11 Mayıs 2026

Abdurrahman ed-Dahil'e Gazeli

Acıdan sızlanan bülbüle kim bulur çare,
Gece karanlığında başına gelen hasretine
Dağ ve bayırla dertleşip giryan olur hep o:
Endülüs’le bir olur mu Şark diyarı
...
Ayrılık acısı bülbüle şakımayı öğretince
acıların tuzağına takılmış kalmış
Geceleyin gökyüzünde yolunu kaybetmiş
Yeryüzü de ona bir hayli dar gelmiş
Ağacının ıssız dallarında silkindikçe
Aşka gelip ağlamaktan güler
Bürünüp abasına yüzü kapalı
İhtiyârâne yola koyulur yorgun adımlarla
Tüneyince sırtı kamburlaşır
Dikilince de göğsü kamburlaşır
...
Boğazının üzerinde kırmızı gagasındaki dili
Bir temrenin ucundaki kan izi gibi
Şakıdıkça sonuna kadar açılır
Akikten bir makasmış gibi
Ayrılık haline ağlayıp sızlanır
İnce bir tülün ardında evladına ağlayan anne gibi
Ağzını açıp savurdukça çatallı dilini
Tutmadan kendini döker içini
Onun dili ud telidir; lakin çalmadan öter gece vakti
yahut da o kor kıvılcımıdır
...
Sükûnet halindeydi; hasreti coştu birden
Dertlerin çilegâhı değil miydi gece
Biri tükenmiş biri yorgun iki kanatla
Uçmaya çalışıyor aşk illetine düşeli
Onu felek yaralamış, bir değil bin defa
Açtığı yaralara çare de bulsa ne olurdu
Başını taştan taşa vura vura
Abasından, gerdanlığından kan süzülür
Ağlamaktan gözleri kanlanmış
Yekpâre bir yakut gibi
...
Geceleyin bir "Ah" çekip ürperir
Saçlara değen küpeymişçesine
Ayrılık ona tek bir ramak bıraktı
Kan selinin ardında kalmış iz misali
O ramak da cezbelerinde tükenir
Gecenin son saatlerinde alevlenen sancı misali
Gerdanlık değil, alevdi
O boğazındaki kızıllık
Ah zavallı bir bilse
bu acıklı halinin aşktır müsebbibi
...
Aşina olduğum geceyle söyleştim
Sordum: “Derdi kimler taşır?” Dedi: “Hasret ehli”
Sordum ona: “Yeri neredir?” Dedi: “Ona her yer revâ
Hicaz ya da Irak, seçmez o mesken kendine”
"Ama” dedim, “Gözleri cömert değil yaşta”
Dedi: “Zaten en acısı akmayanı değil midir yaşların”
İşte biz hep kuşlara imreniriz
Kavrulup yandıkları acılarını bilmeden
Feleğin işidir, boşver o kuşları
Ağaç dallarını da diyarlarla hemhal eder
...
O serzenişteyken gözüm yıldızlara takılmış
uykusuzluk esaretindeydim, gözyaşlarımsa özgürce akıyor
Ey dert deryasında figan eden bülbül
Deryada boğulanların birbirine ne faydası var
Sana isabet eden ok bende nice yaralar bıraktı
İkimiz de gurbet ve firkat kurbanıyız
Dünya haline nereden baksan hep kısmet
Kâh güzellik bulursun kâh perişanlık
Bir de insan haline bak: Kurtulsa bile
Felek okundan, yay gelir yarar başını



DUİNO AĞITLARI İKİNCİ AĞIT

İKİNCİ AĞIT

Her melek korkunçtur. Heyhat, yine de 
şarkılarla seslenirim size, ruhun âdeta ölümcül kuşları, 
bilerek sizleri. Nerede Toviya'nın günleri, 
en nurlulardan birinin, basit bir evin kapısında durduğu o günler,
yolculuk için azıcık kılık değiştirmişti de korkunç değildi artık; 
(delikanlıydı, merakla bakınan delikanlının yanında). 
Şimdi çıksa başmelek, o tehlikeli melek, yıldızların arkasından, 
tek bir adım atsa aşağıya, bu tarafa: yerinden sıçrar 
çarparak öldürürdü bizi kendi kalbimiz. Kimsiniz siz?

Erkenden talihe kavuşanlar, sizler ki kâinatın baştacısınız, 
dağ silsileleri, şafak kırmızısı dorukları 
tüm yaratılışın, - çiçeklenmiş tanrının polenleri, 
uzuvları ışığın, geçitleri, merdivenleri, tahtları, 
varlıktan mekânları, hazdan kalkanları, kargaşaları 
şahlanmış duyguların ve aniden, birer birer, 
aynalar: dışa yansıttığı güzelliği 
yine kendi yüzünde toplayan.

Oysa bizler, ne zaman hissetsek, buharlaşıp uçarız; ah bizler, 
nefes alıp verirken kendimizi tüketiriz; közden köze 
azalır kokumuz. Elbette der biri bize: 
evet, kanıma işledin, bu oda, ilkbahar 
seninle dolu... Beyhude, o da tutamaz bizi, 
içinde ve etrafında kaybolur gideriz. Ya onları, güzelleri, 
ah, onları kim alıkoyabilir? Hiç durmadan ifadeler yerleşir
yüzlerine ve silinir. Sabah çayırlarındaki çiy gibi 
seçilir bizimkisi bizde, buğusu gibi 
sıcak bir yemeğin. Ey tebessüm, nereye?
                                  Ey hayran bakış:

yeni, sıcak, kabaran dalgası kalbin-; 
heyhat: biz buyuz işte. Tadı bizimki gibi mi 
içine karıştığımız uzayın? Melekler sadece 
kendilerinden taşanı mı toplayıp alır sahiden, 
yoksa bazen, sanki yanlışlıkla, bizden de bir şeyler var mıdır içlerinde? Biz onların hatlarına 
hamile kadınların yüzündeki müphemlik 
kadar mı karışırız ancak? Fark etmezler bunu girdabında 
kendine dönmenin. (Nasıl fark etsinler ki?)

Sevenler, bilebilselerdi, harikulade söyleşirlerdi 
serinliğinde gecenin. Zira her şey sanki 
bizi gizler gibi. Bak, ağaçlar var; 
yaşadığımız evler ayakta hâlâ. Sadece biz 
geçip gideriz her şeyin yanından hafif bir dokunuş gibi.
Ve her şey birlik içinde bizi susmakta, biraz 
utançtan belki, biraz da kelimelere dökülemeyen umuttan.

Sevenler, sizlere, birbirine yetenlere, 
bizi sorarım. Birbirinizi kavrarsınız. Var mı kanıtınız? 
Bakın, bazen öyle olur ki, birbirlerinin 
farkına varır ellerim ya da yıpranmış yüzüm 
kendini dinlendirir avuçlarımda. Bu bana bir nebze 
his verir. Fakat kim cüret etmiş ki sırf bununla olmaya?
Sizler ama, diğerinin hayranlığında
büyüyenler, ta ki o artık dayanamayıp 
yalvarıncaya dek: artık yeter -; sizler, birbirinizin elleri altında 
bağbozumu gibi bereketlenenler; 
bazen de yitip gidenler sırf diğeri 
galebe çaldığı için: sizlere bizi sorarım. Bilirim,
böyle mutlulukla dokunursunuz birbirinize, 
çünkü okşayış kalıcıdır, 
çünkü kaybolup gitmez, sizin, ey şefkatliler, 
örttüğünüz yer; çünkü altında o saf 
daimiliği hissedersiniz. Ve ebediyet beklersiniz âdeta 
kucaklayıştan. Fakat üstesinden geldiğinizde ilk 
bakışların korkusunun ve penceredeki hasretin 
ve ilk gezintinizin, bir kere dolandığınız bahçede: 
Sevenler, onlar hâlâ siz misiniz? Birbirinizin ağzına uzanıp 
kadeh gibi değdirdiğinizde dudaklarınızı -: meyden meye: 
ah, nasıl da tuhaftır o andan kopması içenin.

Şaşırtmamış mıydı sizi Attika stellerindeki ihtiyatlı 
duruşu insan ellerinin? aşk ve veda 
alınmamış mıydı hafifçe omuzlara, sanki bizimkinden 
başka bir kumaştan yapılmış gibi? Hatırlayın o elleri, 
nasıl da gevşek duruşları, oysa gövdelerde dipdiri bir kuvvet.
O kendine hâkim kişiler bilirdi: biz bu mertebedeyiz, 
bize özgü kendimize böyle dokunmak; tanrılar 
daha kuvvetle yüklenirken bize. Ama o da tanrıların meselesi.

Bulabilseydik keşke biz de saf, ölçülü, ince 
insani bir şey, bize ait bir parça bereketli toprak 
nehir ile kayalık arasında. Zira aşar
                          kendi kalbimiz de bizi
hâlâ onlar gibi. Ve göremeyiz kalbimizi artık, 
ne onu yatıştıran suretlerde, 
ne de yücelten tanrısal gövdelerde.

Rainer Maria Rilke 
Çeviri: Zehra Aksu Yılmazer

10 Mayıs 2026

BİR EMEVÎ ŞAİRİ: KUSEYYİR 'AZZE (Azze’nin Kuseyyir’i)

Kuseyyir uzağı göremeyen, olayların sonunun nereye varacağını düşünemeyen bir insandır. Her söylenene inanan, insanların şakalarına bile ciddice cevaplar veren, gülünç görünümlü, saf birisidir. Bir kısım kaynaklar onunla ilgili haberlerinde onu, ahmak, kalın kafalı, kötü huylu biri olarak tanıtmışlardır. el-Câhiz, ünlü eseri el-Beyân ve't-Tebyîn'de ahmaklarla ilgili örnekler verirken, şairin bir gün Abdulazîz b. Mervân'a bir methiye takdim ettiğini, bu methiye karşılığında halifenin ne dileğin varsa iste" demesi üzerine şairin kendisini, halifenin katibi olan İbn Zimâne'nin yerine geçirmesini istediğini, ancak halifenin buna tepki göstererek, onu hiçbir şey vermeden yolladığım anlatmaktadır. Yazar, Kuseyyir'in bu gerçekleşmesi mümkün olmayan isteğini ahmakça bulmuş ve eserinde örnek olarak vermiştir. Katiplikte hiç tecrübesi olmadığı halde kendini İbn Zimâne'nin makamına layık gören şairin şiirlerinden ve bazı rivayetlerden onun kendini beğenmiş bir ruh hali içinde olduğu anlaşılmaktadır. Bazı Medinelilerin onunla alay etmek için kendisinin de duyacağı bir sesle "Kuseyyir kibirinden dönüp bakmıyor, birisi gelip sırtından elbisesini alsa bile gururundan dönüp bakmaz, iç gömleği ile yürür" dedikleri aktarılmaktadır". Onun bu psikolojik durumu normal dışı fiziksel yapısına bağlamak mümkündür. Tabii ki böyle büyük bir şairin de, diğer büyük şairlerde olduğu gibi ilhamını aldığı bir cini olmalıydı. Küçük sayılacak bir yaşta şiir söylemeye başlayan şaire, şiire nasıl başladığı sorulduğu zaman "Söyletilene kadar şiir söylemedim" demiştir. Rivayete göre şair bir gün gezinirken karşısına bir cin çıkmış ve kendisinden şiir söylemesini istemiştir. O da söylemiştir.

Bir methiye şairi olarak Kuseyyir beğeni kazanmış, methiyeyi uzatan ilk şairler arasında edebiyat tarihindeki yerini almıştır. Ancak sevgilisi ‘Azze üzerine söylediği gazeller onun bu alandaki ününü gölgede bırakmış ve “Uzri Gazel şairi” olarak edebiyat tarihi kitaplarına geçmiştir. Şairin gazellerine konu olan bu ‘Azze kimdir?

‘Azze binti Humeyl, Hâcib b. Gifâr oğullarındandır. Kabilesi Damre’ye nisbetle ed-Damriyye veya büyük dedesine nisbetle el-Hâcibiyye adları verilir. Künyesi Ümmü ‘Amr’dır. Kuseyyir şiirlerinde ondan söz ederken ‘Azze isminin yanı sıra bu isimleri de kullanır.
Kuseyyir ile ‘Azze hakkındaki rivayetler oldukça fazladır. Bunların çoğu birbirini tutmaz. Bunlardan Kuseyyir’in bir süre çobanlık yaptığını ve bu sırada ‘Azze ile tanıştığını anlatılır.

Kuseyyir bir gün koyun sürüsüyle Damre kabilesi kadınlarının yanından geçerken kadınlar ‘Azze’yi bir koç satın alması için Kuseyyir’e gönderirler ve parasını dönüşte vereceklerini söylerler. Şair, ‘Azze’ye bir koç verir. Bu arada ‘Azze’yi çok beğenmiş ve âşık olmuştur. Geri dönüşünde parayı başka bir kadın getirince şair kadına: “Koçu benden alan kız nerede?” diye sorar. Kadın “İşte paraların burada, onu ne yapacaksın?” der. Kuseyyir: “Koçu kime verdiysem parayı ondan alırım” der.

