02 Mayıs 2026

Mahya

Bir yanından ötekine gökyüzünün,
dayayıp kara bir buluta dirseğimi,
yazmak geliyor içimden, mahya gibi:

"Ben o kadını çok sevmiştim.
Olmadı, başaramadım,
Özür dilerim."

Neydi yüzüme gözüme bulaştırdığım?
Neyi eksik bıraktım? Bir şeyi
beceremedim ama, bilemedim, neyi?

Affedin, olmadı, kalmadı artık inancım.
Sevginin kendisi yeter sanırdım. Mahya gibi
yazmak geliyor içimden şimdi:

"Yetmedi."

Roni Margulies

Papağan

Gökkuşağı gibi gelip kondu balkonun kenarına.
Ne mor, ne yeşil, ne mavi. Hepsinin toplamı belki.
Ya da bir düş. Ne işi var papağanın Üsküdar’da?
Bakıştık. Süzdük birbirimizi. Uçup gitti sonra.

Öğrendim sonra: Bir kafesten kaçmış ikisi,
çoğalmışlar, uyum sağlamışlar buralara.
Altunizade’de yer edinmişler kendilerine,
meydan okumuşlar acımasız kargalara.

Yine gelir diye bekledim. Anlatacaktım,
Biliyorum, diyecektim, anlıyorum seni,
renk vermiyor, dik tutuyorsun kuyruğu.
Kandıramazsın ama beni,
yabancıyım ben de buralarda senin gibi.

Roni Margulies

Tebessüm

Duyulmaz bir taksime kulak verir
seyrek sakallı yaşlı bir kemankeş
Oturur tek başına içer köşesinde.
Bir yandan ölümü geçerken aklından;
belleğiyle cebelleşir bir yandan.

Tek tek yankılanır aklında çaldığı her nota.
pırıltılı salonlar, şeffaf bir kadın,
parkeler üzerinde süzülmesi ayaklarının.
(Pera Palas’ta bir akşam…)
gelir anımsatır kendini attığı her adım.

Kaldırır kadehini, tokuşturacak bir kadeh arar.
Bir kavis çizer kalkan eli havada.
(Tokatlıyan’da o gece…)
Dudaklarında ince bir tebessüm
kalakalır öylece.

Roni Margulies

MUTLULUĞUN TABİRLE İNŞASI

Bir padişah rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Sabah olunca bunu yorumlatmak üzere müneccimbaşını çağırtmış. Rüyayı dikkatle dinleyen müneccimbaşı üzülerek "Sultanım, bu rüya bütün sevdiklerinizin ölümünü göreceğinize işarettir." demiş. Bu uğursuz yoruma öfkelenen padişah, müneccimbaşını görevinden azletmiş. Bunun üzerine huzura müneccimbaşının yardımcısı getirilmiş. Padişah, ona da aynı rüyayı anlatmış ve "Peki, sen ne diyorsun bu işe?" diye sormuş. Genç yardımcı ise -biraz da çekinerek- "Efendim, bu rüya sizin, bütün sevdiklerinizden daha uzun yaşayacağınızı müjdelemektedir." diye cevap vermiş ve yaptığı bu yorum sebebiyle ödüllendirilmiş.

Kıssadaki her iki yorum da aslında aynı anlama gelmektedir. Ancak kelime seçimi ve üslup, sonucu tamamer değiştirmiştir: İlk yorum karamsarlık doğururken ikincisi umut ve güzellik aşılamıştır.

Hayattaki olayların çoğu böyle iki türlü de yorumlanmaya müsait olarak kapımızı çalar. Kötüye de iyiye de yorulabilecek şekilde bize ulaşır. Meseleleri hayra yorarak yorumlayanlar süreçten kârlı çıkar.

Bazen kötü bir rüya görür, onu kalbi güzel bir insana tabir ettiririz. O, öyle bir yorum yapar ki biraz önce canımızı sıkıp içimizi daraltan rüya bizde yaşam sevincine bile sebebiyet verebilir.

Yaşayıp geride bıraktığımız hadiseler bir bakıma rüyalarla eş değerdedir. Çünkü rüya da yaşadığımız olay da geride kalmıştır. İkisi de gerçeklikten hafızaya geçmiş ve aralarında bu açıdan bir fark kalmamıştır. Artık ikisinin de fiziksel varlığına ulaşamaz durumdayız. Ancak zihnimizdeki etkileriyle yaşamaktayızdır. Hafızada rüya ile geçmiş aynı yerde durmuyorlar mı? Haddizatında hayat da bir açıdan rüya değil mi?

Hadiseleri yorumlama biçimleri konusunda insanlar birbirinden ayrılır, tıpkı rüya tabiri bilenler ile bilmeyenlerin ayrılması gibi... Rüya tabirlerindeki hayra yorma prensibini başımızdan geçmiş olaylara uyguladığımızda isabetli bir yaklaşım sergilemiş oluruz.

Rüya, üzerinde yapılan yorumlara göre insan hayatına etki de edebilir. Bu sebeple onu iyimser ve faydalı bir biçimde yorumlamak önemlidir. İnsanlara kasvet veren, onların direncini kıran rüya tabirleri İslamiyet'te uygun görülmemiştir. Bir hadis-i şerifte şöyle geçer: "İslâm'da teşeʼüm (uğursuzluk) yoktur fakat tefe'ül (iyiye yorma, hayır dileme) vardır." (Buhârî, Tıb, 54).

Olumsuz gibi görünen bazı hadiseler doğru yorumlanırsa onların geçmişe dönük bir tebrik ya da geleceğe yönelik bir müjde olduğu anlaşılabilir. İnsana yıkım yaşatacak gibi görünen bir meselenin hakikatte onu ayağa kaldıracak bir gelişme olduğu tespit edilebilir. Bazı rüyaların tersine çıkmasına benzer bir şekilde olayların görünüşü, manasının tam tersine göre tasarlanmış olabilir.

Bir hadis-i şerifte geçen dikkat çekici bir tavsiye şöyledir: "Rüya, ilk tabir edenin yorumu üzere gerçekleşir." (Tirmizî, Rü'yâ, 4; İbn Mâce, Tabîr, 7). Buna göre bir rüya, onu ilk yorumlayan kişinin niyetine ve bakışına göre şekillenebilir. Dolayısıyla rüyalarımızı iyimser düşünen ve salih kimselere anlatmamız daha uygundur. Aynı prensip, başımıza gelen olayların değerlendirilmesi hakkında da geçerlidir. Zira karamsar/kötümser bir yorum, olayların gidişatını olumsuz yönde etkileyebilir. Bu nedenle yaşadıklarımızı paylaşırken olumlu düşünce üreten insanlarla istişare etmek hem psikolojik hem de manevi açıdan daha faydalıdır. İşin varacağı yerin yapılan yorumlardan etkileneceğinden endişe ederek bu konuda dikkatli davranmalıyız. Hadiselerin güzele doğru yol almasını istiyorsak iyimser yorumlarımızla akışa katkıda bulunmalıyız.

