24 Haziran 2023

TANIM VE KONUM

Aşk su alan bir tekneymiş, inandım
Su alan teknenin içinde kaldım

Abdülkadir Budak

23 Haziran 2023

Che’nin Veda Mektupları: Bazı Kereler Beni Anlayamadığınızı Sanıyorum

Che’nin Çocuklarına Veda Mektubu

Sevgili Hildacık Aleidacık Camilo Celia ve Ernesto

Eğer bu mektubu okumanız gerekirse bu sizlerin arasında olmadığımdan olacaktır. Beni zar zor hatırlayacaksınız en küçükleriniz ise hiç hatırlamayacaktır. Babanız düşündüğü gibi hareket eden bir adamdı ve kesinlikle inançlarına bağlıydı.

İyi bir devrimci olarak yetişin. Doğaya egemen olmayı olanak kılan tekniğe egemen olmak için çok çalışın. Devrimin önemli olduğunu ve bizlerin yalnız başımıza hiçbir değerimizin olmadığı hatırda tutun. Herşeyden önce de dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir kişiye karşı yapılan herhangi bir haksızlığı daima yüreğinizin en derin yerinde hissedebilin. Bu bir devrimcinin en güzel niteliğidir. Sizi ufaklıklar hep görmeyi umuyor ve kocaman kucaklıyorum.


Che’nin Fidel’e Veda Mektubu

Fidel

Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazi çabalarımın yardımını istiyor. Ben senin Küba’ya olan sorumluluğunun sana imkan vermediği şeyi yapabilirim. Ayrılmamızın zamanı geldi.

Bunu acı ve sevincin karışımıyla yaptığım bilinsin; burada benim kurucu umutlarımın en safını ve sevdiklerim arasında en sevgili olanı bırakıyorum ve beni evladı gibi kabul eden bir halkı bırakıyorum. Bu benim ruhumdan bir parça koparmaktır. Yeni savaş alanlarında bana vermiş olduğun inancı halkımın devrimci ruhunu görevlerin en kutsalı olan nerde olursa olsun emperyalizme karşı mücadele etme görevini yerine getirme duygusunu taşıyacağım.

Başka gökler altında son saatim geldiğinde benim son düşüncem bu halk ve özellikle sen olacaksın. Öğrettiklerin için ve eylemlerimin en son sonuçlarına dek sadık olmaya çalışacağım örneğin için sana teşekkür ettiğimi Devrimimizin dış politikası ile her zaman özdeşleştiğimi ve buna devam edeceğimi sonumun geldiği herhangi bir yerde Kübalı devrimci olmanın sorumluluğunu duyacağımı ve öyle davranacağımı çocuklarıma ve karıma maddi hiçbir şey bırakmadığımı ve bundan üzüntü duymadığımı aksine sevindiğimi onlar için hiçbir şey istemediğimi çünkü devletin onlara yaşama ve eğitim görmeleri için gereken her şeyi vereceğini biliyorum.

Her zaman zafere kadar!

Che’nin Ailesine Veda Mektubu

Sevgili Canlar

Bir kez daha bacaklarımın arasında Rocinante’nin kemikleri fırlamış sağrılarını hissetmeye başladım. Yine elde kalkan yollara düşüyorum.

Yaklaşık on yıl kadar önce size yine böyle bir veda mektubu yazmıştım. Hatırladığımca daha iyi bir asker daha iyi bir doktor olamamaktan yakınmıştım. Artık doktorlukla ilgilenmiyorum ama öyle kötü bir asker değilim artık.

Çok daha bilinçli olmanın dışında hiçbir şey değişmedi özünde; Marksizm anlayışım derinleşti ve netleşti. Özgürlük adına savaşanlar için tek çözüm yolunun silahlı mücadele olduğuna inanıyorum ve bu inanca uygun olarak davranıyorum.

Çokları bana maceracı diyecek evet öyleyim -ama farklı bir türden- inançlarını doğrulamak için postunu tehlikeye atan türden…

Belki de bu benim son mektubum olacak.

Ölmeye niyetim yok ama mantıklı ihtimaller arasında bu da var.

Öyle olursa son kez kucaklarım sizleri.

Sizleri çok sevdim yalnız bu sevgiyi nasıl ifade edeceğimi bilemedim; aşırı bir katılıkla kendi yöntemlerime bağlı kaldım ve bazı kereler beni anlayamadığınızı sanıyorum. Beni anlamak kolay değildi ama salt bugünlük olsun bana inanın.

Bir sanatçının dikkatiyle eksiklerini giderdiğim iradem taşıyacak artık sallanan bacaklarımı ve tükenmiş ciğerlerimi. Bunu yapacağım.
Arada bir düşünün yirminci yüzyılın şu fedaisini. Celia’yı Roberto’yu Juan Martin’i Pototin’i Beatriz’i herkesi öperim.

Ve isyankâr başıboş oğlunuz sizleri kucaklar.

Ernesto

22 Haziran 2023

Kambur Hafız ve Minare

Bir çift sürmeli göz aşağıdaki kiraz dallarının, kırmızı kiremitlerin, horoz ve çocuk seslerinin, ihtiyar iniltilerin, genç adımların, İpragaz arabasının, patlıcan tava­nın, veresiye defterlerinin, kiracıların, berberlerin, bu­lutların, kuşların, heveslerin, vaatlerin arasından sıy­rılıp geçti.

Kambur Hafız’ın midesi bulandı, gözlerini sis bürüdü, boğazı kurudu, yumruklarını sıktı. Bunca yıl çektiğim acı yeter dedi içinden. Madem dönüp bir kez olsun bakmıyor, bundan geri bana yaşamak haram oldu.

Böyle söyleyip dinimizin yasakladığı bir işi işledi. Kendini minareden aşağıya bıraktı. Beyaz el örmesi takkesi uçup kiraz dalma takıldı; kam­buru koynunda düştüğü yerde kaldı.

– İşte böyle Hafız Ali, hikâye böyle bitiyor, oku dedin okuduk.
– Yani şimdi bu, bu hikâye beni mi anlatıyor?
– Yok canım, nereden çıkardın?
– Adam kambur, üstelik hafız, hemi de benim gibi müezzin.
– Olsun. Yeryüzünde bir tek sen misin Kambur Hafız olan. Kimbilir kaç bin tane vardır. Hem sonu sonu bir hikâye bu, uyduruk bir şey.
Ali bir elini alnına dayadı, yüzü bulutlanmıştı, öteki elini yumruk yaparak kasıldı, tırnakları neredeyse avucunun içine gömülecekti.

Bir sessizlik oldu.

Kahveyi gölgeleyen çınar dalları arasında bir iki serçe cıvıldadı.

– Bu hikâyeyi kim yazmış?
– Mustafa Kutlu diye biri.
– Nerde eğleşir bu adam?
– Bilmem, İstanbul’da galiba…
Ali kalktı. Suratı iyice asılmış, sesi çatallanmıştı. Yarı buçuk bir “Eyvallah” çekti, kamburunu sırtlayıp yürü­dü.

O gidince kahveyi geren teller gevşedi. Tavla şakırtısı, Kral TV, çay buğusu, sigara dumanı ve uğultu yerine yerleşti. Ötekiler kalkıp Orhan’ın yanına geldiler.

- Ne diyo?
- Yok bir şey.
- Hele anlat canım, sürmeli meselesi değil mi?

Yahu bilmiyorum, şu kitapta bir hikâye var “Kambur Hafız” diye. Birileri seni yazmış, her bir sırrını bir bir anlatmış, şeklinde bunu fişteklemişler. Eh ne de olsa mahalleden arkadaş, ilk mektepte aynı sırada okumuş­tuk. Geldi, sordu, “Nedir?” diye. Ben de okudum.

– Bunun sonu kötü aga. Sürmeli bitirdi bunu.

– Yaaa!.. Kara sevda olacak fukara.

– Bırakın şu kamburu yav “İbooo, şuradan bi okey takımı ver.”

– Nesine oynuyoruz?..

Kambur Hafız öğle ezanı için minareye çıkınca bir tu­haf oldu. Aşağıda çiçek açmış kiraz ağaçları görüyor­du. Bembeyaz çiçek bulutu. Ayrıca İpragaz arabası, patlıcan tava, kuş tüyü falan.

