08 Ocak 2023

AŞKLAR İÇİNDE

Denizin en az yeri bir köpüğü başlatıyor 
Yürüyorum kumların çakılların yanı sıra 
Yüreğimde bir sancı
keskin bir akasya kokusundan 
Avuçlarımda bir yanma 
Büyüyen bir ürpertiyim sanki,
kayıp gidiyorum üstünde sabahın 
Oldu olacak 
Eğilip bir taş alıyorum yerden,
fırlatıyorum denize 
Ufacık bir gülüş geçiyor suyun üzerinden 
Bir çocuğun gülüşü gibi 
Aşkların, nice aşkların ayrılık günü gibi 
Bir sokağın ucunda kaybolup solan 
Daha çok solan,
aşkların solgunluğu suyun üzerinde 
Korularda yoğun bir erguvan sisi. 

Hisarlı balıkçı ağlarını ayıklıyor 
Ağları pembeden hüzne giden 
Dip sularında mercanlar gibi koyulaşan 
Kirpiksiz gözleri böyle daha güzel 
Çil basmış yüzünü bütün 
Parmakları capcanlı, pavuryalar gibi 
Merhaba, desem bir kucak balık atacak önüme 
Biliyorum atacak 
Böyledir memleketimin yoksul halkı 
Bir onlarda rastladım bu cömertliğe 
İstavritler kıpır kıpır dibinde sandalının 
Balık dedin mi, oynamaz gözleri hiçbirinin,
tertemiz bir resim gibi 
bakarlar insana 
Günlerce bakarlar,
bıraksan yıllarca bakarlar belki 
Gözlerin gibi senin, yıllardır unutamadığım 
Ve bu yüzden olacak
düşünmedim şimdiye kadar
bir balığın ölebileceğini. 

Hızar sesleri geliyor yakından,
güneşin döndüğünü görüyorum 
Çınar yapraklarının arasında yeşil yeşil 
Yeşille sarı birlikte dönüyor 
Denize düşüyorlar kırıla kırıla 
Bir örtü oluyor düşündüğüm her şey
denizin ve asfalt yolun üstünde 
Gözyaşları bir örtü, onurla cesaret bir örtü 
Senin upuzun gövden - kapkara saçlarınla - 
Daha da uzun şimdi bir örtü olarak 
Denizin kıvrımlarında aşka hazırlanıyor 
Göğe düğmeler gibi yapışmış kirazların altında 
Yıllar var ki unuttuğumu sanırdım bu örtüyü ben 
Sevgiyi bilmezdin de ondan,
sevişmeyi bilirdin yalnızca 
Birtakım sözler de bilirdin,
niye saklamalı, en ustalıklı sözlerdi onlar. 
Ama bak 
Kaybolup giderdi herbiri,
karşılaştılar mı bir yerde şiirle 
Aslına bakarsan
en güzel aldanmaları yaşadık seninle biz 
Hatırlıyorum da öyle. 

Tepelerde otlar yakmışlar,
kuzular dolaşıyor dumanların arasında 
Bir kızla oğlan geçiyor,
birbirilerine iyice sarılmışlar 
Kızın ağzında ince bir dal parçası
Dalın ucunda bir tomurcuk,
ağzıyla, dudaklarıyla beslemiş sanki onu 
Öylesine bilmek istiyorum ki ne konuştuklarını,
ama duymaktan korkuyorum gene de 
Söyle, en son nerde görmüştüm seni 
Böyle dumanlar vardı gözlerinde,
boynunda bir de 
Şimdi gene var 
Bileklerinde, bileklerinin renginde 
Dudaklarında, dudaklarının 
Gözlerinin dolar gibi olması renginde ve 
Yorgunsan bir kıyı kahvesinde dinlenirkenki 
Üşüdüğün, başını omzuma koyduğun,
sonra elele 
Bir aşkı yaşamak,
bir aşkın bilinmesinden bambaşka değil miydi 
Ve bu ikisini ayıran duman,
yani bir aşkı bizim yapan 
Bu dumanların hepsi gibi varsın şimdi de 
Acele etme, yoksun belki 
Ben herşeyin bir bir yok olmasına
o kadar alıştım ki 
Ve her şeyin bir bir varolmasına
o kadar alışacağım ki 
Bilirsin neler için çarpmıyor bir yürek. 

