirle karşılansa da geniş bir kitleye ulaşmadı, hakkında çokça yazı çıkmadı, etraflıca tartışılmadı. Bugünse, Ermenice ilk tefrika edilişinin üzerinden tam 49, kitap olarak basılmasının üzerinden 35, Türkçeye ilk çevrilmesinin üzerinden 21 yıl geçtikten sonra yapılan yeni baskıda, romanın özgün Ermenice adı olan Karıncaların Günbatımı’nın itibarı iade edildi ve daha önce çevrilmemiş/varlığı fark edilmemiş bazı irili ufaklı pasajlar da metne eklendi. Bu yeni kitap, romanı, Zaven Biberyan’ı ve eserini, küçük harfli felaketleri ve büyük harfli Felaket’i, bunların doğasını ve insan üzerindeki etkilerini yeniden düşünmek için çok daha elverişli yollar seriyor önümüze. Hele bugün bütün bu meseleler hakkında 1998’dekine göre daha çok şey bildiğimiz hesaba katılırsa. Bu yolların belki de en ilginci ise, romanın Türkçe çevirisinin 21 yıl boyunca bir türlü doğru isim ve tam metinle yayımlanamaması hikâyesi ve daha çarpıcı olan da, bu hikâyenin romanın anlatmayı murat ettiği “şey”i doğrulayan, eninde sonunda Felaket’in kendisiyle ilişkili bir yönünün olması. Anlatacağım.

Karıncaların Günbatımı, İstanbullu tahsilli bir Ermeni genç olan Baret’in, gayrimüslimlere mahsus zorunlu 3,5 yıllık Nafıa askerliğinden döndüğü gün başlar. Üç buçuk yıl boyunca Anadolu’nun dört bir yanında taş kıran, yol yapan, doğanın ortasında çadırlarda kalıp sıtmayla, böceklerle, doğayla, çavuşların kötü muamelesiyle, sıla özlemiyle baş etmeye çalışan Baret’in eve dönüşünün bir vuslat sıcaklığı barındıracağını zannederiz, ancak aksine, buz gibi bir manzara çıkar karşımıza. Kapıyı çalan Baret, annesi Arus’u pencerede görür. Anne ise oğlunu tanımaz. İkisinin çoktan birbirinden koptuğunu hissettirir bu ilk sahne. Arus nihayet Baret’i tanıyıp koşa koşa merdivenlerden iner, kapıya varır, oğluna sarılmak ister, ancak aldığı cevap Baret’in kendi etrafına roman boyunca öreceği duvarın ilk tuğlasıdır:

“Dokunma, pislik içindeyim,” (…) “Bitliyim, dokunma."

Baret ve Arus, anne ve oğul arasında roman boyunca açılacak ve neredeyse tek bir an bile kapanmayacak mesafe, sırf bu ikiliye mahsus değildir. Ana oğul, baba oğul, baba kız, karı koca, abla kardeş… Hepsinin arasında giderek uçurumlaşan boşluklar her birini yalnız, tehditkâr, giderek tekinsizleşen, anakaraya varışın neredeyse imkânsız olduğu birer adaya çevirecektir. Hiç de tesadüf sayılmayacak bir şekilde, Baret’in amcası Dırtad da zaten yıllardır adaya, Büyükada’ya, ailenin artık bir harabe hâlini almış konağına sığınmış, çilekeş keşişler gibi dünyadan elini eteğini çekmiştir. Savaş zamanı vurgunculukla, sonrasında ticarî oyunlarla devrinin adamı olmayı beceren, sürekli zenginleşip yükselen akrabaları Suren dışında ailede kimse için çıkış yok gibidir.

Baret hayalini kurduğu yuvaya kavuşacaktır kavuşmasına ama ortada ne eski anlamıyla yuva vardır ne de yuvanın sakinleri eskisi gibidir. Her şeye karşı ağır bir yabancılaşma yaşar. Neredeyse felçli gibidir; oradadır, vardır, nefes almakta, bir yerlere gidip gelmektedir, ancak sanki kendini akıntıya bırakmıştır – ne yapacağını, ne istediğini, ne hissettiğini bilemez, iradesini yitirmiştir âdeta. Dahası, salt bir alıcıya, kaydediciye dönüşmüş gibidir. Kendi sesi yoktur, pürdikkat izler, dinler, yorumlar fakat harekete geçmez, geçemez. Etrafındakilere karşı kendi fikrini, hâlini, ruhunu ortaya koymaz, koyamaz. Sadece kaydettiklerini bir kara delikmişçesine yutar ve yuttuklarını hiçbir şekilde sindirmeden, sindiremeden, kimi tepkileriyle kusar. Bu meyanda hayat ve İstanbul da onu kusmaktadır.

Biberyan evin içini ve aileyi daima bir cehennem olarak tasvir etti. Diğer romanları Yalnızlar ve Meteliksiz Âşıklar ’da da, daha sonra gelen Karıncaların Günbatımı’nda da aile, bütün fertlerinin mutsuzluğuna sebep olan, ama özellikle gençlerin yüreklerini daha en körpe çağlarında tüketen, onları dışa vurulamayan bir öfkeyle kör eden bir gayya kuyusudur. Burada, Biberyan’ın en iyi bildiği İstanbullu üst-orta sınıf Ermeni ailesinin ruhu kemiren riyakârlığının, fesatlığının, hesapçılığının lime lime edildiğini görürüz. Batı sanatından iyi tanıdığımız bir tahlili andırır bu işlem bir yönüyle: Burjuva ailesinin kirinin pasının, kötülüğünün ifşası. İstanbullu Ermenilerin burjuva/msı kesimi için aile, sınıf atlama veya refahı güvence altına alma temelinde yükselen sessiz ve geleneksel bir sözleşmenin sonucudur ve onların, sevginin hiç rol oynamadığı veya en azından köksüzlüğü nedeniyle bir sonraki kuşağa kadar taşınamadığı evlilikleri, neredeyse kaçınılmaz olarak, eşlerin birbirinden nefret ettiği, ancak maddi konfor alanlarından çıkmanın riskleri nedeniyle bozulması bir türlü düşünülmeyen zoraki birlikteliklere dönüşür. Biberyan kendisi de bu sınıfa aittir, o yüzden bu çevreyi çok içeriden bilir, ancak o sessiz sözleşmeyi bozup önce yazar, sonra komünist olmuş, bu yüzden de hayatı boyunca sınıfsal dışlanmaya, derkenarda kalmaya, güvencesizliğe mahkûm edilmiştir. Bu ailelerin çocuklarına hane içinde aktarılansa sevgisizlik, ebeveynler arası güç mücadelesinin itiş kakışı, yalan dolan ve bunun sonucu olarak da büyük bir hayal kırıklığı, anne-babaya yönelik öfke ve kin, isyan, inkâr veya apati hâlleridir. Biberyan, türlü şekillerde, edebiyatımızda örneklerini çok nadiren görebildiğimiz bir maharetle, iç sesler veya diyaloglarla, özellikle karşılıklı tartışma ve kavga sahneleriyle, kişisel patlama sekanslarıyla, histeri krizleriyle ve müthiş bir doğallıkla anlatmayı başardığı bu minik evrenle, kentli, orta ve üst sınıf ailenin ipliğini pazara çıkarır.

