08 Ocak 2022

Karınca

Ruhumdaki sabır, kalbimdeki aşkla kurdum
kor dantellerden bu yolu, ormanın altına
yeter ki oku onu.

Senin gördüğün ağzımın kenarında duran dua,
ben ayaklarımın altındaki toprağa, döktüğüm
gözyaşına inandım. Öyle uzun ki dünya;
katlanmaya, kıvrılmaya, açılıp çarşaf olmaya.
Mümkündür yol yapmaya bir ömür, yol almaya.

Ah! yine de yolumdaki kederi kimse bilmesin,
büyüsün, genişlesin, dolansın ömrümü;
kapısı kapalı çoktandır, penceresi dargın.

Kim anlayacak bu kor işaretleri?
Kimsenin dilinden okunmasın içimde ufalan.
Ovada ve dağda saklı bir mavi için
düştümdü yola. Benim de yaban bir çığlığım vardı,
çok zaman oldu, teslim ettim onu rüzgara.

Kışa girdik kıştan çıktık
ama değişmiyor insan
karınca duası diyorlar ördüğüm yola..

Birhan Keskin

Acemi

I

Gençken
Sürekli bana bakan
Güzel bir kız sanırdım dünyayı
Meğer gözleri dalmış

Seviyorum ben
Dalından koparılmış
Kaf dağındaki rüyaya benzer bu dalgınlığı
Faytonları da üstelik-yolculukları

/Akşamın bu saatinde yolculuk
Değilse
Sevgiliyi ya da ölümü bekleme telaşı
Dalında utancından kızaran elma gibidir
Aydınlık neşeli şen bir ayrılışın hatırası

Bir gün döneceğiz-
Sureta suretsiz
Bak burası Yeryüzüdür
Gece gibi ıssız bir suskunluğun imtiyazı/

Dilimde dilim dilim
Mayhoş bir meyve tadı.

Acemice-
Değiştiriyorum bu dalgınlığı
Meğer gerçekten dalmış


II /Arada/
- Ben ne zaman geldiydim
- Hatıran buradaydı

Hep buradaydım ben
Gölgem boy boylamak soy soylamak isterken
Bakışlarımdaki siyah ışık gecesi
Ölçmez asla mesafeleri

-Ne zaman geldiydim sahi
-Hiç gitmedindi

Buradaydım ben
Keşke
Gitme dinseydi

Direksiyonları dizginler gibi çekerken sürücüler
Keserken küçük kızlar makasla kirpiklerini
Su damacanalarda alabildiğine konuşkan
Bir aldanışla sahte mavi
Çiçeklerini de almış gitmiş bir kış
Kışlarını da almış gelmiş bir kız
Dalgınlığı sanki

İçimde ne kadar acemi
Korkudan ürkmüş kabarmış hamur gibi
Dağların heybeti-

Artık beyazlamadan dökülecek saçlarım
Ufukta kaynıyor
Dünyanın bütün karlı dağlarının iptali


III /Kanat Açarken/
-Acemi nerdesin sen
-...Arada...
Aralıksız ve süresiz
Bir ilk yağmur gibi

İşte söyledim
Söyledim sözde öldüm
İlk sözdeyim ben ilk sözde
Toprak ve buğur incelten nefeste

-Ne zaman uyudum ben
-Hiç uyumadın ki
Ölüm gibi katıksız bir öpüşle

Hep arada mıydın sen...
Bak yeni dünyada yetti
Çalı dibinde kara pirinç
Asla pirimiz değildi oysa
Ekini ateşe verenlerin
Kalleş ve ölçüsüz ölçü birimi inç

Haydi acemi aç kanatlarını
Ve uç alabildiğince ince sözlerinle

Gökyüzü tamamdır kanatlarından eksilenle
Asla söyleme

IV/Göç Hazırlığı/ 

-Al işte cesedini canımı ver 

Acemiydim, topladım denklerimi 
Toparladım sonra o büyük anlaşılmaz denklemi 
Aşk ölüme karşılık gelendi; toparladım büyük bir ciddiyetle cesedimi 

Camdan sırlanmış aynayı tutan 
Usul bir güz esintisi gibi kayıtsız kalbim 
Durmadan atıyordu sanki varmış gibi 
Al işte al, cesedini canımı ver 