Bütün borçlular borçlarını alacaklılarına tamamıyla ödedi. 
Fakat ‘Azze’nin alacaklısı oyalanır ve sonunda bitkin düşer.

Daha sonra ‘Azze istemediği halde Kuseyyir’e onunla görüşmesi için izin verirler. Bu görüşmeden sonra ‘Azze ile Kuseyyir’in sık sık görüştüğü bilinmektedir. Ancak bir süre sonra ‘Azze’nin ailesi kızları hakkında söylenmiş olduğu gazellerden ve çevrede yükselen dedikodulardan rahatsız olmuş ve Kuseyyir’e kötü davranmaya başlamışlardır. Şair bu davranışlara ‘Azze’nin hatırı için bir süre katlandığını şu beyitleriyle dile getiriyor:

Azze için onun kavmini gözetiyorum. Onlar düşmanlık gösterirlerse gücümün yettiği kadar öğüt verirdim.

Benim kabilemle savaşsalar bile ben onun kavmine sadık kalır, kin beslemezdim.

‘Uzrî gazel türünün lideri Cemîl b. Ma‘mer ile Kuseyyir yakın arkadaştır. Bir araya geldikleri zaman sevgilileri ile buluşamamaları yüzünden birbirlerine dert yanarlar, sevgilileriyle görüşebilmek için birbirlerine aracı olurlar ve randevular alırlardı. Bu konuda şöyle bir rivayet gelmiştir: Cemîl, Kuseyyir’i ‘Azze ile görüştürmek için bir gün onun ailesinin bulunduğu yere gider. Kuseyyir için ‘Azze’den randevu alır ve Kuseyyir’e döner. Akşam olunca Cemîl ile Kuseyyir söz konusu yere gelerek beklemeye başlarlar. Bir süre sonra ‘Azze yanında bir kız ile gelir. Kuseyyir ile ‘Azze uzun bir süre konuşurlar. Bu sırada Kuseyyir, ‘Azze’nin sürekli Cemîl’e baktığını fark eder ve kızar. Cemîl yakışıklı, Kuseyyir ise çirkindir. Daha sonra şair kendilerini yalnız bırakması için Cemîl’i uyarır ve ‘Azze’ye de şu beyitleri söyler:

ed-Damriyye’nin kızını geceleyin ne bulursa toplayan bir odun toplayıcısı olarak gördüm.

Bir taraftan bize umut veriyor, diğer taraftan yalçın kayalardaki akbaba yumurtası gibi değerli olduğunu söylüyor.

Bu buluşmalardan bir süre sonra ‘Azze’nin ailesi onu muhtemelen yaşça kendisinden çok büyük biri ile evlendirmiştir. Bundan Kuseyyir’in ona olan aşkı daha ümitsiz bir hâl almış ve ‘Azze’nin ailesine sert hicviyeler yöneltmeye başlamıştır:

Müslümanların nurları yüzlerinde toplanır. Damrelilerinki ise kıçlarındadır.

Azze istemediği biriyle yaptığı zoraki evlilikten sonra Kuseyyir’e daha yakın davranmaya başlar. Bir yıl ‘Azze ile eşi hacca gelirler. Bu arada Kuseyyir de hacdadır ancak birbirlerinden habersizdirler. Kocası, ‘Azze’ye arkadaşlarına yemek yapması için yağ satın almasını söyler. ‘Azze yağ almak için çadır çadır dolaşır ve sonunda Kuseyyir’in bulunduğu çadıra gelir. Bu sırada ok ucu sivriltmekte olan şair onu karşısında görünce yanlışlıkla elini keser. ‘Azze de elbisesi ile elinin kanını siler. Bu sırada kocası gelir ve ne olduğunu sorar. ‘Azze bir şey söylemez fakat kocası onu döver ve Kuseyyir’e hakaret etmesi için zorlar. ‘Azze, Kuseyyir’e “piç” der. Bunun üzerine şair ‘Azze’nin kocasını yeren şu beyti söyler:

Domuz bana sövmesi için onu zorlar. O beni niye aşağılasın?

Ancak kocasına boyun eğer.

Şair ‘Azze için söylediği gazellerde, Uzrî gazel türünün özüne bağlı kalarak şiirlerini dini kavramlarla örer sade ve anlaşılır bir dil kullanır. Anlatımlarında bazen atasözleri bazen Kur’ân’a mahsus deyimler ve sözcükler kullanır. Buna rağmen üslupta Cahiliyye devri geleneği açık bir şekilde görülür. Şair, ‘Azze’ye söylediği bir şiirine:

Dostlarım, işte bu ‘Azze’nin evinin yeri, develerinizi bağlayın ve onun kaldığı yere ağlayın.

şeklinde başlar. Şairin bu beyiti, Arapların efsanevi şairi İmru’u’l-Kays’ın iki arkadaşını durdurarak sevgilisinin anısına ve evinin yerine ağlamaya davet eden şu beyiti ile büyük benzerlik taşır:

Durun! Sevgilinin, ed-Dahûl ve Havmel arasındaki Siktu’l-Livâ’da bulunan evine ve anısına birlikte ağlayalım.

İmru’u’l-Kays’ın Arap şiirinde açtığı bu iki arkadaşa hitap tarzı Arap şiirinde uzun süre korunmuş, görüldüğü gibi Kuseyyir de bu geleneğe uymuştur. Kuseyyir’in yukarıdaki iki beyiti incelenirse kafiyenin şeddeli bir Lâm harfi ve Tâ harfiyle bittiği görülür. Şair, oldukça uzun olan bu gazelinin sonuna kadar kafiyeyi bu harflerle bitirerek şiir sanatındaki ustalığını ve dile hakimiyetini ortaya koymuştur.

Emevî çağı ‘Uzrî gazel türünün liderinin Cemîl b. Ma’mer olduğunu belirtmiştir. Diğer şairler ise Cemîl’i ve onun şiirlerini taklit ediyorlar, aşk olmasalar bile aşkın gibi davranarak şiirler söylüyorlardı. Kuseyyir de, Cemîl’in Râviya’sıydı. Yani Kuseyyir’in gözünde en büyük şair Cemîl idi. Eleştirmenler onun Cemîl’i taklit ettiğini ve bir zamanlar Zallâme ve Ummu’l-Huveyris adlı kadınlara tutulduğunu da göz önüne alarak onun ‘Azze’ye olan sevgisinin samimi olmadığını ileri sürmüşlerdir. Ancak buraya kadar naklettiğimiz rivayetler ve diğerleri bizim bu görüşe katılmamızı zorlaştırmaktadır. Onun şiirlerinde aşk, maddi çıkarların üzerinde tutulan bir kavramdır. Azze evlendikten sonra da onunla arkadaş kalmıştır. Şiirlerinde ‘Azze’den gelen sıkıntılara sürekli katlandığı görülür. Bu konuda kendisinden aktarılan şöyle bir rivayet vardır: “Bir gün Cemil’in mi yoksa benim mi sevgisinde daha samimi olduğunu tartışan bir gruba rastladım. Cemil’i bana tercih ettiler. Onlara şöyle dedim: Nasıl olur da Cemil sevgisinde Kuseyyir’den daha samimi olur? Cemil, Buseyne’den hoşlanmadığı bir davranış görünce:

Allah Buseyne’nin göz kapaklarına bir çöp atsın, beyaz dişlerini de çürütüsün.

Ancak Kuseyyir, ‘Azze’den hoşlanmadığı bir davranış görünce:

İstediği her şey, dertlerimizden ve hastalıklardan uzak bir halde Azze’ye afiyet olsun.

Şair gazellerinde, methiyelerinde, ‘Azze’nin ailesine ve eşine söylediği hicviyelerde umutsuzluk, kıskançlık vb. duygularla ona olan aşkını anlatmıştır. Bu açıklamalardan sonra şairin, ‘Azze’yi sevip sevmediği konusunu okuyuculara bırakıyoruz.

‘Azze ile Kuseyyir arasında geçenlerden rahatsız olan ‘Azze’nin eşi, Hicaz bölgesini kasıp kavuran bir kuraklık sonucu ortaya çıkan kıtlığı da bahane ederek Mısır’a taşınır. Ancak Medine ile bağlarını tamamen koparmazlar, oraya da gidip gelirler. Bu taşınma Kuseyyir için iyi bir fırsat olmuştur. Şair Mısır’a giderek hem arkadaşı Mısır valisi ‘Abdulaziz b. Mervân’ı ziyaret edebilecek hem de ‘Azze’yi görebilecektir. ‘Azze’nin Medine’de olduğu bir sırada Kuseyyir onu özlediği için Mısır’dan Medine’ye yola çıkar. Giderken yolda ‘Azze’ye rastlar. Aralarında bir konuşma geçer ve ‘Azze, Mısır’a doğru yoluna devam eder. Kısa bir süre sonra Kuseyyir de Mısır’a döner. Ancak bu sırada ‘Azze ölmüş ve defnedilmiş, cenazesine katılanlar dağılmak üzeredir. Kuseyyir doğruca onun kabrinin başına gider, bir saat kadar kalır ve sonra şu beyitleri söyleyerek binitine biner.

Devem kabrinin yanındayken ve gözlerim yaş dökerken; Allah 'in selamı üzerine olsun diyorum.

Hayatta iken ayrılığın yüzünden ağlıyordum, bu gün daha uzaksın.

Azze'nin ölümü ve ardından yine aynı yıl (h.85/m.704) arkadaşı Mısır valisi 'Abdulaziz b. Mervân'ın ölmesi şairi çok etkilemiştir. Uzun methiyeleri ile tanınan, şiir söylemekte zorlandığı zaman kırlardan ve yeşermiş bahçelerden aldığı ilhamla en güzel şiirlerini söyleyen şair, arkadaşlarının ölümü yüzünden şiirdeki coşkusunu yitirmiştir. Şiirleri iyice kısalan Kuseyyir'e bunun sebebi sorulduğunda 'Azze öldü, artık coşmuyorum. Gençlik gitti artık kolay beğenmiyorum. 'Abdulaziz b. Mervân öldü artık şiirden bağış almak istemiyorum." demiştir". Şairin şiirden soğumasının bir nedeni de; halife Süleyman'ın ölümünden sonra (h.99/717) hilafete geçen 'Umer b. 'Abdulaziz' in şiiri ve şairleri sevmemesidir. Emevîler'de bozulan devlet düzenini ıslâh edebilmek için çeşitli önlemler alan halife bütün harcamaları kısmıştı. Ayrıca dini bütün bir Müslüman olan halife Kuseyyir'in inandığı nazariyeler ve tarikatlara itibar etmiyordu. Daha da ötesi "Haşimoğulları'nın iyilerini kötülerinden Kuseyyir'e olan sevgilerinden ayırıyorum. Kuseyyir'i sevenleri kötü, sevmeyenleri ise iyi kişilerdir" şeklinde bir de ön yargısı vardı. Buradan da anlaşıldığı gibi Kuseyyir ile ilgili olumsuz rivayetlerin çoğu dini nedenlerden kaynaklanmaktadır.

Bütün bunlara rağmen iki arkadaşıyla birlikte uzun bir bekleyişten sonra halifenin huzuruna giren şair ona sunduğu bir methiyesiyle ondan üç yüz dirhem almayı başarmıştır. Ancak methiyelerinden elde ettiği gelirlerin yanı sıra övdüğü kişilerden de güzel iltifatlar almaya alışkın olan şair, Hz. Ömer'e atfen II. Ömer diye anılan halifeden onu üzen bir sitem almıştır. Halife, Tevbe suresinin 61.ayetinden إنما الصداقات للفقراء Sadakalar yalnızca fakirler içindir. sözlerini okumuştur. Şair, Hammad er-Râviye'ye "Bana şiiri bıraktıran şeyi söyleyeyim mi?" dedikten sonra bu olayı etraflıca anlatmıştır".

Kuseyyir h. 105/705 yılında Medine'de Yezîd b. 'Abdulmelik'in hilafeti sırasında ölmüştür. Cenazesine kadın-erkek bütün Medîne halkı katılmıştır.

Şairin gazellerinin çoğu bestelenerek şarkı haline getirilmiştir. Methiyelerinde geçen pek çok beyit tanınmış dil ve gramer kitaplarında şahit beyit olarak gösterilmiştir. Divanı kayıptır. Paris ve Berlin'de yazma halinde birkaç kasidesi bulunmaktadır.

Kemal Tuzcu
Bir Emevî Şairi: Kuseyyir 'Azze

ZÜHEYR B. EBÎ SÜLMÂ’NIN MUALLAKASI VE İHTİVA ETTİĞİ HİKMETLİ SÖZLER

Şair, aruzun tavîl bahriyle nazmettiği “mîm” kafiyeli muallakasını, klasik Arap şiiri sistematiğine uygun olarak inşa etmiştir. Dört ana bölümden oluşan kasidenin "nesîb" bölümünde, Câhiliye kaside geleneğine uygun olarak "talel/atlal" denilen bir zamanlar sevgilinin yaşadığı yurdun kalıntılarının ve ona dair hatıraların hasret, hüzün ve özlem dolu tasvirleri yer almaktadır. Kasidenin ilk onbeş beyitlik kısmını oluşturan bu bölüm, aşağıda da görüleceği üzere bolca teşbihler içeren zengin, canlı ve detaylı betimlemeleriyle belâgat ilmi açısından da eşsiz sanatlı örnekler sunmaktadır:


Züheyr b. Ebî Sülmâ’nın Muallakası ve İhtiva Ettiği Hikmetli Sözler

Havmânetüd' derrâc'dan el-Mütesellem'e uzanan bu sessiz kalıntılar, (sevdiğim) Ümmü Evfa'nın (yurdundan) mıdır?