Bu analiz yanlış olmasa da eksiktir. Eksiktir, çünkü Biberyan’ın anlattığı, yaşadığı memleketin ferahfeza sahibi olan ve bu sahiplikten daha fazlasını da isteyen bildik tatminsiz burjuva ailesinden farklıdır. Onlar bir azınlık grubunun, dışlanmış, iç-düşman ilan edilmiş, lanetlenmiş bir grubun temsilcileridir. Yani sınıflarının temel ihtiyacına özgü bir güvenlik alanını yaratmaya ve onu korumaya ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, esasen toplumun en güvencesiz kesimidirler. Değerlerinin, birikimlerinin, kendilerine dair algılarının hepsi çürük bir zemin üzerindedir ve birilerinin iki dudağı arasındaki kaderleri, can ve mal güvenlikleri, bir yanılgıdan ibarettir. Üstelik her ne kadar unutmaya çalışsalar da, bu durumun daima farkındadırlar ve bu iç bilgi her hâllerine etki, günlük hayatlarının her ânına ise sirayet eder. Geçmişte kim bilir ailelerinden kimleri, neleri, nasıl, hangi koşullarda kaybetmiş, buna karşılık bir şekilde hayatta kalabilmiş, daha doğrusu öz memleketlerinde yaşama hakları, sadık vatandaşlar olmaları kaydıyla kendilerine bahşedilmiş, ve belki de en fenası, sürekli olarak yeni belaları beklemekle hayatları karabasana çevrilmiş Ermeni ailesidir karşımızdaki. Bu bekleme hâli ise Felaket’in devam ettiğini, hiç bitmediğini söyler Biberyan’ın eserlerinde bize. Felaket, onun hiç anmadığı S’li kelimenin kendisi değildir, onunla sınırlı hiç değildir; süresiz, sürekli, sonsuzdur. Üstelik Biberyan bütün bunları ortaya koyarken karakterlerine, etnik ya da dinî kimlikleri ve mağduriyetleri nedeniyle kurban muamelesi yapmaz, onlara acımaz ya da acındırmak için ajitasyon yapmaz, olanca soğukkanlılığıyla ruhlarının, bu arada kendi ruhunun da, derinlerine inmeye çalışır. Böylece okur da onun karakterlerini olabilecek en çıplak hâlleriyle görüp tanıyabilir.

Şüphesiz derin travmalar yaşamış bir ailedir Karıncalar’ın Tarhanyanları. Hiçbir şey olmadıysa, Varlık Vergisi nedeniyle neleri var neleri yoksa satmak zorunda kalmış, sınıfsal konumlarını, toplum içindeki mevkilerini kaybetmiş, bir daha da bellerini doğrultamamışlardır. Artık Gökyüzü Yolu’ndan masmavi denizi ve göğü keyifle izledikleri Mühürdar’da değil, güçbela başlarını sokabildikleri, her tarafı dökülen bir evde, sokakları çamurlu Kuşdili’nde oturmaktadırlar. Travmanın kaynağı dışarısıdır. Resmîsi ve siviliyle her türlü tehdit ve tehlike hemen eşiğin ötesindedir. Türkiye, İstanbul, yaşadıkları ülke, doğup yetiştikleri, memleket bildikleri yer, onlar için her an bir cehenneme dönüşme potansiyelini taşıdığını göstermiş, içinde bir türlü huzur bulamadıkları bir kafes hâlini almıştır. Ancak travmanın kaynağıyla, dışarıyla hesaplaşmak söz konusu dahi değildir. Hesaplaşmak öyle dehşetli, öyle korkutucu bir ihtimaldir ki, tahayyül dahi edilemez. Değil mi ki yaşama hakkı kendilerine âlîcenaplıkla lütfedilmiştir, susup akıllı uslu oturmaları gerekir. Çalışıp didinip o sahte güvenlik duygusunu sürekli olarak hissetmek için çaba göstermeleri gerekir. Dışarıya karşı nazik, sadık, anlayışlı, becerikli, itaatkâr olmaları gerekir. İyi komşular olmaları gerekir. Karıncalar gibi yeniden ve yeniden hayatı inşa etmeleri gerekir. Gerekir de gerekir.

O hâlde travmanın acısı, irini, zehri nereye akıtılacaktır? Bütün bu keder, bütün bu eziklik nasıl dışa vurulacaktır? Dışarıya yönelemeyen en yakındakine döner hâliyle. Önce eşe, kadınınki adama, adamınki kadına; sonra biraz büyüyüp ergenliğe varınca, dili sivrileşmeye başlayınca da çocuğa elbette.

Böylece, dış dünyada gerçek savaş bitip yeni ufuklar fırsatları değerlendirmeyi bilenlerin önünde çarşaf gibi açılırken, artık kimileri için bizatihi ev bir savaş alanına dönüşür. İş bilmez baba, karısı ve kızı tarafından reddedilir. İktidarsızdır artık. Dışarıda herkes işine bakmakta, devranını döndürmektedir ama onun devri geçmiştir, eski çarşı adamı itibarı tedavülden kalkalı çok olmuştur. Zamanın ruhunu kavrayanlar yükselmekte, mevki sahibi olmakta, para kazanmakta, hayatlarını yaşamakta, cemaat işlerinde önemli roller almaktadır. Baret annesinin ve ablasının babasına cephe aldığını şaşkınlıkla fark eder. Eve güç bela alınan şekerin, kahvenin dahi saklandığı eloğludur, yabancıdır artık baba. Hastalığına bile inanılmaz, oysa bir süre sonra tam da o inanılmayan hastalık nedeniyle ölecektir; zaten Aşkale’ye de kötüleşen sağlığı nedeniyle çalışma kampının şartlarına dayanamayacağı korkusuyla gitmemiş, bu tercihi nedeniyle de ailenin geleceğini düşünmeyen “bencil” bir baba olmakla suçlanmıştır. Baret evin içindeki düşmanca rüzgârlara kendini tamamen kaptırmasa da, babasına karşı kurulan cephede bir tür suç ortağına dönüşmektedir giderek. Babasının ölümüyle iyice suskunlaşır. Suçlulukla dolar ama bu ölümün asıl müsebbibi olarak annesini ve ablasını görür, onlara öfkelenir. Öfkesiyle ne yapacağını bilemez, çareyi kalıp mücadele etmekte, koşulları değiştirmeye çalışmakta değil, gitmekte bulur. Evden de, kariyer umuduyla bir heves girdiği ancak yükselebilmek için ruhunu satması gerektiğini kısa sürede anladığı işten de kaçar. Serbest düşüşle yitip gitmeye doğru yol alacağı arka sokaklarda bir dekadansa gömülür. Geride kalan anne ve kızsa, hasımsız yapamayacak ve bu kez birbirlerini yemeye başlayacak, birbirlerinin düşmanlığından aldıkları enerjiyle kendilerini de yok edecek girdaba doğru dörtnala savrulacaklardır.