Bir türlü bitmiyor temizliği 
Kalem yazmaya başladıktan beri 

V/Kurban/ 

Hemen alırım güzelim 
Sen bir gülüversen 
Sektirmem hiç 
Kalbim hazır müşteri 

Kağıtta değil-sarı kızıl ve siyah 
Kalemin içindedir kader 
Büyük kurbandır ismim; yeter 
Ve yakışır güzelliğime: gülü ver 

/Korkma unutmam; gülün 
Kırmızısında gizlenen acıyı/

Bir bilsen... 
Gölgesinden bile tedirgin bir yalnızım ben 
Ruhum ki uykusu derin bedenimden 
Şikayet edemeyecek kadar elemli 

İsmime bağışla beni 
Beni ismime bağışla 
Aradaki muazzam farka 
Bağışla beni beni bağışla 

VI-Keşif ve veda 

Güzelimsen keşke bilmesen 
Kaç kez dibe vurdum ben 
En az iki, üçüncüden kılpayı 
Kurtuldum bile diyemem 

/Unutmadım 
İçimdeki siyah aynada patlayan 
Gülümseyişindeki ışıltıyı/ 

Şöyle bir kurulup dünyanın kıyısına 
Dışıma çekmeliyim siyahları, hani 
Bir de mapushane çayı olsa yanında 
Söyleyeceğim son sözlerimi usulca 

Hem bak artık kazmayacağım 
Yoruldum güzelim kendime mezar 
Sizlere ince dizeler yok yazmayacağım 
Kör cahilim ben; bulduğum inciye etmeyin nazar

İşte bakın! "Rabbim ben seni bilemem 
Öylesine acemiyim, sensin kendini bende bilen" 

Son dizelerini okudunuz şiirin 
Ben Hüseyin Atlansoy nisan altmışiki 
Haydi...Allahaısmarladık 
Kalbinize bir kez olsun bakın sizin mi? 

Hüseyin Atlansoy



İkinci Şart

1.
Tanrı antiaging'e karşıdır ben de karşıyım
şiiri söz vermek diye tanımlamışım

"önce söz ver bu sözü tutmayacağına
can vermeden önceki son kucaklaşma
insan nasıl alıkoyacak bundan kendini
bir düşün bunu''

2.
banka memurelerinin yemek arasında fırsat bulup
ağladıkları günler
provizyon yaparlardı ücretsiz
iyi espri karşılığı sıcak yemek, akmayan çatı
türk ticaret bankasında bulunmak iyidir
paran vardır ve türksündür
ikisi de o sıralar işe yarar şeylerdir

3.
o kadar gençsin ki, ölmen üzecek melekleri
sıkıcı bir tarih projesi olarak devam edecek her şey
o kadar şairsin ki, ölürsen trenler çalışmayacak
ertesi sabahın güneşi isteksizce parlayacak şehrin
üstünde, sevgilin
bekaret yemini edecek, baban mendilini sıkacak arka
bahçede
o kadar sensin ki,
sessizce düşünürken
"gemide isyan!''diye bağıracak birisi; kesin bağırır
sadece baban yapar kesin yapar dediğin şeyi
ama ölmemişsin ve yerine ölen için emaneten
efendi bir adam karakteri edineceksin

4.
sevgilin sana güvenip sarışın olmuş
bir erkek bir kız, bir ev bir araba

5.
"ben meleğe inanırım'' şarkısının tam sırasıdır
"inanmazsınız!''
omuzdan kavrar bir el, sakince razı olduğunuz sonu
değiştirir
kurgu sanatı böyle bir şey midir?
henry ford fabrikalarında herkese bir araba iki kaza üretilir.

Osman Konuk

Yağmur

Vâreden’in adıyla insanlığa inen Nûr
Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından
Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur
Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
Rahmet vadilerinden boşanır âb-ı hayat
En müstesna doğuşa hâmiledir kâinat

Yıllardır boz bulanık suları yudumladım
Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Hasretin alev alev içime bir ân düştü
Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü
Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde
Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü

İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi’nin

Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla
Mehtâbını düşlerken o mühür sahibinin
Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla
Evlerin anasına dikilir yeşil bayrak
Yeryüzü âvâredir, yapayalnız ve kurak

Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım
Heyula, bir ağ gibi ördü rüyalarımı
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım

Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü
Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü
Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü

Bir güzide mektuptur, çağların ötesinden
Ulaşır intizârın yaldızlı sabahına
Yayılır o en büyük muştu, pazartesinden
Beyazlık dokunmuştur gecenin siyahına
Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin
Sükûtu yâr, sevinci dualar kadar derin

Çâresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım
Bir cezîr yaşadım ki, yaşanmamış, mazide
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım

Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü
Yarılan göğsümüzden umutlar bîcan düştü
Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin
En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü

Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan
Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar
Mutluluk nağmeleri işitirler Hira’dan
Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar
Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri
Paramparça, ateşler şahının hayalleri

Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım
O mücellâ çehreni izleseydim ebedî
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü
Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü
Katil sinekler deldi hicabın perdesini
İstiklâl boşluğunda arılan nâdân düştü

Dolaşan ben olsaydım Sâve1 nin damarında
Tablosunu yapardım yıkılan her kulenin
Ebedî aşka giden esrarlı yollarında
Senden bir kıvılcımın, süreyyâ bir şulenin
Tarasaydım bengisu fışkıran kâkülünü
On asırlık ocağın savururdum külünü

Bazen kendine âşık deli bir fırtınaydım
Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
Mazluma sürgün evi; zâlime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara
Bir belâ tünelinde ağır imtihan düştü

Bâdiye yaylasında koklasaydım izini
Kefenimi biçseydi Ebvâ’da esen rüzgâr
Seninle yıkasaydım acılar dehlizini
Ne kaderi suçlamak kalırdı, ne intihar
Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya
Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya

Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım
Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu
Bahîra’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

Haritanın en beyaz noktasına kan düştü
Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü
Mahkûmlar yargılıyor; hâkimler mahkûm şimdi
Hakların temeline sanki bir volkan düştü

Firâkınla kavrulur çölde kum taneleri
Ahuların içinde sevdan akkor gibidir
Erdemin, bereketin doldurur haneleri
Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir
Şemsiyesi altında yürürsün bulutların
Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların

Devlerin esrarını aynalara sorsaydım
Çözülürdü zihnimde buzlamış düşünceler
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü
İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü
Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer
Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü

Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini
Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir
Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini
Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir
Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından
Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından

Madenî arzuların ardında seyre daldım
Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım

Şehirler kâbus dolu; köylere duman düştü
Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü
Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayalî
Hazîndir ki, dertleri aşmaya umman düştü

Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır
Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur
Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır
Sesini duymayanlar girdabında boğulur
Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenîn
Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin

Saatlerin ardında hep kendimi aradım
Bir melal zincirine takıldı parmaklarım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü
Sensiz, kıtalar boyu uzayan vatan düştü
Bir kölelik ruhuna mahkûm olunca gönül
Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü

Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde
Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay
Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde
Sümeyrâ’yı arıyor her damlada bir saray
Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin
Mekânın fırçasında solmayan resim senin

Yağmur, bir gün elimi ellerinde bulsaydım
Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü
Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü
İniltiler geliyor doğudan ve batıdan
Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü

Islaklığı sanadır ahimin, efgânımın
İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler
Sendendir eskimeyen cevheri efkârımın
Nazarın ok misali karanlıkları deler
Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin
Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin

Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım
Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü
Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü
Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün
Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü

Nefesinle yeniden çizilecek desenler
Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek
Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
Anneler çocuklara hep seni içirecek
Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin
Sana mü’mindir sema; sana muhtaçtır zemin

Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

Kardeşler arasına heyhat, sû-i zan düştü
Zedelendi sağduyu; körleşen iz’ân düştü
Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
İnsanlık bahçemize sensizlik hazân düştü

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahîra’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

Nurullah Genç

Mevlâna Yusuf Ninnisi


Adına diyorlar
''Hoşgeldin bebek"

Bir göl uykusu gözlerinde
Melekler geçiyor sularından gülümseyerek
Melekler ninnilerle, ilahilerle, çiçeklerle
Hayy diyorlar ya hû! Hayy ya
Göğsünden uçuşan kuşlara bakıp bakıp
Sen de gülüyorsun içindeki Allah 'a
Bir gülsün oğul, lahuti kokum, ipekten rüyâ:

"Gül olanın aslı güldür
Peygamberin nesli güldür
Girdim şahın bahçesine
Cümlesi güldür, gül..."