Kur'an-ı Kerim'de olayların yorumunun özel bir ilim olduğu, "te'vîl-i ehâdîs" kavramıyla ifade edilmiştir. Bizler de yaşam rüyamızı -uyanık olduğumuz hâlde- güzel tabir etmenin yollarını öğrenmeliyiz.

"Mutludur o kimseler ki rüyaları rüyada tabir edildi!"

(Kanatlarını Arayanlar, Arif Nihat Asya)

İyimserlik yalnızca bir kanaat değil, aynı zamanda hadiselerin güzel bir yere bağlanması talebini içeren bir duadır da... Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hasta ziyaretiyle ilgili şöyle bir hatırlatmada bulunmuştur: "Hastaya iyi şeyler söyleyin çünkü melekler sizin söylediklerinize 'amin' diyorlar." (Müslim, Cenâiz, 919).

Hadiselerden uğursuz sonuçlar çıkarmak, onları kötüye yormak psikolojik olduğu kadar manevi de bir sorundur. Bir mesele hakkında "Bu iş olmaz, düzelmez, artık bu böyle kalır." dediğimizde bu, bir dua hükmüne geçer ve bunun birtakım olumsuz tezahürleri meydana gelebilir.

Bir olayı uğursuzluğa ve kötüye yormak dinen sakıncalıdır. Hadiseleri değerlendirirken güzel yorumlar yapmak ise ahlaki faziletlerden biridir. Hayra yormak "İnşallah en iyisi olur!" manasında bir dua ve bir çeşit ibadettir.

Ancak iyimser olacağız diye gerçekleri görmezden gelmemeli, avunma yolunu seçerek kendimizi kandırmamalıyız. Gelgelelim Allah'ın kudretini ve dilediği anda bizi problemimizden kurtarabileceğini bilerek "meseleyi hayra yorma duası"nı ihmal etmemeliyiz.

Zor süreçler yaşayan bir insana en gerekli yaklaşım, yaşadıklarını öncelikle hayra yormaktır. Ümidi diğer hislerine galip getirmektir.

Yaşadığımız bir hadiseye atfedilmesi gereken tek ve zorunlu bir mana yoktur. Çünkü her hadise görelidir. Kalbimize hayırlı bir yorum yerleştirdiğimizde o, kabul edilmeyi bekleyen bir dua niteliğine bürünmüş olarak gerçeklik süreçlerine etki edecektir.

"Anladım ki dünya bir ayna... Biz iyi, biz güzelsek o da iyi, o da güzel. Biz çirkin, biz kötü isek o da çirkin, o da suratsız. Sana yemin ederim, bu böyle."

(Mesihpaşa İmamı, Sâmiha Ayverdi)

"Ama ben, dünyayı korku duygusuyla değil, güzellikle tanıyorum. Benim ona baktığım gibi dünya da bana bakıyor ve gülümsüyor, ben ona neden gülümsemeyeyim?"

(Efrasiyab'ın Hikâyeleri, İhsan Oktay Anar)

Bir hadis-i kudsîye göre Yüce Allah şöyle buyurur: "Ben kulumun bana olan zannının yanındayım. Kulum beni nasıl düşünürse ona öyle muamele ederim." (Buhârî, Tevhîd, 15; Müslim, Zikr, 2). Bir başka rivayette bu hadisin ikinci cümlesi, "Kulum benden hayır beklerse onu görür, şer beklerse onu görür." şeklindedir (Müsned, II, 391). Bu ilahi beyan, insanın iç dünyasındaki değerlendirmelerin hadiseler üzerinde etkin bir rolünün olduğunu göstermektedir.

Allah hakkında hüsnüzanda bulunmanın ve O'nun rahmetinden ümit kesmemenin hayatımıza pek çok olumlu yansıması olacaktır. Rabbimizi nasıl tanıyor, O'ndan nasıl bir muamele bekliyorsak yaşadığımız olaylar da bu kanaatin dokusunu taşıyacaktır. Yorumlarımız yönümüzü belirler, umutla ve iyimser bakmak bizi lütuflarla karşılaştırır.

"Bu mesele beni tarumar etmek için meydana çıktı." diye düşünen biri, hadisenin akış yönünü kendi aleyhinde olacak şekilde yönlendirme hamlesi yapmıştır. Bu zararlı hamlenin sonuçlanıp sonuçlanmayacağı Allah'ın takdirine kalmıştır.

Hasılı yorumlar dualar gibidir. Bir icabet vaktine denk gelenleriyse hayatımızın yönünü temelden değiştirebilecek bir etkiye vesiledir.

Sıkıntılı zamanlarında Rabbine güvendiği ve "Allah bana muhakkak bir çıkış kapısı gösterecektir." diye düşündüğü için çözümü imkânsıza yakın problemlerden kurtulan pek çok kimse olmuştur.

Şu da var ki karşılaştığı hadiseye kötümser bir biçimde yaklaşan insan, kurtulma duası ve çabası konusunda isteksiz kalacaktır, kendini zorlamayacaktır.

İyimser yorumlarımız, kudret tarlasına ektiğimiz tohumlar gibidir. Toprağa ekilenlerin yeşerip ortaya çıkması gibi onlar da gidişatı değiştirebilecek vasıtalardır. Karamsar yorumlarımızın kendimize kurduğumuz birer tuzak oldu-ğunu hatırdan çıkarmamalıyız.

"Böyle sürekli mutsuzluktan söz açıp durman, korkarım ki bir gün seni gerçekten mutsuzluğa uğratacak."

(Yüzbaşının Kızı, Aleksandr Puşkin)

"Şaka maksadıyla bile bıkıp pes ettiğini söylememelisin çünkü bi bakarsın senin bu sözünü ciddiye alan birileri çıkar."