Biberyan’ın daima erkek olan ana karakterleri, bunlara kahraman demek pek mümkün değildir, kadınlara çoğu zaman düşmanca davranırlar. Bastırılmış cinsel arzuları zaman zaman zembereğinden boşalır, ancak cinselliği duyguların ifadesi ve bir bırakış olarak değil, karşı cinsle aralarındaki sınırları daha net görmek ve zihinlerinde kurdukları hiyerarşiyi berkitmek ihtiyacıyla yaşarlar. Bu tahsilli adamlar muhakkak kendilerinden daha alt sınıftan ve daha cahil bir kadınla birlikte olurlar. Toplumsal statü ve eğitim bakımından denk olabilecekleri kadınlarla birlikte olmak onlar için ancak bir hayaldir ve huzursuzluk kaynağıdır; öylelerinin yanında lâl olur, çocuklaşırlar. Kadın onlar için ya karşısında ezildikleri ya da kendileri bazı kadınlar karşısında ezildikleri için ezmeleri gereken bir ezeli düşmandır.

Öfkelerini travmanın dıştaki kaynağına yöneltemeyen bu edilgen bireyler hane içinde birbirlerini hırsla yok etmeye yönelirken, bu oyunda yer almak istemez görünen erkek evlat, hanenin dışında ezebileceği ilk kadını bulur bulmaz, ondan karşı cinse, annesine, ablasına ve aslında her şeye ve herkese duyduğu nefretin acısını çıkarmaya koyulur. Alt sınıftan, içlerinde masum olanı her şeye rağmen korumakta olan bu genç kadınlar, Karıncaların Günbatımı’nın cahil, saf ve temiz Lula’sı gibi, Biberyan’ın çizdiği nadir olumlu kadın karakterlerdir. Ancak yazarın bu karakterlere yaklaşımının erkek egemen bakış açısıyla bir idealleştirme ve nesneleştirme olduğu, bu genç kadın karakterler misal biraz yaş alsa, evlense, çocuk yapsa, idealin kolayca çökeceği; dolayısıyla Lula’nın Baret’in öfke ve kinle dolu olduğu annesi Arus’la kolayca yer değiştirebileceği sezilebilir.

Lula’nın kendisine beslediği içten beğeniye ve hayranlığa, onun hislerine hiç önem vermeyen, sevmek kabiliyetine sahip olmayan Baret, kendisinden hamile kalan ve bu istenmeyen gebelikten kurtulmak için düşük yapmaya çalışan genç kadının bu sebepten öldüğünü öğrendiğinde sarsılır elbette, ancak bu dehşet verici olay karşısında bile, olan bitendeki payıyla yüzleşmek yerine, kendi kötülüğünün batağında hep daha derine dalmaya devam ederek daha da tarifsiz karanlıklara düşer. Buradan çıkış ise, hayatının elinden büsbütün kayacağını hissettiği anda topyekûn bir kaçışla olur ve Anadolu’nun doğusunda, bilmediğimiz ama Baret’in herhalde Nafıa askerliği döneminde tanıştığı bir yerde, yazarın bize çok küçük bazı ipuçları dışında açık etmediği bambaşka bir ortamda sonlanır –genç adamın bu gizemli doğu macerası başka bir romanın konusu olabilirdi pekâlâ. Baret uzun zaman sonra bu gönüllü sürgünden döndüğünde onun biraz olsun toparladığını, başka hâllerin tavında dövülüp sadeleşip sertleştiğini hissederiz, ancak bu da ancak aklını yitirmeden hayatta kalmasına yetecek, ağır vurgun yemiş bir ruh olarak hayatını sürdürebileceği kadar bir tutunmadır muhtemelen.

Karıncaların Günbatımı’nda karıncaların, yani roman karakterlerinin ve onların temsil ettiklerinin günbatımı, geri dönüşü olmayan, alacakaranlıksız, şafaksız, sabahında güneşin doğmayacağı bir günbatımıdır, bir günbatımı kısır döngüsüdür. Bunu romanın sonundaki, karanlığın içinden yeni bir felaketin doğmakta olduğunu haber veren satırlarla anlarız. Can ve maldan gene gidecek, daha kanayan yaralar iyileşmeden travmalar zincirine bir yenisi daha eklenecek, ruhlar ve aileler ve daha pek çok şey bir kez daha parçalanacaktır. Kaçış yoktur. Felaket’tir ruhları biçimlerinden, onunla da onsuz da olunamayan, görece sakin zamanları, barış içinde, huzurlu anları bile zehirleyen.

II

1921 Çengelköy doğumlu Zaven Biberyan, daha sonra ailesiyle Kadıköy’e taşındı ve orada büyüdü, ömrünün sonuna kadar da orada yaşadı. Dibar Grtaran Ermeni, Saint Joseph Fransız okullarında okudu. Onu şekillendiren dil daha ziyade Fransızcaydı. Çocukluğundan itibaren, 20 yaşına dek, kendi deyimiyle “çöp sepetini boylamaya layık” Fransızca romanlar yazdı. 1940’ta, 19 yaşındayken, muhtemelen ülkede gittikçe artan Ermeni düşmanlığından ve ufukta görünmeye başlayan kötülüklerden kaçmak için yurt dışına çıktı, ancak daha Bulgaristan’dayken Nazilerin ülkeyi işgal etmeye başlaması üzerine memlekete döndü. 1941’den 1944’e 42 ay, tıpkı Karıncalar’ın Baret’i gibi, kendisi gibi 20 ilâ 45 yaş arasındaki Ermeni, Rum, Yahudi erkekleriyle birlikte Nafıa takımlarında askerlik yaptı. 1962’de, Fransa’da yaşayan yazar dostu Hrant Paluyan’a yazdığı, yaşam öyküsünü aktaran mektupta bu dönemi şöyle anlatacaktır:

“Anadolu dağlarında, İzmir’den Gürcistan sınırına, Karadeniz’den Adana’ya ve Hatay’a 42 ay. Hep çadır altında. Tabiatla, açlıkla, tropical malaria’yla boğuşarak. Bu üç buçuk seneye çok acıyorum. Gençliğimin en güzel üç buçuk senesi, yaban dağlarda ve ormanlarda [geçti].”

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ülkede esen göreli özgürlük ortamında, genç kuşaktan bir grup Ermeni bir araya gelerek sosyalist fikirleri savunan Nor or (Yeni Gün) gazetesini çıkarmaya başladılar. Biberyan, Nafıa günlerinde Fransızcayı bırakmış, inatla çalışarak, sözlükten her kelimenin imlasını kontrol ederek ilerlettiği Ermeniceyle yazmaya başlamıştı. Tüm bu inadına rağmen, sonradan bu kararından ötürü pişmanlık duyduğunu söyleyecekti. Keskin kalemi ve çalışkanlığıyla Nor or grubunun en dikkat çekenlerinden biri oldu. Ancak ülkede birden esmeye başlayan özgürlük rüzgârı iktidarı rahatsız ettiğinden, Nor or, aynı dönemde yayıma başlayan Türkçe sol gazeteler ve sendikalarla birlikte kapatıldı. Biberyan ve onun gibi muhalif çizgideki pek çok Ermeni yazar ve sanatçı hapse girdi –talihin pek de cilve denemeyecek bir cilvesiyle, Ermenilerden gasp edilen bir mülk olan Sanasaryan binasında– işkence gördü, soruşturmalara uğradı. Bu isimlerin pek çoğu –Vartan, Mari ve Jak İhmalyan, Aram Pehlivanyan, Barkev Şamikyan, Hayk ve Anjel Açıkgöz, S. K. Zanku gibi– yurt dışına göç etmek zorunda kaldı. Bu göçler, İstanbul’da üretilen ve 1915’ten sonra ilk kez canlanmaya başlayan Ermenice edebiyat damarına büyük bir darbe vurdu, âdeta onun özsuyunu kesti. Siyasî olaraksa, İstanbul Ermeni toplumu içerisinde Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra ilk kez yükselen bu muhalif ses daha olgunlaşma fırsatı bulamadan susturulacak, orada bastırılan özgürlükçü ruh akacak mecrasını ancak 50 yıl sonra, Agos’la bulacaktı. Burada, Agos’a can veren Hrant Dink’in katlinin ne tür bir devamlılığa işaret ettiğini de hatırlamalı elbette.