Onun, kola ve bileğe (silindikçe) yeniden nakşedilmiş dövmeler gibi (izleri olan) er-Rakmeteyn'de de bir yurdu vardır.

Şimdi o metruk yurtta iri gözlü yabanî sığırlar ve ak ceylanlar gezmekte art arda, yavruları da altlarında hoplayıp zıplamakta.

Yirmi yıl sonra (bakıp) durdum orada, bir hayli düşünüp de (ancak) tanıdım evini zor bela.

Tanıdım, üzerlerine tencereler koydukları siyah ocak taşlarını, bir havuzun kaynağı gibi henüz kurumamış arklarını.

Tanıyınca yurdu iyice, dedim ki evine: "Esenlikler olsun sabahleyin seninle, ey hane!"

İyi bak dostum! Görüyor musun? Deve mahfelerinde giden hatunları, Cürsüm pınarının üst yamaçlarında.

(O hatunlar) el-Kanan dağını ve sarp yokuşlarını sağlarına aldılar. el-Kanan'da ise nice dost ve düşman var. Mahfelerin üstüne, kan kırmızısı kenarlı, değerli örtüler ve ince tüller çektiler.

(Şimdi ise O hatunlar,) nimetler içinde yüzen nazlı dilberlerin edasıyla Sübân sırtlarına tırmanıyorlar.

Erkenden seherle yola koyuldular. er-Ress vadisini elin, ağzı bulduğu gibi kolaylıkla buldular.

O hatunların içinde yakışıklılar için gönül eğlendirecek dilberler var. Güzelden anlayan gözler için hoş manzaralar var.

Konakladıkları her menzilde mahfe örtülerinin bıraktığı yün kırıntıları, sanki çiğnenmemiş tilki üzümüdür.

Berrak su birikintisinin başına vardıklarında, (konaklamaya niyetlenerek) çadır kuran yerliler gibi sopalarını bıraktılar.

Derken es-Sûbân vadisinde (bir kez daha) göründüler, sonra orayı da Kaynoğulları
yapımı yeni ve geniş mahfeler üzerinde terkettiler.

Kureyş ve Cürhümlülerin yapıp tavaf ettikleri (o kutsal) Ev’e yemin olsun ki;

(Evet) yemin olsun ki; sizler, güçlü ve zayıf olunan her durumda yardıma koşan iki
güzel efendilersiniz.

Sizler, birbirlerini yok etmeye ve aralarında Menşem’in (intikam) ıtrını ezmeye
başladıktan sonra ‘Abs ve Zübyân’ı barıştıransınız.

Ve şöyle dediniz: şayet fidye ve güzel sözle barışı sağlayabilirsek yok olmaktan
kurtuluruz.

Böylelikle, halkı isyandan ve günahtan uzaklaştırarak barış konusunda büyük bir rol üstlendiniz. 

(Bu sayede, atamız) Ma‘add’in şeref ve onurunun doruğuna eren iki büyük kimse oldunuz. -Barış, zafer ve kurtuluş hep yolunuz olsun!- Her kim de bir şeref hazinesi bulursa yücelir.

Savaşın yaraları yüzlerce deveyle sarılıyor. Ancak diyeti bu savaşta günahı olmayanlar ödüyor.

“(Evet) o diyeti, bir hacamat şişesi kadar bile kan dökmemiş bir topluluk, başka bir topluluğa tazminat olarak ödüyor.

İşte eskiden beri malınız olan kulakları damgalı deve yavrularından türlü türlü ganimetler sevk edilmeye başladı.


[Hafızalarda kalan en son mâna olduğundan, kasidenin “hâtime” denilen sonlarına doğru şairlerin, hayat tecrübelerinden damıtarak nazma aktardıkları hikmetli sözlere yer vermeleri bir câhilî şiir geleneğiydi. Züheyr de Câhiliye şiirleri içerisinde özellikle muallaka şairlerinin takip ettiği bu geleneğe fazlasıyla bağlı kalarak kasidesinin aşağıdaki üçüncü ve devamındaki son bölümünü, bilgeliğinden izler taşıyan hikmet dolu beyitlerle bezemiştir:]

“Hey dostum! Benden Zübyân kabilesine ve sözleştiklerine bir mesaj ilet ve onlara de ki; “Yemininiz sağlam ve samimi mi?””

“İçinizden geçen(hainlik)leri, gizli kalsın diye, sakın Allah’tan saklamaya kalkışmayın. Her ne saklanırsa saklansın, Allah onu bilir.”

“(Bunların cezası da) ya ertelenip bir deftere işlenerek hesap gününe saklanır, ya da öne çekilip intikamı alınır.”

“Şavaş, bildiğiniz ve tattığınızdan başka bir şey değildir. (Savaş hakkında bu
söylenenler de) boş laflar değildir.”

“Onu her ne zaman canlandırsanız kınanırsınız. Onu körükledikçe de tutuşur, alevlenir.”

“Savaş, altında deriden yaygısıyla bir değirmenin, taneleri öğüttüğü gibi sizi öğütür. Yılda iki kez gebe kalır, sonra her defasında ikiz yavru doğurur.”

“Savaş size Semûd kavminin kırmızısı (Hz. Sâlih’in devesinin katili Kudâr b. Sâlif) gibi uğursuz oğullar doğurur. Sonra da emzirir, büyütür ve sütten keser.”

“Savaş, Irak’taki köylerin, ahalisine sunmadığı ölçekte ürünü ve dirhemi (diyet ve tazminat yoluyla) size takdim eder.”

“Ömrüm hakkı için, onaylamadıkları bir cinayete, Husayn b. Damdam’ın sürüklediği (Zübyân) kabilesi ne güzel bir kabiledir.”

“O, kinini içinde gizlemiş, (niyetini) açığa vurmamış ve (mertçe) ortaya çıkmamıştı.”

“Kendi kendine şöyle demişti: “İntikamımı alırım, sonra da ardımda bekleyen atları gemli bin süvari ile düşmanımdan korunurum.””

“O, ölümün konakladığı yerde çok sayıda evi de telaşlandırmadan (yalnızca kardeşinin katiline) saldırdı.”

“O, gür yeleli, pençelerindeki tırnakları kesilmemiş, atılgan bir aslan gibi donanımıyla savaşa hazırdı.”

“(O, hem) cesurdur, zulme uğradığında derhal zulmüyle karşılık verir. Zulme uğramasa bile kendisi zulmeder.”

“Develerini sulama vaktine kadar otlattılar (savaşa ara verdiler). Sulama vakti
geldiğindeyse onları, silah ve kanla bolca suya kandırdılar (yeniden savaşa koyuldular).”

“Aralarında ölüm hükmünü infaz ettiler. Sonra da develerini tekrar ağır (kokulu) ve ürkütücü bir otlağa sürdüler (hazırlık için savaşa yeniden ara verdiler).”

“Ömrün hakkı için, onların mızrakları, ne İbni Nehîk’in ne de maktûl el-Müsellem’in
kanının dökülmesinden sorumludur.”

“Onlar, Nevfel’in, Vehb’in ve İbnu’l Muhazzem’in kanının dökülüp öldürülmesine de iştirak etmediler.”

“Yine de (bu suçsuz insanların, öldürülenlerin yakınları için) dağ yollarına sevk edilen sağlam develeri diyet olarak ödediklerini görüyorum.”

“Gecelerin biri, büyük bir felaket getirdiğinde, (diyet ödeyerek) insanları koruyan, (kötülüğü) engelleyen bir kabilenin (develeri sevk ediliyor).”

“O, öyle şanlı bir kabiledir ki; ne kin tutan öcünü alabilir onlardan, ne de onlara karşı cinayet suçlusu kurtulur cezadan.”


[Şair, kasidesinin son bölümünde ise tecrübelerle dolu uzun ömrünün bir hasılası olan vecize mahiyetindeki hikmetli sözlerini beyitleri aracılığıyla dile getirmektedir. Kırk altı ile altmış ikinci beyitler arasında yer alan bu bölüm, hem nazım hem de mana bakımından taşıdığı eşsiz değer yönüyle şaire “Câhiliye şairlerinin bilgesi” veya “şairlerin kadısı” gibi haklı ünvanları kazandırmıştır. Züheyr, önceki bölümlerde özel bir savaş ve bu savaşın tarafları üzerinden inşa ettiği beyitlerine bu bölümde daha genel olgular ve evrensel ahlaki değerler bağlamında inşa ettiği hikmet yüklü beyitlerle devam etmiştir. Bu bağlamda şair, söz konusu bölümde, ölüm ve kader gerçeği, insanlarla geçimli olma, iyilik yapma, kötülükten sakınma, ahde ve söze bağlı kalma, onurlu yaşama, dile sahip olma, sefahatten sakınma ve cömert olma gibi evrensel ahlaki değerleri ve insani erdemleri tema olarak işlemiştir:]

“Yoruldum, usandım hayatın zorluklarından, usanır elbet -Ey babasız kalasıca!- seksen yıl yaşayan.”

“Bugün ve öncesindeki dünde olanları bilirim. Lâkin yarına dair bilgide körüm.”

“Gece görmeyen devenin çarpması gibi; ölümü, kime çarparsa öldürür gördüm. Uzun yaşar ve yaşlanır, kimi de ıskalarsa ölüm.”

“İnsanları idare edemeyen çoğu işte, ya çiğnenir dişlerle ya da ezilir tekmelerle.”

“Şerefi uğruna iyilik yapan, şerefini artırır. Sövmekten sakınmayana da sövülür.”

“Varlıklı olup da kavmine iyilikte cimri davranan, görmezden gelinir ve yerilir.”

“Sözünde duran yerilmez, kalbi huzurla iyiliğe yönelen de tereddüt etmez.”

“Ölümün sebeplerinden korkanı, merdivenle göğe çıksa bile ölüm yakalar.”

“Layık olmayana iyilik yapanın teşekkürü, yergi ve pişmanlıktır.”

“Mızrakların alt tarafındaki demirlere âsi olan (barışa direnen); onların uzun temrenli üst uçlarına boyun eğer (savaşa teslim olur).”

“Havzunu (evini, onurunu) silahıyla savunmayanın, havuzu yıkılır. (Kendisiyle
mücadeleye girişen) insanlara acımasız olmayan da zulme uğrar.”

“Gurbet diyarına düşen, düşmanını dost sanır. Kendine değer vermeyene de değer verilmez.”

“Kişi, huyunun insanlardan ne kadar gizli kaldığını sansa da o huy bilinir.”

“Suskun görüp beğendiğin nicelerinin, konuştuğunda ortaya çıkar artısı eksisi.”

“Genç, yarı dil; yarı gönülden ibarettir. Bundan gayrı geriye kalan da sadece et ve kandan surettir.”

“Sefahetle yaşlananda olmaz artık olgunluk. Gence ise sefahetten sonra gelir olgunluk.”

“İstedik verdiniz, dönüp istedikçe yine verdiniz. Çok isteyen de elbet bir gün mahrum olur.”

Züheyr b. Ebî Sülmâ

Züheyr, şairleri yönüyle oldukça zengin bir ailenin mensubuydu. Babası Ebû Sülmâ, üvey babası Evs, dayısı Beşâme gibi kızkardeşleri Sülmâ ve Hansâ ile erkek kardeşi Evs de birer şairdi. Kendisi birinci tabaka şairlerinden sayılan Züheyr’in, Kasîde-i Bürde sahibi oğlu Ka‘b ile diğer oğlu Büceyr de bir sonraki neslin önemli şairlerindendi. Ka‘b’ın oğlu Ukbe ile Ukbe’nin oğlu Avvâm ve Ka‘b’ın bir diğer torunu olan Amr b. Saîd de dönemlerinin ileri gelen şairlerindendi. Züheyr’in şairlikteki müstesna yeteneğinin inkişâf edip gelişmesinde babası, dayısı ve üvey babasının büyük etkisi olmuştur. Şair, şiir sanatının inceliklerine dair aile büyüklerinden edindiği bilgi ve birikimi oğlu Ka‘b ile kendisine ravilik yapan şair Hutay’e’ye aktararak şairlik geleneğinin sonraki nesillerde de devam etmesine vesile olmuştur. Bu anlamda pek çok şaire ev sahipliği yapan aile ortamının Züheyr ve soyu için bir mektep işlevi gördüğünü söylemek mümkündür. Şairin üvey babası, Evs b. Hacer ile şair Tufeyl el-Ganevî’ye râvilik yapmış olması da bu meyanda zikre değerdir.