Silkinip gözlerini ovuşturdu, salavat getirdi. Ezana bir buçuk dakika vardı daha. Köstekli saatini yelek cebine yerleştirip bir daha baktı aşağıya.

İşte kuru çınar dalları, gelip geçenler, bir çocuk balo­nuyla oynuyor. Derken balonun mavisinden bir çift sürmeli göz bakmaya başlamasın mı? Gözler öyle manalı ve yakın geldi ki, elleriyle yüzünü kapadı. Sırtın­da ince bir ter, vücudunda bir karıncalanma… Neyse ki o uğursuz bir buçuk dakika geçtiğinden ezana başladı. Bir türlü sesini kontrol edemedi; kimi yerde ses çatla­dı, kimi yerde tiz, kimi yerde pes çıktı. Şadırvanın gölgesinde ezanı bekleyen ihtiyarlar Kam­bur Hafız grip olmuş sandı, kahvedeki gençler “Sür­melidendir, sürmeliden” diye kas kas güldüler.

O günden sonra Ali artık minareye çıkmak için üşenmeye başladı. Üşenmek değildi işin aslı haliyle endişe­leniyordu. Her seferinde o sürmeli gözler gelip karşısı­na dikiliyor, genç ömrünü yiyip bitiren sevda ateşi şe­refeye kadar yükselip, bütün benliğini kavuruyordu. Allah saklasın bir delilik yapar mıydı acaba? Tövbe üstüne tövbe ediyor, geceleri sabaha kadar kam­buru ile konuşuyordu.

Gün günü kovaladı, sıkıntı canına tak etti. Ve bir gece kararını verdi. Gidip bu işi kökünden te­mizleyecekti. Senelik iznini aldı, ihtiyar anası ile vedalaştı.

Bir otobüse atlayıp İstanbul’a vardı.

– “Aramakla bulunmaz” diye bir söz var ama “Arayan belasını da Mevlâ’sını da bulur” diye bir başka söz daha var.

Hafız yazarın İlesam denilen bir yerde daha çok ikindi ile akşam arasında eğleştiğini öğrendi. Gidip buldu İlesam’ı, “Ya Allah” deyip girdi içeri. İsmi tuhaf lakin mekânı latif bir yer. Bir Osmanlı med­resesi. İç avluyu çepeçevre saran revakların arasına se­dirler konulmuş, halı, kilim, ot yastıklar ile süslenmiş. Sedirlere kurulup nargile fokurdatan, gazete, kitap okuyan, ha bire cigara içen gençler, orta yaşlılar… İçle­rinde arpacı kumrusu gibi gözlerini sabit bir noktaya dikip düşünenler olduğu gibi, kızlı-erkekli şen şakrak konuşup gülenler de var.

Avlu ortasında bir şadırvan, başucunda bir elma ağacı, güller, yeşillikler, hatta aşı vakti gelip geçen bir dut fi­danı bile var.

Hafız yazarı sordu, işaret edip gösterdiler, hatta bir genç onunla birlikte yanına kadar geldi. Adama adaçayı içiyor, birkaç edebiyatçı ahbabı ile edebiyatın artık bir kıymet-i harbiyesi kaldı mı diye tatlı tatlı konuşu­yordu.          

Hafız’ı getiren genç: “Hocam arkadaşın bir maruzatı varmış, taşradan gelmiş” şeklinde takdim etti onu. Mustafa Kutlu cigarasının külünü silkerken baktı şöy­le bir “Al işte bir Molla Kasım daha” diye yüzünü bu­ruşturdu. Ötekiler akrabası veya hemşerisidir diye oralı olmayıp, kendi âlemlerinde kaldı. Yazar onlara “Bir dakka” diyerek kalktı. Cigara paketi­ni, çakmağı, cigaranın ucuna taktığı naylon süzgeci ya­nına aldı.

Bir köşeye çekildiler.

Kambur Hafız hal-hatır, tanışma faslından sonra olup biteni özetledi. Sesini sertleştirip:

– Benim yazımı yazmışsın, yakışıksız bir şey olmuş, dedi
– O bir hikâye, diye cevapladı yazar, alın yazısı değil.
– Her neyse dedi Hafız, tıpkı ben. Sonunda bir çift sür­meli göz uğruna kendini minareden atan bir müezzin olur mu?
Haram bu, haram.. Yazar cigarasını tazeledi, sıkıntı ile etrafına baktı.

– Yahu sen bunu ne üzerine alıyorsun arkadaş, bu bir kurgu, yani olabilir de, olmayabilir de..
-Olur mu efendi, yazılmış, kayda geçmiş. Ben alma­sam biri alır üzerine, memlekette tonla Kambur Hafız var ve ortalık sürmeliden geçilmiyor. Yazarın alnı kırıştı, “Çattık” der gibi bir hâl aldı yüzü, bir elini bıyığına atıp çekiştirmeye başladı.

– Peki sen ne diyorsun şimdi, kaçtan aşağı olmaz…
– Bu yazıyı değiştir. Adam kendine kıymasın. Bir derdi var ise kalbinde kalsın.
Yazar içini çekti, nefesini boşalttı. Sanki onu başından savmak için, aslında bir başına kalıp ne haltlar karıştır­dığını bir kez daha ölçüp tartmak için uzatmadı sözü.

-Peki, peki.. Yeni baskıda değiştiririz, üzme kendini, dedi.

Hafız ferahlamıştı. Müsaade isteyip kalktı. Yazar onun ardından epeyce bir süre baktı, kafasını kaşıdı, “Vay be, bak şu Kambura” diyerek hikâye bahsi­ne yeni bir sayfa açtı.

Ali medresenin kapısından caddeye çıkınca durdu bir an. Sağına soluna baktı. Ne çiçek açmış kiraz ağacı, ne ipragaz arabası, ne de patlıcan tava vardı oralarda. Gelip geçen insanlar, vasıtalar, bir çocuk balon satıyor­du.

Balonların mavisine dikti gözlerini. Baktı, baktı, hiçbir şey olmadı. Sevindi, gerindi, “Şükür geçti” dedi, yürüdü. Adımlarına bir hafiflik sinmişti, neredeyse kambu­runu unutup perende atacaktı oracıkta. İçinden “Neyin nasıl yazılacağını anladı teres” diyor­du.

Çıbanı patlamış, kanı, irini yazarın yüzüne sıçramıştı.

Mustafa Kutlu 
Değerlerin Dejenerasyonu ve Ölümü

Camiler, evliya türbeleri, medreseler, gökteki sayısız minare ve minarelerden yükselip şehre inen ezan sesi yaşanılan beldenin manevi ve kültürel havasını arttıran nişanelerdir. Bu nişanelerin arasında yaşamak, günde beş vakit işitilen çağrıya gerçekten kulak vermek, kişiliğin ve kalemin inşasında etkili olduğu gibi yazılanı, bu hassas iklimlerden yükselen bir sese dönüştürecektir.

Hayatının büyük çoğunluğunda, dine ve kültürel birtakım değerlere dışardan bakan Yahya Kemal’in içerden baktığı bir sabah yaşadığı duygunun sesidir bu, “Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum / Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum / Bir zamanlar hendeseden bir abide zannettimdi / Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi / Senelerden beri rüya görüp özlediğim / Cedlerin, mağrifet iklimine girmiş gibiyim.” Ya da Müslüman saatini, minarelerin yüksekliğiyle yan yana getirerek anlatan Haşim’in kederli seslenişi, “Bütün mabedler içinde güneşten ilk ışık alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir. Şimdi heyhat! Eski saatle beraber akşam da fecir de bitti.”