Biberyan’ın sonraki yaşamı ise yazmaya yazgılı bir entelektüelin, ülkesinin gidişatına paralel seyreden hikâyesini anlatır. Hiç de hoş duygularla anmayacağı Lübnan sürgünü, siyasî ortamın yumuşamasıyla 1953’te memlekete dönüş, hemen arkasından gelen 6-7 Eylül, 27 Mayıs darbeleri. Kitapları Lıgırdadzı-Yalnızlar (roman, 1959), Dzovı-Deniz (öykü, 1961) ve Angudi siraharner-Meteliksiz Âşıklar’ın (roman, 1962) yayımlanması. 1960’larda TİP’ten milletvekili adaylığı, seçilemeyiş, yine TİP’ten Belediye Meclis üyesi olarak seçilmesi, geçim sıkıntısıyla türlü işlere giriş ve çıkış. Sonradan başyapıtı olarak kabul edilecek Mrçünneru verçaluysı’nın, yani Karıncaların Günbatımı’nın Jamanak gazetesinde tefrika edilmesi (1970). Üzerine gelen 12 Mart darbesinin ardından romanın kitap olarak basılamaması ve takip eden uzun bir suskunluk dönemi. O dönemde herhalde salt entelektüel meraktan değil aynı zamanda geçim derdiyle de Fransızcadan ve İngilizceden yaptığı çeviriler. Oyuncakçılıktan Mahmutpaşa’da açtığı tezgâhta kadın iç çamaşırı satmaya uzanan küçük ticarî girişimler ve 12 Eylül darbesinden sonra gelen –pek manidar!– ülser hastalığı sonucunda 1984’te 63 yaşında hayata veda.

Paluyan’a yazdığı mektupta, 1962’de, “Dürüstçe itiraf etmem gerekirse, Ermenice yazdığım için pişmanım” diyecekti Biberyan. Fransızcayla başladığı yazarlığa, “Ermeni olduğuma göre Ermenice yazmalıyım” diye düşünerek girmişti. Sonuç, artık neredeyse kimsenin okumadığı, kimsenin göremeyeceği, kimsenin yazdıklarını tartışamayacağı bir dilde ürettiği ve her biri başyapıt mertebesindeki kitaplar oldu. Karınca gibi çalışmasına rağmen yeteneğine tezat oluşturacak kadar az üretebildi. Ülkesine bağlılığını, siyasî mücadelesinde, yurt dışına göç etmeyi düşünmemesinde, Türkçeye çeviriler yapmasında, her şeye rağmen Türkiye ve Türklerle bir diyalog kanalı aramak arzusunda görmek mümkün. Ancak bulunduğu ortam Ermenice yazan, üstelik onun deşmek istediği temaları ele alan bir Ermeni yazarı, o ne kadar iyi yazarsa yazsın, dinlemeye hazır değildi. Bunun nedeni öncelikle kimliğinde yatıyordu. Tıpkı romanın sonlarında Baret’le ilgili söylediği gibi, Biberyan için, yazmaya Fransızca başlasa da, sonradan Ermeniceye dönse de, en sonunda bu kararından ötürü pişmanlık duysa da, “Ermeni olmamanın daha iyi olduğunu fark e[tse de]”… “Ermeni olmamak imkânsızdı.”

Tüm bu içinden çıkılmaz çembere karşın, Biberyan’ın yazmaktaki ve siyasî mücadele vermekteki inadı cevher değerinde görünüyor gözüme. Kendini zaten doğal olarak kavgalı olduğu Ermeni çevresinin içine hapsetmemesi, Türkiye entelijansiyasıyla, sol hareketle yan yana olma inadı. Yaptığı çeviriler, Cağaloğlu’nda yayıncılık çevresiyle içli dışlılığı, İstanbul’da kalmakta diretmesi. Tüm bunlar, onu sadece bir yazar değil, aynı zamanda inatçı bir muhalif, bir direnişçi yapıyordu. Amma velakin yakın olduğu çevrelerde, kim onun Ermenice roman yazdığından haberdardı acaba? Ya da ne yazdığını merak eden var mıydı? Üretmek, konuşmak, susmamak isteyen, suskunluğunu dağıtması için onunla dayanışan? Bu minvaldeki pek çok sorunun cevabının olumlu olmadığını biliyoruz ne yazık ki.

Tanıyanlar, Biberyan’ın iletişim kurulması zor, geçimsiz biri olduğunu söylüyor. Romanlarının baş erkek karakterleri gibi tıpkı. Üç buçuk yıl Anadolu’nun dört bir yanında taş kıran, Varlık Vergisi’ni yaşayan, hapse düşen, işkence gören, sürgünlüğü bilen, 6-7 Eylül’ü, üç darbeyi tecrübe eden, her defasında yine ve yeniden yenilen, yine ve yeniden hayal kırıklığına uğrayan bir adam geçimsiz olmayacaktı da ne olacaktı? Biberyan’ın hayatı, tıpkı romanlarında işlediği karakterler gibi, Felaket sonrası parçalanmışlığın travmasını benliğinde taşıyan, yaşananların inkâr edildiği, ötekileştirme ve düşmanlık ortamında doğup büyüdüğü, kendisine dünya görüşü ve kimliği nedeniyle sürekli zulmeden memleketine yabancılaşmama mücadelesi veren ve ruhunda bunun gerilimlerini, iniş çıkışlarını, savrulmalarını yaşayan bir entelektüelin portresidir en çok.

III

Mrçünneru verçaluysı, 1970’te Jamanak’ta 294 sayı boyunca tefrika edildi. Kitaplaştırılacaktı da, ancak üstüne 12 Mart günleri geldi ve Biberyan romanını kitap olarak bastıramadı. Buna karşılık, arşivlediği nüshaları mücellite vererek, tefrika kupürlerini 10 nüsha hâlinde ciltletti, böylece bir kitap maketi oluşturdu ve bunların bazılarını imzalayarak dostlarına hediye etti. Roman unutulmasın, gazetenin sayfaları arasında tozlanmasın, hiç değilse yazının, çizinin değerini bilen birilerinin kitaplığına girsin diye. Aras’ta bu tefrika-maket-kitaplardan biri var, kalem arkadaşı –sonradan, ilerlemiş yaşında Agos’un kurucularından olacak– Rupen Maşoyan’a ve eşi eğitimci Şoğer adına imzalanmış olarak. Biberyan’ın Sisifosvari çabasında kayanın dağın eteklerine yuvarlandığı anlardan birinin cisimleşmiş hâli olarak yıllardır mahzun duruyor kitaplığımızın raflarında.