***

Uzun ömürlü, “muammerûn” şairlerden kabul edilen Züheyr’in Hz. Peygamber (s.a.s.) ile görüştüğü ve O’nun (s.a.s), şair için “Allah’ım! Beni onun şeytanından muhafaza et! ” diye dua ettiği, şairin de bu dua üzerine vefat edinceye dek artık hiç şiir söyleyemediği rivayet edilmiştir.

***

Arapların kadim şiir geleneğinde, büyük şairlere refakat eden ve şiir sanatında onların bir nevi çırağı konumunda olan râvileri bulunurdu. Bu râviler ustaları mesabesindeki şairlerin şiirlerini ezberler ve gerektiğinde inşad etmek suretiyle nesilden nesile aktarırlardı. Züheyr’in şiirleri de öncelikle oğlu Ka‘b ile şair Hutay’e ve Şemmâh b. Dırâr gibi râviler tarafından rivayet edilmiştir. Daha sonraları ise rivayet işi, şairin oğulları ve torunları kanalıyla devam ettirilmiştir. Şairin divanını ilk kez bir araya getirerek zamanımıza intikalini sağlayan ise Basralı alim el-Asma‘î olmuştur. Divan, pek çok şerh çalışmasına da konu olmuştur. Ancak bu şerhlerden yalnızca Sa‘leb, eş-Şentemerî ve el-Batalyevsî gibi âlimlerin şerhleri günümüze kadar ulaşabilmiştir.

Yaşar Seracettin Baytar
İlahiyat Akademi, Sayı 15, 2022

TARAFE ŞİİRLERİ

"Ma'mer'deki tarlakuşu hayret sana, 
ortam sana kaldı, ıslık çal ve yumurtla. 
Gaganla eşele dilediğin yeri, 
Sevin, avcı bırakıp gitti seni. 
Tuzak kaldırıldı senden, neden sakınıyorsun?
Günün birinde kesinlikle avlanacaksın, sabret hele."



Tarafe bin Abd Bekrînin yaşam öyküsü sırlarla doludur. Tarafe, Câhiliye Dönemi'nin en meşhur şairlerinden biri ve mukıllûn şairlerin ilkidir. Asıl ismi Amr bin Abd'dır. "Tarafe" ise ün kazandığı lakabıdır. Edebiyat kaynakları Tarafe'nin doğum ve ölüm tarihini belirlemede görüş birliğine varamamış ve bu konuda net bilgiler verememiştir. Doğum ve ölüm tarihlerini kesin çizgilerle belirlemek oldukça güçtür. Tarafe, şairleriyle meşhur bir kabile ve yine şairleriyle meşhur bir aile içerisinde kabilesinin yaşadığı Bahreyn'de dünyaya geldi. Ailesinden ve kavminden etkilenerek henüz yedi yaşındayken ilk şiirini inşâd etti. Dönemin Hîre hükümdarı Amr bin Hind'i hicvettiği için hükümdarın emriyle genç yaşında Bahreyn'de öldürüldü. Genç yaşında öldürüldüğü için "İbnü'l-İşrîn" ve "el-Gulâmü'l Katîl" isimleri verildi. Tarafe'nin şiirde en önemli üstünlüğü ifadeleri düzgün ve ahenkli kullanması, yenilikçi olması, hiciv de meşhur olması ve gereğinden fazla cesur olmasıdır. Tarafe küçükken babasını kaybetti, yetim büyüdü ve evlenmedi. Amcaları, Tarafe'nin aylak aylak yaşayacağı ve sahip olacağı malı israf edeceği düşüncesiyle babasından kalan payını annesine vermedi. Bu duruma isyan eden Tarafe, amcalarını hicvetti. Amcalarını hicvetmesinden dolayı da sıkıntılı bir aile hayatı yaşadı. Ailesiyle yaşadığı bu sıkıntı kavminin yaşadığı yerden ayrılmasına ve kavminden, akrabalarından uzaklarda Arap Yarımadasında gezip dolaşmasına sebep oldu. Ailesiyle yaşadığı huzursuzluk ve ailesinden uzak kalması kişiliğini olumsuz etkiledi. Fakir ama onurlu bir şekilde, hiç kimseye el açmadan ve kimseye minnet etmeden yaşadı. Şarap içerek, süvarilik yaparak ve kadınlarla muhabbet ederek aylakça yaşantısına devam etti. Yaşantısına müdahale etmeye kalkışanlara da hiciv silahını doğrultarak onları küçük düşürmeye çalıştı. Şu gök kubbe altında kısa yaşamasına rağmen arkasında kendinden daha uzun yaşayanlara göre daha etkili ve daha derin izler bırakarak, sivri dilinin zararını görerek bu dünyaya hazin bir sonla veda etti.


Çocukluğu ve Gençliği

Tarafe, yedi yaşındayken hayatında ilk şiirini inşâd ettiği bir yolculuğa amcası ile beraber çıkar. Amcası bir su kıyısına yerleşir, Tarafe ise "Mamer" denilen mevkide çayır kuşlarına tuzak kurar. Tarafe kuşları avlamak için akşama kadar bekler fakat kuşlar tuzağa düşmez. Akşam olunca kurduğu tuzağı kaldırır ve Mamer'den ayrılırken tarla kuşlarının yerdeki taneleri topladıklarını görünce şu şiirini inşâd eder:

خلا لك الجو قبيضي وإصفري

يا لك من قبرة بمعمر

وَنَقْرِي مَا شِئْتِ أَن تُنقَّرِي

قد رُفِعَ الفَح فماذا تحذري

لا بد يوماً أن تصادي فاصبري

قد ذهب الصياد عنك فابشري

"Ma'mer'deki tarlakuşu hayret sana, ortam sana kaldı, ıslık çal ve yumurtla. Gaganla eşele dilediğin yeri, Sevin, avcı bırakıp gitti seni. Tuzak kaldırıldı senden, neden sakınıyorsun? Günün birinde kesinlikle avlanacaksın, sabret hele."

Tarafe'nin nasıl yetiştirildiğine ve kişiliğinin nasıl oluştuğuna dair kaynaklarda verilen bilgiler yetersizdir ancak şiirlerinden ve kaynaklardaki az sayıda rivayetten edindiğimiz bilgilere göre babasının ani ölümü küçük yaştaki Tarafe'yi şaşkına çevirmiş, gönlünde ve yaşamında derin izler bıraktı. Zengin ve safkan Arap olan bir evde yetim olarak büyüdü. Şarap içmeye, eğlenceye ve kadınlara gönül verdi. Bunlara israfa varan harcamalar yapması sebebiyle amcaları kendisine engeller koymaya başladı. Üstelik amcaları, annesi Verde'ye mirastan payını vermeyi, Tarafe'nin gençliğiyle beraber aylak yaşamasını ve içkiye düşkün olmasını sebep göstererek malını iyi yönde kullanamayacağı düşüncesiyle reddetti. Annesine miras payını vermeyerek haksızlık yapan amcalarına karşı gönlünde derin derinden kin ve nefret beslemeye başladı. Tarafe içinde beslediği kin ve nefreti şiir silahına dönüştürerek amcalarına doğrulttu. Sonra da onları açık açık tehdit etti:

"Verde'nin sizdeki hakkını düşünmüyorsunuz, Çocukları küçük, Verde'nin kavmi uzaktadır diye.

Küçük bir hadise, büyük hadiseye sebep olabilir; hatta onun için kanlar dökülüp durur.

Zulüm ayırdı Vail'in iki boyunu: Bekr'e ölüm şerbetleri içiriyor Tağlib'in

Açık haksızlık bazen götürür tadı ve rengi bozulmuş suya: Zehir bulaştırılmış ve karıştırılmış tuzlu suya.

Hakları verin ki tam olsun şerefiniz; çünkü şerefli kimse kendisine savaş açıldığında öfkelenir."

Bu şiir, Tarafe'nin hiciv alanında inşâd ettiği ilk şiiri ve en meşhur hicivlerinden biridir. Tarafe bu şiiri inşâd ettiği zaman daha tecrübe sahibi olmayan henüz çocuk yaşta olmasına rağmen akranlarının çok üzerinde bir sanatsal yeterliliğinin olduğunu dinleyiciye yansıtmayı başarmıştır. Bununla beraber Tarafe'nin söz konusu çocukluk eserlerinde dahi hiciv şiirlerine ustaca serpiştirilen hikmet unsuru, net olarak ön plana çıkmaktadır. Tarafe'nin daha çocuk yaşta bu olgunluğu, genç yaşında yaşanılan dünyadan ayrılmamış olsaydı bu alanda ne kadar büyük başarılar elde edebileceğinin üzücü bir göstergesi niteliğindedir. Bunun yanısıra hicivlerine tehditkår, öğretici, uzlaştırıcı ve caydırıcı bir hava hâkimdir. Amcalarına gözdağı vermek kastıyla Tarafe'nin elinden geleni ardına koymadığı yukarıdaki şiirinde dikkat çekmektedir.
...
Kavminin zenginleri Tarafe'nin sohbetine devam ediyor, onu seviyor ve yaptığı olduğu sohbetlerinden hoşlanıyordu. Kavminin yoksulları da Tarafe'nin kendilerine yaptığı iyilikleri inkâr etmiyordu. Onların yanında önemli bir yeri olmasına rağmen Tarafe, köyünden ve ailesinin yanından ayrılmak zorunda kaldı:
...
"Şaşırdığım şey yok komşu kadın ve onun şu sorusu dışında: Ailen yok mu? Sana da sorulsun böyle.

Ayıplıyor beldelerde gelip gitmemi ve yolculuk yapmamı; Doğrusu benim nice yurdum var senin yurdunun en kıymetli yerinden iyi.

Kendi kavmi dışındakilere komşu olarak gençliğini tüketen kişi, ölü biridir sadece."

Durumunu düzeltmek ve kurduğu hayallerini gerçekleştirmek için attığı her adımda başarısız olduktan sonra kavmine, ailesine özlem duymaya ve onların hasretiyle yanıp kavrulmaya başladı. Kavminin ve ailesinin yanına dönmekten başka bir çare de bulamadı. Kavminin yanına döndüğünde kavminin bireyleri kendine aldırış etmediler ve kendine karşı kayıtsız kaldılar. Tarafe'nin yanlarına dönmesinde ya da çöllerde dolaşmasında kendileri için hiçbir fark yoktu. Tarafe, kavminin yanına döndüğünde kavminin bireylerinin şahsına karşı umursamaz tavırlarını şu şekilde dile getirdi:

"Size kızıyordum; acı olmayan büyük bir kovayla bunu telafi ettiniz.

Gaflet içinde, yanlış yolda oluşumu doğruluk sanıyordum; sıkıntılı durum yoluna girdiğinde aklımı başıma aldım. 

Başını örten kimse gibiydim içinizde; bugün açıldı peçem ve örtüm.

İnsanlara karış hoşgörülü bir huyla; insanlara karşı hırlayan bir köpek olma."

Tarafe eli boş ve pişman olarak kavminin yanına döndükten kısa bir süre sonra kardeşi Mabed' in develerine çobanlık yapar. Tarafe, develeri gütmede ihmalkår davranıp develeri kaybedince kardeşi Mabed, kendini uyarır, Tarafe, kardeşi Mabed'in develerini kaybettiğinde amcasının oğlu Mâlik'ten yardım ister. Mâlik, develeri kaybettiği için Tarafe'yi töhmet altında bırakarak suçlar ve suçlamasında da aşırıya kaçar. Mâlik'in kendini kınaması zoruna gider ve gönlünde derin izler bırakır. Bunun üzerine Tarafe gönlündeki sızıyı dile getiren şu şiirini söyler:

"Bilmem ki amcam oğlu Malik'e ne oldu da ben ona yaklaştıkça onun benden kaçıp uzaklaştığını görüyorum?

O kabile arasında Mabed oğlu Kurt'un beni kınaması gibi, durmadan kınıyor ve ben neden kınadığını bilmiyorum.

Kendisinden ne talep etmişsem hepsinden ümidimi kestirdi, adete bu talepleri mezarında yatan bir ölünün yanına gömdük.

O beni söylemediğim bir söz nedeniyle kınıyor. Oysa tek suçum kendinden kardeşim Mabed'in develerini istemem ve göz yummamamdır.

Ben akraba olduğumuz için sana yaklaşıp nazlanmıştım. Talihine and olsun ki (ey Malik, senin başına) çetin bir iş gelse, (bu meselenin çözümü için) yanında yer alırım.

Ve büyük bir iş için çağırılırsam, senin namusunu savunanlardan olurum ve düşmanların başına üşüştüğünde de seni savunmak için varımı yoğumu ortaya koyarım.

Eğer düşmanların senin namus ve şerefine dil uzatırlarsa hiç tehdide girişmeden onlara ölüm havuzlarından bir dolu sunarım.

Yakınları tarafından yapılan haksızlık ise, kişiyi bilenmiş kılıç darbelerinden daha kötü yaralar. "

...