Elbette bu sesler, bizim edebiyatımıza özgü değildir. Batı anlatılarında da kelimelerin ardından çan sesleri yükselir. Ana rahminin verdiği o sonsuz güveni çağrıştıran cami avluları; Batılı metinlerde kilise bahçesine dönüşür. Notre Dame’in Kamburu’nda Quasimodo’nun kilise avlusundaki tahta kerevete bırakılması, mabetlerin mekân olarak kullanımına ve onlara duyulan güvene dikkat çekmesi bakımından gösterilebilecek örneklerden yalnızca biridir. Mustafa Kutlu’nun Kambur Hafız ve Minare isimli öyküsü, mabedleri mekân olarak kullanan iyi ve sıra dışı bir başka örnek. Öykünün girişinden itibaren postmodern anlatının ayak seslerini işitiriz. Modern sonrası dönemde sıklıkla kullanılan ve postmodernizmin uygulama alanlarından biri olarak kabul edilen üstkurmaca tekniği, hemen hikâyenin başlangıcında verilir. Yapısalcı kuramın yazarı öldürüp metni kutsayan yaklaşımına karşı, “Ben buradayım sevgili okur, okuduğun şey yalnızca metinsel bir gerçeklik ve sen şu an kurmaca bir evrenin içindesin,” diyen yazarın sesi öykü boyunca işitilir. Yazara yeni imkânlar tanıyan üstkurmaca, okuru klasik anlatıdan uzaklaştıran da bir ilk hamledir. Ancak postmodernizmin öyküdeki ayak sesleri yalnızca bununla sınırlı değildir. Kahramanın modern dünyadan kopuşunu simgeler şekilde kendini minareden aşağı bırakması, anlam ve değerlerin yitimi, öykünün geneline hâkim olan gizem ve fragmenter yapı ile bütüne dağılmış ironik tutum, öyküdeki postmodern anlatının izlerindendir.

Öykünün girişinde verilen çerçeve hikâyede, minareyi bir intihar aracı olarak kullanan Kambur Hafız ve onunla özdeşleşen Hafız Ali, hikâyedeki ilk kırılmadır. İntiharın haram olduğunu, derdin dillendirilmeyip kalpte kalması gerektiğini söyleyen Hafız Ali’nin sesi, hikâyedeki çatışmayı çoğaltan sestir. Bu sesler arasındaki geçiş ve fragmenter yapı, okura hissettirilmeyen bir ustalık ve yalınlıkla kurgulanmıştır. Öyküde fazlalık olarak nitelenecek bir kullanım yoktur, diyolaglar sade, ritim hızlıdır. Üstelik mekânlar arasındaki geçişler de yumuşak ve genel muhtevayı destekler niteliktedir. Kahve ahalisinin, Hafız Ali oradayken gerilmesi, olağan akışını sürdürememesi, din adamının hâlâ bir ağırlık merci olduğunu ifade eder. Dini toplumun dışında bırakan, din adamını yer yer alaya alan, onları ham sofu olarak niteleyen Cumhuriyet dönemi kurmacalarının aksine Kutlu’nun dindar kahramanı; toplumdaki saygınlığını koruyan, değerlerine sıkı sıkı tutunan biridir. Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal ve Vurun Kahpeye, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban, Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece romanlarında din adamları belli kalıplar üzerinden ele alınmış; gerici, yobaz, ham sofu, güvenilmez tipler olarak nitelendirilmiştir. Değerlerin dejenerasyonunu ve ölümünü örnekleyen pek çok örneğin karşısında olumlu bir örnek olarak durur Kambur Hafız ve Minare.

Çerçeve hikâyeyi okuduktan sonra baktığı her yerde sürmeli bir çift göz gören Hafız Ali, “Yeryüzünde bir tek sen misin Kambur Hafız olan. Kim bilir kaç bin tane vardır. Hem sonu sonu bir hikâye bu, uyduruk bir şey,” ikazlarına rağmen kendi sonunun, okuduğu hikâyedekine benzeyeceği korkusunu üzerinden atamaz. Rahatı kaçar. Her vakit ezanı şehre dalga dalga yayan sesi, minarede asılı kalan hastalıklı, cılız bir sese dönüşür. Kambur Hafız ne gördüyse, minarenin tepesinde onu görmeye başlar Hafız Ali; çiçek açmış kiraz ağacı, patlıcan tava, bembeyaz çiçek bulutu, gelip geçenler, İpragaz arabası, kuş tüyü ve bir çift sürmeli göz! Okuduğu öykü, aslında kendi hikâyesindeki yarılmayı beslemiş, belki nicedir üzerini kapattığı yarayı kanatmıştır. Bu yarılmayı ve senelerdir sakladığı gençlik ateşini, kendini hikâye kahramana benzetmesinden ve ahalinin konuştuğu birkaç kırık cümleden anlarız. Belki de bu, benzetmeden de öte bir aynılık hâlidir. Hafız Ali, ilk gençliğinden bu yana herkesten sakladığı sırrını, okuduğu bir metnin açık etmiş olduğu düşüncesine gerçekten inanmış, sonunun okuduğuna benzemesinden ürkmüştür. Bu ürkme hâli, onu yaşayamaz duruma getirip baktığı her yerde sürmeli bir çift göz görünce de içinde kıpırdanıp duran itkinin peşinden gider. Buradan sonra öykü, normale dönme ve kurmacanın boyut değiştirmesine dönüşür.

Hafız Ali’nin Mustafa Kutlu’yla buluşması, hikâyedeki üstkurmacanın derinleştiği yerdir. Okunan şeyin bir kurgu olduğunu bu kez bizzat yazarın kendisinden işitiriz, “Yahu sen bunu ne üzerine alıyorsun arkadaş, bu bir kurgu, yani olabilir de olmayabilir de…” Ancak Hafız Ali buna da itiraz edecek ve yazılanın değiştirilmesini sert bir ikazla Kutlu’ya söyleyecektir. Kutlu’nun, “Peki peki, yeni baskıda değiştiririz, üzme kendini,” sözüyle birlikte bir anda hafifler müezzin. Dışarı çıktığında artık ne çiçek açmış kiraz ağacı görür, ne İpragaz arabası, ne de patlıcan tava. Geçip gitmiştir işte. Üstelik yazara da iyi bir ders vermiş, neyi nasıl yazması gerektiğini anlatmıştır. Yazar mı? O, kurmacanın kurmacasını yazmak için hikâye sayfasına yeni bir bahis açmıştır bile.

Feyza Kartopu


1990-2000 yılları Kutlu'nun öykücülüğündeki üçüncü dönemi oluşturur. Bu yıllarda, yazar, iki öykü kitabı neşreder. Görünüşe bakılırsa, Kutlu, 90-2000 arasını bir tür yazamama hâli içerisinde geçirmiş olmalıdır. Arkakapak Yazıları ve Hüzün ve Tesâdüf'te yer alan hikâyelerin önemli bir bölümü, (belki kurgusal damarı bilerek zayıflatıldığından, belki deneme/fıkra türüne yaklaştırıldığından dolayı) "hikâye" olarak tanımlanmasında zorluk çekilebilecek metinlerdir. Dergâh, bu dönemde yayımına başlamıştır. Editörlüğün, Kutlu'nun üretkenliğine engel olduğu yolunda kimi değiniler bile yazılmıştır. Kutlu, Sır'la doruğuna ulaştırdığı çizgisinde ısrar etmek yerine, bu çizgiyi orada kesmiş, gene kısa hikâyelerden oluşan, ancak daha "serbest" kitaplar kurgulamış ve ikinci dönemin ortak kahramanlı metinlerini geride bırakmışsa da, sâdece Kambur Hafız ve Minâre öyküsü bile, yazarın ülkenin değişen edebiyatına kayıtsız olmadığının kanıtı gibidir. O kadar ki, bu öykü, edebiyatımızdaki postmodern evrilmenin en olgun örneklerinden biridir. Gene bu dönem öykülerinden olan "Dürbünlü Çiçek", anlatımındaki şiirsellik ve yoğunlukla modern öykümüzün unutulmaz bir "pastoral senfonisi"dir.

Abdullah Harmancı

Ölmek, kamera karşısında ya da sahnede yürek parçalayıcı ve tercihen yavaş bir ölüm her oyuncunun hayalidir.

Ölmek, kamera karşısında ya da sahnede yürek parçalayıcı ve tercihen yavaş bir ölüm her oyuncunun hayalidir. Bahse girerim bir gün o son anları sahnede nasıl oynayacağını hayal etmemiş tek bir erkek ya da kadın oyuncu yoktur. Yaşam gücü yavaşça kayıp giderken ve biz varolmamanın sınırında tutunurken son nefesimizde o bilgelik ve zeka dolu sözleri nasıl söyleriz. Ölüm yaklaşınca olan şey bizce bu mudur? Ölüm kalanlardan söz vermelerini istemenizi mi sağlar? Günahlarını mı itiraf ederler? Ya da şakalaşırlar mı?

