04 Ağustos 2023

Mısırlı Romantik Bir Şair: İbrâhîm Nâcî

Mısırlı Romantik Bir Şair: İbrâhîm Nâcî 

İKİMİZ 

Zavallıyız ikimiz, olsun üzülme! Gözyaşlarım seninkileri geçer. 

Sinende bir ateş varsa, benim yüreğimde de aşkın ateşi var. 

Senin saadet yıldızın batmışsa, benimki hiç doğmadı. 


DÖNÜŞ

Şair çocukluğunun geçtiği eve döndü. Ancak evi, çehresi değişmiş ve tanınmayacak bir halde buldu. Bunun üzerine aşağıdaki kasideyi yazdı. 

Tavaf edip durduğumuz ve sabah akşam secde ettiğimiz bu Kâbe 

Ondaki güzelliğe kaç kere secde edip tapmıştık. Şimdi nasıl da yabancıymışız gibi geri döndük

Düşlerimin ve aşkımın yuvası, ilk kez görüşüyormuşçasına karşımıza dikildi umarsızca

Tanımazdan geldi bizi, uzaktan gördüğünde nur gibi gülücükler saçardı oysa 

Çırpınıyor sol yanımdaki kalbim kurbanlık misali, sesleniyorum ben de ona: “Sakin ol ey kalbim!” 

Gözyaşı ve yaralı mazi de cevap veriyor: “Niye geldik? Hiç dönmeseydik keşke! 

Niye döndük? Hani aşkı içimize gömüp, özlem ve acıyı geride bırakıp da; 

Sessizliğe ve huzura razı olduk da hiçlik gibi bir boşluğa mı düştük?” 

Ey yuva! Dost (alışık olduğumuz kişi) uçup giderse şayet, diğeri bilemez akşamların anlamını 

Günleri hazan mevsimi gibi boş, çöl rüzgârlarını da ölüm habercileri gibi görür 

Ah feleğin bize ettiklerine bak! Sen misin yoksa bu yüzü asık kalıntı? 

Başı öne eğik hayal de ben miyim? Ne kadar da çok ıstırap çekerek geceledik! 

Nerede meclisin? Gece sohbetleri nerede? Nerede etrafa yayılmış tanıdıkların ve dostların? 

Ne zaman oraya baksam, buğulanır ve yaşla dolar gözlerim. 

Güzelliğin evine bıkkınlık yerleşmiş, nefesi de havasına işlemiş 

Çöküp yerleşmiş oraya karanlık, hayaletleri de salonda geziyor. 


"Yukarıdaki şiirin içeriğini incelediğimizde Nâcî, evini Kâbe’ye benzeterek sembolize eder ve zamanın her şeyi değiştirmesine yas tutar. Ancak bunu, Ostle’nin de dediği gibi sevgilisinin hatırasına ağlayan klasik Arap şairleri gibi değil, daha çok Fransız romantiklerden Lamartine’in Le Lac “Göl” veya Milly ou La terre natale “Milly ya da Anavatan” adlı şiirlerindeki gibi romantik bir tarzda yapar.75 Bir zamanlar sevgilinin, dostun ve bizzat kendisinin konakladığı yere, gözü yaşlı ve hüzünlü bir şekilde dönen Nâcî, “kalıntı” veya “yıkıntı” temasıyla okuyucuyu âdeta Câhiliyye dönemine götürür. Ancak Câhiliyye döneminden beri süregelen bu gelenek devreye girse de şairin geri dönüp bulduğu şey, çölde göç eden sevgiliye ait kalıntılar değildir. Bu kalıntılar, şairin çocukluk ve gençlik yıllarındaki anılarının kalıntılarıdır. Görüldüğü gibi Nâcî, “kalıntılar” temasını tam olarak klasik şairlerin tarzında işlemese de ustaca bir beceriyle modern şiirde kullanarak eski nazım geleneğini yeniden canlandırmaya ve farklı bir şekilde yorumlamaya çalışır.76 Nâcî bu şiirinde, dinsel imgelerin yanı sıra çöl, yolculuk, gece, kuş gibi romantiklerin kullandığı tabiat imajlarından yararlanır. Bunun yanı sıra “Çöküp yerleşmiş oraya karanlık, hayaletleri de salonda geziyor.” beyitinde doğaüstü unsurlardan da yararlanır.77 Bu şiir sembolizmden izler taşısa da, karakteristik bir romantizm şiiridir.78"

***

ZÂZ 

Ben çölde şaşkın, tek başıma… Bulutlar, susuz çölleri ne zaman hatırlayacak? 

Acı, ey gökyüzü! Ağzım kurudu ve oruçlu boğazımdan bir damla su dahi geçmedi 

Arzu pınarı kurudu. Mahmur gözlerdeki rüya ışıltılarından bir şey kalmadı. 

 Ey gözleri dolu dolu uykuyu tadan kişi, benim gözlerim hiçbir zaman uykuyu tatmadı. 

Beni ağlat, ne yaparsan yap ve istediğin gibi yak. Zulmet, düşmanlık et. 

Bu uzaklık dışında, gecelerinde ölümlerin gölgesi süzülüyor 

Orada hayat bitiyor, tükeniyor. Günler sanki yıkıcı bir balyoz gibi iniyor.

***

VEDA

Ey kalbim, Allah aşka rahmet etsin! Aşk, hayalden bir köşk idi, çöküp gitti. 
Bana şarap ver sen de onun kalıntılarına iç, gözyaşları aktıkça bana anlat; 
Bu aşk nasıl oldu da aşk masallarından bir hikâye oldu. 
...
Asla unutmayacağım seni, dokunaklı, tatlı seslenişlerin çıktığı bir ağızla, 
Adeta dalgaların arasından boğulan kimseye uzanan el misali bana doğru uzattığın el ile 
Ve gece yolcusunun hasret kaldığı bir şimşekçesine beni baştan çıkardığını. 
Heyhat o şimşek nerede senin gözlerin nerede! 
...
Ey sevgili! Bir gün elem şarkılarını söylediğin özlem kuşunun çalılığını ziyaret ettim. 
Sende öyle nazlar var ki güçlü kuvvetli kişileri çeker kendine 
Sana olan özlemim sinemi yakıyor; saniyeler kanımdaki kor gibiyken… 
...
Özgürlüğümü ver bana, bırak ellerimi! Ben her şeyi verdim, hiçbir şeyi geriye bırakmadım. 
Ah! Zincirlerin yüzünden bileklerim kanadı. Niye bırakayım ki! Onlar da bana hiçbir şey bırakmadı. 
Senin tutmadığın sözleri ben niye tutayım. Dünya benimken bu esaret nereye kadar? 
...
Ben nerede o büyüleyici sevgiliye bakmak nerede? Asalet, ihtişam ve hayâ onda; 
Emin adımlarla güzelliğe zulmeden, büyüklük hevesinde bir kral gibi yürüyor, 
Tepelerin esintisi gibi bir seher kokusu, akşam rüyaları gibi yaralayıcı bakışlar… 
...
Ben nerede senin bulunduğun meclis nerede? Uykumun en derin yerinde gördüğüm bir sihirsin.
Aşk, kalp ve kanım ben ve sana yaklaşan şaşkın bir kelebeğim 
Özlem aramızda bir elçi ve kadehi bize sunan içki arkadaşı… 
...
Aşk bizim gibi bir sarhoş gördü mü? Nice kez hayal kurduk etrafımızda! 
Sevincin önümüze atlayıp kabul ettiğimiz mehtaplı bir yolda yürüdük. 
İki çocuk gibi beraber güldük, koştuk ve gölgemizi geride bıraktık
...
Şaraptan sonra kendimize geldik ve ayıldık. Keşke ayılmasaydık! 
Uyanıklık, uykudaki rüyaları yok etti ve artık dost gece sırtını dönüp gitti. 
Işık yükselen bir uyarıcıdır ve şafak, pencereden bakan bir ateş gibidir. 
Dünya bildiğimiz gibi ve her sevgili kendi yolunda. ...
Ey şair! Uyukluyorsun ve o zamanı hatırlayıp uyanıyorsun 
Bir yara kapandıkça anılar yeni bir yara açıyor 
Bu yüzden nasıl unutacağını ve nasıl sileceğini öğren! 
...
Ey sevgilim, her şey kaderdir elimizde değil biz zayıf kullar olarak yaratıldık. 
Belki kaderlerimiz bizi bir araya getirir, görüşmenin zor olduğu o günde… 
Dostun dostu tanımadığı o günde biz iki yabancı gibi rastlaşırız. 
Herkes kendi yoluna gider. Biz böyle istedik deme! Ve bana kader böyle istedi de! 

Nâcî bu şiirine başlamadan önce, birçok şiirinde olduğu gibi girişte kısa bir öykü vererek okuyucunun karşısına çıkar:

“Bu ağır aksak bir aşk hikâyesidir: Karşılaştılar ve aşık oldular. Ardından bu hikâye, bir bedenin kalıntıları haline gelmesi ve bedenin de ruhun yıkıntılarına dönüşmesiyle sona erdi. Bu destan, olayları vuku bulduğu gibi sunmaktadır.” Bu giriş aslında gerçeği yansıtan bir aşk öyküsünün özeti mahiyetindedir. Çocukluk aşkına yazdığı rivayet edilen bu şiirin acıklı ve ilginç bir anısı vardır: 

“Tıp eğitimi için (şehirden) ayrılan Nâcî, geri döndüğünde sevgilisinin evlendiğini öğrenir. Bir gece kapının şiddetli bir şekilde vurulduğunu duyar ve kim olduğuna bakmak için yatağından kalkar. Kapının önünde, doğum yapacak karısına  kendisinden yardım etmesini isteyen bir adam vardır. Nâcî çantasını alır ve adamla birlikte eve gider. Kadına yaklaşır ve onun eski sevgilisi olduğunu görür. Nâcî, kadına yardım eder ve doğum gerçekleşir. Ardından kadının ve çocuğun sağlığından emin olunca evden ayrılır. Bu ilginç olayın ardından el-Atlâl adlı şiirini kaleme alır."

Mısır’daki Romantizm akımının güçlü şairlerinden birisi olan Nâcî’nin aşk şiirlerinde kadına karşı tavrının nedeninin, yukarıda da belirtildiği gibi çocukluk ya da gençlik döneminde yaşadığı umutsuz aşk olduğu ileri sürülür. Ancak bir şairin aşk hakkında bu kadar şiir yazması ya da kendini sürekli umutsuz bir aşk durumuna yerleştirmesi yüzyıllardır Arap şiirinde var olan bir gelenektir.

Bunun kaynağının da Araplarda ‘Uzrî gazel denen, platonik aşkı anlatan ve bunu kaza- kader, cennet-cehennem gibi duygularla ören şiir türü olduğu düşünülür. Nâcî’nin çalışmalarında, pek çok olduğu gibi; sürgün, yalıtılmışlık, ölüm korkusu, insanın evrendeki yeri, başarısızlık, şaşkınlık ve kader gibi unsurların aşk temasının içine yerleştirildiği görülür. Nâcî genelde aşkını idealize eder ve bunu da beşeri ve kutsal olanı harmanlayarak yapar.

Yine klasik şiirlerde öne çıkan unsurlardan olan “çöl motifi” Nâcî’nin şiirlerinde çok sık işlenir ve onun için önemli bir ilham kaynağı olur.

Faruk Şirin


Yıkıntılar 

Allah rahmet etsin bu sevdaya ey gönlüm
Hayalden bir kuleydi, yerle bir oldu bugün

Kalıntılarının şerefine iç, sun bana da
Anlat halimi, gözyaşları (yanaklarımı) suladıkça

Nasıl bir sevdadır ki bu dönüştü bir söze,
Yürek sızlatan hikayelerden birine

Ve bir yaygıya ki hayalî arkadaşlardan örülü
Sonsuza dek kayboldular gözden, yaygı dürüldü

Ey fırtınası dinmeyen rüzgarlar
Yağı tükendi, lambam söndü;

Yok olmuş bir vehimden beslenirken ben
Sadıkken daima sevdiklerime bu vefasız ömürde

Ne çok dolandım bu ömrün hançerinde
Meyletmedi sevda bana, uyku girmedi gözlerime

Yine de bu kalp hazırdır bağışlamaya
Affeder hançer ne zaman saplansa

Ey damarlarımda dolaşan sevda
Bir kadersin ölüm gibi, yahut ölüm tadında

Bir an dahi geçirmesek de mutlu gününde
Bir ömrü geçirdik mateminde

Ne bir damla gözyaşı koparmak isterim gözlerinden
Ne de zorla bir gülümseme, dudaklarından

Bir bilebilsem nereye kaçacağımı ondan
Nereye gidebilir ki kendi kanından kaçan

Unutamam seni, aklımı başımdan almışken
Tatlı seslenişlerin döküldüğü zarif dudaklarınla

Boğulan birine dalgalar arasından uzatılan
Bir el misali bana uzanan ellerinle

Ayaklarım yolun dikenlerden şikayet ederken
Âh olsun ey onların yöneldiği kıble

Ve ey parıltı, gece yürüyen yolcunun susadığı
Nerede şimdi gözlerindeki o parıltı?