(Yaşama Uğraşı, Cesare Pavese)

Mecit Ömür Öztürk 
Mutluluğun İnşası
Timaş Yayınları

01 Mayıs 2026

Gördükçe seni dir idi ey cân ölüyorım

Lebún dirgürmege canlar virürken
Gözün katlüme her dem niyet eyler

"Dudağın diriltmeye can verirken 
gözün her an öldürmeye niyet eyler"

***

Okunka öldügine gönül mürgi şad olur
Kim perr-i tirún ile sıratı uçar geçer 

"Gönül kuşu okunla öldüğüne mutlu olur. 
Çünkü kuşun kanatlarıyla Sırat Köprünü uçarak geçer"

***

Kabre iletdüm hayal-i halüni
Daneyi iltür nite kim hake mûr

"Karıncanın taneyi toprak altına götürmesi gibi beninin hayalini mezara götürdüm"

***

Alup canını bir bûse virürsen
Mesîhî bendene ni'me'l-bedeldür

"Mesihi kölene bir buse verip canını alırsan ne güzel bir bedeldir"

***

Dirligümde kılmadum hod hak-i payun kesbini
Öldügümde basasın bari kadem sin üstine

"Diriliğimde ayağının tozuna ulaşamadım. 
Bari öldüğümde mezarımın üzerine ayak bas"

***

Ey lebi mey-gun ölürse nar-ı hecrûnden Mesih
Haşre dek anun mezarından gele buy-ı kebâb

"Ey şarap rengi dudaklı sevgili ayrılığının ateşinden Mesîhî can verirse kıyamete kadar onun mezanndan kebap kokusu (yanık kokusu) gelir"

***

Cana beni kati idicek it buseni himmet
Hoşdur kişide zira sahavetle şeca'at

"Ey sevgili beni öldürdüğün zaman bir buse ver. 
Çünkü kişide cömertlikle yiğitliğin bir arada olması hoştur"

***

Derd imiş emraz-ı 'ışkuiia deva
Merg imiş mecruh-ı tigüne 'ilac

"Aşkının hastalıklarına deva dertmiş. 
Kılıcınla yaralanmış olanın ilacı ölümmüş"

***

Tab'um şu denlü münharif almışdur ey tabib
Kim şerhet-i ecel durur ancak şifa bana

"Ey doktor tabiatım o denli bozulmuş, değişmiştir ki bana ancak ecel şerheti şifa olur"

***

Rahmden sanma beni ol sanem öldürmedügin
Dirligümün bilür oldugmı ölümden eşed

"O sevgilinin beni bana acıdığı için öldürmediğini sanmayın.
Yaşamamın ölümümden daha zor olduğunu bilir"

***

Ar ider hılblar öldürmege ben haste-dili
Kendü kendümi dem irişdi ki kurban kılam

"Güzeller ben hasta gönüllüyü öldürmeye utanır. 
Kendi kendimi kurban etmenin zamanı geldi"

***

Kişi sag olup olmakdansa mahrum
Ölüp yegdir anılmak bari merhum

"Kişinin sağ olup (sevgiliden) mahrum olmasındansa 
bari ölüp merhum olarak anılması daha iyidir"

***

Halum benum şu demde 'ıyan ola sana kim
Kabr içre eyleye beni bir gün nilian ecel

"Sana benim halim ecel bir gün beni kabir içinde gizlediği zaman açık, belli olacaktır" 

***

Mesihî derd-i canandan ölürse
Yaza şeng-i mezarında ·hüve'l-hay

"Mesihî sevgilinin derdinden ölürse 
mezar taşında "hüve'l-hayy" (o diridir) yaza"

***

Öldi 'ışkunda Mesihî bulumaz dahi necat
Gerçi taşra bıragur mürdeyi bahr-i mevvac

"Mesihi aşkından öldü kurtuluş bulamaz. 
Gerçi çok dalgalı deniz ölüyü dışan (kıyıya) bırakır"

***

Korkutmagıl ölümle Mesihiyi zabida
Hecr-i nigiirdan olacagı yoga eşed

"Ey zahit Mesihî'yi ölümle korkutma. 
Sevgiliden ayrı olmaktan daha zor olacak değil ya!"

***

Ey kamer-ruh nılr-veş in bari geh geh kabrüme
Tig-i hecr ile beni çün bi-günah itdün şehid

"Ey ay yüzlü bari zaman zaman nur gibi kabrime in. 
Çünkü beni ayrılık kııcıyla günahsız şehit ettin"

***

'lşkun şehidiyüm ki bu dag-ı siyahlar
Güya ki zaglardur üşer· yimege etüm

"Aşkın şehidiyim ki bu siyah yaralar 
sanki etimi yemeye gelen kargalar gibidir" 

***

Firkatumda gözlerümi ger yuma dest-i ecel
Ta kıyamet vasl umup açuk tura çeşm-i ümid

"Ayrılığında eğer ecelin eli gözlerimi yumarsa; kıyamete kadar kavuşmayı umup ümit gözüm açık duracaktır"

***

Dem-i abirde dilüm baglama ey dest-i ecel
K'ol vefiisuz sanem içün biraz efgan kılam

"Ey ecelin eli son nefeste dilimi bağlama ki 
o vefasız put gibi güzel sevgili için inleyip bağırayım"

***

Eger efsün-ı ecel baglamaz ise dehenüm
Can virürken lebünun zikri ola her suhanum

"Eğer ecel büyüsü can verirken ağzımı bağlamazsa 
her sözüm dudağının zikri olacak, onu anlatacaktır"

***

Aldı eline tir-i kaza vü keman ecel
Bolayki beni eyleye ya Rab nişan ecel

"Ecel eline kaza oku ve yayını aldı. 
Ya Rab ola ki beni hedef eyleye"

***

Zâr u nizâr âşık u giryân oluyorum
Tennûr-ı gamda yüregi biryân ölüyorın

Bezm-i visâle hem-nefes olmağa ben garîb 
Firkat güninde ney gibi nâlân oluyorın

Âşüfte-hâl ü haste-i bâlînven velî 
Mahbûblarla kılmağa seyrân ölüyorın

Hân-ı visâlüne tama' itsem aceb degül 
Ben ki mahabbetün ile hayrân oluyorın

Rahm itmedün Mesîhîye bir kez egerçi kim
Gördükçe seni dir idi ey cân ölüyorın

***

Aldı eline tîr-i ḳażâ vü kemân ecel
Bolay ki beni eyleye yâ Rab nişân ecel

Ḫaṭṭuñ beni ne vaḳt irüp öldüre kim bilür
K’irişmelü olınca irer nâgehân ecel

Çıplaḳ göricegiz beni cândan esirgeyüp
Bir pîrehen getürdi baña armaġân ecel

Ḥâlüm benüm şu demde uryân ola saña kim
Ḳabr içre eyleye beni bir gün nihân ecel

Ben firḳatüñde kûyuñı umduġum üş bu kim
Dirler ider kişiye maḳâmın ıyân ecel

Yetmez mi sen gedâya bu beglik Mesîḥî kim
Ḳabre degin düze saña taḫt-ı revân ecel

Gizlenmeyince yire meded yoḳ Mesîḥiyâ
Kim her ne yaña ḳaçsañ olur dîde-bân ecel

ECEL

Ecel eline kaza oku ve yayını aldı. 
Ya Rab ola ki beni hedef eyleye

Ne vakit yazılmışsa sonum, kim bilebilir;
Zamanı gelince ansızın gelir ecel.