Düşünmenizi isteğim şey hayatın o son anlarında gerçekten olan şey. Şok edici şiddetli ölümlerden bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey yaklaştığını bilmek. Gerçekten kaybolduğumuz o en büyük sihirbazlık numarasına tamamen teslim olmak.

Dostlarım ve sevdiklerim son nefeslerini verirken baş uçlarında onların ellerini tuttum. Şu kadarını söyleyebilirim, hayatın sonundaki o dramatik konuşma anı koskoca bir saçmalıktan ibaret. Bir şey söylerlerse içlerinden söylerler ama neredeyse duyarsınız. İçlerinde süren o konuşmada hayatlarının sonuna gelmiş olduklarına inanamayış ve şaşkınlık vardır. Orada oturduğunuzu farketmezler bile. Ölen için yaşayanın hiç önemi yoktur. 

The Kominsky Method

19 Haziran 2023

"Asla her şeyi göremeyeceğiz" dedi Serge, elini öne doğru uzatarak ve gülümseyerek. "Burada yükselen kokuların içinde oturmak çok hoş olur herhalde."

Albine ve Serge çiçekliğe girdiler. Albine, keyifli bir ilgiyle seyrediyordu Serge'i, yorulmasından endişeleniyordu. Ama o belli belirsiz bir gülümsemeyle rahatlattı. Onu istediği yere götürecek kadar güçlü buluyordu kendini. Kendisini tekrar güneşte bulunca, sevinçle göğüs geçirdi. Yaşıyordu işte. Kışın koma haline bağlı bir bitki değildi artık. Bu nedenle son derece duygusal bir minnettarlık içindeydi. Albine'in küçücük ayaklarını, yolların sertliğinden korumak istiyordu. Kollarını, annesinin uyuttuğu bir çocuk gibi boynuna dolamasını düşlüyordu. Genç kızı, kıskanç bir muhafız gibi korumaya başlamıştı artık yoldaki taşları ve dikenleri kenara itiyor, yalnızca kendine ait olan okşamaları, onun o güzel saçlarından rüzgârın çalmamasına dikkat ediyordu. Albine, Serge'e sıkı sıkı sarılmış, son derece mutlu bir biçimde teslim ediyordu kendini.

Albine ve Serge, güneşin altında ilk kez böyle yürüdüler. Çift, hoş bir koku bırakıyordu arkasında. Patikaya bir ürperti veriyor; güneş ayaklarının altına altın rengi bir halı seriyordu. Serge ve Albine, çiçekli fundalıklar arasında, öylesine çekici bir büyüyle ilerliyorlardı ki uzak yollar onları çağırıyordu. Halkın, uzun zaman beklenmiş hükümdarları selamlaması gibi, bir hayranlık mırıltısıyla selamlıyordu onları, ikisi bir arada, harikulade güzel, tek bir yaratıktı. Albine'in beyaz teni, Serge'in esmer teninin beyazlığından başka bir şey değildi. Güneşle giyinmiş halde yavaş yavaş ilerliyorlardı. Güneş olmuşlardı artık. Eğilen çiçekler tapıyorlardı onlara.

Çiçeklikte uzun süreli bir heyecan oldu. Yaşlı çiçeklik eşlik ediyordu onlara. Burası yüz yıldır kendi haline bırakılmış geniş bir alan, rüzgârın en değerli ve az bulunan çiçekleri içine ektiği cennetten bir köşeydi. Bol güneşte uyuyan Paradou'nun mutlu suskunluğu, bitki türlerinin yozlaşmasını engelliyordu. Orada ılık bir hava, her bitkinin, kendi gücünün sessizliği içinde uyuması için sürekli beslediği bir toprak vardı. Orada yetişen bitkiler, son derece görkemli, muazzam, son derece bakımsız, çapa ve su kovası görmemiş dev çiçekler halinde açmış rastlantılarla doluydu. Doğal sınırların koruduğu bu ıssızlığın ortasında, utanmadan büyümekte özgür, kendi haline bırakılmış doğa, her bahar mevsiminde kendini daha fazla terk ediyor, olağanüstü taşkınlıklar yapıyor, her mevsimde, kendisine, hiçbir elin kesinlikle koparmayacağı tuhaf çiçek demetleri ikram ediyordu. Ayrıca insan çabasının başardığı işi alt üst etmek için çılgınca uğraşıyormuş gibi bir hali vardı. Başkaldırıyor, yollara karmakarışık çiçekler serpiyor, çakıllıkları yükselen yosun yığınıyla kaplıyor, mermerlerin boynuna sarılıyor, tırmanan bitkilerinin esneyen ipiyle yere seriyordu onları. Havuzların, merdivenlerin, taraçaların taşlarının altına fidanlar sokarak kırıyordu onları, sürüne sürüne gidip, ekilmiş en ufak köşeleri bile ele geçiriyor, oraları kendince yoğuruyor, yerden aldığı bir tohumu, oraya bir başkaldırı bayrağı gibi dikiyor, bu mütevazı yeşilliği, çok iddialı bir yeşillik yapıyordu. Bir zamanlar çiçek tutkunu bir efendi için bakılan çiçek bahçesinin tarhlarında, özenli kenarlarında, köşelerinde son derece seçkin bitkiler vardı. Bugün gene vardı aynı bitkiler ama öylesine sayısız familyalar halinde çoğalıyor, genişliyor, bahçenin dört bir yanına öyle bir sefahat düşkünlüğü içinde yayılıyorlardı ki bahçe bir gürültü patırtıdan, duvarları dolduran birkaç öğrenci kalabalığından, sarhoş doğanın, mine çiçekleri ve karanfillerin hıçkırıklarla doldurduğu kuşkulu bir yer haline gelmişti.

Albine, zayıf ve halsiz düşmüş, Serge'in omzuna kendini ona teslim olmuş gibi görünüyordu ama Serge'i yöneten gene de kendisiydi. Önce mağaraya götürdü onu. Kavaklardan ve söğütlerden oluşan bir ağaç topluluğunun arkasında, bir yıkıntı, bir yalağın içine düşmüş kayalardan oluşan taş bir kovuk açılıyor, taşların arasında su sızıntıları görülüyordu. Mağara dalların ve yaprakların saldırısıyla kaybolmuştu, gül hatmi sıraları, mağaranın girişini kırmızı, sarı, mor, beyaz çiçeklerden bir parmaklıkla örmüştü âdeta. Çiçek dalları, içindeki zehrin ateşini pervasızca püskürten tunç yeşili, dev ısırganlar içinde kaybolup gidiyordu. Daha sonra, birkaç sıçrayışla yukarı tırmanan, narin çiçekleri yıldız biçiminde açılmış yaseminlerin, ince dantelli mor salkımların, cilalı saç tabakaları andıran oymalı kalın sarmaşıkların, soluk mercan renkli dallarla dolu yumuşacık hanımellerinin, kollarını uzatmış, tepeleri sorguçlu, âşık filbahrilerin güçlü hamlesi görülüyordu. Sonra daha ince başka bitkiler de sarılıyordu bunlara, bu çiçekleri sıkı sıkı bağlıyor, kokulu bir örgü içinde hapsediyordu. Yeşilimtirak ve çıplak tenli latinçiçekleri kırmızı altın ağızlarını açıyorlardı. İncecik ipleri andıran güçlü İspanya fasulyeleri, yer yer keskin kıvılcımlarının ateşini tutuşturuyordu. Boru çiçekleri yapraklarının oymalı göbeğini açıyor, binlerce küçücük çıngıraklarıyla, zarif renklerinden sessiz bir melodi dinletiyorlardı. Kokulu nohut çiçekleri, bir yere konmuş kelebek sürüsü gibi esen ilk rüzgârda daha uzaklara gitmeye hazır durumda, kızıl ve pembe kanatlarını topluyorlardı. Bir çiçek yağmuruyla benek benek olmuş bu muazzam yeşillik gür saçlı bir başı andırıyordu ve bu saçın lüleleri her yandan taşıyor, çılgın diziler halinde dağılıyor, uzakta, sırtüstü uzanmış, rahat ve de bir tutku nöbeti içinde başını arkaya devirmiş, dev gibi bir kıza benziyordu. 