Bu noktada bir şeyler canına tak etmiş, işler rayından iyice çıkmış olacak ki Biberyan ömrünün geri kalanında yazı çizi namına elimize ulaşan bir şey bırakmadı. Sonraki yıllarda sağlığı giderek kötüleşti. Ölüm döşeğindeyken, ona son bir sürpriz yapmak isteyen bir grup edebiyatsever kadın, Mrçünneru verçaluysı’nı kitap hâline getirme işine girişti ve Biberyan ölümünden çok kısa bir süre önce romanını kitap olarak eline alabildi. Ne kadar mutlu olduğunu tahmin edebiliriz, ancak ne yazık ki çok geç gelen bir mutluluktu bu. Kısa bir süre sonra, 4 Ekim 1984’te hayatını kaybetti ve Şişli Ermeni Mezarlığı’nın aydınlar bölümüne gömüldü.

Biberyan’a o tatlı sürprizi yapan, bu sayede kitabın bugünlere ulaşmasını sağlayan, ona ve romanına değer veren bu kişiler, malum korkularla, metinden kimi pasajları çıkarmışlardı. Özellikle 1915’le, Felaket’le veya güncel siyasî göndermelerle ilgili bu pasajların kitaba alınmaması hasta yatağındaki Zaven Biberyan’ın bilgisi dâhilinde miydi, onun bu müdahalelere onayı var mıydı, bilmiyoruz. Ancak her halükârda metne bir sansür –belki de otosansür– uygulandığı kesin. Böylece roman, 1984’te, daha önce tefrika edildiği hâlden farklı bir şekilde yayımlanmış oldu. 1998’te Aras tarafından Türkçeye yaptırılan çeviri de, metnin kitaplaşmış hâlinden, bu makaslama işleminden bihaber gerçekleşti. Çıkarılan bölümlerden biri, tek bir cümleydi ve roman karakterlerinin ülkede siyasî ortamın gerginleşmesi nedeniyle başlarına geleceklerden korkmasıyla ilgiliydi:

“Sonunda bizim başımıza patlayacak, elimizde son kalanlar da gidecek.”

Anlaşılan o ki, bu ve benzeri bölümlerin sansürlenmesinde, “Sonunda bizim başımıza patla(r), elimizde son kalanlar da gide(r)” kaygısı rol oynamıştı. O basmakalıp soru akla düşmüyor değil: Hayat mı romanı, roman mı hayatı tekrar ediyordu acaba? Bu bölümlerin çıkarılması, romanın bağlandığı noktanın bir bakıma havada kalmasına neden oluyor, metinden bir hayli şey aşındırıyordu. Daima başa gelebilecek kötü bir şey beklemek, kendini asla güven içinde hissedememek ve yeni bir felaket olmadan varlığına anlam katamamak temalarının altının çizilmesini engelleyen bu kesintiler, romanın 6 Eylül 1955’i 7 Eylül’e bağlayan akşamda, karıncaların günbatımında, şehrin bir yerlerinden duman ve gürültü yükselirken son bulduğu gerçeğini de muğlaklaştırıyor, olayların ve onların yarattığı duyguların çerçevesini belirsizleştiriyordu.

Sonuçta romanı Türkçe okuyanlar, bu pasajların yokluğunda romanı yorumlarken, metnin asıl vurucu yanından bihaber kaldılar. Türkçe çevirideki bir başka büyük müdahale ise, kitabın özgün adıyla değil, Babam Aşkale’ye Gitmedi başlığıyla yayımlanması oldu. O dönem Yılmaz Karakoyunlu’nun romanı Salkım Hanım'ın Taneleri ve Tomris Giritlioğlu’nun romandan uyarlanan filmi nedeniyle Varlık Vergisi kamuoyunda yoğun bir şekilde tartışılıyordu. Aras da, tanınmayan bir Ermeni yazarın Türkçede ilk kez basılacak romanının bilinir hâle gelmesinde bu tartışmanın güncelliğinin bir yararı olacağı düşüncesiyle kitaba bu başlığı uygun gördü. Ancak bu tercih ve kitabın sunuluş şekli, romanın anlam dünyasının Varlık Vergisi’yle sınırlandırılması sonucunu doğurdu ve metnin katmanlı yapısının fark ve deşifre edilmesini engelleyici bir durum yarattı. Böylece Biberyan’ın romanına, iyi niyetle de olsa kötü sonuç veren bir müdahale daha gerçekleşmiş oldu.

Türkçe çevirinin yayımlanmasından sonra, meselenin arka planını iyi bilen bir dostumuz tefrika metinle basılı Ermenice kitap arasındaki farklılıklara –sansüre– dikkat çektiğinde, şaşırıp üzülsek de hayretlere düştüğümüz söylenemezdi. Çünkü bizler de dâhil olmak üzere Cumhuriyet tarihi boyunca kalem işleriyle uğraşan tüm Ermeniler için, söylenebileceklere ve söylenebileceklerin nasıl söyleneceğine dair sınırlar daima mevcuttu. Ancak zamanlar giderek değişmiş, Türkiye bir kez daha göreli –kahretsin, hep göreli!– bir özgürlük ortamına doğru yol almıştı ve hem bu yüzden hem de Biberyan’ın anısına saygı gereği, kitabın 2007’de yaptığımız Ermenice baskısında, tefrika edilen metni esas alarak romanı ilk kez eksiksiz yayımlamış olduk. Nihayet demeli sanırım.

Ama iş burada bitmiyor, bundan sonra yapılacak Türkçe baskının da bu metin temel alınarak eksiksiz bir biçimde gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Bu yönde çalışıldı da, ancak bir tutukluk sonucu –yoksa lapsus mu demeli?– kitaptan çıkarılmış olan altı pasajdan sadece dördü Türkçe metne eklendi. Böylece, az önce alıntıladığım tek cümle ile kitabın sonunda yer alan ve romanın temel derdi açısından hayatî önem taşıyan aşağıdaki pasaj unutuldu. Türkçede 2013’te ve hâlâ Babam Aşkale’ye Gitmedi adıyla yapılan bu baskı, böylece tam metin olma fırsatını kaçırdı, ancak neyi kaçırdığının farkında değildi.

Dün Varlık, bugün Kıbrıs, yarın başka bir şey. Ama mutlaka 'başımıza patlayacak' bir 'felaket'. 'Altından bir şeyler çıkacak' bir şey. Onu rahatsız eden şuydu, […] Bütün o seneler boyunca Ermeni olmanın ne anlama geldiğini unutmuştu şüphesiz. Şimdi hatırlamaya ve ilk sarsıntıyı atlatır atlatmaz, bunun ne anlama geldiğini anlamaya başlıyordu. İstemeden, yine Ermeni kimliğine bürünüyordu. […] 'Er-meni olmamanın' daha iyi olduğunu fark ediyordu. Ama Ermeni olmamak imkânsızdı.

[…] Belki sorun tam da buradaydı, çok rahattılar ve bu kadar rahatlığa alışık değillerdi, bir felaketin yakınlığı daima günlerini kemiriyordu. Kazanıyorlardı, yiyorlardı, içiyorlardı, eğleniyorlardı ama sanki batan bir gemideymişler gibi bir acelecilik vardı bu yaşayışta. Her an bir şey bekliyorlardı. Bir karışıklık. Ve şimdi on sene öncesine göre daha çok korkuyorlardı. Çünkü hallerinden memnundular ve bir şeyin değişmesini istemiyorlardı.