Tarafe, Amr bin Hind ile içki meclisindeyken, hükümdarın kız kardeşi endilerini yukarıdan seyreder. Tarafe kadehte onun yansımasını görünce şu şiirini söyler:

"Doğrusu, babama yemin olsun ki, kulağının üstü parlayan ceylan;

Kalbim tutkundur ona; onu gözlemektedir gözüm orada.

Yeminim benden önce davrandı; unutmamış olduğumdan onu.

Eğer yüce hükümdar olmasaydı, öperdim onun ağzını."

Amr bin Hind yaşanan bu olay karşısında gereğinden fazla hiddetlenir. Fakat hiçbir şey belli etmez. Toplantı dağılınca Mütelemmis "Bak yeğenim, ben hükümdarın sana o bakış şekli sebebiyle senin için kaygılanıyorum." demek suretiyle yeğenini uyarmış fakat Tarafe, dayısının sözüne aldırış etmemiştir.

Amr bin Hind Tarafe'yi güler yüzle karşıladı. Tarafe de hükümdar'ın beğenisini kazandı. Hükümdar kendi içki meclisinde dayısı Mütelemmis ile birlikte yeğenine de yer verdi. Hükümdar daha sonra dayı ve yeğeni kendine veliaht olarak gösterdiği kardeşi Käbûs'un himayesine vererek onun yanından ayrılmamalarını emretti. Kâbus, eğlenceye düşkün bir gençti. Gün boyu av peşinde koşar, atını koşturur ve avlanırdı. Dayı ve yeğen de onunla ava gider ve yorgun düşerek geri dönerlerdi. Mütelemmis, ertesi gün çadırında içki içer, Tarafe ve dayısı da akşama kadar onun çadırının önünde beklerlerdi. Çadırın önünde akşama kadar bekledikleri birgün Tarafe'nin canı sıkıldı. Hem Amr bin Hind'i hem de Kâbûs'u hicvetti. Tarafe'nin okuduğu bu hiciv şiirden dolayı Amr bin Hind kendine kin besledi. Tarafe, Amr bin Hind hakkında şu hiciv şiirini söylemişti:

"Keşke hükümdar 'Amr yerine, kubbemizin etrafında meleyen koyunlarımız olsaydı bizim.

Yünü az sütü çok olanlardan, dolu olduğundan meme uçları sarkan, memesi büyük çok süt verenlerden.

Onda (sütünü içmede) bize iki kuzunun eşlik ettiği ve koçlar üstüne çıktığında kaçmayan.

Başına andolsun ki, Kâbus bin Hind yönetimine çok aptallık karıştırıyor.

Bolluk vaktinde zamanı ayırdın (ikiye), Aynı şekildedir hükümranlık: ya düzgün olur ya da zulmeder.

Birgün bizedir, birgün yağmur kuşlarına. Sıkıntıya düşen (kuşlar) uçar, biz uçmayız.

Onların günlerine gelince, Avlar onları şahinler yükseklerde.

Bizim günümüze gelince, bir binip bir durmayı sürdürürüz ne bir yerde konaklar ne de yola koyuluruz."

Tarafe'nin, şiirinde vurguladığı gibi kendine layık görmediği bu kapı önünde bekletilmesi, görüşmeye dahi izin verilmemesi ve buna benzer diğer aşağılayıcı davranışlar karşısında öfkesine hâkim olamayarak söylediği hiciv şiiri bir müddet duyulmamış ancak daha sonra Amr b. Hind'in kulağına gidince Tarafe'nin ölüm fermanının verilmesine yol açmıştır.

Tarafe'nin kendini hicvettiği haberini alan Amr bin Hind dayı ve yeğenin ölüm emrini verir ve kendinin bulunduğu yerden daha uzak bir yerde öldürülmelerini emreder. Verdiği ölüm emrinin gerçekleştirilmesi için dayı yeğeni, ödüllendireceği sözünü vererek ellerine birer mektup tutuşturup Bahreyn valisinin yanına gönderir. Hükümdarın bu davranışından şüpheye kapılan Mütelemmis yolda kendine verilen mektupta ölüm fermanının yazıldığını öğrenince mektubu suya atar ve Şam'a kaçar. Mütelemmis, yeğenini de bu durumdan haberdar ederek: "Sen gençliğinin baharında bir delikanlısın, kralın hükümdarın ne kadar kindar ve zorba biri olduğunu bilirsin. İkimiz de onu hicvettik. Ben bizim için bir kötülük emri verip vermediğinden emin değilim." sözleriyle uyarır. Fakat o, Amr bin Hind'in gönderdiği elinde bulunan mektubu valiye verir. Vali, Tarafe'nin akrabalarından Ebû Kerb bin el-Hars isminde biridir. Amr bin Hind'in gönderdiği mektubu okuyan vali, Tarafe'yi öldüremeyeceğini Amr bin Hind'e bildirerek bu görevden affını ister ve Tarefe'ye kaçma fırsatı verir. Fakat Tarafe kaçmayı ve korkaklığı zillet kabul ettiğinden kaçmamaya karar verir. Amr bin Hind, Ebû Kerb'in yerine Benî Tağlib kabilesinden Abd Hind'i vali tayin eder. Tayin edilen Vali Bahreyn'e gelir ve Tarafe'yi öldürür. Ya da yeni tayin edilen Vali Bahreyn'e gelir, Tarafe'nin ellerini ve ayaklarını kestirip toprağa diri diri gömdürerek öldürür.

Mütelemmis, kendinin ölümden kurtulup Tarafe'nin öldürülmesiyle ilgili şu şiiri söylemiştir:

"Şairlere iki kardeşleri hakkında kim bir haber ulaştırır ki, haberi kişiler doğru söyleye.

O ikisinden sayfaya takılıp inanan öldü, Mütelemmis kurtuldu ödülünden kuşkulanması sayesinde.

Ey İbnü'l-Abd, umursamazlığından annen sana ağlasın; haşmetli kralın mülkünde ona karşı mı geliyorsun!!!"

Tarafe öldürülmeden önce şu şiirini okur ve intikamını almaları için kavmine çağrıda bulunur ve kavmini intikamını almaları için teşvik eder:

"Kim bildirir Bekr bin Vâil'in boylarına, Abd'ın oğlunun binili olup yaya olmadığını?

Güçlü erkek devenin sırtına çıkmadığı, kenarları tırpanlarla budanmış bir dişi devenin üzerinde olduğunu."

Değerlendirme ve Sonuç

Tarafe bin Abd Bekrî, Câhiliye Dönemi'nin en önemli şairleri arasında kabul edilen yaşam öyküsü gizemlerle dolu olan muallaka sahibi bir şairdir. Bahreyn'de dünyaya gelen şairin asıl ismi Amr ve lakabı ılgın anlamına gelen Tarafe'dir. Doğum ve ölüm tarihi tam olarak tespit edilememiştir. Araştırmacıların birçoğu Tarafe'nin soy kütüğünü Bekr bin Vâil'e kadar ulaştırırlar. Tarafe'nin kabilesi meşhur iki büyük Arap kabilesinden biri olan Bekr b. Vâil'dir ve bu kabileden 23 meşhur şair yetişmiştir. Tarafe'nin dayısı, amcaları, kız kardeşi ve babası şairdir. Tarafe daha çocuk yaştayken şiire olan yatkınlığını ve kabiliyetini amcasıyla beraber çıktığı bir yolculukta ilk şiirini inşâd ederek sergilemiş, yaşıtlarının çok üzerinde bir sanatsal yeterliliğinin ve yeteneğinin var olduğunu ortaya koymuş ve ilerleyen dönemde Tarafe özellikle hiciv şiirleriyle ön plana çıkmıştır.

Hiciv kelimesi aslında "şiirle çirkin söz söylemek" anlamına gelmektedir. Çünkü Câhiliye Dönemi hiciv şiirlerinde zemmedilen şahsın olumsuz yönlerinin dile getirilmesi, kişinin ya da kabilenin yiğitliğinin, gücünün, kuvvetinin ve otoritesinin yok edilip hiçe sayılması esastır. Câhiliyye Dönemi'nde Araplar, diğer kültür ve medeniyetlerde olduğu gibi duygularını, düşüncelerini, sevinçlerini, methiyelerini ve yergilerini inşâd ettikleri şiirleriyle dile getirmişler ve müttefiklerini methederken muhaliflerini hicvederek onları etkisizleştirmek ve değersizleştirmek için hiciv şiirleri söylemişlerdir. Cahiliye Dönemi hicvinin en büyük kaynağı ve destekçisi asabiyetti. Şair, hiciv şiiri inşâd etmek için gerekli malzemeyi, motivasyonu direkt olarak yaşadığı toplumda şahit olduğu, yaşadığı olaylardan tecrübe ederek almıştır.

Hiciv şiiri inşâd eden şairlerin hedef tahtasına yerleştirdikleri kişiler ya da kabileler zaman zaman yaşanılan duruma göre farklılık göstermektedir. Genellikle hedeflerinde olan kişiler üst düzey bürokratlar ve yöneticilerdir. Hatta hiciv şairleri bazen bir kişinin yanı sıra ikinci bir kişiyi de şiirinde hicvetmiştir. Tarafe de hiciv şiirinde aynı anda hem Hîre hükümdarı Amr bin Hind'i hem de kardeşi Kâbûs'u hicvetmiştir.

Şairlerin hiciv şiirine yönelmeleri, yaşadıkları bazı önemli olayların psikolojik etkisiyle olduğu bilinmektedir. Tarafe, küçük yaşında amcalarının annesine karşı yaptığı haksızlığın psikolojik etkisiyle amcalarıyla mücadele etmek zorunda kalmış; Bundan dolayı yakınları tarafından eleştiri bombardımanına tutulmuştur. Tarafe de elinden geleni ardına koymadan onlara gözdağı vererek onları eleştirmekten kaçınmamıştır. Bireysel özgürlüğüne aşırı düşkün olan Tarafe, başına buyruk davranışlarından da çekinmeyerek, ailesini ve kavmini terk ederek Arap yarımadasının farklı yerlerinde dolaşmış, farklı kültür ve medeniyetleri tanıma fırsatını yakalamıştır. Ancak sıla hasreti ağır basınca da kavminin yaşadığı yere geri dönmek zorunda kalmıştır.

Tarafe, duyguları aklına hakim olan hem güçlü hem de realist bir hayal gücüne sahiptir. Şiirlerinde hem güçlü hem de nazik üslubu aynı anda kullanmıştır. Gençliğinin baharında öldürüldüğü için çok fazla şiiri olmayan. Tarafe'nin günümüze ulaşan şiirleri dilbilimciler tarafından nahiv kurallarını tespit etmede tanık gösterilmiş, güvenilir kaynak olarak kabul edilmiş ve bazı şiirleri de atasözü olarak kullanılmıştır.

Tarafe, sivri dilli bir yapıya sahiptir. Kin beslediği ve öfkelendiği kişilere hiciv oklarını çevirir ve hiç acımadan hicveder. Hicvinin keskin uçlu oklarından kurtulan kimse olmamıştır. Zira "Câhiliye Dönemi şairleri arasında methettiğinde yücelten, hicvettiğinde rezil eden kişilerden biri de şair Tarafe'dir." denilmiştir.

Her şairin kendine has bir üslubu vardır. Tarafe'nin de kendine has bir üslubu vardır ve onun üslubu yaşadığı dönemdeki şairlerin üslubundan daha farklı ve üstündür. Üstün ve ayrıcalıklı üslubundan dolayı şiirlerinde derin manalar ifade eden kelimeleri, lafızların en güzelini kullanmış, yenilik getirmiş ve bunları da beyân, kinayeler, vasıflar ve istiarelerle süslemiştir. Tarafe'nin inşâd ettiği hiciv şiirlerinde bedevî şairlerin kabiliyeti, cesareti ve özgürlükçü ruhu net bir şekilde görülürken hicivlerine tehditkár, öğretici, uzlaştırıcı ve caydırıcı bir hava hâkimdir. Tarafe Benî Tağlib kabilesini hicvederken hiciv kasidesine Câhiliye Dönemi'nin meşhur geleneği "atlâl" ile başlayarak bedevi geleneğe sadık kalmıştır.

Dönemin Hîre sarayı şairlerin uğrak yerinden biriydi. Kısa bir süre olsa da Tarafe'nin dayısı Mütelemmis ile beraber yolu Hire saraya düşmüş ve hükümdar Amr b. Hind ve kardeşi Kâbus ile nedimelik yapmıştır. Tarafe hükümdarın ve kardeşinin kendine ve dayısına karşı takındıkları tavırlarından rahatsız olmuş, daha önce dayısının hükümdarı hicvettiği gibi kendi de yaşadığı dönemin en güçlü hükümdarını yer yer aşırıya kaçan ifadelerle korkusuzca aşağılayarak hatta müstehcen ifadeler kullanarak ve hayatını tehlikeye atarak hicvetmiştir. Nitekim Tarafe, hükümdarı hicvettikten sonra da yaptığı hicvin bedelini hayatıyla ödemiştir.

Büyük ihtimalle Tarafe'nin eniştesini, dönemin en güçlü kabilesi Benî Tağlib'i ve yine otoriter, yüzü gülmeyen hatta tebessüm bile etmeyen zorba hükümdarı bile hiç çekinmeden ve korkmadan rahatça hicvetmesinin altında yatan temel faktör ölümü umursamayan, her yaşayanın zamanı geldiğinde öleceği inancı ve fanilik duygusudur.