Ruhumun kapılarında bahar-- gül mevsimi
Ruhumun kapılarında yağmur-- sonsuzluğa değin
Bir şiir gibi pencerenin önünde serçeler, söğütler, iğde ağaçları
Bir şiir gibisin teninde cennet kokusu
Yusuf desem şehlâ: gözlerle güzelliğe bakıyorlar
Kırk Kızlar Türbesi 'ne gidip dua ediyorlar
Mevlâna desem sevgiyi anlıyorlar - yürekteki gizli niyeti
Gök çocuğum benim, tecelliğim, rabbimin güzel emaneti.

"Asmasında gül dalları
Kovanında gül balları
Ağacında gül halleri
Selvi çınarı güldür, gül... "

Nasıl sevinç bu Allah'ım, ibadet hışırtısı sanki
Toprakta aşkın çiğ sesi, göveren ışıltısı mayısın
Rüzgar eser, dağlarda sadece kar izi var - yürür bahar
Her şey kıpır kıpır, artık evimiz-barkımız çiçek tarlası
Gecelerde ve gündüzlerde bir türküdür doğuşun - söylenir
Öpüldükçe kalbimin ceylan gözlü sevdası
Sevdiğim sürmelim ırmak çocuğum benim

''Gülden terazi yaparlar
Gül ile gülü tartarlar
Gül alırlar, gül satarlar
Çarşı pazarı güldür, gül..."

İsmail Karakurt





Âdem’in Yalnızlığı

Yedi Gece

Birinci Gece

I.

Ve ilk ayet indi.
Ve gece Allah’ın katındadır artık.
Ve taşlar
Ejderhanın ağzından dökülerek Kurdular şehri.
Karanlık insanın karanlığından öteydi.
Lavların ve duanın bilgisi
Açtı sokakları Ve binyılların acısı ve isteği Yaşanır oldu.
Çocukların uzayından söz ettim ona
Çocuklukta Allah’a ait olan yüzlerin
Nasıl karıştığından.
Hepimiz bir yüz oluştururuz kardeşlerimiz
Ve arkadaşlarımızla
Buna Allah ve melekler dahildir.
Çocukluğun uzayı
Sokaklarını şehrin
Sadece tanıdık kılmaz
Aşka yaklaştırır.
Benim 1001 gecem
Onun yüzü ve sonsuzluk arasında
Gidip gelirken
Kelimelerin olmadı sadece.
Daha bin’e çok var dedi o
Bu yüzden giderken
Sonsuzluğun benden aldığı
Bakışı tekrarladı.
Dünyadaydık Bir avlunun
Güllerin kıyısında.
Bahçede bir kaplan gördüm
Bütün gece uyutmadı beni o kaplan
Dedi biri.
Ağaçların gövdelerinden tırmanan bir ruh
Burçları geçerek gösterdi bana
Çizgileri karışmış yine.

II.

Ve ilk ayet indi.
O gece olacak ve Tanrı’ya armağan Edilecek olan yarım bırakıldı.
Çünkü kadınlar dua etmediler bizim için
Çünkü ruh çırılçıplaktı.
İnsandan kuvvetlisi yok dedi yıkılmış Bir adam.
Geçmişe açılmış bir gökyüzünün Üzerinden bakarak.
Ne zalimler, ne mazlumlar. Kadir gecesinde.
Ve ilk ayet indi Ve şehir uyandı
Ve şehir daha çok Daha çok açıldı
Ve göğsünün içinde çarpan kalp
Çocukluğumuzun uzayında benden alınan belki.
O kalp

III.

İlk ayet inerken
Aramızda durmakla
Senden çıkıp bana duyurmakla varlığını
Bölünmüş uzamı tamamladı.
ilk ayet inerken Emri duydum Ve sesleri
Aynı gökyüzünü paylaşmakla sınırlanmayan isteği.
Onların nasıl öleceklerine iyi bakın Dedi biri.
Kendi ölümünü çoktan kabullenmiş Uzayan dilleri
Ve geçmişin günahlarıyla Şehrin siyahlığına eklenen.
Ve sen
Kaya diplerinden akan suların Sırrını açtın bana.
Tıpkı o kalbi o göğüsten çıkarıp Bana verdiğin gibi.

İkinci Gece

I.