“Alıştık Arus Hanım… Felaket…”

Felaket olmadan rahat değillerdi. Hayatlarının bir unsuru eksikti. Bir şey bekliyorlardı. Çünkü sonsuza dek felaketsiz, tekdüze bir hayatı hayal edemiyorlardı. On sene çoktu.”



IV

Bu “unutkanlığı”, suskunlaştırılmış, sessizleştirilmiş, bunu olağan hâl olarak kabullenmiş zihinlerin, bu alışkanlığı bozmak, bir şeylere meydan okumak, ses yükseltmek amacıyla hareket ederken dahi ne kadar zorlandığına, kabukları kırmanın ne büyük çaba gerektirdiğine dair bir örnek olarak mı kabul etmeli? Bir kere suskunlaşan, sesini kesmeyi kabul eden, aksi yönde davranmanın tehlike doğuracağını bilen ve bunu içselleştiren, artık konuşmaya karar verse bile sesi ilk anda kesik kesik çıkar. Karıncalar’ın susturulmuş bölümlerinin üzerindeki örtüyü kaldırırken editoryal hataya düşmekte, metni bir türlü ilk hâline getirip eksiksiz, olduğu gibi ortaya çıkarmayı beceremeyişimizdeki sakarlıkta, türlü bastırmışlıklarımızın etkisi var gibi geliyor bana. Felaket’in ve felaketlerin orada, hep yanı başımızda olduğuna dair bir korkunun, bizleri biçimlendiren ve en cesur hâlimizde bile işte kimi zaman böyle paralize eden o lanet korkunun.

2017’de, bu kez Zaven Biberyan’ın ilk romanı Meteliksiz Âşıklar’ı Türkçeye çevirdik ve Felaket ve Felaket’i anlatmanın imkânsızlığı üzerine çalışmalarıyla tanınan, bu literatürün gelişmesine büyük katkıda bulunan, Sabancı Üniversitesi’nin davetiyle İstanbul’a gelip bu meselede pek çoğumuzun ufkunu açan edebiyat profesörü Marc Nichanian’dan kitaba bir önsöz yazmasını istedik. Nichanian aynı zamanda, 1985’te, Paris’te yayımlanan Haraç gazetesinde Mrçünneru verçaluysı hakkında ilk eleştiriyi yazan ve romanın önemine dikkat çeken kişiydi. Meteliksiz Âşıklar’a yazdığı önsözde de, Biberyan’ın romanında Felaket’in etkilerini anlatırken Karıncalar’dan bir alıntı yaptı. Metnin Ermenicesinden yaptığı bu alıntıyı, eksiksiz yayımladığımızı sandığımız Türkçe 2013 baskısında bulup yazının içine yerleştirmek üzere kitabın sayfalarını çevirmeye başladığımızda, Nichanian’ın alıntıladığı pasajın metinde olmadığını gördük. Yoktu. Daha doğrusu Ermenicede vardı ama Türkçede yoktu. Türkiye’de değil Fransa’da doğup büyümüş ve Ermenice okuyan bir araştırmacının metnin anlamını kavramaya çalışırken birincil önem atfettiği bu bölüm, Türkçe okuyanlar için de, belli ki biz Türkiyeli Ermeniler için de hâlihazırda mevcut değildi.

Velhasıl, bu alıntıyı Ermenice metinden çevirerek ilk kez Meteliksiz Âşıklar için kaleme alınan önsözde yayımlamış olduk ve o günlerde yaptığımız yazı işleri toplantılarında da, bir dahaki Türkçe baskıyı, tefrika metinle Ermenice kitap metnini sıkı sıkıya karşılaştırarak yapmaya karar verdik. Sonuçta, bugün artık kitabevlerinde ulaşılabilir olan ve artık gerçekten eksiksiz olduğunu umduğumuz kitaba ulaştık. Bu baskıyı yaparken de, metni artık Varlık Vergisi ve Aşkale çerçevesiyle sınırlandırmanın doğru olmadığını, özellikle yeni eklenen pasajların yaptığı vurguların Karıncaların Günbatımı adının anlamını çok bariz bir şekilde ortaya çıkardığını düşünerek, romana özgün adını iade ettik. Bir yayıncılık vebali olarak, kitabın girişinde burada uzun uzadıya anlattığım süreci özetledik, sonunda da 2013 ve 2019 baskılarında metne eklediğimiz kısımları ayrıca listeledik.

Bütün bunları, salt editoryal beceriksizliğimize dair bir özeleştiri olsun diye anlatmadım –bunun gerekliliği aşikâr olsa da. Muradım, Felaket’in ve felaketlerin insana, hayata, kadına, erkeğe, aileye, topluma ne yaptığını anlamayı ve anlatmayı amaç edinen bir yazarın yaşam öyküsünün ve onun eserinin de aynı Felaket ve Felaket sonrası ortam tarafından şekillendiği ve onun suskunluğu parçalayarak anlatmaya cüret ettiklerinin de, kaçınılmaz olarak yine aynı Felaket sonrası ortam tarafından şekillendirilmiş bizler tarafından okunduğu ve algılandığı için, anlatının, hikâyenin ve hayatın bir noktadan sonra ister istemez yeniden kendi içine, kendini başka şekillerde de olsa tekrar etmek üzere döndüğü ve bu kısır döngünün Felaket’in sonuçlarını, yarasını, acısını, travmasını, bütün bunların anlatılamazlığını bir kez daha teyit etmekten başka gidecek yol bulamadığını söylemek.[1]

Buradan bir çıkış var mı peki? Bilmiyorum. Cebimizde galiba sadece, Zaven Biberyan bir yazar olduğuna göre, yazmaktan başka bir çıkış yolu bulamadığına göre, onun dinlenmek, duyulmak, okunmak, anlaşılmak istediği bilgisi var. Sadece bir yazar olarak değil, bir insan olarak da. Onu anlamanın yolu da artık maalesef sadece eserini okumaktan geçiyor. Onunla, eseri yoluyla konuşmaktan, onu tartışmaktan. Bu noktada ise sadece bir insanı anlamak, ona karşı empati geliştirmek gibi etiğin mevzusu olabilecek bir yükümlülükten söz etmiyoruz. Edebî eserden, çok iyi yazılmış üç romandan, bu yılın sonlarına doğru Türkçesini basacağımız öykülerden ve önümüzdeki yıl Türkçeye çevrilecek 800 küsur sayfalık Fransızca bir otobiyografiden söz ediyoruz. Kuşkusuz daha başka koşullar altında yaşasaydı çok daha üretken olabilecek bir yazarın, her şeye rağmen göz ardı edilemeyecek mirasından.

Son söz yerine, yazıyı şöyle bağlamak isterim. Zaven Biberyan’a memleket romanı ve edebiyatı içinde bir yer açmalıyız. Şahsi kanaatim, bunun zirvelerde bir yerde olması gerektiği yönünde, en, en büyüklerin yanında. Ama büyüklük, cesamet çok da önemli değil, önemli olan bir yer olması. Belki Baret’in dönüp yerinde bulamadığı yuvayı telafi edecek bir yer. 2000 yılında, kitap fuarı için gittiğim Ankara’nın itibarlı kitabevlerinden birinde, onun Yalnızlar’ını “Dünya Edebiyatı” raflarında görmüş, burada kalmak için inatla ve ısrarla direnen, üstelik Yalnızlar’ı da Ermeniceden bir başkasına çevirtmeyen, kendisi Türkçe olarak yeniden yazan Biberyan’ın yabancı görülmesine kederlenmiştim. Biberyan bence de dünya çapında bir yazar, ancak onun önce kendi ülkesinin kitaplığında hak ettiği yeri alması gerekiyor. Dilerim Karıncaların Günbatımı buna vesile olur.