Küçüksu çayırını şantiye yapmışlar 
İşçiler beton döküyor,
demir eğiyor, zift kaynatıyor 
Vakit öğleyi geçti çoktan,
yemeklerini yemiş olmalılar 
Coca-Cola’ya doğrayıp ekmeklerini 
İşçilerimiz, yarını kuracak olan işçilerimiz 
Ben görür müyüm bilmem,
ama kuracaklar mutlaka 
Coşkuyla çakacaklar her çiviyi,
türkülerle dökecekler betonu 
Ve onlar 
Onlar, diyorum sadece 
Bir yolculukta karşılıklı konuşan adamların 
Parmak uçlarındaki sigaralar gibi şaşkın 
Bilmeden ne yapacaklarını 
Anlayacaklar ne kadar güçsüz 
Ne kadar zavallı olduklarını 
Vakit öğleyi geçti çoktan. 

Bir tanker geçiyor şimdi de
tam akıntının ortasından 
Baştanbaşa gül rengi 
Kimseler görünmüyor içinde 
Neden görünmüyor, bilmiyorum 
Yolcu uçaklarına, yük kamyonlarına,
fabrikalara petrol taşıyor 
Tanklara, savaş gemilerine, roketlere de 
Yılların, yüzyılların 
Bitmeyen vahşetini ateşlemek için 
Sanki bu yüzden
kimseler görünmüyor ortalıkta,
utançlarından 
Utancı bilerek yaşamak korkunç 
Daha korkuncu da var:
utancı bilerekten yaşatmak 
Gördük hepsini işte, daha da görüyoruz. 

Pembeye dönük bir aydınlık,
yağıyor usul usul 
Bir poyraz çıktı hafiften,
kuzeye çevrildi teknelerin burnu 
Ve güneş kaydıkça kayıyor batıya doğru,
birazdan kan kırmızı bir gök buğulanacak 
Birazdan kan kırmızı
bir akşam yağmuru da dökülebilir 
Neler neler olabilir birazdan 
Bir uçak geçiyor yaldızdan bir iz birakarak 
İçindeki mutlu yüzleri düşünüyorum 
Bir hüzün basıyor gene, ne kadar istemesem de 
Çabuk geçiyor 
Nerede okumuştum, hatırlamıyorum şimdi,
biri mi anlatmıştı yoksa 
Mahpusunu kıskanan bir gardiyanı 
Ve düşün sevgilim,
mahpusunu kıskanan bir gardiyan düşün 
Ne kadar acı bunlar 
Kıskanıyorlar hepimizi ve kıskanacaklar 
Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak 
Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir 
Birazdan akşam olacak sevgilim 
Bütün heybetiyle akşam olacak 
Sevgilim, diyorum,
oysa kimsecikler yok yanımda 
Bilmiyorum kime sevgilim dediğimi 
Bildiğim bir şey varsa 
O kadar yeni bir anlamda
söylüyorum ki bu kelimeyi 
Unutup birden zamanı ve yeri 
Onunla bir günü kutluyorum coşarak 
Onunla bir günü kutluyoruz sanki...


Edip Cansever

BABAMIN CESEDİYLE UYKUYA DALAN ANNEMİN HİKAYESİ

babamdan bir tokat yemeden büyüdüm ben
belki sebebi budur banknotları karalamamın 
hep aynı saatlerde farklı semtlerde 
en az üç kişiye randevu vermemin 
belki sebebi de budur 
kaba bir irkintiyle uyanırdım çocukken 
homurdanan bir erkek sesinden yoksun 
annemin her sabah yatağında bir erkek cesediyle
kavgasız ve barışçıl uyanmasından bıkmıştım 
şu silik ağıtından nefret ederdim en çok 
"hem anne hem baba oldum derdi evlatlarıma".