Unutamam seni, aklımı başımdan almışken;
Yüce doruklarla… böylece tutuldum ihtirasa

Sen gökyüzümde bir ruhsun ve ben
Mücerret bir ruh gibi yükseliyorum sana

Ne muhteşem zirvelerdi o zirveler, üzerinde
Buluşur sırlarımızı açardık birbirimize

Burçlarından aralardık gayb perdesini
İnsanları birer gölge gibi görürdük eteklerinde

Güzelliğin, günün hiç batmayacak doğuşu gibi
Benim kârım ise gurûbun hüzünleri

Ve göçüp gitmiş kervanın gölgesinden kalanlar;
Sönmüş bir yıldızın bıraktığı ışıklar

Bıkkın bir kimsenin gözleriyle bakıyorum dünyaya
Usanç hayaletlerini görüyorum çevremde

Sevdanın cenazesi üstünde raks ediyorlar
Feryatları yükseliyor ümit mezarlarının üstünde

Heba oldu bu ömür, artık git
Vaadin bir hayalden ibaretti

Bir sayfa, zamanın küle çevirdiği
Üzerine sevdayı nakşedip sonra silerek

Seyret, neşeyle gülmemi ve raks etmemi
Kalbim paramparça olmasına rağmen

İnsanlar bende uçan bir ruh görür
Kederse beni değirmen taşı gibi öğütür

Vücut bulmuş haliydin hayallerimin, yıkıldın
Ellerim değil onu yıkan, kaderin elleridir

Yazık ona ki bilmiyor neyi harap ettiğini
Tacımı parçaladı, yıktı mabedimi

Ey yapayalnız, umutsuzların hayatı
Ey ıssız kimsesiz viraneler

Ey kendisinde tek bir sırdaşın bulunmadığı
Kavuran çöller, ey sonsuz sükunet

*****

Görebilmem ne mümkün; o büyüleyici
Asalet, azamet ve edeple donanmış sevgiliyi

Kendinden emin, bir sultan gibi yürüyen
Güzelliği acımasız, kibri hoşa giden

Tepelerde esen meltemler misali hoş kokan sihri
Akşamları görülen rüyalar gibi kaçıran gözlerini

Yüzü gören gözleri kamaştırır; dili
Nurun lisanıdır, göğün tabiri

Işıltısı doruğa ulaşmış cazibenle süslediğin
Yerlerde bulunabilmem ne mümkün şimdi 

Ben ki sevdayım, kanım ve kalbim
Sana yaklaşmış şaşkın bir pervaneyim

Aramızda arzudan bir elçi vardır
Ve bir dost bize kadeh sunmaktadır

İçince sunduğu kadehten, silkelendik bir an
Üzerimizde bulunan âdemî tozdan

Bedenin zorba kuvveti nasılmış bildik
Canlıya hükmeden, damarlarında coşan

Bir haykırış işittik ki gürültüsü
Kırbacı sanki bir celladın, azabı bir ilahın

Haykırış emretti bize, bizse isyan ettik emrine
Karşı çıktık kaplanmasına alınların zilletle

Zorba verdi hükmünü: suçlulardandık
Hayatın surları arkasına yollandık

Ey engebelerde yolunu şaşıran 
Diken ve kayaların yaraladığı iki sürgün

Karanlık her çöktüğünde hissettiler
Acıların ürpertisini, bu arındıran sürgünde

Kovuldular o yüce hayalden
Kara talihlere ve kör bir geceye

Kendi ruhlarından edindiler ışığı,
Işığını esirgedikçe dünya onlardan

Sen ne garip bir hale getirdin işlerimi
Tepelerde uçan kuşlar sardı çevremi

Kalbime desem ki bir an olsun kalk 
Leyla’dan başkasını terennüm edelim, reddeder

Örttü gözlerimi örtüler, reddederek senin
Gözlerin dışındaki gayeleri, yoktur başka isteği

Gözlerime örtüyü çeken sensin, sakın
İddia etme bu örtüyü benim çektiğimi

Ümitsizlik ne çok seslendi bana, kaldır at dedi
Alaycı kaderse cevap verdi: bırak olduğu gibi

Nasıl kör bir plandır ki bu, eğer
Azıcık görse gözlerim boyun eğmem ona

Eğer ona uyarsam yazık benim halime
Aksine uymasam, halime yazık yine

Eğildi başım lakin isteseler de onurumu
Tüm güçler satın almayı, yine de satmam onu

Ey sevgili uğradım günlerden bir gün yuvana
Hasret kuşu gibi terennüm etmek için dertlerimi

Sensin latif işvelerden gelen aheste tavırların,
Güç yetiren, müstebid kimsenin ithamlarının sahibi

Oysa sana olan özlemim dağlıyor kemiklerimi
Saniyeler kanımda tıpkı birer kor gibi

Yolunu gözlemekteyim bulunduğum yerde
Ayak seslerine pür dikkat kesilmiş bir halde

Ne zaman bir adım yere değse, kalbim
Kıyısına adım atan bir dalgaya benzer

Ey zalim Allah aşkına söyle daha ne kadar
Gözyaşı dökmeliyim ayaklarının bastığı yola

Sen ki rahmetsin, merhamet etmez misin
Ruhu kimsesiz kalmışa yahut şefkate susamışa

Ey ruhumun devası, ruhum yaratıcısına
Şikayet etmekte tabibinin zulmünü

*****

Özgürlüğümü ver bana, hür bırak ellerimi
Neyim varsa verdim sana, bırakmadım bir şeyi

Ah bana vurduğun bu zincir kanattı bileklerimi
Neden taşıyayım onu, eritip tüketmişken beni

Tutmadığın vaatleri ben tutsam ne çıkar
Yaşayacak bir dünyam varken esaret nereye kadar

İşte kurudu gözyaşlarım, bağışla onları
Dökülmemişlerdi senden önce hiç kimse için

Farz et ki kuş artık yuvandan uçtu
Karlar akın etti, ırmaklar kurudu

Buz tutmuş kalplerden ibaret bu dünya
Alev söndü, kor görünmez oldu

Kalbi saran alevler küle dönüşse
Sorma bana nasıl oldu bu diye

Sorma ve hatırla ateşle ısınan kimsenin ıstırabını
Tutuşturur kalpteki alevi de çıkaramaz kıvılcım bile

Allah merhamet etmesin, bana tüm hayallerimin
Beyhude olduğunu gösteren o amansız geceye

Taparcasına sevdiğimin kalbinin, gözyaşlarımla
Bir düşman gibi alay edişini gösteren geceye

Ne çok bilmek isterdim neler yaşandı da
Hapsoldu ruhun sürgülenmiş bir zindana

Zindanın derin karanlıklarında paslanmış ruhun
İşte böyledir ruhlar, kaplanır pasla

Alemi dapdar bir mezar gibi gördüm
Ümitsizlik ve sessizlik çökmüş üstüne

Gördü gözlerim sevdanın yalan dolanlarını
Bir örümcek ağı kadar güçsüz, kırılgan

(Susuyorsun), derdimi bilip acıdığın halde bana
Evladır dilsiz bir heykel ağıt yaksa gözyaşlarıma

Ayaklarının ucunda sona eren bir dünya,
Ve kapının eşiğinde can veren umutlar var

Çocuk gibisin derdin bana, ne zaman
Sevgim kabarsa, gözlerim buğulansa

Haklısın, bu sevda içimde bir çocuk gibi yaşadı
Ve büyüdü ama hiç akıllanmadı

Gördü ona doğrulttuğun anda darbeni
Koşuyordu öldürmeye susamış gibi

Darbe çocuğu hedef alıp kanattı kalbini
Ve adamın (tam) gururuna isabet etti

Eşiği geçtiğimizde dedim ki kendime
Acele et, elini çabuk tut azmettiğinde

Bırak yükselsin alevler her yanından mabedin
Yutsun içinde diz çökenleri, secde edenleri

Sadakatim geri dönmemi arzulasa da
Yaralı sevda reddeder dönmemizi

Yöneliyorum mabedi sarmış alevlere
Kuru dalın yanınca kıvrılması misali

Unutmuş değilim asla,
Ömrün o anını

Eserken yağmurun raksını
Alkışlayan rüzgar

Hatıralar için dövünen,
Aya içini döken

Coşkuya kapıldığında
Ağaçlarla güreşen

Rüzgarın, işte dinle budur
Şairin kulağına fısıldadığı

Sapkın bir kimsenin öğütleriyle
Aldatmaya çalışarak kalbi

"Ey şair uykuya dalarsın bir an,
Vaadini hatırlar da uyanırsın

Ne de olsa bir yara kapansa
Bir yenisi açılır hatıralarla

Öyleyse öğren nasıl unutulur
Öğren nasıl silinir

Sanır mısın ki aşk her zaman
Affetmek ve bağışlamaktan ibarettir?’’

*****

İşte bak kalplere ve kadınlara 
Kumlar sayısınca

Seç dilediğini
Bir ömür boşa gitti

Yeryüzünde yolunu kaybetti
Göğün çocuklarını arayan kişi

Çamur ve sudan
Nasıl bir maneviyat elde edilebilir ki

Ey rüzgar haklısın ancak
O benim sevdam, hevesim ve ye’sim

O ki ezelde kalbim için yaratılmış
(Daha) güneşim doğmadan o benim için doğmuş

Ona kavuşma emeliyle yumdum gözlerimi
Hatıralarına yasladım başımı

Rüzgar aklını kaybetti ve
Karanlığın şeytanları seslendi şaire

Bitti mi? Nasıl gönlün el verir
Henüz başlangıçta iken bitirmek

Ey yarasını, tekrar tekrar o yarayı
Deşecek sevgiliye teslim eden yaralı

Verseler de kara haberini
Ağlamaz o sevgili

Ey güç kudret sahibi kimse
Bir kadın için yıkılırsın mısın yere?

Nasıl bir haykırıştı o! Şairin kalbinde
Yalnızca ıstırap dolu anılar uyandırdı

Geceyi uykusuz geçirdi yanında ve uyandı
Kırık bir hançerden arta kalan parçalar gibi

Parıldadı nehir ve çağırdı şairi kendisine
Yürüdü şair yamaçtan aşağı, nehire

Azığı tükenmiş bir halde, azıksız çıkılan
Hiçbir yolculuk yoktur bu yolculuktan başka

Ey sevgili her şey yaz kader
Kendi ellerimiz değil bizi yapan derbeder

Belki kaderimiz birleştirir yollarımızı
Bir gün, kavuşmak imkansız görünürken

Eğer dost dostunu tanımaz da
Karşılaşırsak iki yabancı gibi

Her birimiz giderse kendi yoluna
Bir şey deme! Takdir buymuş de bana

Ey ebediyet şarkıcısı ömrünü heba ettin
İnsanoğluna söylenen şarkılarda

Oysa tek bir canlı dahi duymuyor bizi
Öyleyse gel taşlara söyleyelim ezgimizi

Ve idrakten yoksun ufak taşlara
Çukurlarda çürüyen kemik parçalarına

Söyle ezgini, göreceksin ki kıpırdayacaklar
Söyleyene acıyacak, müziğe ağlayacaklar

Ey ne zaman ağzımdan çıksa
Yenilip dönen ve bahtıma çarpan sesleniş

Ve ey temenni dolu şarkılardan bir haykırış 
Bana ağıt ve pişmanlık olarak dönen

Nice güzellik ve yücelik heykeli göründü bana
Hayat karanlık ve kederden ibaretken

Nağme diz çökerek atıldı heykelin önüne
O güzelliğin sağır olduğunu bilmeden

Dindi gece, ey uykusuz sabahlayan, zaten
Düştüğün şaşkınlığı anlayacak kalbi yoktur onun

Ey şair al eline gitarını
Anlat dertlerini dök gözyaşlarını

Yıldızların dans ettiği nice nağmeler vardır
Bulutlarla harp eder, yıldızları kırıp geçerler

Söyle şarkını, üstüne gün doğup
Karanlığın örtüsünü yırttığını görene dek

Ve eğer çiçekler ürkütülürse
Ve görürsen kalplerini korkunun kapladığını

Merhamet göster, yavaşla, onlar için
Narin nağmeler çal ve sil korkularını

Belki de ıstırabın beşiğinde uyumuşlardır
Rablerine yalvararak ağlamışlardır

Ey şair nice çiçek vardır ki bir gün olsun
Suçunu bilmeden cezalandırılmıştır


İbrahim Nâcî (Şâ’irü’l Atlâl)
Çeviren: Emine Sarı

03 Ağustos 2023

Olmayalı

Ne kadar oldu, olmayalı?

***

Kişinin yaşamının anlamı, kırılgandır.

***

Kişinin yaşamının anlamı, zayıftır, kırılgandır, dökülüp gitmeye hazırdır : kişi onu, sürekli beslemezse, korumazsa, bütünlüklü tutmazsa, kayıp gidiverir parmaklarının arasından.