Çıplak buldu beni, canımdan esirger gibi,
Bir kefen sundu bana—bir armağan gibi ecel.

Bil ki hâlim apaçık ortada şimdi;
Bir gün toprağın içinde saklayacak beni ecel.

Senin yokluğunda bir umudum varsa eğer,
Derler ki insanın yerini bildirir ecel.

Ey Mesîhî… yetmez mi bu dünya saltanatı sana?
Seni kabre dek taşıyacak bir taht kurar ecel.

Gizlenmedikçe toprağa yok kurtuluş, ey Mesîhî;
Nereye kaçarsan kaç, gözler seni ecel.

Mesîhî

30 Nisan 2026

Şikayet; Her şikayet hadisenin hakiki failinden de şikayettir.

Merhabalar. Duygularımız üzerinde konuşmaya devam ediyoruz. Bugün üzerinde duracağımız duygumuzun adı şikayet.

İnsan bu hastalığa tutulduğu zaman her şeyden şikayet ediyor. Havadan bile şikayet ediyor, güneşten şikayet ediyor, var olmaktan şikayet ediyor, yaşıyor olmaktan şikayet ediyor. En küçük rahatsız edici konuları şikayet etmeden atlatamıyor. Başkalarından şikayet ediyor, kendi kaderinden şikayet ediyor. Cenabı Allah'ın takdir ettiği gelişmelerden şikayet ediyor. Dolayısıyla kaderden şikayet ediyor, kaderin onun hakkında indirdiği rahmetlerin miktarlarından şikayet ediyor.

Büyük bir hastalık, isyanla akraba bir hastalık diyebiliriz. Her şikayet isyana akrabadır ve şikayetler birike birike insanı bir gün Allah'a isyana kadar taşıyabilir.

Şikayet aslında şükür kavramının tam ters terazisine koyacağımız bir şeydir. Şükür varsa şikayet yoktur, şikayet varsa şükür yoktur. Her şükür bir şikayeti ortadan kaldırmaktadır, her şikayette bir şükre engel olmaktadır. İnsan bu manada aslında hem şikayet fabrikası hem şükür fabrikası. Karşısına çıkan herhangi bir olayı hadiseyi değerlendirerek, yorumlayarak ya şükür kutusuna yerleştiriyor veya şikayet kutusuna yerleştiriyor. 

Şikayet tabii ki gerekli bir merciye, bir problemi çözmek üzere onun yetkileri dahilinde bir konuda olduğunda bir mahsuru yok, oldukça da faydalı. Fakat genel olarak şikayetlerimiz böyle değil, yani şikayetlerimiz adeta laf olsun diye şikayet şikayet olsun diye şikayet. 

Şikayetçiler bu manada tefekkür aracını kullanmadığımızda genel olarak böyle bir
probleme düşüyoruz. Çünkü rahatsız olduğumuz, şikayet ettiğimiz olayın dış yüzüne odaklanıyoruz. Kur'an-ı Kerim'de "sizin şer gördükleriniz hayır olabilir" buyuruluyor, bu çerçeveden bakamıyoruz. Onun gelecekte bize getireceği katkıları ve şimdiki yaptığı katkıları geniş düşünmediğimiz için göremiyoruz. Bu manada dar düşüncenin sonucu genel olarak şikayetle bitiyor. Çoğu zaman şükre layık bir konuda şikayete düşüyoruz düşünce darlığı haricinde. 

Bir de bencillik meselesi var ki yani kişi ben merkezci konuları ele aldığı için, nefsine yönelik olarak konuları arzularına heveslerine göre değerlendirdiği için, başkalarının yararına bütün insanların yararına bir şey bazen onun biraz rahatını kaçırabilir. O herkesin yararına olsa da kendisinin rahatını kaçıran bu süreci şikayetle karşılayabiliyor. İşte bu zahirperest dediğimiz, sadece olayların görünen yüzüne bakmak. Bir de enaniyet dediğimiz bencillik. Bu iki çerçevede incelediğimizde her şey şikayete bizi götürebiliyor. 

Aslında biz bu şikayeti biraz da çevresel koşullardan öğreniyoruz. Adeta bir şikayet asrında yaşadığımız söylenebilir. Sanat eserleri şikayetlerle yazılıyor, edebi eserlerin içerikleri şikayet merkezli. Medya, şikayet merkezli bir yayın politikası tercih ediyor. Din anlatımları da şikayet merkezli. Bir din alimi başka bir din aliminden şikayet etmek için bütün mesaisini harcıyor. Ortaya pozitif bir şey koymak varken, müspet manada bir sürece efor ve emek sarf etmek varken değil mi ki müşterisi çok fazla, şikayet her zaman ilgiyle karşılanan bir konu. İnsanların şikayetlerini dinleye dinleye izleye izleye sosyal medyada takip ede ede, onları okuya okuya geniş çapta bir eğitim almış olduk. Artık şikayet etmeden duramıyoruz. Şikayet etmeden cümle kullanamıyoruz. Şikayet ifadesi barındırması hayata bağlanma biçimimizi ifade etmeye başlayan bir kavram olmaya başladı. 

Şikayet aslında biraz kökene inerek bakıldığı zaman her şeyi Allah idare ediyor ve her şeyin faili Allah'tır ve ahiret vardır. Dünyadaki geçim sıkıntılarının ahirette bir takım telafileri ve mükafatları vardır. İnsanın tek hayatı bu sınırlı dünya yaşamı değildir dediğimizde, dünyada şikayete şekva layık tek bir konu bile gösterilemez. Her biri ahiret inancı, Allah inancı, kader inancı çerçevesinde yerli yerine oturur. Her birinde şükredeceğimiz boyutlar ortaya çıkar.

İnançsızlık merkezli konuyu ele alacaksak yani ölümden öte hayat yok diyeceksen, haşa kainatı idare eden bir yaratıcı yok diyeceksen veya var ama bir müdahalede bulunmuyor karışmıyor gibi bir şey söyleyecek olursak, insanın yaşamı da eğer bu kadar kısıtlı bir yaşam, kader diye de bir şey yoksa bu manada hayatta şükre uygun hiçbir şey yoktur. Nimetler bile şikayete layıktır. Hayatın kendisi bile kendisinden şikayet edebileceğimiz
bir hayattır. Bir edebiyatçının ifadesiyle bu muydu annemin karnını tekmeleyip durduğum hayat denmeye layık bir hayattır. 