bana iyileşmez bir aşk sunan 
sürekli sevgilim sandığım kızı 
Kuran'ın yapraklarına sardığımda 
henüz on beş yaşındaydım 
sürekli sevdiğimi sandığım kızdan 
bana arta kalan bir aşk yarası hocalığıydı 
bir de eğretiliğimi azdıran uyumsuzluğum

ben aslında büyürdüm aylaklığım büyürdü 
büyürdü pelerine sarılmış kadınların elleri 
kirim pervasızca büyürdü 
belki ben de gençliğimde 
sıkılmış yumruklarımla sloganlar atar 
miskinliğini ellerdim uyuşuk halkların
belki ben de annemi oğulları darağacı görmüş şanslı kadınların arasına katardım
peşime polisleri takar
talan ederdim özenerek kurulmuş bir sofrayı 
ben aslında büyürdüm

yaşamak düşseydi bunca insandan payıma vebasından kurtulsaydım çocukluğumun bir de

Bülent Parlak 

GECE YAĞAN SESSİZ YAĞMUR

gece sessiz düş soğuk delikanlı uyuyor 
ayın aydınlığıyla ürperiyor uykusuz gözleri 
alnına akıyor perçemi su inceliğinde 
eşya da kımıldayacak yüreği gibi 
saatinden bir kuş çıkıp geceyi bildirse

adını unuttuğum sevgili arkadaşım 
bu şiir tutkuyla yazdırıyor kendini 
gece bir yağmur olmuş yayılıyor yüzüme

saçları azalıyor yüreğinden su içmemiş gibi 
gergin ağzı düşlerinin yıkandığı bir ırmak 
defterinde resimler solgun yüzler geçidi 
kimlikleri okunmaz elyazısıyla ıssız 
gecenin içinde karartılmış deniz feneri

uzun uykulardan birazdan 
gecikmiş bir düşü uyuyacağım 
sorgusuz belleksiz yazısız 
olur mu olmaz mı bir lacivert düşü 
hiç kimseye yolu anlatmayacağım 
kentin ortasındaki çan kulesini de 
beyaz bir uyku gibi üstüme 
evlerin arasından yağan kar da yok artık 
tütünümü şiirlerimi bir bavula doldurur gibi 
sevinci de yüreğime gömdüm 
kaldıysa bir anılar kalmıştır 
uçuşan bir sessizlik gibi benden geriye

acısı yalnızlıktan el alan bir ülkeye sürülmüş
geceyle eriyen içli şarkılarda geziniyor sesi 
kederi durdukça koyulaşan şarabının son rengi
yüzünün yumuşak çizgilerinde boyveren bir derinlik
binlerce aldanışın ağır sularında deneniyor 
her şeyin bir anlamı olsun adını koyun 
uğultunun adını koyun çürüyen görkem olsun
özgürlük deyin gevşetilmiş yürek bağlarına 
bir dokunuşla bozulurken gizi eski aşkların 
kadınların parlatılmış göğüslerinde yalana inciler 
temiz sular irinlerden bulanmaz çekinmeyin 
kuzgunlar üleşirken her yerde çocuk ölülerini 
okunmuş kitapların acısı anımsansın yeniden 
her harften bir yara doğuran gece bilinsin

kimliğim yanımda gözyaşlarım da 
ne adım yazılı ne çocukluğum 
gençliğimse benden biraz ötede 
kesiksiz uyuyan taşralı bir yolcuyum

şiiri gençliğinin geniş sokaklarından 
odalara dolanan rüzgârların yaralı sesi 
uykuları gün günden gözlerinin kıyısında 
karanlığı çoğaltan kanlı düşler birikintisi

gözyaşlarım kimliğimin tanığı ablam öldü 
koşar gibi duraklar gibi ağlar gibi 
adı yüreğimde kök sürer gibi birden 
nehre çiçek atacağım ablam öldü 
artık her gece beşinci kattan düşen 
kristal bir kadeh inceliği kaldırımlarda 
ölüm kadar anlamlı bir suskunluğu seçti 
ablam yaşarken de kırılgandı inceydi