Sürekli —hep yeniden, en baştan başlayarak— kurulması gereken birşeydir kişinin yaşamının anlamı. Önceki kurulmuş biçimlerinin kişiye şimdi sağlayabileceği de, sağlam ve direngen yapılar değil; önceki kuruluşlarının, işte, nasıl zayıf, kırılgan olduklarının, nasıl dökülüp gittiklerinin, bilgisidir — 'yaşam deneyimi' denilen şey de bundan başka birşey değildir...

Kişinin yaşamının anlamı, dökülür gider; ona, yalnızca, nasıl dökülüp gittiğinin bilgisini bırakarak —

Kişinin yaşamının anlamı, kişiyi bırakarak, dökülüp gider — ona bilgisini bırakarak, dökülür, gider, anlamı, yaşamının, kişinin.

***

Hep yorgunluk bekler yaşamının anlamını arayan kişiyi - gidip arayınca bitkinlik; durup bekleyince, bezginlik…
—Ne de güzeldir ama, aramak —acılı; ama, nasıl da yüce, beklemek…

***

Kişi , zaman zaman , yaşamının anlamının ‘hesabını çıkarmağa ’ giriştiğinde , anılarını boydan boya gözden geçirirken , dizi içinde ‘ölüleriyle ’karşılaşır :
      Onlar , yaşamına katılmış ve bir noktada ölmüş kişiler — yakınları , dostları , sevdikleri…

***

Şöyle bir 'sıra' mı var, acaba:
 Kişi yaşamının anlamını, önce hayal eder (olanak olarak düşünür, kurar); sonra, -şu ya da bu biçimde- yaşar (olanağını gerçekleştirir); sonra düşünür:neyi yaşadığını,neleri gerçekleştirdiğini- ama, sonra anlar, nasıl da geçici, geçip gidici,gidip-yitici olduğunu,bütün bu yaşadıklarının, gerçekleştirdiklerinin-bu düşündüklerinin..
'Sıra'sıyla, boş bir hayalden yitik bir gerçekliğe doğru oluşur,anlamı,yaşamının, kişinin..

***

Kişinin yaşamının anlamı, huzurlu uyuduğunu bildiği bir kişinin varlığından yansır:onun ,orada, şu anda, yanında olmasa da, rahat olduğunu bilmek...
Böylece, kişinin yanında olmadığı zamanlarda bile, huzur da verebilir, anlamı, yaşamının, kişiye.

***

Yaşamının anlamı, belki arayıp arayıp bulamadığın; ama belki, bulmak da istemediğindir… Bulunmaması da mutlandırabilir, anlamını yaşamının. 

***

Kişinin, yaşamının anlamı, geriye çekilip baktığı bir şeydir: nasıl bölük pörçük, nasıl kesintili, nasıl da yabancı bir şey diye, bakar, çekilip, geriye, anlamına, yaşamının kişi. 

***

Kişinin yaşamının anlamı, huzurlu uyuduğunu bildiği bir kişinin varlığından yansır: onun, orada; şu anda, yanında olmasa da, rahat olduğunu bilmek… Böylece, kişinin yanında olmadığı zamanlarda bile, huzur da verebilir, anlamı, yaşamının, kişiye. 

***

Kişi, yaşamına anlam vere ilişkilerine, etken ya da edilgen olarak girebilir. Çok ender bir durum, ilişkideki iki kişinin ikisinin birden aynı zamanda hem etken hem edilgen olmalarıdır: o durumda, iki kişinin, yaşamlarını anlamlandırma gücü, hem birleşir hem de ikiye katlanır: toplam güçleri, her ikisi için de geçerli hale gelir. Oysa kişilerden birinin etken öbürünün edilgen olduğu ilişkilerde tam tersi olur: kişilerden her birinin gücü, ötekinin kendi yaşamını anlamlandırma gücüne ket vurucu bir nitelik kazanır. Karşılıklı olarak birbirlerinin yaşamlarının anlamlarını zedelerler. 

***

Yaşamının anlamı, ancak, kişi, bir an durup, ne istiyorum ki diye sorabildiğinde, biçimlenmeye başlar. Yani, ancak eksikliği çekiliyorsa, yokluğu duyulabilmişse var edilebilir; yoksa yoktur. Bu bakımdan insanların büyük çoğunluğu anlamsız yaşamlar yaşarlar, çünkü yaşamlarındaki anlam eksikliğini hiç duymamışlardır. 

***

Yaşamın anlamı, aynı zamanda dünyaya da anlam verir. Çünkü dünya ile yaşam anlam açısından özdeştir: dünyan, yaşamın; anlamlı yaşamın da, dünyandır. 

***

Değiştiğimi düşündüğümde, değişenin aynı ben olduğunu da düşünmek zorundayım. (Alain) 

***

Kişinin yaşamının anlamı, öyle olur ki, kişi için eşit doğrulukta ve değerlilikte olan iki ilişkisi arasına, gelip, sıkışabilir. Kişi bu kişi ile ilişkisinde bir şey yapmak istese; bu, şu kişi ile ilişkisinde yapması ya da yapmaması gereken bir şeyi çelecektir. Ve, hep, tersi. Hep çatışmalarla başetmek zorundadır, kurulmak için, anlamı, yaşamının, kişinin. 

***

Kişinin yaşamına katılan, öteki kişilerin kişi için taşıdıkları anlamlar, kişinin gözünde, zamanla, bulundukları yeri hiç değiştirmeden, kendi eksenlerinde dönerler; sanki, açı değiştirirler: kişi, onları eskiden şu taraftan görürken, sonradan bu taraftan görmeye başlar; bu değişim de, yavaş yavaş, içten içe, sürebilir. Kendisi hiç değişmeden, hep açı değiştiren bir şeydir, anlamı, yaşamının, kişinin. 

***

Kişinin yaşamının anlamında, tabii ki, belirli, anlam kazanmış sözcükler yer alır: kişi, yaşamının anlamına yoğun bir biçimde katılmış bu sözcükleri, bazen, bir daha kullanamayacakmış gibi bulur kendini. İçinde anlam kazandıkları yaşam bağlamları öylesine yıpranmış, hatta tahrip olmuş, giderek yok olmuştur ki, o sözcükleri ağzına bile alamaz hisseder kendini kişi. Oysa zamanla kişinin yaşamında oluşan yeni anlam bağlantıları, o eski sözcüklere yepyeni anlamlar kazandırır; kişi de bu yeni bağlamlarda, yeniden anlamlı olarak kullanabileceğini hisseder, o sözcükleri. Ama tabii bazen, o bağlamlar, çerçeveler tam da yeni bağlantılarıyla, yepyeni ilişkilerinin içindeki kişinin, tümüyle engel olurlar, o sözcükleri kullanmasına. Yaşamının anlamı, içinde hiç sözünü edemediklerinden gelir, bazen, anlamı, yaşamının, kişinin. 

***

Kişinin yaşamının anlamı yanında durmaz: gelir, bir süre kalır, sonra, gider. Bir kez gelip gitmiştir ya yaşamının anlamı; artık kişi ne yaparsa yapsın, o yaşamının içindedir işte. Gelip geçen; ama, durmadan da olsa kalan öğelerden oluşur, anlamı, yaşamının, kişinin.

***

Kişinin yaşamının anlamı, bazen, yıllar öncesinden dopdolu olarak yeniden gelir. Sonra da yepyeni bir şey olarak bir kez daha gelir, hiç yaşamadığı şeyleri yaşamak olarak: Bunlar birlikte de gelebilir; çok eskiden bildiği ile daha hiç bilmediği olarak da. Eski mi eski ve yepyeni bir şey olarak gelir, anlamı, yaşamının, kişinin.

***

Kişi, yaşamının anlamını düşünürken, geçmişine bakınca, ne çok şey unuttuğunu görür: yaşamının anlamını oluşturmuşların ne çoğunun, Lethe’nin akıntısında sürüklenip gitmiş olduğunu. Oysa tam da onlar, kişinin tutması, ne pahasına olursa olsun gitmelerine izin vermemesi gerekenlerdi.
Ama işte tam da onları unutmuştur kişi:
O müzikli çıplaklığı,
O kapıdan çıkan pembeliği,
O güneşe uyanan yüzü,
O gece yarısı yağmurunu,
O dalgın bakışı,
O ufacık kızıltıyı,
O çınlayan kahkahayı,
O kıpırtısız yakınlığı;
Daha daha neleri,
Oluşturucularını, anlamının, yaşamının. 

***

Kişinin yaşamının anlamına sahiden ulaşabildiği noktalar, yaşamında sahte anlamlardan bezerek, ne pahasına olursa olsun sahici olmaya karar verdiği anlarda oluşur. Ancak sonuna dek sahte olmadan, sahici olamaz, anlamı, yaşamının, kişinin.

***

Kişinin yaşamının anlamı, hep, olanaksızlara gelip dayanır: kişinin yaşamının anlamını olanaklı kılması da, muazzam zorlukta girişimlerini gerektirir. Kişinin sanki yaşamını yok sayarak, yeniden, baştan kurmasını…
Kurulması için yok sayılması gerekir, anlamının, yaşamının, kişinin. 

***

Kişinin yaşamının anlamı, başından geçmişleri de içerir, geçmemiş, hiç yaşamamış olduklarını da: gerçi yaşamış oldukları hep belirleyicidir; ama yaşamamış oldukları, bazen sanki daha ağır basar.
Belki daha çok, yaşamadıklarının anlamlarından oluşur, anlamı, yaşamının, kişinin.

***

Kişinin yaşamının anlamı sürekli yalnızlığa yöneliktir: garip şey. Kişiler içinde kurduğu ilişkiler içinde oluşmasına karşın, duran bir yalnızlığa doğru yürür: ancak orada, o yalnızlık içinde tamamlayabileceğini, bütünleyebileceğini bilir, anlamını, yaşamının, kişi.

Oruç Aruoba
Olmayalı / Metis Kitap

Güz İstasyonu

bir güz istasyonunda
mantomun içine saklanarak
kasımpatılara ve raylara düşen
yağmur damlalarına bakıyorum

bozkır biriktiriyor günlüklerim

birazdan toynaklarından tozu
tüylerinden teri silkeliyerek
son kez düdük çalarak ve son kez
çarkı çarka vurarak, soluk soluğa trenler
dizginleri gerilmiş atlar gibi peronda duracaklar

üşümek günündeyim

meğer ben hep trenler çizmişim ömrüme
ya da hiçbir istasyonda inmeyen yolcuymuşum
şehirler geçmişim içinde insanı yok
insan geçmişim şehrinden haberi yok
boşuna ad koymuşum boşuna tarihmişim

bozkır biriktiriyor günlüklerim

bu ayrılığı kim taşıdı buraya kadar
çok gitmişliğimden, az gelmişliğimden midir
gülşen bağlar, yeşil bostan ummuştum daha
raylar gözlerimi sürüklerken peşinden
kim oturuyor bende, neyi beklemekteyim

üşümek günündeyim

adını başkasından öğrenen birisiyim
sözümü hatırlasam, orası yurdum olacak
bir aşkım vardı onu tende sattılar
şahinler çoktan göçtü bağdatların yolundan
bir tebessüm yolla onu örtüneceğim

bozkır biriktiriyor günlüklerim

trenleri hangi mezarlığa koyarlar
çürür mendil, tükenir yol, gölgeler ıslak
düdükleri hangi makamında ayrılığın
güz dediğin nedir yazı anlamaktan başka
her şeyi yanıma alıp yeni yazlara gideceğim

üşümek günündeyim

Arife Kalender

01 Ağustos 2023

DOKSAN DOKUZ YIL YAŞADIM, BOŞ OĞLUM BOŞ

Yaşam Çağlarının Farklılığı Üzerine  
Arthur Schopenhauer


Voltaire son derece güzel bir anlatımla şöyle demişti:

Yaşının ruhuna sahip olmayan
Yaşının tüm sıkıntılarını yaşar.

Bu yüzden, bu mutluluk öğretisi incelememizin sonunda, yaşadığımız yılların bizde yarattığı değişikliklere bir bakış atmak uygun olacaktır.

Tüm yaşamımız boyunca sadece şimdiki zamanın farkında oluruz, asla daha fazlasının değil. Şimdiki zamanın özelliği ise, başlangıçta önümüzde uzun bir gelecek, ama sonlara doğru ise ardımızda uzun bir geçmiş görmemizdir; bundan dolayı, mizacımız –ama bununla birlikte karakterimiz değil– bildik bazı değişiklikler geçirir, böylelikle her defasında şimdiki zamanın bir başka rengi ortaya çıkar.

Başyapıtımın 2. cildinde, 31. bölümün 394. sayfasında (3. baskıda s. 449 vd.), çocukluğumuzda neden istekli değil de daha çok meraklı davrandığımızı ele almıştım. Yaşamımızın ilk çeyreğinin mutluluk içinde geçişi tam da bu nedene dayanır, bu yüzden, bu dönem daha sonra yitik bir cennet gibi ardımızda kalır.