Bu kısa hayatı, rahatsız edici şeylerle hoşumuza gitmeyen meselelerle, musibetlerle, acılarla, sorumluluklarla, ibadetlerle idare ediyor olmanın hiçbir makul ve mantıklı bir açıklaması olmayacağından hayat şikayete layık bir hayat olur.

Gerçekten ahiret inancı olmayan yazarların hayatı ele alış biçimini de göz önünde bulundurursak, şikayet hayatın en merkezindeki kavram olur. Çünkü hayatın kendisi topyekün şükre layık olmayan, şikayete daha yakışan bir kavram olmuş olur. Ölümle biten bir hayata insanın getirilmesi adeta ona bir azaptır.

Sevdiklerinin de onun elinden telafisiz bir şekilde alınması bir azaptır. Telafileri olmayan bu kadar ağır acılar altında yaşanan bir hayatın bir şükür yönü yoktur. Bir çocuk diyelim ki annesini kaybetmiş. Annesini kaybetmenin acısını çocukluktan itibaren ömür boyu yaşıyor, katiyyen diyelim ki karşılaşmayacaksınız. Tesellisi yoktur. Toplamda bu manada şükür ancak imanla mümkün. İman merkezli bakıldığında şikayete layık bir mesele yoktur ama imansızlık penceresinden de şükre layık bir konu yoktur. 

Evet iman bir telafi. Bir meyve ağaçtan düştüğünde bu büyük bir kayıp değildir. Çünkü ağaç var olmaya devam ediyor, yaşamda bir nimet bizden alındığında bu bir problem değil, çünkü nimeti veren var olmaya devam ediyor. Onu iade edecek olan, daha güzeliyle insana verecek olan, bütün ayrılıkları kavuşmaya sonlandıracak olan varlık var olmaya devam ediyor. Bu manada her üzüntü her sıkıntı aslında bir müjdenin, bir ferahlamak, şükür ibadetine layık bir gelişme olmuş oluyor. 

Evet iman penceresinden konuyu değerlendirmeye biz devam edelim. İnsan aslında kendisine isabet eden nimetlerin bir kısmını musibet gibi yanlışlıkla yorumluyor acelecilikten ötürü, hızlı hüküm vermekten ötürü bir konuda şikayete düşebiliyor. 

Genel olarak şikayetlerimiz altında bir acelecilik var, acele hüküm verme var, sabırsızlık var. Bu manada hayatta şikayete layık bir şey yok dedik ama bunu tabii ki teennile, tefekkürle konuları karşılayan insanlar için söylemiş olduk. 

Evet şikayetin böyle mana alemine bakan sıkıntılı tarafları var ama bunu hiç hesaba katması kendisine yaptığı bir kötülüktür. Kendisine yaptığı bir zulümdür. Kendi iç dünyasına verdiği bir karamsarlık talimatıdır. Her şikayet hayatı bize biraz daha kötü gösterir. Çalışma azmimizi biraz daha kırar, şevkimizi kırar. 

Her şikayet, bütün varlıkları da şikayetçi varlıklarmış gibi görmemize sebebiyet verir ve içinde bulunduğumuz alemi karartmaya başlar ve bizde harekete geçme azmini ortadan kaldırmaya başlar. Şükretmek nasıl nimeti arttırıyordu, nimetlerden alınan mutluluğu arttırıyordu, nimetleri bereketlendiriyor ve çoğaltıyorsa ki Kur'an-ı Kerim'in de vaadi bu yöndedir, "şükrederseniz arttırırım" buyuruluyor bir ayeti kerimede. Evet, şükrün karşı terazisindeki kavram olan şekva, nimetleri azaltır, nimetlerden alınan lezzeti azaltır. kişi aslında şikayetle rahmet olan, nimet olan bir şeyi azalmış gibi görerek, rahmetin kaynağına bir itirazda bulunmuş olur. Rahmet kanunlarına bir itirazda bulunmuş olur. Böylelikle rahmet kanunlarının kendi hakkındaki takdirlerini de daraltmaya vesile olur. Rahmeti küstürür, rahmetin ona yaptığı iyilikleri kötülükmüş gibi görerek rahmete olan liyakatını kaybettiği, azalttığı için bir sonraki aşamalarda kendisine ulaşacak olan nimetleri de azaltmış olur. Şükür nimetleri çoğaltırken, şekva nimetlerin hem niceliklerini, hem de bizde bıraktığı etkiler bakımından niteliklerini, bize vereceği haz ve mutlulukları kurutmaya öldürmeye başlar. 

Şikayetin kaderle ilgili de bir problemli tarafı vardır. Sonuç itibariyle kaderin takdirlerine itiraz etmiş oluruz kaderin tasarruflarına şikayette bulunmuş oluruz. Kaderin de Cenabı Allah'a bakan yönüyle iradi tarafını saymıyoruz. Cenabı Allah'a bakan yönüyle tamamlanmış bir tarafı vardır. Kaderin hükümlerini itirazla karşılayan bir kişi itiraz etti diye, şikayet etti diye o hükümleri düzeltemez. Ağladı, üzüldü, feryat etti diye o durum onun hakkında değiştirilmez. Bu değiştirilemeyen yöne bakılınca, kader yönüne bakılınca kadere itiraz ancak kişinin kendi içindeki sıkıntıları arttırır. Kadere bir şey yapamaz. Bu manada değişmeyen bir yasayla çarpışmanın verdiği ayrı bir kasvet yaşatır insana. 

Kadere imanı güçlü olan birinin bariz özelliklerinden birisi de şekva şikayetinin az olmasıdır, olmamasıdır. Bilir ki her yaratılmış hadisenin doğrudan Allah'ın takdirlerine bakan bir yönü vardır. Bu manada kadere imanı tam olan birisi, şikayetli bir durum bulamaz. Rabbimin takdiri böyledir der meseleyi kapatır.