[1] Yazıyı okuttuğum arkadaşlarım, bu paragrafın metnin en kritik bölümü olduğunu, ancak son cümlenin çok uzun ve zor anlaşılır olduğunu, burayı yeniden ele almamın iyi olacağını söylediler. Çok haklılar. Ancak burayı açmaya, daha anlaşılır kılmaya, daha düzgün cümlelerle ifade etmeye çalışırsam bunu hem beceremeyeceğimden hem de derdimi daha da kötü anlatacağımdan korktuğum için, olduğu, ilk yazdığım gibi bıraktım. Buraya kadar okumaya sabrettiyseniz, neyi kastettiğimi iyi kötü anlarsınız diye umuyorum.

20 Mayıs 2021

uzun bir şiirin son dizeleri

1

Hayatı bir gömlek gibi sıyırsam mı üstümden
Yüreğimde, kuyruğunu bırakıp giden bir kertenkelenin tedirginliği

Ya da yollar, yollar, yollar boyunca
Bastırıp dursam mı yarama ellerimi?
O kadar kolay değil unutmak
Ölüm bile istemez olur adamı gün gelir
Son anda göze ilişen bir çiçek,
Uzaktan duyulan bir çocuk sesi...

Kan mı tutuyorum avuçlarımda?
Yoksa ufaladığım güller mi?
(Nerden geldi bu kırmızılık?)
Ölüme en uzak bildiklerimiz bir bir ölüyor.
Mezarlığa giden yolda ayak izlerimiz çoğalıyor.

(Nerden geldi bu karamsarlık?)
Bağırıp çağırmayı o ölülerin anılarına yakıştıramıyorum
Söylevleri de dinlemiyorum artık
Sen ölmedin, yaşıyorsunları...
O ölüleri yaşatacak olanların çoğu
Kapılarını erkenden örtüyorlar akşamları.

O kadar kolay değil kurutmak
Yaşlarla dopdolu gözlerini anaların

Yumruklarımız bir bayrak gibi dalgalansa da
Bakışlarımız uzak bir yerde, dişlerimiz kenetli...
Ölümse eşikte soluk soluğa
Ve nicedir silah sesleri boğuyor
Bu dünyanın en güzel sözlerini.


2

Her yazdığım şiiri bir kez okuyup, sonra yakmak isterim
Ya da son bir şiir yazıp, bırakıp gitmek
Beynimde yaralı bir cırcır böceği var
Tek dileği, bir türkü daha söyleyip ölmek.


3

Yaşamayı nasıl kanıksıyorsam, ölümü de kanıksıyorum artık
(Başkalarının değil, kendi ölümümü)
Şurda bir silah patlasa, onun önüne ilk atılacak olan benim
Şurdan bir tren geçse, ancak beni ezer bu dünyada.

4

Belki bu, kapanan bir dönemdir hayatımda
Bilmiyorum belki de hayatımdır kapanan
Belki ölür, bir kurt olurum kırmızı bir elmanın içinde
Yaşarım ya da, ve taşırım o kurdu ölünceye dek yüreğimde.

5

Ölümle hayatın arasında bir yer varsa ben oradayım
Bekliyorum, gökyüzüne doğru açmayarak ellerimi
Ve bilmeyerek neyi beklediğimi.

6

Sözcükler taşa dönüşüyor boğazımda
Ve sular akıyor dört bir yanımdan iğrendirici, bulanık
Herkes o sulara girip yıkanıyor güle oynaya
Ben mırıldanıyorum: Şiir yazmayacağım artık!

Beynimdeki yaralı cırcır böceğini usulca elime alıyorum
O bulanık sulara alıyorum...


7

Beni bir denizin kıyısına bırakın,

Bir portakal ağacının dibine ya da
Ne olur, onun dallarına uzanıp kalayım

Belki yeniden bulurum türkümü
- O yitirdiğim türkümü
Bütün bu sözler benim değil çünkü

Beni bir denizin kıyısına bırakın
Bir çakıl taşının içine gömün orada
O zaman ölmüşsem bile ağlamayın

Deyin: - Son türküsü ölümdü!

8

Bir sevgilinin yüzü sızar gecenin karanlık duvarlarından
Benim ol, ve beni bir gecede yeniden doğur, derim ona
Mezarım ve beşiğim olsun rahmin
Bir gecede sevgilim, sabahında anam ol
Sana hiç dokunulmamış şiirler söyleyeyim.

Seni, uçurumun dibinde tutunduğum dal bileyim

9

Geceydi. Aldı başını avuçlarına.
Serdi sonra kucağına, bugüne dek yazdığı bütün şiirleri
Gün ışıyana kadar hepsini bir bir okudu.

Sabahtı. Ki sabah yeniden başlamanın öteki adıdır çoğu yerde
O, bunu da tersinden anladı
Kibriti çaldı, yazdığı bütün şiirlere.

Sonra, ağlarmışçasına kendi ölümüne
Uzun uzun ağladı...

10

Uzun bir şiirin son dizesindeyim
Bir sağnağın son damlası kaldı içimde
Bağıracak gücüm yok, fısıldasam kimse duymuyor
Sokaklara çıkıyorum ellerim yüreğimde

Benim gördüğüm şeyleri kimse görmüyor.

Bir nehir denize kavuşuyor düşlerimde
Kanım damarlarımdan sessizce çekiliyor
Bir şeyler sorup, yanıtlıyorum kendi kendime:
- Ölümün olmadığı o ülke nerde?
- Ölümdür, ölümün olmadığı tek ülke!

Uzun bir şiirin son dizesindeyim.

Artık yeni bir şiire başlayabilir miyim?


11

Bitiriyorum burada
Bütün silahlarımı içime akıtarak
Beni bu hayata bağlayan halat, gitgide inceldi

Ve gitgide soldu yüzüm
Aramam gereken dostlarımın adreslerini unuttum.
Ayışığı alnıma vurmuyor geceleri
Yıldızlara artık bakamıyorum.

Bitiriyorum burada
Bütün işlerimi görmüş gibiyim
Yazmış gibiyim bütün şiirlerimi

Bakıyorum tamamlanmış bir yapıya
Artık sevmiyorum dalgalı denizleri
Kuşların kanat çırpışları da içimi gıcıklamıyor
Beklemiş gibiyim yıllar boyu
Bulmuş gibiyim özlediğimi.
 
Bitiriyorum burada
Boğazımda patlamamış bir çığlık
Bağırmak, ağlamak yok artık
Uzun bir şiirin dizelerini bir bir yaşadım
Uzun bir şiir oldu hayatım
Ben niye kimselerin ağlamadığı yerlerde ağladım?

Kopardığım çiçeklerden niye hep kan fışkırdı?
Ben sokağa çıktığımda kapılar kapanır,
Anneler içeri çekerlerdi çocuklarını
Irmak aktı denize, yaprak toprağa düştü
Bana çakıl taşları, bana kuru dallar kaldı.

Bitiriyorum burada.