Çocukluğumuzda çok az ilişkimiz ve az sayıda gereksinmemiz vardır, yani istencimiz az heyecanlanır: Bu yüzden varlığımızın büyük bölümü bilgi edinmekle uğraşır. Anlama yetisi de, henüz olgunlaşmamış olsa bile, daha yedi yaşında tam büyüklüğüne ulaşan beyin gibi, erkenden gelişmiştir ve sürekli henüz yeni olan varlığın tüm dünyasında durmaksızın gıda arar, bu dünyada her şey, ama her şey yeni olmanın cazibesiyle parıldamaktadır. Çocukluk yıllarımızın sürekli bir şiir sanatı oluşunun nedeni budur. Çünkü, tüm sanatlarda olduğu gibi şiir sanatının özü de, platonik idenin, yani esas olanın ve bu yüzden her sanatta ortak olanın, her bireyde kavranmasına dayanır; böylelikle her şey kendi türünün temsilcisi olarak görülür, bir olay bin olay için temsil edicidir. Çocukluk yıllarımızın sahnelerinde yalnızca o anki bireysel nesnelerle ya da olaylarla ve üstelik sadece o anki istemimizi ilgilendirdiği ölçüde ilgiliymişiz gibi görünüyorsa da, aslında durum değişiktir. Çünkü, yaşam tüm önemliliği içinde, henüz karşımızda öyle yeni, öyle tazedir ve izlenimlerinin yinelenmesi yoluyla körelmiş olmaktan öyle uzak durmaktadır ki, çocukça çabalarımızın ortasında, sürekli sessizce ve açık bir niyetimiz olmadan, tek tek sahnelerde ve olaylarda yaşamın özünü, yaşamın biçimlerinin ve serimlenişlerinin temel tiplerini kavramakla meşgulüzdür. Spinoza’nın dile getirdiği gibi, tüm şeylere ve kişilere, sub specie aeternitatis bakarız. Yaşımız ne denli küçükse, her birey bizim için o denli daha çok, kendi türünü temsil eder. Bu durum her yıl giderek daha azalır: Şeylerin gençlikte ve yaşlılıkta bizde bıraktıkları izlenimler arasındaki büyük farkın nedeni budur. Bu yüzden çocukluğun ve ilk gençliğin deneyimleri ve tanışıklıkları sonraki tüm bilgi ve deneyimlerimizin türleri ve alttürleri olurlar, adeta birer kategori oluştururlar ve biz daha sonraki tüm bilgi ve deneyimlerimizi, bunu sürekli açık bir bilinçle yapmasak da, bu kategorilerin altına yerleştiririz. Böylece dünya görüşümüzün sabit temeli ve onun yüzeyselliği ya da derinliği, daha çocukluk yıllarımızda oluşur: Daha sonra bu görüş ayrıntılı olarak işlenir ve tamamlanır; ancak özünde değişmez. Çocukluk yıllarına özgü olan bu arı nesnel ve şiirsel bakış açısı sonucunda, istenç henüz tam enerjisiyle ortaya çıkmadığı için, birer çocuk olarak, istemeye yönelik değil, daha çok bilmeye yönelik davranırız. Kimi çocukların yüzündeki, Raphael’in özellikle Sistine Şapeli’ndeki Madonna’da şanslı bir biçimde kullandığı ciddi, seyreden bakışın nedeni budur. Tam da bu yüzden, çocukluk yılları öyle mutludur ki, sürekli özlemle anılırlar. İmdi, biz böyle bir ciddiyetle, kendimizi şeylerin ilk somut anlaşılmasına verirken, öte yandan eğitim bize kavramlar kazandırmaya çalışır. Ne var ki, kavramlar asıl önemli olanı sunmazlar: Bu daha çok, tüm bilgilerimizin temeli ve sahici içeriği olarak, dünyanın somut kavranışında yatar. Ama bunu da ancak kendimiz kazanabiliriz, bize herhangi bir biçimde öğretilemez. Bu yüzden, ahlaki ve entelektüel değerimiz bize dışarıdan gelmez, kendi özümüzün derinliklerinden kaynaklanır ve Pestalozzi’nin eğitim yöntemlerinden hiçbiri doğuştan bir aptalı, düşünen bir insan olarak eğitemezler; asla! O kişi aptal doğmuştur ve aptal ölecektir. İlk somut dış dünyanın betimlenen derin kavranışı, çocukluğumuzun ortamlarının ve deneyimlerinin bellekte neden böyle sağlam bir yer edindiklerini de açıklamaktadır. Çünkü kendimizi onlara bölünmeden vermişizdir, bu sırada dikkatimizi dağıtmamış ve karşımızdaki şeylere, kendi türlerinin biricik örnekleriymiş gibi, onlardan başkası yokmuş gibi bakmışızdır. Daha sonra nesnelerin bilinen çokluğu cesaretimizi ve sabrımızı azaltır. Burada, başyapıtımın yukarıda anılan cildinin 372. sayfasında (3. baskıda s. 423 vd.) gösterdiğim şeye, yani tüm şeylerin nesnel varoluşunu, yani onların salt başkalarının gördüğü varoluşunun, kesinlikle sevindirici, buna karşılık öznel varoluşunun ise, istemede yer aldığı için, acı ve kederle donanmış olduğuna yeniden dönersek, konunun kısa bir anlatımı olarak: Tüm şeylerin görülmeleri harika, ama var olmaları korkunçtur, diyebiliriz. Bunun sonucunda, çocukluğumuzda şeyleri, isteme yani olma yanlarıyla değil, daha çok görme, yani temsil yanlarıyla biliriz. Bu da, şeylerin sevindirici yanı olduğu için, ama henüz öznel ve korkunç yanlarını bilmediğimiz için, genç zihin gerçeğin ve sanatın kendisine gösterdiği tüm varlıkları aynı ölçüde mutlu varlıklar olarak görür: Onları görmenin ne güzel olduğunu ve onlar olmanın daha da güzel olacağını düşünür. Buna göre dünya önünde bir cennet gibi durmaktadır: Hepimizin içinde doğduğumuz Arkadia’dır burası. Daha sonra bundan, gerçek yaşama duyulan susuzluk, bizi dünyanın hengâmesine sürükleyen eylem arzusu ve tutkusu doğar. Bu hengâme içinde şeylerin öteki yönünü, yani varlığın, yani istemenin yönünü öğreniriz; bu yön her adımda işaretlenir. Sonra yavaş yavaş büyük hayal kırıklığı yaklaşır, onun ortaya çıkmasından sonra, yanılsamalar döneminin geride kaldığı söylenir; yine de bu dönem daha çok ilerler, daha kusursuzlaşır. Bunun sonucunda, çocuklukta yaşamın uzaktan görülen bir sahne dekoruna benzediği, yaşlılıkta ise bu dekora çok yakından bakıldığı söylenebilir.

Çocukluktaki mutluluğa katkıda bulunan bir şey daha vardır. İlkbaharın başlarında nasıl ki tüm yapraklar aynı renkte ve hemen hemen aynı biçimdeyseler; biz de, küçük çocukluğumuzda, hepimiz birbirimize benzeriz, bu yüzden eşsiz bir uyum içindeyizdir. Ergenlikle birlikte farklılaşma başlar ve bir çemberin yarıçaplarının arasındaki açıklık gibi, giderek daha da büyür.

Yaşamın, ikinci yarısından çok fazla avantajı olan birinci yarısını, yani gençlik yıllarını bulandıran, hatta mutsuz kılan, yaşamda mutlu olmak gerektiği kesin varsayımıyla mutluluk peşinde koşmaktır. Umutların sürekli hayal kırıklığıyla sonuçlanmasının ve bunun sonucunda hoşnutsuzluğun ortaya çıkmasının nedeni budur. Düşlenen, belirsiz bir mutluluğun hayali görüntüleri gözümüzün önünden keyfi biçimlerde geçerler ve biz boş yere onların ilk görüntüsünü ararız. Bu yüzden gençlik yıllarımızda, konumumuzdan ve çevremizden, her nasıl olursalar olsunlar, genellikle hoşnut değilizdir; çünkü ancak şimdi, bütünüyle başka şeyler bekledikten sonra tanımaya başladığımız insan yaşamının her yerdeki boşluğunu ve sefilliğini, kendi çevremize atfederiz. Dünyadan alınacak çok şey bulunduğu kuruntusunun kökü, zamanında bir öğretimle, gençlik yıllarında kazınmış olsaydı çok şey kazanılırdı. Ama bunun tam tersi gerçekleşir, yaşamı gerçeklik yoluyla tanımadan önce edebiyat yoluyla tanırız. Hayal gücünün betimlediği sahneler, gençliğimizin şafağında gözümüzün önünde parıldarlar ve şimdi, bunların gerçekleştiğini görme –gökkuşağını yakalama– arzusuyla yanıp tutuşuruz. Yeniyetme genç, yaşamının ilginç bir roman gibi geçmesini bekler. Böylece, yukarıda sözünü ettiğim 2. cildin 374. sayfasında (3. baskıda s. 428) betimlemiş olduğum hayal kırıklığı ortaya çıkar. Çünkü bu görüntülere çekicilik kazandıran, tam da salt görüntüler olmaları ve gerçek olmamalarıdır ve bu yüzden biz, onlara bakarken, arı bilginin dinginliği ve yetingenliği içindeyizdir. Gerçekleştirilmek demek, tam bir istemeyle doldurulmak demektir, bu isteme de kaçınılmaz bir biçimde acılara yol açar. İlgili okur, sözü edilen cildin 427. sayfasına (3. baskıda s. 488) da bakabilir.

Buna göre yaşamın ilk yarısının karakteri mutluluğa yönelik doyurulmamış bir özlem, ikinci yarısının karakteri ise mutsuzluk endişesidir. Çünkü bu ikinci yarıda, az ya da çok belirgin bir biçimde, tüm mutlulukların hayalet gibi, buna karşılık acıların gerçek oldukları bilgisi de gelmiştir. Bu yüzden şimdi, en azından daha akıllı karakterler, hazdan çok, salt acısızlığa ve rahatsız edilmedikleri bir duruma ulaşmaya çabalayacaklardır.[90] Gençlik yıllarımda kapım çalındığında hoşuma giderdi: Çünkü, “İşte geldi” derdim. Ama daha sonraki yıllarda, aynı durum karşısındaki duygum, daha çok korkuyla akrabaydı: “Eyvah geliyor” diye düşünürdüm. İnsanların dünyası açısından, seçkin ve yetenekli bireyler için de, aslında tam olarak böyle olmayan ama üstünlüklerinin derecesine göre az ya da çok yalnız yaşayanlar için de, birbirine karşıt iki duygu vardır: Gençlikte sık sık insanların dünyası tarafından terk edildiği duygusuna kapılınır; sonraki yıllarda ise bu, kurtulmuş olma duygusuna dönüşür. Birinci, hoş olmayan duygu bu dünyayı tanımamaya, ikinci, hoş duygu da bu dünyayla tanışmış olmaya dayanır. Bunun sonucunda yaşamın ikinci yarısı bir müzik cümlesinin ikinci yarısı gibi, birincisinden daha az çabalama ama daha çok dinginlik içerir; insanın gençliğinde, mutluluk ve hazla karşılaşmanın harika ama bunlara ulaşmanın zor olduğu düşünülür; yaşlılıkta ise dünyadan alınacak bir şey olmadığı bilinir ve bu yüzden katlanılabilir bir bugünün yaşanıldığına sevinilir ve hatta küçük şeylerden zevk alınır. Olgun adamın yaşam deneyimiyle ulaştığı ve bu yüzden dünyayı yeniyetmeden ve delikanlıdan başka bir gözle gördüğü şey, öncelikle önyargısızlıktır. Öncelikle şeyleri bütünüyle basit bir biçimde görür ve oldukları gibi kabul eder; oysa, delikanlının ve yeniyetmenin kendi yarattığı hayallerden, geleneksel önyargılardan ve tuhaf fantezilerden oluşan bir sanrı, gerçek dünyayı örter ya da çarpıtır. Çünkü, deneyimin yapacağı ilk iş, bizi, kafamızdaki, gençlikte yerleşmiş hayallerden ve yanlış kavramlardan kurmaktır. Gençlik yıllarını bunlardan korumak ise, salt negatif yönde olsa bile yine de en iyi bir eğitim olurdu; ama bunu gerçekleştirmek çok zordur. Bu amaçla, çocuğun görüş ufkunu başlangıçta olabildiğince dar tutmak, bunun içinde ona salt net ve doğru kavramlar vermek, ve ancak bu ufkun içinde yer alan her şeyi doğru öğrenmesinden sonra bu ufku, geride karanlık bir şeyin, yarım ya da yanlış anlaşılmamış bir şeyin kalmamasına dikkat ederek yavaş yavaş genişletmek gerekirdi. Bunun sonucunda çocuğun şeyler ve insan ilişkileri hakkındaki kavramları hâlâ çok sınırlı ve çok basit, ama buna karşılık net ve doğru olacaklar ve doğrulanmaları değil sürekli genişletilmeleri gerekecektir; ve bu böyle, ilk gençlik yaşlarına dek sürecektir. Bu yöntem özellikle, çocuğun roman okumasına izin verilmemesini, onların yerine uygun biyografilerin, örneğin Franklin’inkinin vb. konulmasını gerektirir.