"Bu karanlığa girmeye kesinlikle cesaret edemedim şimdiye kadar" diye fısıldadı Albine, Serge'in kulağına. 

Serge cesaret verdi kendisine, ısırganların üstünden geçirdi onu, mağaranın girişini kocaman bir taş tıkamış olduğundan, Albine birkaç adım ötede ağzını iyice açmış kovuğun üzerine iyice eğilebilmesi için kollarında ayakta tuttu bir an onu.

Alçak sesle konuştu Albine: "Akan suya düşmüş, boylu boyunca uzanmış mermer bir kadın var" dedi. "Su kemirmiş yüzünü."

Serge de görmek istedi onu. Bileklerine dayanarak yükseldi. Serin bir hava vurdu yanaklarına. Sazların ve su mercimeklerinin arasında, kovuktan süzülen gün ışığında kadın yarı beline kadar çıplak, sırtüstü yatıyordu, bacaklarında bir örtü vardı. Yüz yıl kadar önce boğulmuş, muhtemelen çektiği sıkıntılar yüzünden bu pınarın dibine düşmüş, yavaş yavaş intihar etmiş bir heykeldi. Üstünden akan berrak su, yüzünü düz bir taş, yüzü olmayan bir beyazlık haline getirmişti; oysa âdeta ensenin harcadığı bir çabayla su yüzüne çıkmış gibi duran memeleri, hâlâ canlı ve eskiden kalmış bir şehvetle kabarmış gibi duruyordu.

"Boş ver, ölmemiş!" dedi tekrar aşağı inen Serge. "Bir gün gelip oradan çıkarmak lazım onu."

Ama ürperti duyan Albine oradan uzaklaştırdı onu. Tekrar güneşe, tarhların ve çim yastıklarının sefahatına döndüler. Öylesine, üstünde belirgin bir yol olmayan bir çiçek yığını içinde yürüyorlardı. Ayaklarının altında, bir zamanlar bahçe yollarının kenarında dikili olan, şimdi ise sonu gelmeyen sergiler halinde yayılan zarif bitkiler, bodur bitkiler vardı. Ara sıra, pembe sinekkapanların oluşturduğu benekli ipek yığınına, küçücük karanfillerin alacalı atlasına, hüzünlü ve küçücük gözlerle dolu muhabbet çiçeklerinin mavili kadifesine gömülüyorlardı topuklarına kadar. Daha ötede mis kokuların oluşturduğu bir deniz gibi, dizlerine kadar yükselen dev muhabbet çiçek arasından geçiyorlardı. En küçük bir demeti bile berelemekten korktuklarından, yakındaki, çok hoş menekşelerle dolu bir bahçeyi çiğnememek için bir inci çiçeği bahçesinden, kestirmeden gidiyorlardı. Sonra dört tarafları da kapanıyor, her yanlarında yalnızca menekşeler kalıyor, sonra ilkbahar soluğunun içinde bu mis gibi kokan tazelik üstünde mahcup adımlarla yürümek zorunda kalıyorlardı. Menekşelerin ötesinde, lobelyaların yeşil halısı, açık mor lekelerle, biraz zorlukla uzayıp gidiyor, selaginoitlerin ufak inceliklerle birbirinden ayrı yıldızları, nemofilaların mavi kupaları, sabunotlarının sarı haçı, Mahon frenk menekşelerinin pembe ve beyaz haçları, zengin motifli halıları andıran köşeler çiziyor, çiftin, ilk gezintilerinin keyfi içinde yorulmadan yürümeleri için önlerine sonsuz, gösterişli, şahane bir örtü seriyordu. Sürekli menekşeler çıkıyordu karşılarına. Her yandan bir menekşe denizi akıyordu ve ayaklarına çok değerli kokular döküyor, yaprakların altındaki gizli çiçeklerin soluğunu, eşlik etmek için yanlarına veriyordu. Albine ve Serge yollarını şaşırıyordu. Daha yüksek binbir çeşit bitki çitler örüyor; çiftin, üstünde keyifli bir biçimde yürüdüğü dar patikalar meydana getiriyordu.

Patikalar ani dönemeçlerle içerilere doğru dalıyor, dolambaç yapıyor, göz mavisi renginde püsküllü herdemtazelerin, hafifçe misk kokan yapışkan yapışkanotlarının, kızıl benekli, bakır renkli boğazlarını gösteren nimülüslerin, rüzgârın eğirdiği çiçekten örekelerini diken görkemli, kızıl ve mor renkli otsu süs bitkilerinin, saç gibi ince elyaflı kırmızı ketenlerin, dolunaylara, altın renkli aylara benzeyen beyazımsı, mavimsi, pembemsi, soluk renkli, kısa ışınlar saçan krizantemlerin oluşturduğu, karmakarışık ve içinden çıkılması mümkün olma yan korulukların eteklerini birbirine karıştırıyordu. Serge ve Albine engelleri aşıyor, iki çit arasındaki yeşillikte keyifli yürüyüşlerini sürdürüyorlardı.

Sağ tarafta incecik geyikotları, bembeyaz kar gibi dökülen mahmuz çiçekleri, yapraklarının küçücük çukurlarında bir damla şebnem olan kül rengi köpek dilleri vardı. Sol tarafta hasekiküpeleri bulunan uzun bir yol vardı. Bütün hasekiküpesi türleri, beyazları, soluk pembeleri, koyu morları vardı. Özellikle de koyu mor renktekiler, siyah matem rengi kadar kasvet veriyor, yüksek dalların oluşturduğu bir demetten, matem tülü gibi katmerli ve işlemeli yapraklarını sarkıtıyorlardı. Onlar ileri doğru gittikçe, daha uzaklarda çitler değişiyor, yaprak kıvrımları arasında yitip giden çiçeklenmiş, sıra sıra, görkemli hazeran çiçeği dalları gözüküyor, kızıl renkli aslanağızlarının açık ağızları dışarıya doğru uzanıyor, hoş, kırmızı beneklerle süslü, kükürt rengi kanatlı çiçeklerle dolu şizantüslerin ince dalları yükseliyordu. Çan çiçekleri koşuşturup duruyor, çanlarını olabildiğince yükseltiyordu. Altın rengi dalları çan kulesi işlevi gören iri çirişotlarının üstüne kadar ulaşıyordu. Bir köşede, görkemli bir rezene, su yeşili renginde atlastan şemsiyesini eğmiş, ince dantel giysili bir kadına benziyordu. Serge ve Albine, daha sonra, birdenbire, kendilerini bir çıkmazın sonunda buldular, daha öteye gidemediler. Patikayı, bir çiçek yığını, müthiş bir bolluk içinde fışkıran bitkiler tıkıyordu ve oraya zafer sorgucu takmış bir yığın oturtuyordu sanki. Aşağı tarafta ayıyoncaları bir kaide oluşturuyor ve bu kaidenin üstünde lal renkli mubarekotları, kuru yapraklarında, duvar kâğıtları gibi çatlaklar bulunan rodantlar, ilkel bir tarikat mensubunun saçlarını andıran, işlemeli, beyaz, iri haçlı klarkiyalar çıkıyordu. Daha yukarılarda pembe renkli viskaryalar, sarı leptosifonlar, beyaz kolinsiyalar, cırtlak renkler arasına, yeşil güllü ponponlarını daldıran lagürüsler açılıyordu. Daha da yukarıda kırmızı renkli yüksükotları, mavi acıbaklalar, ince sütunlar halinde yükseliyor, erguvan ve lacivert renkli bir Bizans kubbesi oluşturuyor, en tepede de, kan rengi yapraklı, müthiş bir kene otu, kararmış bakırdan bir kubbeyi yayıyordu âdeta. 

Serge, ellerini uzatarak geçmek isteyince Albine çiçekler tahrip etmemesi için yalvardı ona: "Dalları kırar, yaprakları ezersin" dedi. "Ben yıllardır buralarda yaşıyorum, kimseyi öldürmemeye dikkat ediyorum... Gel yabani menekşeleri göstereyim sana."