Artık hiçbir şey sorma.

12

Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
Sesini arıyor şimdi, unutulmuş bir yazın kuruyan dallarında
Masasını topluyor, kitaplarını, sigarasını
Yazı makinasını kapatıyor usulca

Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
Onu artık kim sorar, kim anımsar?
Soluk dergi sayfalarında kalmış birkaç şiiri
Nasılsa bir yerde su eritir, ateş yakar.

Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
Bir portakal çiçeğinin koynundaydı doğumu
Karlarına gömülürken dumanlı bir kentin
Belki bundan, uzak bir denizin inleyişleri duyuldu

Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
Bir yaşam boyu yarasını sözcüklerin ardına sakladı
Sevdi çoğu insanı, tükenircesine sevdi
Çoğu sevgisinde yanıldı

Sorarlarsa, onun karların üstüne düştüğü yerden
Bir portakal ağacı fışkırdı, dersin
Kanı özsu oldu, dallara yürüdü
Öldü dersin, ölümü uzun bir gülümseyişe dönüştü.

1980

Ahmet Erhan

ilk vasiyet

Oğlum Deniz'e

1

Ben bütün yenilgileri yaşadım
Kalmadı sana hiçbir şey
Oğlum, biricik muradım
Bir su damlasıdır kapıyı gözler

Tükürür gibi bakıyor yüzüme dünya
Kırılmış ağacımın o tek sürgünü
Oğlum, biricik muradım
Benden ötelere döndür yüzünü

2

Uzun bir sözcükse ömrüm
Oğlum, son hecesin sen
Günüm geceye ilikli
Yanımda yok bir kimsem

O küçücük odada soluğun
Mavi resimler çizer havaya
Avludaki kiraz içini çeker
Elma, armut, akasya

Artık evin erkeğisin sen
Erkencisin bu konuda
Seninle büyüyecek bil ki
Uzaktaki şu baba

3

Geçip gidiyor günler
Boğuk bir sis altında
Elimin ucunda defter
Köpürüp duruyor boyuna

Ne yazdımsa oğlum
Bugüne kadar böyle
Sanki bir yaz günü
Savruldu akşam esintisinde

Geçip gidiyor günler
Evim uzak, yol yakın
Ölüme kedere, acıya
Cinnet, cehennem, intihar...

4

Gecenin son otobüsü
Hoşça kal oğlum
Alnımda bir seğirme
Yüreğimde hüzün

Gecenin son otobüsü...
Şimdi soluk bir ışık
Gençliğimin kenti
Dönüş yok artık

Gecenin son otobüsü
Götür beni uzaklara
Gecenin son otobüsü
Oğlum gelir nasılsa .

5

Yağmurun diliyle konuştum
Uzandım taşların eliyle
Oğlum seni düşündüm
Galata' da eski bir evde

Denizin dikeninde uyudum
Uyandım ter içinde
Oğlum seni düşündüm
Geçmiş zaman kipinde

Yolların arklarından baktım
Gözyaşlarının merceğiyle
Oğlum seni düşündüm
Hasretlerin ikliminde

Deniz... ölümde bile...

6

Oğlum unutma adını
Sana boşuna konulmadı o
Oğlum unutma adını
Göğe çizilen resimleri hatırla
Oğlum unutma adını
Dağları teyelleyen suları
Oğlum unutma adını
Kardeşliği, cesareti ve yanılgıyı
Oğlum unutma adını
Tarihe karşı yürüyen bedenleri hatırla
Oğlum unutma adını
Ve tarihi olan sonra
Oğlum unutma adını
Hep ipte olacak boynun
Oğlum unutma adını
Yaralı, acılı bir yurdun
Oğlum unutma adını
Kanı, çiçeği olarak...

Deniz... unutma adını. ..

Galata, 1988


Ahmet Erhan

Her Şey Vatan İçin

1

Kilisenin avlusunda bir melengiç ağacı titriyor
Metruk kalbim, damar damar oluyor alnım upuzun bir suda 
Birdenbire atıldığı koca bir taşın, patladığı, dağıldığı 
Metruk kalbim. O suda, o upuzun suda eksik bir damla 
Gitgide eksilen bir damla gibi. Metruk kalbim. Kalıyor 
Koca bir halkın gün yüzü görmemiş aynasında metruk 
Kalbim, çoğaldıkça yeniliyor tarihin kadranında... 

2

Yalnızlığı gün gibi aşikâr; iner çıkar, iner çıkar 
Merdivenleri – gözucuyla baktığı şehri, o Süryani 
Toprağı son kez sürer gibi oynattığı kirpiklerini 
Tutar derin kuyulara batırır – sizin hiç ülkeniz öldü mü 
Ey gönülsüz pasaportlara uygun adım mihmandarlar 
Hani her şey vatan için’di... Saplar ve samanlar 
Ayrışırdı zamanla kendiyle barışık bir kimya gibi 

Bir geceyarısı merdivenleri ine çıka gitti.

3

Zulmün artsın! Gördün ya, dağların arasında incecik 
Bir su inadına akar, mazlum ve çevik 
Zulmün artsın! Duydun ya, göğümde dolaşır üç beş üvevik 
Edirne'den Ardahan'a, Sinop'tan Anamur'a selâm götürür 
Çapraz ateşinde devletlü gecelerin, pul ve mühür 
Ve faili meçhul bir kalem elinde, yazar durur 

Zulmün artsın! Ki ben de korkup adam olayım. 


Ateş yakar, su boğardı, geç anladım 
Metruk kalbim. Cesaretim uçurumlar boyuncaydı korkum dar'ül mekân 
Soğuk üşütür, bıçak kanatırdı – o ki meramım 
Göğsümdeki ayların yıldızların meseline kandım 
Yoktu, hiçbir şey yoktu – metruk kalbim 
Kuyuya atılan taş boşlukta uçtu durdu 
Yaprak kımıldamadı, su titremedi, onca isyan 
Bir yarasa telaşıyla derinliklere doldu 
Saçlarımdaki akların bağırtısına uyandım 

Bir Kalbimi dağladıkça, bombalandı dağlarım.


ek 

Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya 

Türk olmak, yenilmek demektir 
Dağbaşlarında, ıssız bir çoban yalnızlığında 
Sabah ayazında üşümüş, yorgun 
Upuzun bir vicdan sızlamasında 
Türk olmak, acı demektir 
Seviyorum ülkemi, Sinoplu bir balıkçının sevdiği kadar 
Alnımda yağmur lekeleri, gözümde bir zeytin tanesinin kederi durur 
Seviyorum ülkemi: Denizler, ırmaklar, dağlar 
Kalbimde bir saka kuşu büyür 
Ama yalnızım, konuşmuyor sokaklar  

Acıyor çocukların gözleri: Baba öldü! 
Acıyor anaların gözleri: Oğul öldü! 
Acıyor, hep acıyor, hep acıyor acıyor... 
Türk olmak, Plaza de Mayo'yu kıskanmak demektir. 

Dağlar ıssız, ovalar boş, rüzgâr dinmiş 
Ülkemin göğsündeki kanser dal budak salmış 
Kalemim üşüyor, parmaklarım köz 
Ve sürek avlarında yorgun düşmüş... 
Gazetenin en derin köşelerinde insanlar ölüyor 

Türk olmak, ölüm demekmiş... 

1995-96

Ahmet Erhan