Gençliğimizde, yaşamımız için önem taşıyan ve büyük sonuçlar doğuracak olayların ve kişilerin karşımıza davul zurnayla çıkacaklarını sanırız: Ama yaşlılığımızda geri dönüp baktığımız zaman, bunların hepsinin de sessizce, arka kapıdan ve adeta dikkati çekmeden içeri süzülmüş olduklarını görürüz.

Ayrıca, buraya kadar incelendiği açıdan yaşamı, üzerine nakış işlenmiş bir kumaşa benzetebiliriz; herkes, yaşamının ilk yarısında bu kumaşın ön yüzünü, ikinci yarısında ise arka yüzünü görür: Arka yüzü o denli güzel değildir ama öğreticidir; çünkü ipliklerin bağlantılarını görmemize izin verir.

Zihinsel üstünlük, hatta en büyük olanı bile, konuşma sırasındaki ağırlığını ancak kırkıncı yaştan sonra belli edecektir. Çünkü bu üstünlük yılların olgunluğunu ve deneyimin meyvesi karşısında belki kat kat ağır basabilir, ama onların yerine asla geçemez: En sıradan insanın bile, genç yaştaki büyük zihnin güçleri karşısında belirli bir üstünlüğü vardır. Burada salt kişisel güçlerden söz ediyorum, yapıtlardan değil.

Herhangi bir bakımdan üstünlüğü bulunan, insanlığın doğanın hazin bir biçimde sunduğu altıda beşine dahil olmayan her insanın, kırk yaşından sonra belirli bir insansevmezlik ruh halinden kurtulması zor olacaktır. Çünkü, doğallıkla, ötekilerle kendiliğinden dostluk kurmuş ve yavaş yavaş hayal kırıklığına uğramıştır, onların hem kafa yönünden hem de yürek yönünden, hatta çoğun iki yönden de, kendisinin gerisinde kaldıklarını ve kendisiyle uzlaşmadıklarını görmüştür; bu yüzden onlarla ilişki kurmaktan kaçınmayı tercih eder; genel olarak da, herkes kendi içsel değerinin ölçüsüne göre, yalnızlıktan, yani kendi kendisiyle olmaktan hoşlanır ya da nefret eder. Kant da, Yargı Gücünün Eleştirisi kitabında, birinci bölümün S 29’una ilişkin genel değinmenin sonlarına doğru, bu tür bir insansevmezliği ele alır.

Genç bir insanın, insanların uğraşları ve çabaları içinde kendi yolunu oldukça erkenden bulabilmesi, hatta burada evindeymiş gibi davranması ve bu işlere, sanki önceden hazırlanmış gibi girebilmesi, entelektüel ve ahlaki açıdan kötü bir belirtidir. Buna karşılık, böyle bir ilişki içinde yabancı, şaşkın, beceriksiz ve yanlış davranmak, soylu bir doğaya işarettir.

Gençliğimizin neşeliliği ve yaşama yürekliliği, bir bakıma yokuş yukarı çıkmamıza ve ölümü görmememize dayanır; ölüm dağın öteki yanının eteğinde yer almaktadır. Ama zirveyi aştığımızda, o ana dek yalnızca hakkında duyduklarımızdan bildiğimiz ölümü, aynı zamanda yaşama enerjisi düşmeye, yaşama yürekliliği de azalmaya başladığından gerçekten görürüz; bu yüzden şimdi bulanık bir ciddiyet, gençlikteki aşırı yürekliliği bastırır ve insanın yüzünde de iz bırakır. Genç olduğumuz sürece, bize ne söylenirse söylensin, yaşamın sonsuz olduğunu sanır ve bu yüzden zamanı çarçur ederiz. Yaşlandıkça, zamanımızı daha ekonomik kullanırız. Çünkü ilerlemiş yaşlarda, yaşanan her gün, attığı her adımın kendisini yüksek mahkemeye götürdüğü bir suçlununkine benzer bir duygu uyandırır.

Gençliğin gözüyle bakıldığında, yaşam sonsuz uzunluktaki bir gelecektir; yaşlılık gözüyle ise, oldukça kısa bir geçmiştir; başlangıçta yaşamı, bir opera dürbünüyle bakıyormuşuz gibi, sonlara doğru ise bir büyüteçle bakıyormuşuz gibi görürüz. Yaşamın ne denli kısa olduğunu öğrenmek için yaşlanmış olmak, yani uzun yıllar yaşamış olmak gerekir. İnsan ne denli yaşlanırsa, insani olaylar, tümden ve teker teker, o denli küçük görünürler: Gençliğimizde sabit ve kararlı bir biçimde önümüzde duran yaşam, şimdi günübirlik olayların hızlı bir akışı olduğunu gösterir; bütünün hiçliği öne çıkar. Gençliğimizde zaman bile daha yavaş atar adımlarını; bu yüzden yaşamımızın ilk çeyreği sadece en mutlu olanı değil, aynı zamanda en uzun olanıdır da, böylelikle geride de daha çok anı bırakır ve herkesin, sırası geldiğinde, sonraki iki çeyrekten daha çok bu dönemden anlatacak şeyi olacaktır. Hatta, yılın ilkbaharındaki gibi, yaşamın ilkbaharında da, günler önce sıkıcı bir uzunlukta olacaklardır. Sonhabarlarda ise kısalırlar ama daha neşeli ve daha durağan geçerler.

Peki ama, geride bırakılan yaşam yaşlılıkta neden bu kadar kısa görünür? Çünkü anısı kısa olan yaşama kısa gözüyle bakılır. Yaşamın anısından, önemsiz olan her şey ve hoş olmayanların çoğu çıkarılmış, bu yüzden geriye çok az şey kalmıştır. Çünkü, nasıl ki zihnimiz genel olarak çok yetersizse, belleğimiz de öyledir: Öğrenilen üzerinde alıştırma yapılmaz, geçmiş olaylar üzerinde düşünülmezse, ikisi de yavaş yavaş, unutulmuşluğun uçurumuna düşerler. Ama önemsiz şeylerin ve çoğu kez hoş olmayan şeylerin de üzerinde düşünmeyiz; oysa onları bellekte tutmak için bunu yapmak gereklidir. Ama önemsiz olan giderek daha da çoğalır: Çünkü başlangıçta önemli görünen birçok şey, sık sık ve genellikle sonsuz sayıda yeniden karşımıza çıktıkça, yavaş yavaş önemsizleşir; bu yüzden ilk yıllarımızı son yıllarımızdan daha iyi anımsarız. Ne denli uzun yaşarsak, o denli az sayıda olay gözümüze önemli ya da üzerinde yeniden düşünecek denli önemli görünür oysa ancak böylelikle belleğimizde yer edinebilirlerdi: Bu yüzden, olup bittikten sonra hemen unutulurlar. Böylece zaman giderek daha az iz bırakarak ilerler. Ayrıca, hoş olmayan olayların üzerinde düşünmeyi sevmeyiz, gururumuzun incindiği olaylar üzerinde düşünmeyi ise hiç sevmeyiz, oysa çoğu kez böyle bir durum söz konusudur; çünkü kendi suçumuz olmadan çektiğimiz acıların sayısı çok azdır. Bu yüzden, hoş olmayan çok şey de unutulur. Anılarımızı kısaltan ve malzemesinin uzunluğuna oranla giderek daha da kısaltan iki kayıp bunlardır. Geçmiş yıllarımız, yaşantılarıyla ve eylemleriyle, geminin uzaklaştığı kıyıdaki giderek küçülen, tanınmaz ve birbirinden ayırt edilemez hale gelen nesneler gibidirler. Üstelik, bellek ve hayal gücü, ara sıra, yaşamımızın çok önceden geçmiş bir sahnesini sanki dün olmuş gibi öyle canlı bir biçimde gözümüzün önüne getirirler ki, böylelikle bu sahne bize çok yakınlaşır. Bunun nedeni, şimdiki zaman ile o zaman arasında geçen sürenin de aynı biçimde gözümüzün önüne getirilmesinin olanaksızlığıdır; zamana bir görüntü içinde bakamayız ve ayrıca zaman içindeki olayların büyük çoğunluğu unutulmuştur, ve onlardan salt soyut bir bilgi, bir görünüş değil yalın bir kavram kalmıştır. Bu yüzden, çoktandır unutulmuş olan tek tek bakıldığında bize çok yakın, sanki dün olmuş gibi görünür, ama aradaki zaman gözden yiter ve tüm yaşam kavranılmaz bir kısalıkta görünür. Hatta zaman zaman, yaşlılıkta, geride bıraktığımız uzun geçmiş ve böylelikle kaç yaşında olduğumuz, o anda bize adeta bir masal gibi gelir; bunun asıl nedeni, öncelikle hâlâ hep aynı, mevcut şimdiki zamanı görüyor olmamızdır. Bunun gibi, içsel olaylar da sonunda, bizim varlığımıza değil, onun görünüşünün zaman içinde yer almasına ve şimdiki zamanın nesne ve özne arasındaki temas noktası olmasına dayanırlar. Peki gençlikte, henüz önümüzde duran yaşamı neden böyle uzun olarak görürüz? Çünkü yaşamı doldurduğumuz ve gerçekleştirilmeleri için Metuşelah’ın yaşının bile yetmeyeceği sınırsız umutlara yer açmamız gerekir; sonra yaşamın ölçütü olarak, geride bıraktığımız az sayıda yılı alırız, yeni olan her şey önemli göründüğünden ve bu yüzden hep yeniden gözden geçirildiğinden, yani bellekte sık sık yinelendiğinden ve bellekte iz bıraktığıdan, bu yılların anıları hep zengin ve dolayısıyla uzundur.

Kimi zaman, uzak bir yeri özlediğimizi sanırız, oysa aslında yalnızca o sırada daha genç ve daha taze olduğumuz için, orada geçirdiğimiz zamanı özlemekteyizdir. Böylece zaman, bizi mekân maskesi altında yanıltır. Oraya yolculuk ettiğimizde, yanılsamanın farkına varırız.

İleri bir yaşa ulaşmanın olmazsa olmaz koşulunu oluşturan kusursuz bir bünyede, iki lambanın yanmasıyla açıklanabilecek iki yol vardır: Birisi uzun süre yanar, çünkü az miktarda gazyağı ve çok küçük bir fitili vardır; diğeri ise çok kalın bir fitille ve çok gazyağıyla yanar: Gazyağı yaşam enerjisidir, fitil bunun her tür ve biçimde tüketilmesidir.

Yaşam enerjisi açısından, otuz altıncı yaşımıza dek, faiz geliriyle yaşayanlara benzeriz: Bugün harcadığımız, yarın yine elimize geçer. Ama o yaştan itibaren, sermayesini yemeye başlayan bir rantiyeye benzeriz. Başlangıçta durum pek fark edilmez: Harcananın büyük bir bölümü yeniden kendiliğinden geri gelir, küçük bir açık ise dikkate alınmaz. Ama bu açık yavaş yavaş büyür, gözle görülür hale gelir, her gün giderek artar: Gitgide açılır, kişi bugün dünden daha yoksuldur, umudu ve huzuru kalmamıştır. Böylece, cisimlerin düşerken daha da hızlanmaları gibi, açılma giderek hızlanır – ta ki geride bir şey kalmayıncaya kadar. Burada karşılaştırılan yaşam enerjisinin ve mülkün gerçekten, birlikte eriyip gitmeye yüz tutmaları trajik bir durumdur: Bu yüzden, yaşlılıkla birlikte mülk sevgisi de artar. Buna karşılık, yaşam enerjisi açısından, başlarda, reşit oluncaya dek ve bundan biraz sonrasında da, faizlerinden sermayenin üzerine biraz ekleyenlere benzeriz: Harcanan geri geldiği gibi, sermaye de artar. Yine kimi zaman, dürüst bir vasinin özeni sayesinde, aynı zamanda parasal işlerde de durum aynıdır. Ah mutlu gençlik! Ah hüzünlü yaşlılık! Bununla birlikte, gençlik enerjisi korunmalıdır. Aristoteles (Polit. L. ult. s. 5), olimpiyat şampiyonlarından ancak ikisinin ya da üçünün hem çocuk hem de yetişkin bir erkek olarak kazandıklarına dikkat çekiyor; ön alıştırma gereken genç yaştaki çalışmalarda güçler öyle tüketilir ki, daha sonra, erkeklik çağında artık kalmazlar. Bu kas gücü için geçerli olduğu gibi, tüm entelektüel başarılarda dile gelen sinir gücü açısından da geçerlidir: Bu yüzden sera eğitiminin meyveleri harika çocuklar, birer delikanlı olduklarında şaşkınlığa yol açarlar, daha sonra ise çok sıradan kafalar olurlar. çok erken yaşta eski dillerin öğrenilmesine yönelik çaba bile birçok aydın kafanın daha sonra felce uğramasının ve yargı gücünü yitirmesinin suçlusu olabilir.

Hemen hemen her insanın karakterinin özellikle bir yaşa uygun göründüğünü belirtmiştik: Böylece insan bu yaşta daha yararlı davranır. Kimi insanlar sevecen delikanlılardır ve sonra bundan eser kalmaz; kimileri güçlü, eylemci adamlardır, yaşlılık bunların tüm değerlerini çalar; kimileri de daha yumuşak, yani daha deneyimli ve daha serinkanlı oldukları için, yaşlılıkta en yararlıdırlar: Fransızlarda genellikle durum böyledir. Bunun nedeni, karakterin kendisinde gençliğe, erkekliğe ya da yaşlılığa ilişkin bir şeylerin bulunması, böylelikle o anki yaşın karakterle uyuşması ya da onu dengeleyici etkide bulunması olsa gerektir.