Evet, her şikayet hadisenin hakiki failinden de şikayettir. Bu durumda kişinin manevi mertebesini, manevi niteliğini, kalitesini azaltacağı da kişiyi manevi konumundan aşağılara çekeceği de muhakkaktır. Evet kadere itirazdır dedik, rahmete itirazdır dedik. Bir de adalete itirazdır, adalete itirazdır. Çünkü bizim rahatsız olduğumuz, şikayet ettiğimiz hadiselerin bizim bazı yanlışlarımız, ihmallerimiz, başımıza gelen sıkıntılı hadise yani bizi şikayete sevk eden hadisede hiç de azımsanmayacak derecede kendi suçlarımızın bir etkisi vardır. Bu manada bu cezaya, bu bedele karşı gösterdiğimiz şikayet hakkımızdaki adalet tecellisine de gösterdiğimiz bir şikayet olur ve rahmete itiraz edenin rahmetten hissesinin daralması gibi, adalete itiraz edenin de daha farklı yeni bir cezaya müstehak olma durumu vardır. O yüzden kişi ödediği bedellere de razı olmalı ki adaleti takdir etmiş olsun o adalet de onun için yeni bir ceza tayin etmesin. 

Evet biz şekva şikayeti işimiz görülsün rahat edelim daha çok şikayete vesile olacak durumlara düşmeyelim, sıkıntılarımız azalsın, ferahlayalım, rahatlayalım diye yaparken konunun bu manevi boyutlarından dolayı bizi daha çok şikayet ve şekvaya sevk edebilecek, daha sıkıntılı hallere bizi gark edebileceğini düşünüp, nefsimize bunu anlatıp bu şikayetlerden vazgeçmenin yollarına bakmamız gerekiyor. 

Evet şikayetin bir vicdan azabı getirdiğini de söyleyebiliriz. Çünkü şükredilir görmeyip nankörlük edip, bunları atlayıp hayırlı tarafları olan, bize katkıları olan, onlar da nimet olan hep sıkıntılı meselelere odaklanıp şikayete yönelmek, içimizde temiz bir fıtratın temsilcisi olan vicdanı yaralar bereler içerisinde bırakacaktır. Her şikayet kişinin kendi vicdani boyutunda bir azapla sonuçlanacaktır. Vicdan ona bu
şikayetin haksızlığını, bunun bir zulüm olduğunu, bunca nimet varken onları görmeyip ama şu basit sıkıntılara sürekli odaklanmanın bir nankörlük olduğunu bize fısıldayacak. Vicdan azapları da aslında psikolojimizi bozan şeylerdir. 

Evet tabii ki insanız, nefis taşıyoruz. Hadiseler bizi rahatsız ettiğinde kalbimizde şikayetle ilgili bir adımlar başlıyor. Şeytan da bu meseleyi hemen şikayete dönüştürmemiz için sahaya iniyor. Biz şikayet etmeyelim onu nötür bırakalım desek zorlanacağız. Biz daha iyi bir şey yapalım. O şikayet enerjisini şükre çevirelim. Tam şikayet edecekken onu şükre çevir, tam şikayet edecekken o mevzuyu tevekküle dönüştürelim. Tam şikayet edecekken duaya dönüştürelim, bir ibadete dönüştürelim. İçimize gelen bir şikayet karşısında birisine bir iyilik yapalım. Bir sadaka verelim bu oyuna gelmemek için. Meselenin aksine bir adım atalım ki bu enerji kötücül bir enerjiden bir iyimserlik, bir nurani enerjiye dönüşebilsin. Yoksa onu tek başına ortadan kaldırmak mümkün olmayabilir  Evet, zikre çevirelim onu. Neden bu böyle oluyor gibi isyan cümleleri kurmaktansa, çok güzel zikirler var hasbünallahu ve nimel vekil yani böyle karşılamak la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim. Bu zikirler aslında içimizdeki şikayet duygusuyla buluşturmak zikirleri. Böylelikle şikayet ihtimalini zikre de çevirmiş olabiliriz.

Bütün bunlarla birlikte evet, hadiseler bazen de çok ağır olabilir. Dayanamayız, dayanamayacak raddelere gelebiliriz Allah muhafaza buyursun. Ama öyle olunca da şikayet etmek yerine işte tam o zamana kadar Cenabı Allah'tan istemediğimiz konuyu isteyebiliriz: sabır istemek. Ya sabır deyip Cenabı Allah'tan sabır istemek. Yani bir sıkıntıya zaten gerek yoktur, sabır talebi aynı zamanda bizim radddelerimizin, sınırlarımızın aşıldığı noktalara kadar bekletmemiz gereken bir şeydir.

Dayanamıyorsan, kaldıramıyorsan Ya sabır deyip Cenabı Allah'tan sabır isteriz. Ama dayanabiliyorsan, idare edebiliyorsan, şikayete dönüştürmeden konuyu götürebiliyorsak sabır duasına da çıkmaya gerek yoktur. Çünkü sabır istemek bir İmdat butonu gibidir, ben dayanamıyorum demektir ve dayanıyorsa eğer mevzu sabır yerine şükür mevzusu olmalıdır. 

Evet yine sınırlarımız açılıyorsa yani şikayet konusunda artık kendimizi durduramayacak raddeye gelmişsek, Allah'ı, kaderi, Allah'ın adalet ve Rahmetini insanlara şikayet etmektense biz durumumuzu Cenabı Allah'a şikayet etmeliyiz. Bu şikayeti en yüksek merci olan Cenabı Allah'ın katına sunmalıyız. Hazreti Yakup Aleyhisselam'ın dediği gibi ben tasamı hüznümü ancak Allah'a şikayet ediyorum. Evet yani başkalarına şikayetle alakalı olan o olumsuz bütün düşünceleri bir tarafa bırakıyoruz burada. Bir fazilet olan, kişinin durumunu Allah'a şikayet etmesi, kendi düştüğü durumu Cenabı Allah'a arz etmesi, dayanamadığını, sabır gösteremediğini Cenabı Allah'a bildirmesi hem büyük bir duadır hem de insan ruhunu ferahlatacak bir yaklaşımdır ve cenabı Allah'ın yardımlarını celbeden bir tutumdur. Tabii Cenabı Allah'a bu şikayeti yaparken de cümlelere dikkat etmek gerekir. Haktan olmaz şikayet, belki maksat hikayet demişler. Yani durumumuzu bir rapor suretinde Cenabı Allah'a aktarmalı ve bu konuda seçtiğimiz cümlelere de dikkat etmeli ve bunun şikayet yerine bir hikayet yani olay üssünü bildirme, kendi durumunu arz etme şekline çevirmekte yarar var.