Duasını yürürken eden bir kadın
Her yolu Tanrı’ya kavuşturuyor.
Ve bir adam
İnsandan kavimi yok varlıkların diyor
Çökmüş omuzları Ve bitmiş hayatıyla.
Çın diyor bir demir Başka seslere karışıyor.
Çok önce erkeklerin dünyasını ayıran duvarlar
Acıda birleşince
Gökyüzü açılmış önlerinde.
O gökyüzü ki özlenenden fazla
Ama özlenen olmamış gerçekten.
Sana bakarken çocukluğun uzamını hatırladım.
Çocukluğun kendine ait uzayında Yüzümüz Tanrı’ya aittir.
Bu yüzden arkadaşlarımız Birlikte büyüdüğümüz kardeşler
Benzeriz birbirimize Ve o biri hep taşınır bizde.
Öyle oldu
Senin yüzün biriken her şeyi açıkladı.
Ataların izlerini
Çocukluk oyunlarının doğmuş
Doğmamış tüm acılarını iştahını Toparladı.
Şehri kuran taşların siyahlığını anlattın sen
Ateşini şehrin bir ejderhanın yaktığını.
Bir soluk
Ejderha
Siyah taşlar
Hepsi senden başladı.
Ve yeraltında sular
Müslümanlığın kırk günü
Ve gecesi kadir olan insanların
Hepsi hepsi avuçlarını açtı
Ve Allah’a yürüdü.
Sonra süpürdüler avluyu
Kürtçe konuştular Duaları Kürtçe sürdü.
Bir kadın mahcubiyetle
Kollarımın cehenneminden söz etti ‘bendeki siyah örtüyü al’ dedi
Al bendeki siyah örtüyü Yanma sen…