Geri dönmek zorunda bıraktı onu, patikanın dışına çıkardı, eskiden içinde büyük havuzların bulunduğu çiçek bahçesinin ortasına kadar götürdü. Yaprak dolu havuzlar, artık dağılmış, kırılmış mermer kenarlı, geniş tarhlara dönüşmüştü. Esen bir rüzgar, bunların en geniş olanlarından birine olağanüstü görkemli bir yabani menekşe tarhı ekmişti. Kadife çiçekleri lacivert saçları, sarı gözleri, daha solgun dudakları, ten rengi ince, küçük çeneleriyle canlı gibi gözüküyordu.

"Küçükken korkuyordum bunlardan" dedi Albine. "Şunlara bak bir, hepsi yerden bitme, insana bakan binlerce yüz adeta... Yüzlerini de hep birlikte çeviriyorlar. Başları dışarıda, toprağa gömülü bebekler gibi bunlar."

Serge'i sürüklemeye devam etti, öbür havuzların çevresini dolaştılar. Birinci havuzun yanındaki havuzda horoz ibikleri bitmişti, yukarı kalkmış bu acayip ibiklere Albine dokunmaya cesaret edemiyor, baktıkça, kan rengi kurtlara benzetiyordu onları. Saman rengi, şeftali çiçeği renginde, keten grisi, pembe renkle yıkanmış beyaz kınaçiçekleri de bir başka havuzu dolduruyor, tohumları, zayıf, kuru sesler çıkararak yay gibi fırlıyordu. Sonra, bir çeşme yakıntısı ortasında, görkemli bir karanfil yığını vardı. Beyaz karanfiller yosunlu yalaktan taşıyordu, taşların aralarında, tepelikli karanfillerin, işlemeli muslini andıran alaca bulaca katmerleri görülüyordu. Bir zamanlar su püskürten aslan ağzında şimdi iri, kırmızı bir karanfil, son derece canlı çiçekler halinde fışkırıyordu ve sakat, yaşlı aslan kan tükürmeye başlamıştı artık. Sonra, onun yanında, bir zamanlar içinde kuğu kuşlarının yüzdüğü büyük havuz bir leylak ormanına dönüşmüştü. Bu ormanın gölgesinde şebboylar, mine çiçekleri, gündüzsefaları, kokularla ıslanmış, yarı uykulu bir halde, kırılgan renklerini koruyordu.

Albine gururlu bir tavırla konuştu: "Yarısını bile dolaşmadık çiçek bahçesinin daha. Esas büyük çiçekler orada. O taraflarda, ben buğday tarlasındaki keklik gibi kaybolurum." 

Gittiler oraya. Devrilmiş saksıları hâlâ süsenlerin mor alevleriyle yanan geniş bir merdivenden indiler. Basamaklar boyunca, sıvı bir altın seline benzeyen bir şebboy şelalesi akıyordu. İki tarafta, tuhaf bir sanat yapıtı, bir Çin buhurdanı kadar ince, zarif, diken diken, acayip bir kuş gagası gibi kıvrık, yeşil bronzdan, kollu şamdanlarda devedikenleri görülüyordu. Kıvrık parmaklıklar arasında, damkoruklarından sarı örgüler, küf lekeleriyle dolu yeşilimsi saçlar sallanıyordu. Sonra, aşağıda, meşeler gibi iri şimşirler dikilmiş, ikinci bir çiçek bahçesi vardı. Bu şimşirler, bir zamanlar top top, ehram biçiminde, sekiz köşeli kuleler şeklinde kesilmiş, şimdi son derece çekici bir perişanlık içinde, aralıklarından mavi gökyüzü parçaları gözüken iri paçavralar gibi koyu yeşil renkli yapraklarla örtülü, eski düzgün şimşirlerdi.

Albine, Serge'i sağ tarafa, çiçek bahçesinin mezarlığı gibi görülen bir tarlaya götürdü. Kumlarda biten otlar kendi matem renkleriyle karartıyordu burasını. Bir yığın haşhaş, diziler halinde ölüm kokusu saçıyor, hummalı bir pırıltı içindeki ağır çiçeklerini açıyorlardı. Trajik şakayıklar, yüzleri harap ölmüş, salgın hastalık soluğuyla benzi kül rengini almış, hüzünlü kalabalıklar oluşturuyordu. Kısacık tatulalar, morumsu borularını açıyor, canlarından usanmış böcekler intihar zehri içiyordu orada. Aynısafalar, tıkızlaşmış yapraklarının altına çiçeklerini gömüyor, bu can çekişen yıldızlar, çürüdükçe koku yayıyorlardı çevreye. Daha kasvetli şeyler de vardı: Paslı maden renginde, dolgun düğünçiçekleri, zehir saçan, kendi kokularıyla ölen sümbüller ve sümbülteberler. Ama özellikle de ölü küllerinin konduğu vazoları andıran bitkiler çok boldu. Her tarafta bol bol rastlanıyordu bunlara ve çizgili kadifeden, düz kadifeden, görkemli bir sadelik içindeki morlu beyazlı görünüşlerinin yarı matemini dolaştırıyorlardı çevrede. Bu hüzünlü tarlanın ortasında, sakat bir mermer aşk heykeli henüz ayaktaydı. Bir yay tutan eli ısırganların arasına düşmüştü ve çıplak bedenini ürperten yosunların altından hâlâ gülümsüyordu.

Albine ve Serge, daha sonra, yarı bellerine kadar bir şakayık tarlasına daldılar. Beyaz çiçekler açılıyor, sağanak halindeki bir yağmurun iri taneleri gibi dökülen geniş taçyapraklar ellerine serinlik veriyordu. Kırmızı çiçekler müthiş gülümsemeleriyle onlara ürküntü veren felçli yüzleri andırıyordu. Sol taraftaki bir fuscihas tarlasına girdiler. Esnek, dağınık, bir milyon çıngırakla süslü fidanlardan meydana gelmiş bir fundalık Japon oyuncakları gibi hayran bıraktı onları. Sonra mor salkımlı dikenli otların bulunduğu tarlalardan, mirçiçeği, turmagagası tarlalarından geçtiler, bu çiçeklerin üstünde yanan bir ateşin, kırmızı, pembe, beyaz küçük alevleri koşturuyordu âdeta ve en hafif bir esinti sürekli canlandırıyordu bunları. Kamış kadar iri glayöl örtülerin yanından dolaştılar, bunların uzun çiçek sapları, aydınlık bir ortamda yanan meşaleler gibi güçlü alevlerle yarıyordu. Albine'in beli kadar kalın gövdelerden oluşmuş, içine bir çocuk yatırılabilecek kadar geniş ve sert yapraklarla karanlıklaşmış, iri yüzlerle, her biri bir güneş gibi parlayan yıldızlı yüzlerle dolu bir ay çiçeği ormanında yollarını şaşırdılar. Sonunda, başka bir ormana, katmerli zakkum ormanına vardılar. Buradaki bitkiler öylesine sıktı ki dallar ve çiçekler görünmüyordu artık. Dev gibi demetler çevreye yayılıyor, küfe dolusu ince çenetler ufka kadar kümeleniyordu.

"Dur hele, sonuna gelmedik daha. Yürüyelim, biraz daha yürüyelim" diye haykırdı. 

Ama Serge durdurdu onu. O anda yıkıntı halindeki direklerin ortasında bulunuyorlardı. Sütun gövdeleri, herdemtaze ve Cezayir menekşesi yığınları arasında banklar gibi duruyorlardı. Uzakta, ayakta kalmış sütunlar arasında başka çiçek tarlaları, renkli fayansı andıran çarpıcı benekli leylak tarlaları, kan ve altın rengi benekli küçücük et kabarcıklarına benzeyen çanta çiçeği tarlaları, öfkeli, iri papatyaları andıran zinya tarlaları, cildin pembeliğini gösteren patiskadan bir kadın iç çamaşırı gibi yumuşak yapraklı petunya tarlaları, gene tarlalar, hangi çiçeklerin olduğu belli olmayan, zemini halı gibi süslü, solgun yeşil otlara gömülü, çarpıcı renkli yığınların karışık alacasıyla, güneşe serili uçsuz bucaksız tarlalar uzanıyordu.

"Asla her şeyi göremeyeceğiz" dedi Serge, elini öne doğru uzatarak ve gülümseyerek. "Burada yükselen kokuların içinde oturmak çok hoş olur herhalde."