gecesi karşılıksız bir mektup gibi sessiz 
ölü bir ozandan söz edercesine saygılı 
susuyor ince ince geceyle konuşuyor 
sevgilisi tütsülenmiş kitap ölüleri 
şarkısını dilsizler korosu seslendiriyor 
geceyarısı kentin kimsesiz sokaklarında

ablam yoksul çocukların söylediği 
karlı dağ şarkılarında göğe çıkıyor 
ve durup geçmişle gelecek arasında 
pırıltılı inciler döküyor kara gözleri

rengi yok gecenin rengi yok 
karanlık kara değil ölüme açılan boşluk 
beşinci katın balkonundan eski bir büyü gibi 
çıkıp rengi alınmış gökyüzüne gülümsüyor

1981

Haydar Ergülen 

"MUTLU EVLİLİK"

            mutlu evlilik vardır dünyada

karımın gözleri bal rengi saçları perma
ben izin verdim güvercinim öyle güzel ki
biz sade yurttaşlarız bayım şimdi olduğu gibi
bir saçın haylaz tellerine takarız mutluluğu

karım bir melek gibi düş inceliğinde
uzun uzun susar yıllarca konuşmuş gibi
pullarım yıldız yıldız oynaşırken içinde
susar ela gözlerinde engin bir su derinliği
düşerim gölgesiz denizlere eririm sanki

bilmenizi isterim ki sayın görüşmeci
tek ve kesin bir yanıtımız var bizim
soruşturmalara dünyaya geleceğe
mutluluk yüzümüzün olağan rengi
namuslu ve kurallar çizgisinde insanlarız
yargı evindeymişiz gibi yanıtlayacağız sizi

özgürüz üstelik ciddi bir iştir özgürlük
paranın dolaşıma girmesiyle başlar tarihi
dolaşık özgürlüğün işe yarar bir bölümü de
kıvrılıp süzülerek girmekte cebimize
ah kutsal kardeşliğiniz dünya durdukça dursun
ey çağlayarak dökülen ulu para ırmakları
ey hür dünya gibi dalımıza konan özgürlük

tarih deyince ortak geçmişimizi anımsıyorum
kadınlar kanları pahasına yazarlar tarihi
karımın tarihi yoktu kanı dökülünceye değin
karımın yaşı üç gülmeyin üç yıldır evliyiz
üç yıldır iç ve dış düşmanlara karşı
biz kipiyle konuşmanın sevinci içindeyiz

nasıl politik olmayız her şey politik
güncel politika tartışmalarına girmeyiz
seçimlerde oyumuzu atarız en iyisi demokrasi
gündemimizde varsa yoksa aile politikası
seçimsiz kavgasız saygılı sessiz

geceleri koruyucular alırız yurttaşlık gereği
güzel göğüslerimiz geniş omuzlarımızla uyum içindeyiz
yunan tanrıları gibi çılgınca sevişiriz
çocuklar doğururuz zümrüt gözlü bol kirpikli

ruhumuzun aynası kitaplar duvarları süslüyor
hayran gözlerimizi okşamakta boydan boya renkleri
bu kitabın rengi ne hoş filizi yeşil
sana bu renk bir kazak örmeliyim kocacım
trajik bir roman mı okuyorsun demek kış geldi
ilk kar düşmeden koyu giysilere bürünmeli

mektuplar ailemizin gizli tarihi
deli bir kan akıyor ilk mektuplarda
‘seni alamazsam öldürürüm kendimi’
bunu görmenizi istemezdim kişiye özel
‘seni soyunuk çekecek bir çekici olsaydı
yokluğunda hiç duymazdım özlemini’
mektuplar çocuk biraz çapkın çokca tarihi
‘öyle mutluyum ki seninle bi yağmurumuz eksik
sustuğumuzda şöyle inceden çiseleyen
ilk sinemaların kaçamak öpüşlerin yağmuru’