Şimdi şikayete çok layık bir tarafımız var, nefsimizden şikayet. Nefsimizden çektiklerimiz. Nedir bu nefsimizden çektiklerimiz, bize neler yaptırdı, neler yaptırmak istiyor? Ne büyük nimetlerden bizi mahrum bıraktı, ne tembelliklerle bizi sürekli aşağılara doğru çekti? Şimdi bu nefsimizden şikayet konusuna bir mesai ayırmalıyız. Yani insanlardan, hadiselerden değil de o enerjimizi nefsimize doğru kullanmalıyız. Nefsimizi Cenabı Allah'a şikayet etmeliyiz. Kendi nefsimizi kendimize şikayet etmeliyiz. Kusur çünkü oradan çıkıyor, asıl mesele oradan çıkıyor zaten. İnsan kendi nefsini tenkit etmemek, şikayeti oradan yapmamak için başkalarını suçlar. Başkalarını suçladığında kendimizi suçlamaya vakit kalmayacağını düşünürüz. Başkalarını suçlarsak kimsenin bizi suçlamayı düşünmez, olayları ve insanları şikayet argümanı yaparsak nefsimize sıra gelmez diye düşünürüz. O yüzden yaparız. Bu çok şikayetlerin altında aman kendimden şikayet etmeyeyim durumu vardır. Biz bu oyunu tersine döndürmeliyiz.

Az önce şikayetin bütün o sıkıntılı mahzurlu taraflarının tam tersine bir insan ömür boyu nefsinden şikayet etse, bu büyük bir ibadet, büyük bir fazilet olarak onu yükselttikçe yükseltir. Nefsimizden şikayet, bizi günahlara sevk etmesinden şikayet, bizi isyana götürmesin şikayet, sorumluluklarımızı bize yaptırmamaktan şikayet, bizi imansızlığın şikayet. Evet, bu şikayetler hep zihnimizin bir tarafında olmalı, bu konuda tetikte olmalıyız. 

Evet tekrar hayattaki olayların şikayetle karşılama konusuna dönecek olursak, hayatta gerçekten böyle ilk bakışta bizi rahatsız edecek, sıkıntıya sokacak, şikayete sevk edecek olayların sayısı pek de az değildir. Fakat bu nefis penceresinden bakıldığı için böyledir.
Ama insan nefisten ibaret olmadığı için, onun aklı, kalbi, vicdanı olduğu için bizi şikayete sevk eden bütün olaylara nefsimizin darlığından çıkıp, akıl penceresinden, kalp penceresinden bakabilirsen şikayet vesilesi değil şükür vesilesi birer konu olduğunu görebiliriz. Özellikle konunun akla bakan yanları yani tefekkür, yani meselenin diğer boyutlarının açılması. Bir de akıbete bakan yanları; şimdi böyle bir sıkıntı var ama ölüm ötesi hayattaki karşılıkları yansımalarını düşünerek konuyu değerlendirmek, burada bizim iki teselli kaynağımız ortaya çıkıyor. Birisi akıl, birisi vahiy. Akıl devreye giriyor, seni üzen konunun aslında şöyle geniş boyutları var. Dünyada vahiy devreye giriyor, diyor ki seni sarsan bu konunun aslında öte hayatta çok geniş açılımları var. Bu ikisi üzerinden bir telkinle beraber şikayet konusunun bir şükür mevzuu olduğunu anlayabiliyoruz.

Musibetlerdeki hikmet, rahmet, maslahat, güzellik yönlerini elbette herkes aynı çerçevede göremez. Ama bu konuda kendimizi bizi eğite eğite, her sıkıntının güzel yönlerini araştıra araştıra, o güzel yönleri iyi görebilen alimlerimizin
yazarlarımızı müelliflerimizi okuya okuya bu yönümüzü geliştirmeli ve hayatta her şeyden şükre giden yolları açma konusunda sanatkar olmalıyız. Bu konuda mesai harcamalıyız.

Dünyaperest gibi bir hastalık var, hepimiz de bir boyutta taşıyoruz bu hastalığı. Dünyayı çok önemseme, olmazsa olmaz görme, her şeyi dünyaya hizmet ettirme, ahireti bile dünyanın bir şubesi gibi zannetme sebeplerinden dolayı bu kısa hayattaki küçük problemler gözümüze çok büyür ve büyüdükleri için de şükre ait yönlerini ortaya çıkarmakta zorlanırız. Birinci tedaviyi aslında dünyaperestlikten kendimizi kurtarmaya çalışmakla, ölüm hakikatini sürekli güncel olarak tutmakla, ölüm ötesi hayatın gerçek ve sonsuz olan hakiki hayatımız olduğunu ruhumuza kalbimize sindirmekle olabilir. 

Evet her şekva her şikayet bir ilahi fiili tenkit, o ilahi fiil de bir hikmetten çıktığından dolayı da Cenabı Allah'ın o konudaki hikmetini beğenmemek, meselenin bu boyutlarını biraz zihnimizde genişletmemiz gerekiyor. Şikayetin böyle çok sıradan, çok alalade, gündelik hayatın olağan bir parçası gibi zanneden yaklaşım tarzımızı da değiştirmemiz gerekiyor. 

Sorunların bizi götüreceği yer öncelikle tefekkür olmalı. Tefekkürden zaten şükür çıkar. Tefekkürden sonra da yine de sorunların insanı rahatsız eden yoran bir tarafı olduğundan dolayı hikmetini bilsek de bizi yorar. Onlar bu sefer de tevekküle geçmemiz gerekiyor. Yani birinci servis tefekkür servisi, önce oraya uğramam gerekiyor. Oradan sonra da artık hikmeti her ne olursa olsun meselenin madem ki bir sarsıcı var ondan sonra da tevekkül servisine geçmemiz gerekiyor. Musibetler birer ibadettir, onlar sabırla karşılanabilir. Belki normal ibadetlerden daha çok ibadet imkanı vardır musibetlerde. Çünkü ibadetlerin belli zamanları var ama hastalık, sıkıntı, musibet gibi şeyler bazen süreklilik arz edebiliyor. Onların her birinin ibadet olacağı, ibadet olma potansiyelleri olduğu müjdelenmiştir. Bu bakımdan bir şart olduğunu unutmamak gerekiyor. 

Musibetler isyanla karşılanırsa şekvayla şikayetle karşılanırsa birer ibadet olmazlar, sabırla karşılanırsa birer ibadet olurlar. Hatta küçücük şikayetler bile o musibetler de puanımızı düşürür. Yani bir sınavdan 100 ile geçmek de sınıfı geçmeye vesile olabilir 50 ile geçmek de sınıfı geçmeye vesile olabilir. Yaşadığı musibetten şikayet ifadesiyle karşılayan bir kişinin puanı hemen inmeye başlar. Asıl ideal olan bu musibetin başladığı günden sonuna kadar bununla ilgili hiçbir şekva ve şikayette bulunmadan bunu tamamlamaya azm etmektir, niyet etmektir. Dersin bir kısmında söylediğim gibi, yani bir otoriteye problemi çözecek olan bir kişiye, bir hastanın bir doktora problemlerini anlatması bu kategoride değildir. Biz sadece laf olsun diye sohbet olsun diye insanlarla diyalogta kullanalım diye böyle başı boş sözlerden oluşan bu manasız şikayetlerin burada üzerinde duruyoruz. 