Hemen yanı başlarında bir siğilotu tarlası vardı. Buradan öylesine hoş bir vanilya kokusu yükseliyordu ki rüzgâra bir kadife yumuşaklığı veriyordu bu koku. Orada bitmiş şahane zambaklardan bir demetin ortasına devrilmiş sütunlardan birine oturdular. Yürümeye başlayalı bir saatten fazla olmuştu. Bütün çiçeklerin arasından geçip, güllerin ortasından, zambakların içine ulaşmışlardı.

İncecik hanımellerinin, misk kokulu menekşelerin, bir öpücüğün taze kokusunu salan mine çiçeklerinin, ölümcül bir şehvetin baygınlığını üfleyen çuha çiçeklerinin ateşli çağrıları arasındaki sevdalı gezintilerinden sonra, zambaklar onlara iffetli bir tavırla kollarını açıyorlardı. Fidan boylu dallarıyla zambaklar, onları yalnızca dişi organların hafif altın sarısı damlalarla süslü çeneklerinin kar gibi bembeyaz damı altında, beyaz bir çadırın altında barındırıyordu. Onlar göz kamaştırıcı bir iffet içinde, çocuk yaştaki nişanlılar gibi, henüz, yalnızca masumiyetlerinin çekiciliği içinde seviştikleri bir saflık kulesinin, bütün saldırılara karşı korunmalı bir kulenin ortasındaymışlar gibi oturuyorlardı.

Albine ve Serge, akşama kadar zambakların içinde kaldılar. Çok rahat ettiler orada. Doğumları tamamlanıyordu orada Serge'in ellerinde kalmış son ateş de kayboluyordu orada. Albine bembeyaz oluyordu orada, hiçbir kırmızının pembeleştiremediği süt beyaz bir renge dönüşüyordu. Kollarının, boyunlarının, omuzlarının çıplaklığını fark etmez oldular. Saçları, saçılmış çıplaklıklar gibi şaşırtmadı onları. Birbirlerine iyice sokulmuşlardı ve birbirlerine iyice sokuldukça, serinlik hissederek kahkahalarla gülüyorlardı. Gözleri pınar suyu gibi berrak ve durgundu, bedenlerinden en küçük bir kirlilik çıkmıyor, o duruluğu soldurmuyordu. Yanakları daha yeni olgunlaşmış tüylü meyveler gibiydi. Onları ısırmayı düşünmüyorlardı. Zambakları bıraktıklarında on yaşında bile değildiler. Büyük bahçenin içinde, ebediyen dost kalarak ve ebediyen oynayarak yaşamak üzere yalnızca birbirlerine rastlamışlardı sanki. Alacakaranlıkta eve dönmek üzere, tekrar çiçek tarlasından geçerlerken, çiçekler, onları bu kadar genç bulmaktan hoşnuttular ve bu çocukları ayartmak istemeyerek, sindiler âdeta. Haşhaş ormanları, karanfil tarhları, sevda çiçeği halıları, filbahar örtüler, bu akşam vaktinde, önlerine, loşluk içinde, kendilerininki kadar saf bir çocukluk içinde uykuya dalmış bir aşk yatağı seriyorlardı. Yabani menekşeler, minik ve masum yüzleriyle dostça bakıyorlardı onlara. Albine'in beyaz eteğini sürttüğü tembel muhabbet çiçekleri, acıma duyguları içindeymişler gibi, onların ateşlerini bir solukla hızlandırmaktan çekiniyorlardı.

Emile Zola
Rahip Mouret'nin Günahı
Çeviren: İsmail Yerguz
Kırmızı Yayınları


18 Haziran 2023

CİN PAZARI

Sabah akşam, her gün
Duyardı kızlar bağırıșlarını cinlerin:
"Haydi, gelin alın meyvelerimizden,
Gelin alın, gelin alın:
Elmalarımız var, ayvalarımız var,
Limonlar, portakallar,
Dolgun, pürüzsüz kirazlar,
Kavunlar, ahududular,
Al yanaklı şeftaliler,
Kara başlı dutlar,
Dağda yetişen kızılcıklar,
Alıçlar, böğürtlenler,
Ayı dutları, ananaslar,
Kayısılar, çilekler;­
Olgunlaşmış hepsi nasıl da
Canım yaz sıcağında,­
Geçen sabahlar,
Uçup giden güzel akşamlar;
Haydi gelin, haydi alın:
Daha yeni koparıldı üzümler dalından
Narlar desen, olgun ve kocaman,
Hurmalar, mayhoş yaban mürdüm erikleri
Nadide armutlar, frenk erikleri,
Mürdüm erikleri, yaban mersinleri,
Gelin, almasanız da tadına bakın:
Kuşüzümleri, bektaşiüzümleri,
Ateş gibi parlak diken üzümleri,
İncirler ki tam ağzınıza layık,
Güneyden gelme ağaçkavunları
Yeme de yanında yat, tatlı hepsi baldan;
Gelin alın, gelin alın."

Christina Georgina Rossetti
Çeviri: Fahri Öz

15 Haziran 2023

Friedrich Rückert Şiirlerinden Seçmeler

Binbir dilde konuşan şiir, arif olana 
Sadece tek bir dildir, sade tek bir lisandır.

***

Aciz gibi hem şair, hem filolog olanlar, 
Benim gibi sadece tercüme yapmalıdır...
Şiirdeki suçumu filolojiye yükler,
Dildeki noksanı da şairliğe verirsin.

***

Araplar bazan yemek yemez, oruç tutarmış, 
Başka zamanlar ise bol bol ziyafet varmış,
Çorak çöllerden geçer, sonra dinlenmek için, 
Yeşil vahalıklara varıp konaklarlarmış, 
Yüklerini taşıyan, iş gören develermiş, 
Bindikleri atlarsa sanki birer rüzgârmış, 
Bunların hepsini ben, tefsirlerle beraber
Hamasa'dan öğrendim okuyup karış karış.

***

Görünüşte maddiyat üstü şeyler söylerken,
Bahseder büyük Hafız yalnız maddi şeylerden.
Yahut o sade maddi şeylerden söz açınca,
Bahsettiği hep madde üstü müdür acaba? 
Düşünceyle çözemez ondaki sırrı insan, 
Zira onun maddesi, madde üstü her zaman.

***

Okumaya başladım, Allah adın anarak, 
Yabancı bir dilden bir kitap ele alarak; 
Harfleri tanıyordum, yazı Tamil yazısı, 
Fakat sesler mânasız, yabancıydı yapısı, 
Biliyordum, gözlerim hep o adı arardı, 
Bu karışık harflerin içinde mutlak vardı; 
Yani Allah'ın adı! Onu bulduğum zaman, 
Aydınlığa kavuştum, kurtulup karanlıktan; 
Bu adın yardımiyle yazıyı incelerken,
Muammayı hem çözmüş, hem de bağlamıştım ben.

***

Ey kalbim, pek yaşlandın ve akıllanmadın hâlâ 
Günden güne ümit etmektesin, 
Açan baharın getirmediğini sana,
Sonbahar getiriversin.

***

Zavallı ben, tek şahsiyette filolog ve şair,
Tercümeden daha iyisi gelmez elimden…
Filolojik hatayı, şiirsel serbesti hatırına affedersin.
Şiirsel borcu filolojiye hediye edersin.

***

İstemiyorum hayata veda etmeyi
Bu şehre ettiğim gibi,
Gözü arkamda kalanın olmadığı yer,
Kimsenin [beni] anmadığı.

***

Kabirdeyken ona teşekkür etmeliyim,
Ki şiirimi
Hiçbir zaman anlamadı, 
yine de hiçbir zaman engeller koymadı 
onu yasaklamak için.

***

Ne yazıyor yüzlerce yaprağında
Bir gülün?
Ne duyulur binlerce feryadında
Bülbülün?
Hepsinde o, ne varsa tek bir yaprak
Üstünde,
Her şarkıda duyulan ilkindeki
İlk nağme:
Hüsn hep kendi içinde döner, çizer
Bir halka,
Aşk kimseyi bulamaz sevmeye
Ondan başka.
Onun için dönüyor yüz yaprağı
Bir gülün,
Ve onun etrafında bin feryadı
Bülbülün.

***

Birbirinden ayrılmış olmak
Birbirine yakın olduktan sonra
Çok daha kötüdür kesinlikle
Hiç yanyana gelmiş olmamaktan. 