aile fotoğrafları kuşaklar boyu kalacak belge
benim saçlarım ortadan ayrık karımınkiler perma
bakın şu gülüşün eskimezliğine tarih gelse bozamaz
burda kuğulu parktayız önümüzde kuğular
ha kuğunun boynu ha karımın inceliği
bense bir sığınak gibi olduğum yerde
karım pembe bir gül gibi ilişmiş göğsüme
bunlar karımın elleri güzel elleri ince
sanki sevgisini katıyor yediğimiz yemeklere
kıyıdaki tabağa uzanan benim elim
sofrayı toplarken yardım ediyorum güvercinime

açıklar mısınız neler karalıyorsunuz böyle
öznesi ölü bir kadın olan ebedi bir aşk mı
boğulmuş bir gençlik mi yatıyor karımın yüreğinde
işte bayım ömrümüz tümüyle önünüzde
gülümseyen bir fotoğraf gibi mutlu ve gerçek
son ve mutlak bir yanıt gerekecek size

dünya ölümlü dünya bu aşk bir gün bitecek
karımla ben ölüm denen sonsuzluğa düşünce…

Haydar Ergülen

Ey Hatâyî ondan özge kimseye yohdır ümid

Yazmışem bu rikanı ol yare göndermek gerek
Zar-i ahvâlim menim dildare göndermek gerek

Lâlinizden câm-ı mey bir kimseye virmek neden
Leblerin şerbetleri bimâre göndermek gerek

Kaşların mihrabına çoh secde-i şükr eylerem
Şeyh Sanan tek meni zünnâre göndermek gerek

Çün tecelli nurını görmek temenna eylerem
Şimdi Mansur’em meni bir dâre göndermek gerek

Ey Hatâyî ondan özge kimseye yohdır ümid
Nâle-i zarım menem ol yâre göndermek gerek

Hatâyî

Ey gönül kûyinde me’va kıldığun ya’ni ki ne

Ey gönül kûyinde me’va kıldığun ya’ni ki ne
İtlerin kûyinde gavga kıldığun ya’ni ki ne

Sakin olmag Kâbe-i kûyinde yeğdir dil-berün
Her gerekmez yere perva kıldığun ya’ni ki ne

Kanlu yaşımnı yüzüm üste revân idüb müdâm
Râz-ı pinhânım hüveydâ kıldığun ya’ni ki ne

Gönlini kıldın müşevveş bir tükenmez fikr ilen
Bu perişan zülfü sevda kıldığun ya’ni ki ne

Eşk-i hunin bahre döndi çeşmesinden çeşmümün
Su-be-su yaşumnı derya kıldığun ya’ni ki ne

Vechün eyyamında bu baht-ı siyahumun şehâ
Nisbetini leyl-i yelda kıldığun ya’ni ki ne

Her dem ey Leyli nigârım bendeni Mecnun teki
Vâlih ü gamgin ü şeyda kıldığun ya’ni ki ne

İstedüm kûyinde can virem şehâ tehir idüp
İnne emhalhüm rüveydâ kıldığun ya’ni ki ne

Hâk-i pâyinde meni ednâdân ednâ eyleyib
Özini âlâdan âlâ kıldığun ya’ni ki ne

Öldürem dirdün bugün danla meni çıhdun hilaf
Bilmezem imruz u ferda kıldığun ya’ni ki ne

Levh-i dilde bile teskin dapmış iken gamları
Bir dahi yanlışdan inşâ kıldığun ya’ni ki ne

Çünki rahmun yoh mezarım üstine bir daş idüb
Ey vefasız ânı tuğra kıldığun ya’ni ki ne

Gül yüzün evrakını gülşende handan eyleyüp
Bülbül-i mahzuni güya kıldığun ya’ni ki ne

Asmağ içün canumı bir kıl ilen ey nev-nihal
Serv tek kaddüni peyda kıldığun ya’ni ki ne

Çünki dilden yoh durur meylün men-i dil-hasteye
Merhaba ehlen ve swhlâ kıldığun ya’ni ki ne

Çak idüb gün tek giribanunı her dem gözine
Sûbh-dem yüzüni peyda kıldığun ya’ni ki ne