Tarafe'nin şiirlerini edebiyatçılar ve müsteşrikler beğenip takdir ettiler. Kendinden sonra gelen birçok şair onun şiirini ve üslubunu taklit etmiş ve şiirlerinde kullanmıştır.

Yaşanılan dünyada arkasında kendinden daha uzun ömür yaşamış birçok şairden daha derin izler ve söylemediği fakat söylemek istediği sözler bırakarak ömrünün baharında bu yaşanılan dünyadan gençliğinin baharında ayrılmıştır:

وَمَا قُلْتُ حَتَّى ارْفَضْتِ الْعَيْنُ بَاكِيَا وما زالَ عَنِّي مَا كَنَنْتُ يَسُوقُنِي

"Hâlâ bendedir, arzumu uyandıran gizlediğim ve göz yaş dökerek ağlayıncaya dek söylemediğim şey."


Sedat Tuna
Tarafe’nin Şiirlerinde Hiciv

09 Mayıs 2026

Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi

Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi 
ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın

Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa
Konaklayın, geçirdiği yerde gündüzünü ve gecesini

Allah günahlarımızı örter mi diye ümitsizliğe düşmeyin
Namazınızı onun kıldığı yerde kıldığınızda

Ağlamak nedir bilmezdim Azze'den önce
Bilmezdim terk edişine dek, kalbin acılarını

İnsaf etmedi; hem kadınlardan kalbimizi soğuttu
Hem de ihsanında pek cimri davrandı

Kureyş'in kurban kesip, namaz kıldıkları (İlaha)
Me'zimân sabahında büyük yeminler etti

(Şöyle dedi): "Eşlik etmem sana; hacılar haccettiği
Yolcular Feyfâ Âl'de tekbir ve telbiye getirdiği sürece

Rukbe tepesinde tekbir getirdikleri ve
Zû Gazâl'de hac şiarını eda edip tehlil getirdikleri sürece"

Aramızdaki bağı koparmaktı niyeti; adak adayan biri gibi
Adağını yerine getirince (görüşmemize) izin verdi

Dedim: “Ey Azze, yoktur nefsin alışınca
boyun eğmediği bir felaket

Ve görülmemiştir insanı aşkta kaplayan
coşkunun ve de cehaletin sürüp gittiği

Laf taşıyanlar ondan neden ayrıldığımı sorarsa
Dersin: “Özgür biridir o, teselli buldu da avundu”

Terk ettiği gün bir sağır taşa sesleniyor gibiydim,
Öyle sert ki, üstüne basan dağ keçileri bile tökezlerdi

Yüz vermez, visalinde de cömert değildir
Üstelik onu seven bu visalden usanırsa, o da usanır

Otlatılmayan mahrem araziyi kendine hak bildi
Daha önce yerleşilmemiş tepelere yerleşti

Keşke Azze’nin yanında çürük bir iple bağlansaydı
devem de; ipi kopsa da kaybolsaydı

Semeri de sevgilinin mahallesinde kalsaydı
Bir başkası sahiplenseydi de, gözden uzaklaşsaydı

O gün ben sanki bir ayağı sağlam diğeri;
Feleğin okuyla felç geçirmiş biri olsaydım

Bir aksak deve gibi; topallığına katlanan
Düştükten sonra kalkıp yol almaya çalışan

Onun yanında kalmak istiyorum ancak
Sanıyorum yanında kalışım uzarsa sıkılacak

O soysuz beni şetmetsin diye zorladı Azze’yi
Hakîr görmez Azze beni, ancak sahibine boyun eğdi

Bedenimi saran bu illet dışında
Helal olsun Azze’nin bize tüm yapıp ettikleri

Allah şahit ki ben yaklaştıkça o uzaklaştı
firak ile; ben istedikçe geri çekti kendini

Sürüp giden âhlarım öldürür beni bu gidişle
Peşpeşe gelen arzular döndü gerisin geriye

Halbuki aşkın yokuşunda mesafeler almıştık biz,
Tam kavuşunca ben tutundum, o ise kayıp gitti

Ve visal düğümünü atmıştık aramızda;
Tam uzlaşınca düğümü sıktım, o ise çözüp gitti

Eğer istediği gönlünü almamız ise, seve seve
Hakkıdır hoşnut etmemiz, hatta az bile

Yok eğer bu değilse, döner ve aşarım arkamdaki
Soylu develeri dahi güçten düşürecek mesafeleri

Dostlarım Hâcibiyye [Azze] yordu develerinizi
Benim devemin de zaten dermanı tükendi

Umarım Azze’yle bağım sonunda yitip gitmez,
Zaten vuslat bağları bu denli kopmuşken

İster tatlı davran, ister kötülük et; laf etmem
Cimri davranırsan da düşmanlık beslemem sana

Ancak vuslat et ve muhabbetimiz hatırlatsın
Eskiden sendeyken şimdi yok olan sadakati

Şimdi beni reddetse bile onu övgüyle yâd ederim,
Bir zamanlar bize ihsan etmişliği vardı

Azze’nin ölümünü isteyecek değilim asla
Alay edecek değilim eğer, taş değerse ayağına

Dedikodumuzu yapanlar da sanmasınlar ki
Bendeki bu meftunluğun günden güne azaldı etkisi

Sanmasınlar ki bu müzmin illet beni terk etti
Durumum bir ayılıp bir bayılan susuz deve misali

Vallahi de billahi de ne ondan sonra
Ne de ondan önce bir sevgili böylesi yer edindi

Onunla geçirdiğim zaman gibisini yaşamadım hiç,
Başkasıyla geçirdiğim nice ışıltılı günlere rağmen

Yüreğimin en yüce doruğunda taht kurdu
Ne ruhum usandı ondan, ne de kalbim onu unuttu

Hayret kalbime, nasıl da sabretti? Ve hayret;
Nasıl alıştı bu duruma ruhum ve sükunet buldu

İkimiz de yüz çevirince aramızdakilerden,
Ben ve Azze’ye olan bu kara sevdam oluverdik;

Kaylule için bulduğu bulut gölgesine her yerleştiğinde,
Gölgenin dağılmasına şahit olan ümitvâr gibi

Sanki çorak arazideki buluttu o, yağmurunu beklediğim,
O ise üzerimden geçtikten sonra yağdırdı rahmetini


Azze bir şikayetini arzetmek için, kendisinin Azze olduğunu henüz bilmeyen halife Abdulmelik’in yanına vardı.
Abdulmelik onun konuşmasına hayran kaldı. Bunun üzerine mecliste bulunan biri ona: “Bu Küseyyir’in Azze’si” dedi. Bunun üzerine Abdulmelik, Azze’ye: “Şikayetini değerlendirip
gereğini yapmamı istiyorsan, Küseyyir’in senin hakkında söylediği şiirleri söyle,” dedi. Azze utandı ve şöyle dedi; “Vallahi ben Küseyyir’i tanımıyorum, ama onun hakkımda şöyle
söylediğini anlattılar.

Hem borçlu borcunu ödedi de alacaklısını rahatlattı
Azze ise hâlâ ertelemekte, alacaklısını tutsak yapmakta.

Bunun üzerine Abdulmelik şöyle dedi: “Bunu sormuyorum. Ancak bana şu şiirini söyle:

Benim ardından değiştiğimi söylemiş
Ey Izz (Azze) kim değişmez ki?
Bedenim zayıfladı huyum ise bildiğin gibi
Senin halini ise hiç kimse haber vermiyor.”

Azze şöyle dedi: “Bunu işitmedim. Ancak insanlar bana, onun hakkımda şöyle söylediğini anlattılar:

O sağırcasına benden yüz çevirdiğinde,
Sanki bir kayaya seslenir gibi oluyorum
Ayakları şekilli bir hayvan onunla yürüse düşerdi
Aşırı yüz çevirici; onunla ancak cimri haliyle karşılaşırsın
Her kim buluşmadan usanırsa o çoktan usanır.”

***

Azze Haccac’m huzuruna çıktığında, Haccac’ın; “Ey Azze, Allah’a (c.c.) yemin olsun ki sen, Kuseyyir’in seni övdüğü gibi değilsin,” sözüne, Azze: “Ey emir, o beni senin gördüğün gözle görmedi ki,” diye karşılık verdi.

***

Zübeyr b. Bekkâr der ki: Bana Said b. Yahyâ b. Said el-Emevî, babasının ona şöyle anlattığım söyledi: Kadının biri, Azze’nin aşığı Küseyyir’le karşılaştığında ona: “Muaydiyy’i* uzaktan işitmen (uzaktan onun haberlerini alman) onu görmenden daha hayırlı dedi. Küseyyir şöyle dedi: “Sus, Allah (c.c.) sana rahmet etsin! Ben şu şiiri söyleyen kişiyim:

Ben kemikleri kuru ve zayıf biri isem de
Bir topluluğu diğeriyle tarttığımda tartılırım.”

Kadın da: “Sen nasıl olup da bir toplulukla boy ölçüşeceksin? Oysa sadece Azze ile tanınıyorsun,” dedi. Bunun üzerine Küseyyir dedi ki: Vallahi sen bunu söylüyorsan, Allah (c.c.) onunla benim değerimi yükseltti, saçımı süsledi. Hakikaten o benim şiirimde söylediğim gibidir.

*Bu bir darb-ı meseldir. Bu sözü ilk defa, Muaydiyy hakkında uzaktan övgü dolu sözler işitip, sonra onu görünce öyle olmadığını gören birisi söylemiş, bu daha sonra darb-ı mesel olmuştur. (Mütercim)

İbnül Kayyım el Cevziyye 

AŞIKLAR KİTABI'NDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLAR

Bu kitabın okuyucularından, vatanından uzakta, kitaplarının yokluğu, yorgun hafızası ve gayretli çabasıyla, sahibi hakkında “Muaydi’yi uzaktan uzağa işitmen, görmenden iyidir” sözü söylenebilecek kadar az ilmi sermayesi ile umduğu kadarını yazdığı için, yazarını mazur görmeleri dilenir.

***

Bu kitap, her sınıftan insan için uygun bir kitaptır. Din ve dünya için yardımcı, dünyevî ve uhrevî lezzetler için bir basamaktır. Aşkın türleri, hükümleri, ona ilintili şeyler, doğrusu ve yanlışı, afetleri ve felaketleri, sebepleri ve engelleri gibi konular; münasip âyet-i kerîmeler, nebevî hadisler, fıkhî meseleler, selefin sözleri, şiirlerden örnekler ve gerçek hikâyelerle süslenerek, okuyucuyu doyuracak, değerlendireni rahatlatacak bir tarzda kitapta yer almaktadır.

***

“Muhabbet”, sevgiliye kavuşma heyecanı esnasında kalbin galeyana gelmesi ve çalkalanmasıdır. Âşığın kalbi, bir anlamda sevgilisini gereksinmekte, ona bağlanmakta ve ayrılamamaktadır. Muhabbet kelimesinin, “yerinde duramayıp hareket etmek”, “iç sıkıntısı” mânalarından türetildiğini söyleyenler de vardır.

***

Aşkın tanımına gelince... Bu konuda pek çok görüş vardır:
“Deli bir kalple daimî bir meyil”, “Sevgilinin tüm dostlara tercih edilmesi”, “Yanında veya uzakta sevgiliye muvafakat göstermek”, “Sevgilinin ve sevenin emellerinin birliği”, “Hürmetle hizmet göstermek”, “Sevgiliye verdiğin çok şeyi az, ondan gelen az şeyi çok görmek”, “Sevgilinin anısı ve hatırasının sevenin kalbini istila etmesi”, “Aşkın gerçeği, kendini tümüyle sevgiline adaman ve senden sana hiçbir şeyin kalmamasıdır”, “O, mahbub dışındaki her şeyi kalbinden silip atmandır”, “Saygınlığının zedelenmesi karşısında sevgiliye duyulan gayret ve kalpte başkasının bulunmasına karşı gösterilen kıskançlıktır”, “O öyle bir iradedir ki cefa görmekle azalmaz, iyilik görmekle artmaz”, “O, haddin bilinmesidir; sevgiliye karşı haddini aşanın sevgi iddiası doğru değildir”, “Senden hoşlandığı her şeyi sevgiliye sunmandır”, “Her hâl ve durumda avunmaktan kaçınmak, onsuz olamamaktır.”

***

“Aşk, kalbin sevgiliden başkasına karşı körleşmesi, eleştirilmesine karşı sağırlaşmasıdır.”

***

“Aşk, hareketsiz bir sükûn, sükûnsuz bir harekettir. Kalp kımıldar ve sevgilisi dışında kimseyle sakinleşmez. Ona doğru şevkle hareketlenir ve onun yanında sakinleşir.”