İnsanın en büyük manevi hastalıklarından bir tanesi enaniyet kibirdir. Şikayetin de kibirle bir alakası var, yani şikayetler kibirden de kaynaklanır enaniyetten de kaynaklanır. Başkalarından şikayet ederken şikayet edilmeyecek bir ben var aslında. Bu kadar kusurları dile getiriyorum ama bendeki kusursuzluğu da artık siz takdir edersinize götüren bir şeydir. Yani kaynağında kibir olmakla birlikte garip bir döngü itibariyle aynı zamanda kibri besleyen bir şeydir. Yani her şikayet kibir binasına bir tuğla daha koyar, kibir binası da kuvvetli olunca bir sonraki şikayeti daha rahat ve hızlı yapmamıza sebebiyet verir. Böyle bir manevi hastalığın da yakından ilişkili bir duygu. 

Şikayetçiler yaşıyoruz bu aciz varlık zor hayat içerisindeki zorluklarla karşılaşınca nötr kalamıyor ya şikayet ediyor ya şükrediyor bir şey yapmadan duramıyor. O yüzden biz o hadisenin yerini şükürle doldurmazsak o boşluğu ayetlerin istila edeceğini de düşünmemiz gerekir. Kimisi var zengindir, bütün imkanları yerli yerindedir, ağzından şikayet cümlesi düşmez. Kimisi de var fakirdir problemleri de vardır dilinden şükür ifadesini düşürmez. Bu iki tabloyu yan yana koyduğumuzda meseleyi anlamak pek de zor değil. Mesele yaklaşımda yatıyor, hayatın bizi çerçeveleyen arka planından ziyade konulara bizim kendi yaklaşımımız da yatıyor. 

Bir de bakış açısında yatıyor, nimetler yönüyle kendimizden yukarıdakilere bakarsak bu bizde şekva kuvvet verebilir. Bizden daha sıkıntılı insanlara baktığımızda şükre vesileler bulabiliriz. Musibetlerde de bunun konu tam tersidir, musibetlerde kendimizden daha sıkıntılara bakarsak eğer şükrümüz kuvvetlenir ama kendimizden daha az sıkıntılı, pek de sıkıntısı olmayan insanlara bakarsak bizdeki şekva ve şikayet duygusunu güçlendiren bir bakış olmuş olur. Demek ki nimetlerde aşağıdakilere, aşağı derken yani yön manasında değil, Cenabı Allah çeşit çeşit nimet veriyor, kimine daraltıyor, kimine genişletiyor. Nimetlerde bizden daha dar olanlara ama musibetlerde bizden daha zor durumda olanlara bakmamız gerekiyor. İnsan yaşadığı sıkıntılar konusunda tahammüle mecburdur. Çünkü üzerindeki her şey ona emanettir. Onu Yaratan da ona sabır görevini vermiştir. Sıkıntılar sıkıntılar karşısında ona yardım edeceğini, sabredersen seninle beraberim seni kuvvetlendirecek dediğini de beyan etmiştir. Sabır ve tahammül mecburidir fakat insan bunu da aşmalı, o sıkıntılar içerisinde şükür sermayelerini de ortaya çıkaracak hamleler yapmaya gayret etmeli.

Evet nimetlerin fiyatıdır şükür. Aslında şekva ve şikayette hem nimetin fiyatını ben ödemiyorum yani şükrü ortadan kaldırıyor. Çünkü hem de gazabı ilahiyi celb ediyorum yani nimet verene sataşıyor, nimetlerin dağıtım kararlarını verene giden bir hamleye, bir tepkiye cesaret ediyorum, cürret ediyorum demektir. Bu manada aslında isyan.

Dünyada isyan cehennemden bir parçadır, şikayetler de isyanın parçalarıdır. Cehennem bir isyan memleketidir, bir şikayet memleketidir. Cehennemde halinden memnun hiç kimse bulunmaz. Şikayetler isyanın kodlarını barındırıyor ve bir şikayet yurdu olan cehennemin de bir yansımasını yüreğimizde hissettiriyor. Şükür de cennetin hallerinden birisi. Cennet bir şükür memleketi, dünyadaki şükürlerde cennetteki parçalarından birer yansımalar. Bu manada şükreden aslında cennetten bir kesit yaşıyor. Şikayet eden de ötelerde azap memleketinden bir sembolü kendi yüreğinde taşıyor. Bütün bu şükür ve şikayet dengesini kurabilmek için öncelikle dünyanın bizim ana vatanımız olmadığını kavramamız gerekiyor. Biz dünyada mukim değil misafiriz. Misafir de her şeyden şikayet etmez. Düşünün ki bir yere misafirliğe gitmişsiniz, kaldığınız evin, sizi misafir eden evin boyasının renginden şikayet ediyorsunuz, duvardaki tablolarınınasılma yerinden şikayet ediyorsunuz, evin lambalarının tercihlerinin yanlış yapıldığından şikayet ediyorsunuz. Böyle bir misafirlik olmaz, kimse böyle bir şey yapmaz. Ne de olsa yarın evinize gideceksiniz, bir gece kalacağınız yerde bu kadar olumsuz yorumlar yapma gereği hissetmezsiniz. Ama kendi evinizde böyle olabilir. Bazen insan da yeryüzünde kendini mukim zannederse, burada ebedi kalacakmış gibi düşünmeye başlarsa işte dünyadaki en küçük sıkıntılar bile gözünde büyür ve sürekli olaylar onu şekva şikayete sevk edecek şekilde kendini göstermeye başlarlar. 

Evet. Şekva, şikayet kendisinden kurtulmamız gereken, şükürde kendisini kazanmamız gereken bir konu. Bu iki konuyu, şükür şekva konusunu tamamlamak üzere bir de kanaat meselesi, rıza meselesi üzerinde durmak gerekiyor. Onu da bir sonraki bölüme bırakalım.

29 Nisan 2026

PARILTI

Ateş gibi bir nehr akıyordu, 
Rûhumla o rûhun arasından
Bahs etti derinden ona hâlim, 
Aşkın bu unulmaz yarasından.

Vurdukça bu nehrin ona aksi, 
Kaçtım o bakıştan, o dudaktan. 
Baktım ona sessizce uzaktan, 
Vurdukça bu aşkın ona aksi.

Ahmet Haşim