Nasıl ki bir gemide yol alınırken, ileri gidildiği ancak geri bakıldığında ve kıyıdaki nesnelerin küçülmesinden anlaşılıyorsa; insan, yaşının ve yaşlanmasının farkına, giderek daha büyük yaştaki kişilerin kendisine genç görünmelerinden varabilir.

İnsanın gördüğü, yaptığı ve yaşadığı her şeyin yaşlandıkça zihinde nasıl ve neden daha az iz bıraktığı, yukarıda irdelenmişti. Bu anlamda, yalnızca gençlikte tam bir bilinçlilik, yaşlılıkta ise yalnızca yarım bilinçlilik içinde yaşandığı öne sürülebilir. Yaşlandıkça daha az bilinçle yaşanır. Olaylar, bin kez görülmüş olan bir sanat yapıtının hiçbir etkide bulunmaması gibi hiçbir etkide bulunmadan geçip giderler: İnsan yapması gerekeni yapar ve sonra da onu yapıp yapmadığını bilmez. Yani yaşam giderek daha bilinçsizleştikçe ve tam bir bilinçsizliğe doğru hızla yaklaştıkça, zamanın akışı da daha hızlanacaktır. Çocuklukta tüm nesnelerin ve olayların yeni oluşu, bilince her şeyi getirir: Bu yüzden gün sonsuz uzunluktadır. Aynı şey başımıza yolculukta da gelir: Bu yüzden yolculukta geçirdiğimiz bir ay, evde geçirdiğimiz dört aydan daha uzun görünür gözümüze. Şeylerin yeni oluşu, her iki durumda da, daha uzun görünen zamanın çoğu kez her ikisinde de gerçekten “uzun olması”nı, yani yaşlılıkta ya da evde olduğundan daha sıkıcı olmasını engellemez. Ama yavaş yavaş, aynı algılamalara uzun süredir alışıldığında, zihin öyle törpülenir, her şey zihin üzerinden giderek öyle etkisiz bir biçimde akar ki; böylelikle günler giderek daha önemsizleşirler ve böylelikle daha da kısalırlar: Erkek çocuğun saatleri, yaşlılığın günlerinden daha uzundurlar. Buna göre yaşamımızın zamanı, aşağı doğru yuvarlanan bir küreninki gibi, hızlandırılmış bir devinimdir; ve nasıl ki dönen bir yuvarlak levhadaki her nokta, merkezden uzaklığı ölçüsünde daha hızlı dönüyorsa, herkes için de zaman, yaşamının başlangıç noktasından uzaklaştığı ölçüde gitgide daha hızlı akar. Buna uygun olarak, ruh halimizin doğrudan doğruya değerlendirilmesinde, bir yılın uzunluğunun, bu yılın yaşımıza bölünmesi sonucunda ortaya çıkan sayıyla ters orantılı olduğu kabul edilebilir: Örneğin yıl yaşımızın beşte biri kadar tutuyorsa, bize, onun salt ellide birini oluşturduğu zamankinden on kat daha uzun görünür. Zamanın hızındaki bu farklılığın, her yaştaki yaşamımızın her biçimi üzerinde, belirleyici bir etkisi vardır. Öncelikle çocukluk yıllarının, yaklaşık on beş yılı kapsıyor olsa bile, yaşamın en uzun ve bu yüzden onun hakkında en zengin anıların bulunduğu süresi olmasına etki eder; sonra bu yıllarda, can sıkıntısına, yaşlılık yıllarının tersi bir oranda maruz kalmamıza etki eder: Çocuklar, ister oyunla isterse de çalışmayla olsun, sürekli oyalanmak isterler; yapacak bir şeyleri olmadığında, hemen dayanılmaz bir can sıkıntısına kapılırlar. Gençler de can sıkıntısına çok maruz kalırlar ve doldurmadıkları saatlere üzüntüyle bakarlar. Erkeklik çağında can sıkıntısı giderek daha da azalır: Yaşlılar için zaman hep kısadır ve günler birer ok gibi geçip giderler. Elbette, yaşlanmış sığırlardan değil, insanlardan söz ediyorum. Zamanın akışının bu hızlanışıyla birlikte, ileri yıllarda can sıkıntısı da genellikle ortadan kalkar ve öte yandan, acı veren tutkular da söner; sağlık yerinde olduğu sürece, bir bütün olarak yaşamın yükü yaşlılıkta, gerçekten gençlikte olduğundan daha azdır: Bu yüzden, ileri yaşların zayıflığının ve sorunlarının başladığı yıllardan önceki yıllara “en iyi yıllar” denir. Huzurumuz açısından gerçekten de öyle olmalıdırlar: Buna karşılık, her şeyin etki bıraktığı ve her şeyin canlı bir biçimde bilince girdiği gençlik yıllarının, zihin için verimli bir zaman, zihnin çiçekler açan ilkbaharı olma avantajı vardır. Çünkü derin hakikatler önceden hesaplanamazlar ancak görülebilirler, yani onlara ilişkin ilk bilgiler dolaysız bilgilerdir ve o anki etki sonucunda ortaya çıkmışlardır: Buna göre ancak o anki etki güçlü, canlı ve derin ise ortaya çıkabilirler. Bu açıdan, her şey gençlik yıllarının değerlendirilmesine bağlıdır. Sonraki yıllarda daha çok ötekiler üzerinde, yani dünya üzerinde etkili olabiliriz, çünkü kendimizi tamamlamış ve kapatmışızdır ve artık etkilere açık değilizdir: Ama dünya bizim üzerimizde daha az etkide bulunur. Bu yüzden sonraki yıllar etkinlik ve başarı yıllarıyken, gençlik yılları ilk kavrayış ve bilgi yıllarıdır. Gençlikte bakma, yaşlılıkta düşünme egemendir: Bu yüzden gençlik şiir sanatının, yaşlılık daha çok felsefenin zamanıdır. Pratik olarak da insan gençlikte kendisini sadece baktığı şeyin ve onun bıraktığı etkinin, yaşlılıkta ise yalnızca düşünmenin belirlemesine izin verir. Bunun bir nedeni, yaşlılıkta görülecek olaylarla yeterince sayıda karşılaşılmış olması ve bu olayların tam anlamlarını, kapsamlarını ve itibarlarını vermek ve aynı zamanda, görmenin etkisini alışkanlık yoluyla ılımlılaştırmak amacıyla, kavramların altına yerleştirilmiş olmalarıdır. Buna karşılık gençlikte, özellikle de canlı ve hayal gücü geniş kafalarda, görülür olanın ve böylelikle şeylerin dış yüzeylerinin etkisi öyle ağır basar ki, gençler dünyayı bir resim gibi görürler; bu yüzden esas olarak, şeylerin biçimlenişleriyle ve içsel durumlarının ne olduğuyla ilgilenmekten çok, nasıl davrandıklarıyla ilgilenirler. Gençlerin kişisel kibirliliği ve süslenme düşkünlüğü bile bunu gösterir.

Zihinsel güçlerin büyük enerjisi ve en yüksek gerilimi, hiç kuşkusuz gençlikte, en geç otuz beşinci yaşa kadar gerçekleşir: O yaştan sonra, çok yavaş da olsa azalır. Yine de sonraki yıllarda, yaşlılıkta bile, bunun zihinsel telafisi eksik değildir. Deneyim ve bilgililik aslında ancak şimdi zenginleşmişlerdir: İnsanın, şeyleri tüm yönleriyle incelemeye ve düşünmeye zamanı ve fırsatı olmuştur, her şeyi her şeyle bir araya getirmiş ve temas noktalarını ve bağlantı unsurlarını bulmuştur; böylelikle ancak şimdi, onları tam bağlamları içinde anlar. Her şey aydınlanmıştır. Bu yüzden insan, gençlik yıllarından beri bildiği şeyi bile daha ayrıntılı olarak bilir; çünkü her kavram için daha çok kanıt vardır elinin altında. Gençlikte bilindiğine inanılan şey, yaşlılıkta gerçekten bilinir; ayrıca yaşlılıkta daha çok ve tüm yönleriyle düşünülmüş ve böylelikle aslında bütünüyle birbiriyle bağlantılı bilgilere sahip olunur; gençlikte ise bilgimiz sürekli boşluklar içeren ve bölük pörçük bir bilgidir. Ancak yaşlanan birisi, yaşam hakkında tam ve uygun bir tasarıma sahip olur, yaşamı bütünlüğü ve doğal akışı içinde ama özellikle ötekiler gibi salt giriş yönünden değil aynı zamanda çıkış yönünden de görür, böylelikle özellikle yaşamın hiçliğini bütünüyle tanır; oysa ötekiler sürekli, yaşamın asıl yönünün henüz gelmediği kuruntusuna kapılmışlardır. Buna karşılık, gençlikte daha çok yaratı vardır; bu yüzden bilinen az şey, asıl olduklarından daha çok şeye dönüştürülür: Ama yaşlılıkta daha çok yargı, nüfuz etme ve titizlik vardır. İnsan kendine özgü bilgilerin, kendi özgün temel görüşlerinin, yani seçkin bir kafanın dünyaya hediye edeceği şeyin temel malzemesini daha gençliğinde toplamıştır: Ama ancak ileri yaşlarında, bu malzemenin ustası olur. Buna uygun olarak, büyük yazarların başyapıtlarını çoğunlukla ellili yaşlarında yazmış olduklarını görürüz. Yine de, bilgi ağacının kökleri gençliktedir; meyveleri ise ancak tepedeki dallar taşır. Ama nasıl ki, kendisini önceki çağlardan daha bilge sanan her tarihsel dönem, öncekilerden daha zavallıysa, insanların yaşlarında da durum aynıdır: İkisi de yanılmaktadır. Zihinsel güçlerimizin ve bilgimizin de günbegün arttığı bedensel gelişme yıllarında, bugün, dünü küçük görmeye alışır. Bu alışkanlık kök salar ve zihinsel güçlerin azalmaya başlamasından sonra, bugünün düne daha çok saygıyla bakması gereken günlerde de sürer; bu yüzden gençlik yıllarımızın hem başarımlarını hem de yargılarını çoğun küçümseriz.

Genel olarak, insanın karakteri ya da yüreği gibi zihninin, kafasının da, temel özellikleri açısından doğuştan gelmiş olmasına karşın, asla onlar gibi değiştirilemez olmadığını, üstelik kimi değişiklikler geçirdiğini, hatta bu değişikliklerin, düzenli olarak ortaya çıktığını belirtmek gerekir: Bu değişiklikler, bir bakıma, zihnin fiziksel bir temelinin olmasına, bir bakıma da empirik bir malzemesinin bulunmasına dayanırlar. Bu yüzden zihnin gücü yavaş yavaş doruk noktasına ulaşır ve sonra yavaş yavaş, embesilliğe kadar düşer. Ama burada, tüm bu güçleri çalıştıran ve etkinlik içinde tutan malzeme, yani düşüncenin ve bilmenin içeriği, deneyim, bilgiler, alıştırma ve böylelikle kavrayışın kusursuzluğu, her şeyi yok eden kesin zayıflığın ortaya çıkışına dek sürekli artan bir büyüklüktür. Bunlar insanlarda, bir yandan kesinlikle değişmez ve öte yandan düzenli bir biçimde değişen olmak üzere ikili ve birbirine zıt bir biçimde vardır; değişen biçimleri çeşitli yaşlardaki görünümlerinin ve geçerliliklerinin farklılığını açıklar.

Bir başka anlamda, yaşamımızın ilk kırk yılı bize metni sunar, sonraki otuz yıl bu metnin yorumunu, hakiki anlamını ve bağlamını verir, bu metnin ahlakını ve tüm inceliklerini de ancak hakkıyla anlamamızı sağlar.

Yaşamımızın sonuna doğru ise, bir maskeli balonun sonlarında maskelerin artık çıkarıldığı anlara benzer bir durum ortaya çıkar. Şimdi artık, yaşamımız boyunca ilişki içinde olduğumuz kişilerin gerçek yüzlerini görürüz. Çünkü karakterler gün ışığına çıkmış, eylemler meyvelerini vermiş, başarılar hak ettikleri değeri bulmuş ve tüm yanıltıcı görüntüler dağılmıştır. Elbette tüm bunlar için zaman gerekmiştir. Ama asıl tuhaf olanı, insanın kendi kendisini, hatta kendi hedeflerini ve amaçlarını, özellikle de dünyayla ve başkalarıyla ilişkisini esas olarak ancak yaşamının sonuna doğru tanıması ve anlamasıdır. Gerçi bu sırada, her zaman olmasa bile çoğu zaman, insan daha önce zannettiğinden daha aşağıda bir yeri uygun görür kendisine; oysa dünyanın alçaklığı hakkında yeterince düşünemediği için ve bu yüzden kendi hedefini dünyadan daha yüksekte tuttuğu için, bazen daha da yüksek bir yer ayırmıştır. Bu arada nasıl bir yerde olduğunu öğrenir.