***

Aşk: Tüm bu isimlerin en geçerlisi ve anlamı en karmaşık olanıdır. Arapların kullanımına pek rağbet etmedikleri bir kelimedir. Bu kelimenin yerine kinaye yoluyla diğer isimleri kullanarak, sanki “aşk” kelimesini gizlemek ister gibidirler. Neredeyse hiç açığa vurmazlar. Eski şiirlerinde hemen hiç bulamazsın. Daha sonraki nesiller ise şiirlerinde bu kelimeye rağbet etmişlerdir.

***

Ferrâ: “Aşk yapışkan bir bitkidir. İnsanların sevgisine aşk denmesi, kalbe yapışmasındandır,” der. İbnu’l-Arabî de: “Aşake, sarmaşık ağacıdır. Çiçek açar, sararır ve bitiştiği ağaca dolanır. İşte bu kelimeden âşık ismi türetilmiştir,” diyor.

***

Hüzn: Aşkın isimleri arasında sayılmışsa da doğrusu bu isimlerden değildir. Sevende meydana gelen bir hâldir. Bu hâl, hoşa gitmeyen bir durumun sevende peyda olmasıdır. Meserretin (sevinç) zıttıdır.
Aşk, kalbi sevince boğmayacak davranışlardan eksik olmayacağından, hüzn kalbin sorunlu hâllerinden olur.

***

Aşırı sevgi aklı örter; âşık, zararına ve yararına olanı seçemez olur. Bu da deliliğin bir çeşididir.

***

Çünkü aşk da âşığı köleleştiren bir bela, bir hastalıktır. Muaz’ın hadisinde geçen “kim bir kavmi güç kullanarak zorla ele geçirirse” cümlesinde de söz konusu sözcük kullanılmıştır. Ki aşk da kişiden ayrılmayan ve onu hâkimiyetine sokan bir hastalıktır. Bu anlamı, bir yere yapışıp kalan adama “muhâmir” denmesinden de çıkarabiliriz.

***

“Onun azabı devamlıdır” âyeti hakkında Ebû Ubeyde: “Helak edici ve onlardan ayrılmaz bir azap” yorumunu yapmıştır. İlk dönem Arap nesli, letafetli ve hoşluğu sebebiyle aşkın bu niteliklerle anılmasını benimsememişlerdir. Sonraki nesiller “ğarâm” sözcüğünü aşk için genelleyerek kullanmış olsalar da...

***

Taabbüd: Aşkın ve boyun eğmenin zirvesidir. Öyle ki “aşk onu kullaştırdı”, yani boyun eğdirdi denilir. Sevgi onu zillete duçar kılar. Bu ise Allah’tan (c.c.) başkasına karşı gösterilmesi uygun olmayan bir mertebedir.

***

Çünkü eza, sevgiyi zayıflatır veya yok eder.
...
Bu konu, âşıkları ikiye ayıran bir konudur. Bir kısmı:
“Ezanın söndürdüğü aşk gerçek bir aşk değildir. Bilakis gerçek aşkın alâmeti, cefanın eksiltmemesi, ezanın gidermemesidir. Hatta sevgilinin ezasından âşık zevk alır...” der.
Diğer görüş sahipleri ise:
“Hayır, eza aşkı giderir. Çünkü insan doğası, kendisine eziyet edenden nefret etmeye eğilimlidir. Kalpler, kendisine ihsan edeni sevmek üzere yaratılmış olduğu gibi...” derler.
Kalpte, sevgilinin eza ve cefasından nefret ve buğz ile, öte taraftan ona olan aşk bir arada bulunabilir. Bizce insafa uygun görüş budur. Sevgiliyi sever ve ezasından da nefret eder. Bu realitedir. Bu duygulardan galip olanı diğerini yener ve hüküm ona ait olur.

***

Sonuç olarak aşk, benzerlik ve uygunluk ister. Ahmed b. Hanbel, Müsned’inde Âişe’den (r.anha) rivayetle şöyle aktarır:
“Kadının biri Kureyşlilere geliyor ve onları güldürüyordu. Medine’ye geldi ve orada insanları güldürmekle tanınan bir kadının evine misafir oldu. Rasûlullah (s.a.) ‘Kimin evine indi?’ diye sordu. Hz. Âişe: ‘Filanca güldürücü kadına misafir oldu’ deyince, ‘Ruhlar toplanmış ordular gibidir. Orada tanışan ruhlar kaynaşır, tanışmayanlar zıtlaşır’ buyurdu.”

***

Doktorlardan bazıları:
“Aşk, iki ruhun aralarındaki uyum ve benzeşme nedeniyle kaynaşmalarıdır. Akıcı bir madde katıştığında birini diğerinden ayırmak imkânsızlaşır,” der.
İşte bu sebeple iki şahsın aşkı, birinin elemiyle öbürünün elem duyması, onun hastalandığını bilmeksizin hasta düşmesi seviyesine ulaşır.

***

Sevginin bütün bu türleri; sebebin bitmesiyle biten, artmasıyla artan, noksanlığıyla azalan, yakınlığıyla kuvvetlenen, uzaklığıyla zayıflayan sevgidir. Amma özde yer tutmuş gerçek aşk muhabbeti öyle mi ya? Haşa!...
İbn Hazm, ardından “karşılıksız aşk” ile alakalı bir soruyu şöyle yanıtlıyor:
“Kendisini sevene karşılık vermeyen nefis, örtük bazı engellerle ve yersel karakterlerden doğan kuşatıcı perdelerle yönü çevrilmiş bir hâldedir. Nefis, yerine yerleşmeden önce ilişkili ve bitişik olduğu parçayı duyumsamamaktadır. Bu durumdan kurtulduğunda, iletişim ve sevgide seven ve sevilen eşit olacaklardır. Sevenin nefsi ise bu engellerden özgür ve ruhlarının komşuluk yaptıkları mekânın farkındadır. Bunu duyumsar, ister, sevdiğini arar ve onunla buluşmaya arzuludur. İmkânı olsa mıknatısın demiri çekişi gibi onu cezbeder yahut çakmak taşındaki ateş gibi onda yer eder.”

***

Sorunun en doğru yanıtı; sevginin —söz edildiği üzere— ikiye ayrıldığını söylemektir:
Arazi sevgi, yani belli bir nedenle sonradan ortaya çıkan sevgi... Bu sevgide karşılıklı oluş şart değildir. Hatta çoğu zaman sevilenin sevene kızgınlık ve öfkesi bu sevgiye eşlik eder. Ancak sevilenin de sevenden bir çıkarı olması durumunda o da sevebilir. Her birinin diğerinden çıkarı bulunan bir erkek ve kadının sevgileri gibi.
Ruhânî sevgi ise sevginin ikinci türüdür. Bu sevginin sebebi, iki ruh arasındaki benzerlik ve birliktir. Bu sevgi iki taraflı olur ve öyle olmalıdır. Seven, gerçek bir aşkla sevgilinin kalbini araştırırsa, onda kendi aşkından daha yüksek, denk veya daha az bir sevgiyle karşılaşır.
Aşk çift taraflı olursa, sevenlerin ikisi de bununla rahata erişir. Onları dinginleştirir.

***

“Bu anlayış, cinsî münasebetle aşkın pekişmesini ve güçlenmesini gerektirir. Gerçek ise bunun zıddınadır. Çünkü münasebet, aşk ateşini söndürür, hararetini soğutarak seveni esritir,” itirazına karşılık şöyle denilir:
Bu kişilere göre değişen bir durumdur. Kimileri, cinsî birlikteliğin ardından öncesine oranla aşkının daha da güçlendiğini, yerleşip kökleştiğini hisseder. Böylece uygun ve denk bir şey kendisine vasfedildikten sonra onu seven, tadına bakınca da ona olan sevgi ve iştiyakı artan kişiye benzer.

***

Züheyr b. Miskin el-Fehrî, genç bir kızla evlendi. Ne var ki onu razı kılacak şeye sahip değildi. Kız, ona kendini sunduğu ve Züheyr’in onu razı edemediğini görünce, bir daha geri dönmemek üzere onu terk etti.

***

Hind b. Muhalleb der ki:
“Salih olsun olmasın, kadınlar için yanlarında dinginleşecekleri erkeklere varmaları kadar hayırlı bir şey görmedim. Gerçi her dinginlik verici eli geniş değildir; ama sükûn her durumda daha uygundur.”

***

Helal cinsî münasebete gelince; işte o, sevenin muradına denk düşerse aşkı artırır. Çünkü bu aşkın zevk ve lezzetini tadınca, yaşayan için daha önce elde etmediği yeni bir rağbet doğar. İki bakirin birbirlerinin yokluğuna karşı koyamamaları bundandır. Aşkı ifsat edecek ve sevgiyi bir başkasına yönlendirecek bir şey ortaya çıkmadıkça bu böyledir.
Aşkın cimadan sonra öldüğüne dair delil sunanlara karşı yanıtımız şudur:
Şehvet ve irade ateşi tümüyle sönmez. Şehvet o an için zayıflar; ancak ardından eski kıvamına döner. Özellikle birbirlerinden ayrı kaldıklarında bu açığa çıkar. Yoksa arzuladığı her vakitte ulaşmaya güç yetirebilir ve nefsini sükûna kavuşturarak tatmin edebilirse, şehveti normal hâlde kalmaya devam eder.

***

Sevgiliye karşı aşkı doğuran sebeplerin başında güzellik gelir. Fizikî güzellik, iç güzelliği veya ikisinin birden güzelliğiyle olur. Sevgili güzel yüzlü, güzel ahlaklı, iyi huylu olursa, onun aşka çekiciliği daha güçlü olur.
Sevene karşı aşkı doğuran sebepler ise dörttür:
Birincisi; göz veya kalp ile bakış... Bu bakış, sevenin tanımlanmasıyla olur. Çoğu insan bir başkasını görmediği hâlde, sırf kendisine vasfedildiği için uğrunda ölecek kadar sever. Peygamber Efendimizin (s.a.), kadınlara yabancı kadınları kocalarına görüyormuşçasına anlatmalarını yasaklamasının sırrı budur.
İkinci sebep; hoş bulmaktır. Çünkü ona bakışı hoş bulma durumunu doğurmazsa aşk oluşmayacaktır.
Üçüncü sebep; bakılan şeyi düşünmek ve onun hakkında konuşmaktır. Kendisi için ondan daha önemli bir şeyle meşgul olursa, kalbinde sevgisi yer etmeyecektir. Hatırından ve kalbinden tümüyle uzak tutmasa bile bu yeterli olmayacaktır.
Bu nedenle aşk için şöyle denilmiştir:
“Aşk, boş kalbin hareketidir. Bakış, hoş bulma ve düşünme boş bir kalbe rastgelirse onda yer tutar.”

***

Cerîr b. Abdullah:
“Rasûlullah’a ani bakışı sordum; gözümü çevirmemi emretti,” diyor.
Ani bakış; kişinin iradesi dışında gözünün takılması, ilk bakış anlamındadır. Kalbin iradesi olmazsa kişi cezaya çekilmez; ancak kasıtlı ikinci bakışta günaha girilmiş olur.
Rasûlullah (s.a.), sahabiye ilk bakıştan sonra hemen gözünü çevirmeyi ve bakışını uzatmamayı —ki bu ikinci bakışla eş anlamlıdır— emretmiştir. Bu bakışlar, bir fitne ve bela doğuracak tarzda kişiye musallat olabilir.
Peygamber Efendimiz böylesi durumlarda kişinin kendi eşine yönelmesini, o kadında var olanın benzerinin kendi eşinde de var olduğu gerekçesiyle tavsiye buyurmuştur. Gerçekten bunda hem arzulanan bir şeyi kendi cinsiyle giderme hem de bakış sebebiyle azan şehveti azaltma gibi faydalar bulunur.
Usâme b. Zeyd’in rivayetiyle her iki Sahih’te de yer alan hadise göre:
“Ardımdan erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım,” buyurmuştur.
Müslim’de yer alan Ebû Saîd el-Hudrî’nin rivayeti ise şöyledir:
“Dünyaya ve kadına karşı dikkatli olun.”

***

Bakmak, kalpte ava isabet eden okun etkisine denk bir etki doğurur. Ok, avı öldürmese bile yaralar. Kuru otların arasına fırlatılan ateş kıvılcımı gibidir. Otun tamamını değilse de bir kısmını yakar.

***

Bazı filozofların tanımı şöyledir:
“Aşk, kalpte doğan, hareket eden ve gelişen bir arzudur. Bu arzu ilerledikçe ona hırs türünden şeyler eklenir. Bu hâl güç kazandıkça kişinin heyecanı, dalgalanması, talep etmedeki arzusu ve hırsı uzar. Ta ki onu gam ve ızdıraba sürükler. Bu hâlde kan tutuşup siyaha dönüşürken öd suyu da yanarak kararır. Böylece siyahlığın galebe çalmasıyla fikir bozukluğu baş gösterir. Fikir bozukluğu, aklın yokluğuna, olmayacak şeyi istemeye ve bir sonuca varmayacak şeyleri temenniye götürerek deliliğin oluşmasına neden olur. İşte bu noktada âşık, kimi zaman kendini öldürür veya gam ve kederden ölür yahut sevgilisine bakarken sevinçten can verir.”