Bejan Matur

05 Ocak 2022

Yeniden Doğuş

Ağır, yorgun titreyişiyle 
bir başka yitik alevin, 
yavaşça çözülüp yok oluşuyla 
artık uzak aşkımın 
(gene de kanatlandırmıştı beni 
dünya üzerinde yükselmem için 
ve pek çok tatlı ve gizli şey 
söylemişti kulağıma, 
yo, daha derine, yaşayan yüreğime, 
tatlı, heyecanlı şeyler, 
kimsenin asla bilmeyeceği, 
bir daha asla söze dökemeyeceğim), 
bütün düşlerimin amansız çözülüşüyle, 
ölüşüyle başka bir yanılsamanın; 
geri döner ruhuma tekdüze ritmi bir zamanların, 
korkunç, hep aynı yaşam 
ve saldırısı yararsız düşüncelerin, 
bitimsiz külrengi arzulayışım 
ortasında dünya gösterisinin, 
hep aynı 
ama öyle gizemli ve korkunç ki 
sevinçleri ve acılarıyla, 
gözlerini yumdurup içine döndürür insanı, 
ani bir uğultuyla sanki 
beyinde yankılanan. 
   Ama böylesine boş ve hüzünlü yaşamda, 
çok önceleri dağılmışken o güzel, sakin hayal, 
yeniden yakalar beni kimi zaman, 
vahşice sökün ederek, 
arzulu kıvranışlar, 
delice boğuntular, 
yakıcı, birden 
açılan eski yaralar gibi 
şiddetli bir çarpışla, 
kesik ve öfkeli kanatları 
büyük bir düşün, yaşadığım 
ne olduğunu
tam anlamadan. 
   Arzulayış bütün kadınları, sokaktan geçen, 
bir yüzü, güzel bir bedeni, 
tensel bir ateş kanımda uğuldayan. 
   Dalgın, izlerim geçen kadınları 
ve her defasında bıraktığımı sanırım 
yolları üzerine, 
öylesine ılık ve güzel kokan, 
parçalanmış etim ve kanımdan canlı bir özlemi. 
   Hepsi geçiverir yanımdan ve sonra, 
yitip giderler sonsuza dek. 
   Kıskanışım görkemli aşk intiharlarını, 
son çılgın sarılmanın kanla kaplandığı, 
göz alıcı, kırmızı 
ve kana bulandığı yastıklar ve tabancanın 
ve her şeyin sanki yüceldiği, 
sarsılıp uğultuyla 
ve kararsız gözlerin öldüğü 
gözlerinde o kaygısız yüzün, şimdiden soğumakta olan, 
ağız umutsuzca 
o ağzı ararken, hâlâ taptığı. 
   Delice arzum kahramanca bir eylem için: 
Dünyanın üzerine yükselip onunla 
içime kapanabileyim, mağrur, 
en azından hareketlerimle yatışısın,
utkulu bir anda, 
o ateş, yüreğimi boğan 
ve sustuğunda benim için daha korkunç olan. 
   Benliğimi saran yüceliş karşısında her büyük eserin, 
her engin ve dev gösterinin, 
büyük bir istasyon karşısında, 
üzerinde denize uzanan bir rıhtımın, 
çok büyük gemilerin arasında 
ve belirgin gücü arasında bucurgatların, 
uğultuların, antenlerin, 
sonsuzluğa uzanan. 
   Ama bu zavallı, sancılı alevlerin ardından,
şiddetli kıskançlıkların ve aşk özlemlerinin, 
utkulu yücelmelerin ardından, 
çaresiz, her zaman, 
bir darbe gibi, olanca gücümü tüketen, 
ama korkunç bir acıyla 
beni ürperten; 
içimi yakıp yüreğimi sızlatır 
ani bilinci içimdeki illetin, 
bilinci ruhumdaki çaresizliğin, 
korkunç çaresizliğin, 
özü bezginlik ve bıkkınlık, 
ödlekçe acizlik 
ve umutsuzluk olan.
   Ve bazen ani bir düşünceyle bu dehşet çöker üzerime, 
ünlü bir kitapla,
yüceltirken kendimi yüce ruhunda 
bir şairin, 
o zaman birden ruhumu parçalar 
yüreğimi boğar 
her güzel meltem, 
buz keser içimdeki her alev 
ve ben pek yüce bir anda, çevreme bakarım, 
artık kanım çekilip damarlarımda, 
alev alev yanaklarımla solgun, 
gözyaşıyla yüklü hissederek kendimi, 
dayak yemiş bir çocuk gibi, 
ama büyük bir yalnızlık içinde, 
beni sessiz kılıp her isyanıma ket vuran, 
bir sancının uyuşukluğuyla sanki, 
dinsel bir durgunluğun, 
dile gelmez acıyla yüklü, 
acımasızca ruhumu ezen, 
ama derin bir sessizlik içinde. 
   Ama sonra hemen kalkarım ve bedenim kıvranır, 
ürperir, sarsılarak 
dizginsiz hareketlerle 
ve büyük haykırışlar dolar boğazıma,
göğsümü sarsar parçalarcasına,
sakınımsız ve acı çekerim 
korkunç acı çekerim, 
umudum olmadan, 
yiterek engin yıkımımda. 
   Ve intihar düşüncesi de, 
geçmişte bana gülümseyen, 
kaldıramaz artık o taşı yüreğimden, 
acı çekerim, korkunç acılar. 
   Sonra, daha tedirgin ve alçalmış, 
acı çekerek, 
uğultulu bir dinginlikle, 
eski tekdüze ritmime dönerim, 
korkunç hayata, hep aynı olan 
ve eziciliğine yararsız düşüncelerin, 
bitmek bilmez külrengi yanıp tutuşmalarıma, 
artık hiçbir şey görmeden, hiçbir şey duymadan, 
umutsuz yankısı dışında 
büyük yıkımımın. 
   Ve yollarda dolaşırım,
sessizce, 
yalnız 
ve artık hiçbir şey sarsmaz beni 
ve soğukluğumu duyarım ama hiç yararı olmaz 
çünkü yüreğimdeki tek şey özlemdir 
yitirdiklerime duyduğum, 
ruhumdaki çaresizlik yüzünden, 
korkunç çaresizlik, özü bezginlik ve bıkkınlık 
ve umutsuzluk olan. 
   Ve böyle dönerim seyretmeye dünya gösterisini, 
hep ama hep aynı gösteri.
   Yaşam, korkunç yaşam, 
sen ki yakıcı bir acıyla sarsardın beni 
ve altüst ederdin yüreğimde 
kanımın her damlasını, 
dile gelmez bir dolulukla, 
sen ki rengimi değiştirirdin, sesimi, hatta hareketlerimi 
her hafif belirişinde 
derin gözlerinin, 
koyu, karanlık,
dalgın 
solgun hüzünlü yüzde 
altında küçük sarı bulutun, 
bedeni gibi narin, 
uçucu yumuşak saçların: 
Yaşam, düşsel yaşam 
niçin söndün 
böyle yüreğimde? 

[17 Ağustos 1927]

Cesare Pevese
Çeviri: Kemal Atakay