Gençlik yaşamın mutlu dönemi, yaşlılık ise hazin dönemi olarak adlandırılır. Tutkular mutluluk verseydiler bu doğru olabilirdi. Gençlik tutkular tarafından oraya buraya çekilir, çok az neşeyle ve fazlasıyla eziyetle. Soğuk yaşlılığı ise rahat bırakırlar ve yaşlılık da hemen iç dünyaya yönelik bir çehreye bürünür: Çünkü bilgi özgürleşir ve ağır basar. İmdi, bilgi kendinde acısız olduğu için, bilinçte ne çok bilgi hükmederse, bilinç de o denli mutlu olur. Tutkuların mutluluk veremeyeceklerini ve bu yüzden, kimi hazlardan yoksun olan yaşlılığın yakınılacak bir durum olmadığını kavramak için, tüm hazların negatif, acının ise pozitif olduğu düşünmek yeter. Çünkü her türlü haz yalnızca bir gereksinimin doyurulmasıdır: Yaşlılıkla birlikte her türlü gereksinim de ortadan kalktığı için, insanın yemekten sonra daha fazla yiyememesi ya da uykusunu aldıktan sonra uyanık kalması yüzünden yakınmaması gibi, bundan da yakınmamak gerekir. Platon (Devlet’in girişinde) yaşlılık dönemini, o zamana dek aralıksız rahatsızlık veren cinsel dürtüden sonunda kurtulunduğundan ötürü mutlu bir dönem olarak göstererek, çok doğru bir değerlendirme yapıyor. Hatta, düşkün olduğu cinsel dürtünün ya da şeytanın etkisi altında kaldığı sürece, bu dürtünün ürettiği çok çeşitli ve sonsuz heveslerin ve bu heveslerden kaynaklanan heyecanların insanda sürekli yumuşak bir çılgınlığı sürdürdükleri bile söylenebilir; bu yüzden insan ancak bu dürtünün sönmesinden sonra bütünüyle akıllı olacaktır. Ama, genel olarak ve tüm bireysel koşullar ve durumlar bir yana bırakılırsa, belirli bir melankoli ve hüznün gençliğe, belirli bir neşeliliğin ise yaşlılığa özgü olduğu kesindir: Bunun nedeni, gençliğin henüz kendisine kolay kolay bir saat bile rahat vermeyen ve aynı zamanda insanın başına gelen ve onu tehdit eden hemen hemen her türlü belanın doğrudan ya da dolaysız efendisi olan söz konusu şeytanın emrinde, hatta angarya hizmetinde olmasından başka bir şey değildir; ama yaşlılık uzun süredir taşıdığı bir zincirden kurtulmuş olmanın ve şimdi özgürce devinebilmenin neşesi içindedir. Öte yandan, cinsel dürtünün sönmesinden sonra yaşamın asıl çekirdeğinin tükenip, yalnızca kabuğunun kaldığı, insanlar tarafından başlanan ama sonra aynı kostümlerle, otomatlar tarafından sona erdirilen bir komediye benzediği de söylenebilir.

Nasıl olursa olsun, gençlik gürültü patırtı, yaşlılık ise dinginlik dönemidir; yaşlılığın iki yönden de huzurlu oluşu buradan bile çıkarılabilir. Çocuk ellerini merakla, ileriye, renkli ve çok çeşitli gördüğü her şeye doğru uzatır: Çünkü bunlar, duyuları henüz çok taze ve genç olduğu için onu çekerler; aynı durum daha büyük bir enerjiyle, gençlikte de görülür. Genç insan da rengârenk dünya ve onun çok çeşitli biçimleri tarafından çekilir: Hayal gücü, hemen bunları dünyanın verebileceğinden daha fazlasına dönüştürür. Bu yüzden, genç insan belirsiz olana karşı heves ve özlem içindedir: Bunlar onun huzurunu bozarlar; oysaki, huzursuz mutluluk olmaz. Buna karşılık yaşlılıkta her şey duraklamıştır; çünkü bir yandan kan daha serinlemiş ve duyuların uyarılabilirliği azalmış; öte yandan da deneyim, şeylerin değeri ve hazların içeriği hakkında insanı aydınlatmış, böylelikle o insan daha önce şeylerin özgür ve arı görüntüsünü örten ve tahrif eden yanılsamalar, hayaller ve önyargılardan yavaş yavaş kurtulmuştur: Böylece şimdi insan her şeyi daha doğru ve daha açık bir biçimde tanır ve her şeyi olduğu gibi kabul eder; aynı zamanda, tüm dünyevi şeylerin hiçliğinin kavrayışına az ya da çok varmıştır. Hemen hemen her yaşlıya, en sıradan yetenekleri olana bile belirli bir bilgelik görünüşü veren, onu gençlerden ayıran tam da bu kavrayıştır. Ama esas olarak tüm bunlar zihinsel huzuru getirmişlerdir: Bu da mutluluğun büyük bir unsurudur; hatta mutluluğun koşulu ve asıl önemli yanıdır. Buna göre, bir genç, dünyadan alınacak şeylerin harika olduklarını, sadece nereden alınacaklarının bilinmesi gerektiğini düşünürken; yaşlı biri, Koheleth’in, “Her şey değersiz” sözünün asıl anlamını kavramıştır ve, altınla kaplı olsalar bile tüm fındıkların içlerinin boş olduğunu bilir.

İnsan, Horatius’un hiçbir şeye şaşırmama düşüncesine, yani tüm şeylerin değersizliğine ve dünyanın tüm harikalarının içlerinin boşluğuna dolaysızca, samimi bir biçimde ve iyice inanmaya, ancak ileri yaşlarda varabilir: Hayaletler ortadan yitmiştir. İnsan artık, bedensel ve zihinsel acılardan kurtulmuşsa, herhangi bir yerde, ister sarayda olsun isterse kulübede, esas olarak kendisinin de her yerde tattığı mutluluktan daha büyük, daha özel bir mutluluğun bulunduğu kuruntusuna kapılmaz. Dünyanın ölçütlerine göre büyük ve küçük, seçkin ve sıradan, onun için artık farklı değildir. Bu durum yaşlıya özel bir iç huzuru verir, bu iç huzuruyla dünyanın hokkabazlıklarını gülümseyerek küçük görür. Bütünüyle hayal kırıklığına uğramıştır ve insan yaşamının, ne kadar süslenip püslense de, çok geç denen tüm bu panayır parıltıları arasından tüm yoksulluğunu göstereceğini; ne kadar boyanıp güzelleştirilse de, her yerde esas olarak aynı olduğunu; gerçek değerinin, ne hazların ne de şatafatın varlığında değil, ancak acıların yokluğundan sonra tahmin edilebilecek bir varoluş olduğunu (Horatius, epist. kitap I, 12, dize 1-4) bilir. İleri yaşların temel karakter özelliği, hayal kırıklığına uğramışlıktır: O zamana dek yaşama çekicilik ve etkinliğe teşvik veren yanılsamalar ortadan kalkmıştır; dünyanın tüm güzelliklerinin, özellikle de şatafatın, parıltının ve yücelik görüntüsünün hiçliği ve boşluğu öğrenilmiştir; arzulanan şeylerin ve özlenilen hazların çoğunun ardında çok az şey bulunduğu görülmüştür ve böylelikle yavaş yavaş, tüm varoluşumuzun büyük yoksulluğu ve boşluğu kavranılmıştır. İnsan Koheleth’in ilk dizesini ancak yetmiş yaşında anlar. Ama, yaşlı kişilere belirli bir asık suratlılık görüntüsü veren de budur.

Bilindiği gibi, yaşlılığın yazgısının hastalık ve can sıkıntısı olduğu söylenir. Hastalık asla yaşlılığın başlıca özelliği değildir, meğerki önceden olmasın, çünkü yaş arttıkça sağlık da hastalık da artar. Can sıkıntısına gelince, yukarıda, yaşlılığın buna gençlikten daha az maruz kaldığını gösterdim: Can sıkıntısı, kolaylıkla görülebilecek nedenlerden ötürü yaşlılığın karşımıza yine de çıkardığı yalnızlığın kesinlikle zorunlu bir eşlikçisi değildir; can sıkıntısı yalnızca, duyusal ve toplumsal hazlardan başkalarını tanımamış, zihinlerini zenginleştirmemiş ve güçlerini geliştirmemiş olanlar içindir. Gerçi ileri yaşlarda zihinsel güçler de azalır: Ama bu güçlerin çok olduğu yerde, can sıkıntısıyla başa çıkabilmek için yeteri kadarı da kalacaktır. Bundan sonra, yukarıda gösterildiği gibi, deneyim, bilgi, alıştırma ve üzerinde düşünme sayesinde, doğru kavrayış giderek artar, yargı keskinleşir ve bağlam netleşir; her olayda, bütünün az ya da çok kapsayıcı bir görüntüsüne ulaşılır: Bundan sonra da, biriken bilgilerin her defasında yeni kombinasyonları ve yeri geldikçe zenginleştirilmeleri sayesinde, insanın asıl iç dünyasındaki kendi kendini yetiştirmesi, her parçada ilerlemesini sürdürür, zihni çalıştırır, tatmin eder ve ödüllendirir. Tüm bunlar sayesinde, sözü geçen azalma belirli bir ölçüde telafi edilir. Ayrıca, söylenildiği gibi, yaşlılıkta zaman daha çabuk akar; bu da can sıkıntısına karşı etkilidir. Eğer insanın geçimini sağlaması için gerekmiyorlarsa, bedensel güçlerin azalmasının zararı azdır. Yaşlılıkta yoksulluk büyük bir mutsuzluktur. Yoksulluk uzaklaştırılmış ve sağlık kalmışsa, yaşlılık yaşamın çok iyi katlanılabilir bir bölümü olabilir. Yaşlılığın temel gereksinimleri rahat ve güven içinde olmaktır: Bu yüzden yaşlılıkta para, daha önce olduğundan daha çok sevilir; çünkü eksilen güçlerin yedeklerini sağlar. İnsan, Venüs tarafından terk edildiğinde, sıkıntısını Bacchus’ün[91] yanında dağıtmaya çalışacaktır. Görme, yolculuk etme ve öğrenme gereksinimlerinin yerine, öğretme ve konuşma gereksinimi geçmiştir. Ama yaşlı insanın hâlâ okuma, müzik dinleme, oyun izleme sevgisini ve genel olarak dışsal şeylere karşı belirli bir duyarlılığı korumuş olması bir şanstır; bunlar kimilerinde çok ileri yaşlara dek sürebilirler. Bir kimsenin kendinde neye sahip olduğu ona, hiçbir döneminde, yaşlılığında olduğundan daha çok iyilik getirmez. Zaten hep kısır olanların çoğu ise, elbette yaşlılıklarında giderek bir otomata benzerler: Hep aynı şeyi düşünür, söyler ve yaparlar ve hiçbir dış etki bu durumda bir değişiklik yaratmaz ya da onlarda yeni şeyler uyandırmaz. Bu türden bir yaşlılık elbette sadece yaşamın artığıdır. Doğa, ileri yaşlarda ikinci çocukluğun ortaya çıkmasını, bundan sonra ender durumda çıkan üçüncü dişlerle simgelemek istiyor gibidir.

Tüm güçlerin yaş arttıkça daha da azalıyor olması yine de çok hazindir: Ne var ki zorunlu ve hatta iyilik vericidir; yoksa ölüm, ona hazırlanana çok zor gelirdi. Bu yüzden, böyle çok ileri bir yaşa ulaşmanın en büyük kazancı ötanazidir,[92] yani son derece kolay, hiçbir hastalığın neden olmadığı, hiçbir kasılmanın eşlik etmediği ve hiçbir şey duyulmayan ölümdür; başyapıtımın 2. cildinde, 41. bölümün 470. sayfasında (3. basımda s. 534) bunun bir betimlemesi yer alıyor.

Vedalar’ın Upanişadlar’ında (cilt II, s. 53), yaşamın doğal süresi yüz yıl olarak verilmektedir. Bunun doğru olduğuna inanıyorum; çünkü doksanıncı yaşlarını aşmış olanların, ötanaziye ulaştıklarını, yani hiçbir hastalık olmadan, felce uğramadan, kasılmadan, hırıldamadan, hatta kimi zaman benzi bile sararmadan, çoğun oturarak ve üstelik yemekten sonra öldüklerini, hatta buna ölmek bile denmez, yaşamaya son verdiklerini fark ettim. Bu yaşlardan önceki yıllarda salt hastalık yüzünden, yani zamanından önce ölünüyor.[93]

İnsan yaşamının aslında ne uzun ne de kısa olduğu söylenebilir;[94] çünkü esas olarak tüm öteki zaman uzunluklarını insan yaşamına göre ölçeriz.