Çünki devr itmez ayağı meclis-i uşşak-arâ
Leblerin câm-ı musaffa kıldığun ya’ni ki ne

Kudretidür sâni’-i pâkin ana insan dime
Sen anı manend-i eşya kıldığun ya’ni ki ne

Leyli zülfinin hayali ışk ilen Mecnun teki
Meskenünü kûh û sahra kıldığun ya’ni ki ne

Secde kılmağçün dilersen kaşları mihrabını
Özini sen ehl-i takva kıldığun ya’ni ki ne

Validinin ma’nisin yâd eyleyib her dem-be-dem
Cahidü lafzında ifna kıldığun ya’ni ki ne

Ayağı tozında ol serv-i revanın ey gönül
Virmek içün can müheyya kılduğun ya’ni ki ne

Sidre birlen müntehaya kadrini teşbih idib
Kadrini ve't tûr-i Sina kıldığun ya’ni ki ne

İster idim kurtulam geldikçe bir bir gussadan
Gün-be-gün derdüm müsennâ kılduğun ya’ni ki ne

İşigünde bî-nevâya iltifatun kem kılub
Hüsn ilen özüni garra kıldığun ya’ni ki ne

Ey Hatayi hâk ilen yeksan olıb ol mah içün
Azm-i sevda-yı Süreyya kıldığun ya’ni ki ne

Hatâyî


07 Ocak 2023

ELBET BİR GÜN BULUŞACAĞIZ BU BÖYLE YARIM KALMAYACAK...

Her kabir yazısı ayrı bir hikaye. Dünyaya ve dünyada kalanlara iki çift lafı olan birbirine yabancı iki kişinin kabrinin yanyana gelmesi de ayrı bir hikaye:

Boşa geçiyor ömür...!! 
Sığamadık ne hayata 
Ne hayatımızdaki insanların hayatına 
Ya fazla geldik ya eksik kaldık 
Kendimize de yetemedik 
Şu koca dünyaya bile dar geldik... 
Gidenlere rahmet 
Kalanlara selamet olsun...

El Fatiha...Amin... EŞİ VE KIZI
AYŞEiLALDIMARSAK 
CELAL VE SAİMENİN ABLASIYIM 
BENİMLE MÜCADELENİZ OLDU 
AMA KALBİM BU KADAR DAYANDI 
ZİYARETTEN MAKSAT BIR DUADIR 
BU GÜN BANA İSE YARIN SANADIR

***

Bir melek geldi geçti bu dünyadan. Saf, temiz, sevgi dolu, altın kalpli, nur yüzlü bir genç. 16 yıl gelişini bekledik, 16 yıl bile yaşayamadan, hiçbir şeye doyamadan gittin. Biz de doyamadık, ne seni sevmeye ne de senin o güzel sevgine... Kısacık ömründe hayatımıza kattığın tüm güzellikler için teşekkür ederiz meleğimiz. Gidişinle tüm neşemiz ve yaşama sevincimiz bitse de, sensiz hayatımızın bir anlamı kalmasa da, her geçen gün özlemin içimizi daha çok yakıp kavursa da şunu biliyoruz ki; sen bizi cennetin en güzel bahçesinde bekliyorsun ve ELBET BİR GÜN BULUŞACAĞIZ BU BÖYLE YARIM KALMAYACAK...
Seni çok seviyoruz... Ailen

***
Çok kabristan gezdim ama böyle minyatür bir hobi bahçesi gibi dizayn edilmişine ilk defa şahit oldum. Ahşap parmaklıklarla çevrilmiş, iki yanına oturulacak mini banklar yapılmış, bir köşesine rüzgâr gülü konulmuş ve zemin çakıllarla kaplanmış. Merhum Tuncay'ın kabri toprakla tümsek haline getirilmiş, başucunda sadece isminin yazılı olduğu ahşap bir kitabe. Taburenin altına konulmuş bir Yasin kitapçığı. Ziyaretçiye, sizi bu kadar uzun süre misafir eden ev sahibine bir Yasin okumak kalıyor. Rahmet olsun.