***

Gökten bir gözyaşı düştü 
Denizde kaybolduğu sanılıyordu
Midye geldi ve onu içine aldı
Artık sen benim incim olacaksın 
Dalgalardan korkma
Seni aralarından sessizce taşıyacağım 
Sen benim acım sen benim sevincim
Sen göğsümdeki göksel gözyaşı 
İzin ver gökyüzü, saf yüreğimde 
Saklayayım en saf damlacığını

***

Hangi kaba ayak bastı benim çiçek bahçeme,
Hangi gizli dehşet girdi benim tatlı nağmeme; 
Ölüm birden ve habersiz çıktı hayat içinden, 
Meyve nasıl çıkıyorsa yaprakların süsünden; 
Ölüm hayatın tohumu, çiçekle meyve gibi,
Önce içinde gizliydi meydana çıktı şimdi;

***

Kelime oyununa çatanlar da var ama, 
Gelişmesi tam olan bir dile uygun gelir.
Dil ilkin sır dolu bir kelime oyunuymuş,
O zamanlar bilmezmiş, şimdi bunu biliyor. 
Herkesin bilmeksizin yaptığını yapalım, 
Gelin, kelimelerle bizler de oynayalım!

***

Şunu iyi öğrenin! Dünya edebiyatı, 
Dünyanın anlaşması, dünyanın barışıdır.

***

Dünyadaki anlaşmayı dil bilgisi sağlayacak,
Onun için sen hiç durma dile hâkim olmaya bak!

***

Terennüm etmediğimi yaşamış da değilim.

***
Kırk Yaşında

Kırk yıl engebeli dağa tırmandığımızda,
    Durup geriye bakarız;
  Çocukluğumuzun huzurlu pınarını hâlâ görüyoruz orada,
    Ve coşan gençlik başıboş geziyor.

  Arkasına bir kez daha baktıktan sonra, yeni bir güç kazanarak,
    Asa kavradı, artık kalmadı;
  Bak, bir başka yokuş, uzun bir yokuş, hâlâ inen
    Ere yolu aşağı doğru çeviriyor!

  Cesur, uzun bir nefes al ve zirveye doğru--
    Hedef seni çekecek;
  En azından düşündüğün zaman, kader sana yakındır--
    Aniden, yolculuk bitti!

***

Çocukluk Günlerimden

Çocukluk günlerimden, çocukluk günlerimden,
    Çınlıyor eski bir şarkının hüzünlü tonu--
  Ah, ne uzun yollar, ah, ne uzun yollar
    katettim o zamandan beri!

  Kırlangıç ​​ne şarkı söyledi, kırlangıç ​​ne şarkı söyledi,
    İlkbaharda ya da sonbaharda ılık--
  Asılır mı yankıları, yankılanır mı
    çiftlik hakkında?

  "Gittiğimde, gittiğimde,
    Dolu kasalar, sandıklar vardı;
  Bugün geldiğimde, bugün geldiğimde,
    Her şey bomboştu!"

  Çocuksu dudaklar çok bilge, çocuksu dudaklar çok bilge,
    Altın kadar zengin bir irfanla,
  Tüm kuşların çığlıklarını bilmek, tüm kuşların çığlıklarını bilmek,
    Eski bilge gibi!

  Ah, sevgili eski yer - ah, sevgili eski yer 
    Tatlı teselli edici parıltısı
  Yüzümde parlasın, yüzümde parlasın,
    Bir kez rüyada!

  Ben gittiğimde, ben gittiğimde,
    Dünya neşe içinde uzanıyordu orada;
  Bugün geldiğimde, bugün geldiğimde,
    Hepsi, hepsi çıplaktı.

  Yine de gelir kırlangıçlar, yine gelir kırlangıçlar,
    Ve dolu boş sandık--
  Ama bu hasret dilsiz, ama bu hasret dilsiz
    Durdurulmayacak asla.

  Hayır, hiçbir kırlangıç ​​getirmez, hayır, hiçbir kırlangıç
    ​​seni daha önce olduğun yere geri getirmez--
  Kırlangıç ​​şarkı söylese de, kırlangıç ​​şarkı söylese de,
    Hala eskisi gibi.

  "Gittiğimde, gittiğimde,
    Dolu kasalar, sandıklar vardı;
  Bugün geldiğimde, bugün geldiğimde,
    Her şey bomboştu!"

***

Akşam Şarkısı

Dağın zirvesinde durdum,
Güneşin battığı saatte;
Ormanda nasıl asılı durduğuna dikkat çektim
Akşamın altın ağı.
Ve çiy inerken,
Yeryüzüne bir barış geldi--
Ve doğa sessizliğe büründü,
Akşam çanının sesiyle.
Dedim ki, "Ey gönül, düşün
her şey nasıl bir sessizliğe bürünüyor,
Ve çayırdaki her çocukla
Hazırla kendini uykuya! "
Çünkü her çiçek sessizce
kapanıyor küçük gözü; 
Ve deredeki her dalga 
Daha yumuşak bir şekilde mırıldanır. 
"Yorgun tırtıl 
Otların altına yuva yaptı; 
Çiyden ıslanmış, şimdi uyukluyor.

Sazlıktaki yusufçuk.
"Altın böcek yatırdı onu
Gül yaprağından bir beşikte kayaya;
Şimdi gittiler gece barınaklarına
Çoban ve sürüsü.
"Yukarılardan gelen tarla kuşu
nemli çimenlerde yuvasını arıyor;
Geyik ve geyik onları
ormanlık barınaklarına dinlenmeleri için yatırdı.
"Kulübesi olan,
uyumak için onu yatırmıştır;
Ve rüyalarında yabancılar arasında dolaşan,
kendisininkini görecektir."
Ve şimdi bir özlem sarıyor beni,
Bu barış ve sevgi saatinde, 
Yukardaki meskene, 
Benim olan eve
ulaşamayacağım.

***

Şark'ın Gülü deniyor Celâleddin'e,
Benim şiirimse yansıtıyor onun bir suretini.
Sabah seninle uyandım, ey Mevlâna
Gözlerimin yaş yerine gök şarabıyla dolduğunu gördüm.
Mevlâna Celaleddin! Senin ağzın öğretti bana bu kelimeyi,
Ne zaman dostuna yalnız gitmek isterse kalbim yanılıyor
Åh Celâleddin! Bu engin denizde erimiş ruhun senin.
Sen sırdaşsın, sır veren değilsin.
Kalbim, maden ocağı ve darphanedir
Kalbime saf ve gerçek altınlar basıyorsun, ey Celâleddin!
Bir tanrı adamı derinliklerde gizlidir; sen de
Bir tanrı adamısın, Doğu'da, ey Celâleddin!
Neysem, ne değilsem; ben oyum. Sen bilirsin ben neyim.
Söyle Celaleddin, ben her şeyde ruhum!
Eğer güzelliğine parlak bir ayna ararsan, Mevlâna Celâleddin!
Bak buradaki parlak aynaya.
Karşı gelemeyeceğin davet ey sevgili
Celaleddin'in şiiridir, uzaklaşma, gel ondan uzaklaşma!
Selamımı söyleyin Mevlana'ya, onu çok seviyorum.
Acaba ne der bana, onu çok seviyorum.
Biz baharın kurtarıcı nefesini bekler dururduk,
Ey Celâleddin! Seninkisi Doğu'dan Batı'ya geliverdi.
Ey Celaleddin, bunu sen gerçekleştirdin
Bu sihirli oyundan daha sihirlisi nedir? Söyle!
Ey Mevlâna, seni canlandıran, sana hayat veren
Yüksek ruha şaşıyorum, hayretler içindeyim.
Ey Mevlâna, seni neşidelerimde "Celâleddin" diye övdüm,
Senin Ebû Talib'in oğlu Ali'yi övdüğün gibi.
Ey Celaleddin! Eğer O'nu bulursan,
Onu arıyorum, n'olur söyle! O nerededir?
Ey Celaleddin, sen şarkın merhem tüccarısın,
Ben de Batıda bir dükkân açtım, bilesin.
Bütün bölgelerin azizleri arasında neredesin? Selam sana!
Ey Mevlâna Celaleddin! Hatıran mübarek olsun bana

Friedrich Rückert