Gençlik ile yaşlılık arasındaki temel fark, her zaman gençliğin yaşamı, yaşlılığın ise ölümü görmesidir; yani gençliğin kısa bir geçmişe ve uzun bir geleceğe sahip olması, yaşlılıkta ise bunun tam tersinin söz konusu olmasıdır. Elbette, insan yaşlandığında önünde yalnızca ölüm vardır: Ama insan genç ise önünde yaşam vardır; ve bunlardan hangisinin daha endişe verici olduğu ve bir bütün olarak yaşamın, geride kalması önümüzde olmasından daha iyi olan bir şey olup olmadığı tartışılır: Koheleth şöyle diyor (7, 2): “Ölüm günü, doğum gününden daha iyidir.” Çok uzun bir yaşamı arzulamak, yine de bir yürekliliktir. Çünkü bir İspanyol atasözü der ki: “Çok yaşayan, çok da kötü şey yaşar.”

Gerçi, astrolojinin istediği gibi, gezegenler tek tek insanların yaşamlarını önceden göstermezler; ama genel olarak insan yaşamını gösterirler, çünkü insanın her yaşına, sırasıyla bir gezegen denk düşer ve buna göre yaşamına yavaş yavaş tüm gezegenler hükmetmiş olur. Onuncu yaşta Merkür hüküm sürer. İnsan bu gezegen gibi dar bir yörünge içinde hızlı ve hafif devinir: Küçük şeyler onun düzenini bozabilir; ama kurnazlık ve güzel konuşma tanrısının hükmü altında, kolaylıkla ve çok şey öğrenir. Yirminci yaşta Venüs’ün hükümdarlığı başlar: Aşk ve kadınlar erkeği tümüyle ele geçirirler. Otuzlu yaşlarında Mars hüküm sürer: İnsan şiddetli, güçlü, korkusuz, savaşçı ve inatçıdır. Kırklı yaşlarda dört küçük gezegen hüküm sürer: Buna göre insanın yaşamı genişler, tutumlu davranır, yani, Ceres’in[95] sayesinde yararlı olanın hizmetindedir; Vesta[96] sayesinde kendi ocağını kurmuştur; Pallas[97] sayesinde, öğrenmesi gerekeni öğrenmiştir ve evinin hanımı, karısı da Juno[98] olarak hüküm sürer.[99] Ama ellili yaşlarda Jüpiter hüküm sürmektedir. İnsan şimdiden çok şeyi atlatmıştır, ve şimdiki kuşaklardan üstün olduğunu duyumsar. Henüz gücü kuvveti tam yerindedir, ama deneyim ve bilgi açısından da zengindir: (Bireyselliği ve konumu ölçüsünde) kendisini çevreleyen her şey üzerinde söz sahibidir. Buna göre, artık emir almaz, emir verir. Kendi etkinlik çevresi içinde şimdi yönetici ve hükümdar olarak en uygun kişidir. Böylece Jüpiter ve onunla birlikte elli yaşındaki adam en üst noktaya ulaşır. Ama bunu, altmışlı yıllarda Satürn ve onunla birlikte kurşunun ağırlığı, yavaşlığı ve sertliği izler:

Yaşlıların çoğu ölülere benzerler;
Kurşun gibi ağır, sert, hantal ve solukturlar.

Shakespeare,
Romeo ve Jülyet, perde 2, sahne 5

Son olarak Uranüs gelir: O zaman, söylenildiği gibi, göklere çıkılır. Neptün’ü (ne yazık ki düşüncesizlik yüzünden ona bu ad verilmiştir), gerçek adı olan Eros’la anamayacağım için, burada hesaba katamam. Yoksa, sonun nasıl başlangıçla birleştiğini, yani Eros’un ölümle gizli bir bağlantı içinde olduğunu, bu bağlantı yüzünden Orkus’un[100] ya da Mısırlıların Amenthes’inin (Plutharkos’a göre, de Iside et Osir., c. 29), alan ve veren, yani salt alan değil, aynı zamanda veren olduğunu ve ölümün, yaşamın büyük havuzu olduğunu göstermek isterdim. İşte bu yüzden, bu yüzden, her şey Orkus’tan gelir ve şimdi yaşam sahibi olan her şey orada zaten bulunmuştur: Bunu olanaklı kılan hokkabazlık hilesini kavrayabilseydik, her şey anlaşılırdı.

Arthur Schopenhauer  
Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar
Yaşam Çağlarının Farklılığı Üzerine

Almanca'dan Çeviren: Mustafa Tüzel




ALBÜM

I
bak; şu omza kurulan çiçek bozuğu benim 
ince narin annemi ölümden döndürmüşler 
pasa çalan makasla köpürmeyen sabundan 
birkaç metre bez için kordon kesen ebeler

beni açan ilk yaprak bir ölüm korkusudur 
onla akran büyüdüm banyo edilmiş yüzü 
çok istedim tedirgin bakan gözü saklamak 
her resmin kıyısında eğik duran öksüzü

II
zaman kimin evi ki; ağaçların altında 
sıra sıra durulur gözlerin içi güleç 
gelinler köşe bucak biraz alım, hafif naz
menekşeler sabırsız, adamlarsa üşengeç

oysa herkes göçünün terkisinden inerek 
ima eder hayatta tuttuğu çürük dalı 
göğüs denen kilerin güze hiç belletmeden 
sakladığı ne varsa alttan alta sarartı

III
nice ateş tutsan eğik kalıyor baston 
sırtındaki kamburdan düşecek gibi günler 
yumuşak bir toprakla bezlenen torunların
yüzündeki kalayı körüklüyor gidenler

varlık ki dairedir sonunda başa döner 
kocayan çocuklaşır oyuncak olur ele 
süt dişleri çıkıyor yüze varan ninenin 
bir zamanlar güzelmiş gamzesinden kime ne

IV
duman gider is kalır vefa yok savrulanda 
eski ocak dediğin birkaç tencere, kazan 
eşiği çağıltıdan geçilmeyen haneyi 
yarı yola varmadan unutuyor kız, kızan

bir babanın resmini büyüterek duvara 
asmak yere eğiyor şecerenin dalını 
o ki ağır bir gamdır günlerle didişmekten 
kendi bile unutmuş uçsuz topraklarını.

Ali Ayçil

Kalp

“Risale” dergisinde kaleme aldığım “Kuvvet ve Zâfiyet Edebiyatı” başlıklı yazımda insanı zayıflatan, duyguları hastalıklı hale getiren edebiyatı; sönük, zayıf bir edebiyat olarak adlandırdığım için bir hanımefendi beni kalpsizlikle suçladı. Kalbim var ise de atmadığını söyledi.

Allah iyiliğinizi versin hanımefendi. Bilmez misiniz ki bir insana yöneltilebilecek en ağır hakaret kalbinin olmadığının söylenmesidir. Zira insan kalbinden ibaret değil midir?

İnsan içinde kalp barındıran bir vücut değil, aksine örtüsü vücut olan bir kalptir.

Denilir ki: “İnsan iki küçük et parçasıyla ölçülür: kalbi ve dili”. Fakat bu sözü söyleyenler dili kalp ile aynı kefeye koymak suretiyle dili yüceltmişler ve dille kıyaslayarak kalbi küçümsemişlerdir. Dil kalbin en ufak hareketlerini ve tepkilerini anlatan suskun bir anlatıcıdan başka nedir ki? Sonradan meydana gelmiş olan, ezeli olanı nasıl ifade edebilir? Yahut sınırlı olan sınırsızı nasıl kuşatabilir? Dilin sözlüğü, kainatın sözlüğüne kıyasla ne konumdadır?

Kalp, Allah’ın gökyüzüne ve yeryüzüne nakşettiği şiirleri okur. Dilin ise bu şiirlerden yalnız pek az ve ehemmiyetsiz bir kısmını okumasına izin verir. Duygularla hissedilen şiirin yanında lafızlara dökülen şiirin ne kıymeti vardır? 

Kalp asla yalan söylemez, dil ise nadiren doğruyu söyler. 

Allah’ın gökte ve yerde yarattıkları arasından en harikulâdesini ararsanız hanımefendi, belki de insan kalbinden daha müthiş, daha zarif ve daha güzelini bulamazsınız. Kalbin en hassas telleri kötülüklerden arındığında kalp şefkat, merhamet, muhabbet ve sevgiyle; nezaket ve ince duygularla çalkalanıp taşar. O vakit yüceliğinde Yaratıcıya yakınlaştırılmış melekleri bile geçer. Fesada uğrayınca da acımasızlığı ve kötülüğü kemale erer de kalp aşağıların en aşağısına yuvarlanır. 

İnceliğine rağmen alemin özünü içinde taşır; ne de güzel, ne de zariftir. Ne de ufak, ne de yücedir!

Büyür -büyüklüğünü görmeyiz- ve her büyük onun önünde ufalır. Küçülür -küçüklüğünü görmeyiz- ve tüm küçükler ona kıyasla büyük kalır. 

Kalplerin görünümü bir, vasıfları çeşitlidir. Kıymetli mücevherlere benzeyen kalpler vardır. Renkleri saf, suları berraktır, kendisine yansıyan parıltıyı alır da onu daha parlak ve ışıltılı bir halde aksettirirler. Kayalar gibi güçlü ve çetin kalpler vardır. Parıldamaz, fayda verirler. Kalpler vardır boştur. Ağırlıkları az, renkleri uçmuştur, Yaratıcısından başka kimsenin sayamayacağı kadar çok sayıda, nice kalp vardır. Eğer insanların gözleri, kulakları, yüzleri ve başları bir şekilde birbirine benzeyecek olsaydı dahi her insanın kendisine has bir kalbi olurdu. Diğer kalplerle paylaşmadığı bir tür sevgi ve nefretle, acımasızlık ve merhametle, yüceltme ve küçümseme, itibar ve alçaklıkla atan bir kalp… Bununla -sadece bununla- insanlar farklı değerlere ve çeşitli konumlara sahip olmuştur. 

Kalp ölür sonra dirilir; dirilir sonra ölür.  Zirveye yükselir ve derinliklere düşer. Mevkisinde yıldızlarla eş konumda iken bir de bakmışsınız zeminde sürünmektedir. Böylece bir anda gökyüzü ve yeryüzü, uzunluk ve genişlik arasında salınmaktadır. İnsanların en hayırlısı, kalbinin itibarını ve ruhunun yüceliğini muhafaza edebilen kimsedir.

O, dilersen Cennet-i Firdevs’tir, dilersen Cehennem. Dilersen bir melektir dilersen şeytan… Ve yine dilersen aşk ile tutuşmuş bir ateştir:

Sevda odur ki, kalbim kor ateşe
Mızrak boyu yaklaşsa, kor alev alır. 

Ve bir avuntu istersen, kalbin serinlik ve esenliktir:

Aşk kalbimi sarıp sarmaladığında
Ve kalbim takatimi aşan sevdaya
Düşürdüğünde beni, kalbime uyan dedim
Ey aşkın peşinden giden, gün görmeyesi kalbim

Duyguların merkezi kalp, aklın merkezi baştır. Duygular olmasaydı akıl ne işe yarardı? Akıl çoğu zaman yıkıma hizmet eder, kalp ise inşa etmeye. Kalp inanır, akıl inkar eder. Kalp sever, akıl ikaz eder.

Kalp dünyayı tesis eder, akıl onda yaşar. Kalp bir şeyi meydana getirir, akıl onu gasp eder. Tarihe sor; dünyanın en büyük kurucuları idrak kuvvetinden ve üstün bir akıldan daha çok ulvi bir kalbe, sahici duygulara, irade kuvvetine sahip olma ayrıcalığına haiz değil miydiler?

Kalp binayı inşa eder, akıl onu eleştirir. Kalp duyguları yaşatır, akılsa sınırlar. 

Bilir misiniz ki hanımefendi her şeyi bulmuş fakat kalbini kaybetmiş kimse aslında hiçbir şey bulmamıştır. Kalbinden soyutlanmış olan ne dostluk bilir, ne vatanseverlik duygusu taşır, ne şefkat hisseder, ne de içinde iman barındırır. 

Yahut bilir misiniz kalbi çekip alınan kimseden sanat ve edebiyat da alınmıştır. Çünkü sanatın dayanağı kalptir. İlmin dayanağı da akıl. Yetenekli bir ressama “Renklerinizi nasıl karıştırıyorsunuz?” diye sormuşlar. “Kalbimin kanıyla” demiş. Aynı şekilde hakiki edebiyat da kalbin erimesiyle ortaya çıkan edebiyattır.

Hanımefendi nişan aldınız ve isabet ettirdiniz. Kalbim bu kınamadan dolayı öyle şiddetle attı ki sanki bu atışıyla var olduğunu kanıtlamak istedi.

Ahmed Emin
Çeviren: Emine Sarı

31 Temmuz 2023

Rüya içinde rüya

"- Seni çok özlüyoruz Rahmi. Neden bizi bıraktın?

- Ben çok yorulmuştum.

Sonra sarılıyoruz ve yavaşça uzaklaşıyor. Tıpkı denize açılır gibi.

***

Sevdiğini kaybeden biri onu rüyasında görmek için uzun süre dua eder ancak ölümünden aylar sonra görebilir. Bunun hikmetini bir bilene sorunca şu cevabı alır: "Onun hesabı şimdi bitti."

Umarım senin de hesabın kolay geçmiş ve bitmiştir."

31 Temmur 2023