***

Aristo başka bir yerde aşkı:
“Ticaret veya zanaat gibi bir uğraşı olmayan boş bir kalpte peyda olan bir cehalet,” olarak tanımlar.
Başkalarıysa:
“Aşk, boş bir nefse rastlayan kötü bir seçimdir,” derler.
Başka filozofların şöyle bir tanımı vardır:
“Aşk gibi bâtıla daha çok benzeyen bir hak, hakka da çok benzeyen bir bâtıl görmedim. Şakası ciddi, ciddisi şaka, başlangıcı oyun, sonu kızgınlıktır.”
Câhız:
“Aşk, sevgiyi aşan şeyin adıdır. İsrafın cömertliği aşan şeye, cimriliğin de tutumluluğu aşan şeye isim olmaları gibi,” der.

***

Aşk; sevgiliye doğru bir baş eğiş, hep onun tarafında olma isteği ve gönlün kendini ona kaptırmasıdır.
Vecd, sakin bir sevgi; heva ise bir şeyi doğru veya yanlış olsun arzulayıp ardısıra gitmektir. Sevgi ise işte bu üçünü dengede tutan bir edattır.

***

Yine bir bedevî:
“Aşk, kalbe ulaşmada ruhun cesede ulaşmasından daha güçlü, nefse nefisten daha sahip; hem açık hem kapalıdır. Onu nitelemek dil için zor, tanımı açıklanmaktan öte sihirle delilik arası bir şeydir. Yollarıysa örtük ve görünmezdir,” der.
Aşkla ilgili şöyle de denilmiştir:
“Aşk zalim bir hükümdar, hak yiyici bir baş belasıdır. Kalpler ona yanaşır, nefisler ona boyun eğer. Akıl onun eseri, bakış onun elçisi, göz süzmek onun sözcükleridir. Yolu ince, çıkışı zorludur.”
Birine:
“Aşk hakkında ne dersin?” dediler.
“Deliliğin bir parçası değilse, sihrin bir çeşididir,” dedi.
Meşşâî ekolüne bağlı filozoflar aşkı:
“Huyların birliği, hoşlanılan şeylerin benzerliği, her nefsin bedenlere yerleştirilmeden önce kadim yaratılışlarındaki benzerlerine şevk duyması,” olarak tanımlarlar.

****

Aşkı şöyle tanımlayanlar da vardır:
“Aşkın yolu anlaşılmaktan öte, yeri de gözlerden gizli; nasıl yerleştiği hususunda akıllar şaşkındır. Bilinen tek şey, ilk kıpırdanması ve kalbe saltanatının büyüklüğüdür. Sonra diğer organları kontrolüne alarak yanları titretmesi, rengi sarartması, görüşü zaafa uğratması, konuşmayı tekletmesi, yürüyüşü tökezletmesi... Ta ki kişi delilikle ilişkilendirilsin.”

***

Aşkın tarifini yine bir bedevîden dinleyelim:
“Kalbi yerinden sıçratır, gönlü oynaklaştırır. İçi yakar, diğer organlarıysa hizmetçi edinir. Kalp, âşığı sebebiyle unutkanlaşır; gözler de onun sebebiyle yaşarır, bedense zayıflar. Geceler geçtikçe yenilenir. Sevgilinin hırçınlığıysa onu azaltmaz.”

***

Aşkın bir tür seçim mi yoksa insanın takatini aşan bir zorunluluk mu olduğu konusunda insanlar görüş ayrılığına düşmüştür.
İnsanların bir kısmı:
“Aşk, istenç dışı oluşan zorunlu bir şeydir. Tıpkı aşırı susuzluk çekenin suya, açın da yemeğe karşı duyduğu istek gibi. Bu arzular kontrol dışıdır,” derler.
Bu görüşü savunanlardan bazıları:
“Elimde bir iktidar olsa, yemin ederim ki âşıklara asla ceza vermezdim. Zira âşıkların günahları irade dışı günahlardır,” diyorlar.
Aşkın doğurduğu sonuçlarla ilgili yorumları böyle olanlar, aşkın bizzat kendisine ne derler acaba?
İşte Ebû Muhammed b. Hazm der ki:
Adamın biri Hz. Ömer’e (r.a.):
“Ey müminlerin emîri, bir kadın gördüm ve ona âşık oldum,” dedi.
O da:
“Bu elinde olan bir şey değil ki?” dedi.

***

“Ruhların Katışması” kitabında et-Temîmî, bazı tıp bilginlerinin aşk hakkındaki bir soruyu şöyle yanıtladıklarını aktarıyor:
“Aşkın ortaya çıkışı kişinin seçimiyle ve ona aşırı hırslanması nedeniyle değildir. Hatta çoğu bundan hoşlanmaz da. Bu ortaya çıkış, ağır ve telef edici hastalıkların baş göstermesi gibidir. Aralarında hiç fark yoktur.”

***

Kadı Muhammed b. Ahmed Nukatî, “Mihnetü’z-Zurrâ” adlı kitabında şöyle der:
“Âşıklar bazı hâllerde mazurdurlar. Zira aşk, onları istenç dışı felaketlerle yüz yüze bırakır. Hatta hastalığa tutulmaya zorlar. Kişi ise ancak kontrolü altındakilere karşın kınanabilir; kendisine yazılmış ve kaderi sayılan bir şeyden değil.”

***

Hişam b. Urve, babasından aktarıyor:
Medine’de karasevdalı bir âşık vefat etti. Cenaze namazını Zeyd b. Sâbit kıldırdı. Kendisine bu durum hatırlatıldığında:
“Ona şefkat duyduğumdan,” cevabını verdi.
Bilim ve din alanında belirli bir konumu olan Ebû Sâib el-Mahzûmî, Kâbe’nin örtülerine tutunmuş şu duayı yapıyordu:
“Allah’ım, âşıklara acı, kalplerini güçlendir ve sevdiklerinin kalplerini onlara merhametli kıl.”
Bu duası hakkında konuşulunca:
“Vallahi,” dedi, “onlar için dua etmek, Ci‘râne’den umreye çıkmaktan üstündür.”

***

İlk dönem âlimlerinin birçoğu:
“Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediğini yükleme” (Bakara: 286) âyetinde amaçlananın aşk olduğu yorumunu yapmışlardır.
Bu âyeti böyle yorumlamakla, âyetin kapsamını bununla sınırlandırmak istememişlerdir; bilakis örneklendirmek dilemişlerdir. Aşk da böylesi güç yetirilemeyen şeylerdendir.
Buradaki yükleme, dinsel ödevler kastedilen bir yükleme değil; yazgısal yüklemelerdir.

***

Ahmed b. Hanbel’e:
“Kişinin sarhoş olduğu nasıl anlaşılır?” diye soruldu.
Dedi ki:
“Giysisini ve ayakkabısını başkalarınınkinden ayırt edemediğinde.”
Aynı soruya Şâfiî’nin yanıtıysa şöyle olmuş:
“Konuşmasının düzeni bozulur ve sırlarını açığa vurmaya başlarsa.”
Muhammed b. Davud el-İsfahânî’nin tanımı da bunlara yakındır:
“Dertlerini unutması ve gizli kalması gerekeni açığa vurması.”

***

Güzel ve sevgi duyduğu bir eşe sahip birinin eşinden aldığı haz ve esriklik, başkasıyla ölçülemeyecek derecededir. Çünkü onunla olur ve kalbi, bedeni ile nefsi bu kavuşmadan haz alıp esrirse, bütün bu hazları haram yollarla elde etmeye çalışan kişiye karşılık kendisi sevap kazanır.
Bizzat Rasûlullah (s.a.) bunu açıkça ifade etmiştir:
“Sizin cinsel beraberliğinizde sevap vardır.”
“Ey Allah’ın elçisi, kişinin şehvetini gidermek için yaptığı şeye sevap mı verilir?” diye hayretle soruldu.
Rasûlullah (s.a.):
“Peki, bu arzusunu haramda giderdiğini düşünün. Bunun için ona günah yazılır mı?” dedi.
“Evet, yazılır,” dediler.
“Öyleyse helalde gidermesi için de sevap yazılır,” buyurdu.
Bil ki söz konusu haz, kulun Allah’a (c.c.) yönelişi, ihlası ve ahirete rağbeti ölçüsünde artış ve güç kazanır. Çünkü farklı yüz ve görüntülere bölünmüş şehvet ve irade, onun için tek bir yüz ve görüntüde birleşir.
Dahası yasak hazlardan duyulan korku, gam ve keder bu hazda yoktur. Bunlara bir de sevdiği ve sevgisini kazandığı, cinsel arzularını cezbeden, böylece gözlerini başkasına bakmaktan, gönlünü başkasını düşünmekten koruyan güzel yüzlü bir kadın ilave edilirse...
İşte o zaman bu kişinin aldığı haz ve esrime, haramdan bunu karşılayanın hazzıyla asla kıyaslanamaz.
Dünyadan elde edilecek en hoş nimettir bu. Öyle ki Rasûlullah (s.a.) bu nimeti, dünya ve ahiret hayırlarını kazandıracak üç nimetin üçüncüsü saymıştır:
“Şükreden bir kalp, zikreden bir dil ve kendisine bakıldığında gözü okşayacak; yalnız bırakıldığında namuslu ve eşinin malı için tutumlu güzel bir zevce.”

***

Elem, hüzün, gam ve keder; fayda verici sevgiliye dair bilgisizlikten veya bilgisi olmakla birlikte irade ve tercih yetisinin yokluğundan yahut iradesi ve sevgisi yeterli olsa bile kavuşamamaktan doğar. Bu ise en büyük elemlerdendir.
İnsanın berzahta veya ahirette, dünyada iken sevdiği hâlde yapamadığı şeylere çok fazla üzülmesinin sebebi de budur.
Böyle olması üç şeyden dolayıdır:
Birincisi; orada kaçırdığının gerçek değerini öğrenmesi.
İkincisi; aralarına engel konulduğu hâlde ona şiddetli ihtiyaç ve şevk duyması:
“Onlarla canlarının çektiği şey arasına engel çekilmiştir.” (Sebe’: 54)
Üçüncüsü; hoşlandığının zıddı olan elem verici şeylerin ortaya çıkması.

***

Çünkü ikisi de —nikâh ve cihad— Allah’ın (c.c.) sevdiği fiillerdir. Allah’ın sevdiği şeylerin ortaya çıkmasına yardımcı olan şey haktandır. Kişinin eşiyle oynaşması, Allah’ın beğendiği nikâhın ereklerine ulaşmaya aracı olduğu için haktan sayılmıştır.

***

İlk dönem âlimlerinden biri de şöyle der:
“Her kulun başında dünya işlerini görmeleri için iki göz bulunduğu gibi, kalbinde de kendisiyle ahiret işlerini görmesi için iki göz daha vardır. Allah bir kuluna iyilik dilemişse kalbindeki gözleri açar; böylece en doğru sözlü kişinin —Rasûlullah’ı kastediyor— vaat ettiği üzere düşlenemeyecek derecede zevkler ve nimetler görür. Ama Allah o kulu için bunu dilemezse onu o hâl üzere bırakır.”
Ardından şu âyeti okumuştur:
“Yoksa kalpler üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed: 24)
Allah’ın dışındaki kişilerin muhabbetiyle meşgul ve O’nun zikrine sırt dönmüş kalplere, kasvetleri, hasretleri ve yaratılış amacından kopuşları haricinde ceza verilmese bile bunlar ceza olarak yeter.

***

Dönüşte Rasûlullah’ı (s.a.) ziyaret ettim ve şunu sordum:
“Ey Allah’ın Rasûlü! İnsanların size en sevimli geleni kimdir?”
Rasûlullah (s.a.):
“Neyi amaçlıyorsun?” dedi.
“Bilmek istedim,” dediğimde:
“Âişe,” dedi.
Ben:
“Erkekleri kastetmiştim,” dedim.
Bu kez:
“Babası,” diye yanıtladı.

***

Biz de deriz ki:
Âşığı, kocası olduğu hâlde onun yatağına girmeyi reddederse, sabahlayıncaya dek meleklerin ilencine uğrar.
Ayrıca aşkın; aklı durulaştırdığı, kederi giderdiği, güzel giyinmeye ve yemeye, yüksek ahlaka yönlendirdiğini; hoş kokular sürme, görgü kurallarına uyma, edebi ve kişiliği koruma hususunda gayreti artırdığını söylerler.
Aşk, salihlerin sınanması, âbidlerin çilesi, akılların tartısı, zihinlerin cilasıdır.

***

“Aşk; korkağı cesur, cimriyi cömert, aptalın zihnini duru, konuşmadan aciz olanı konuşkan, düşküne sebatkârlık verir. Meliklerin izzeti onun önünde zillete düşer. Cesurların kahramanlıkları onun önünde eğilir. O, edebe yönlendirici; zihin ve zekânın gelişimi için ilk kapıdır. Onunla ince tedbirler ve hileler ortaya çıkarılır. Gayretler ona doğru yol alır. Kötü huy ve seciyeler onunla durulur. Aşk, kendisiyle olanı yararlandırır, dostunun yalnızlığını giderir. Onun nefiste dolaşan sevinci, kalbi teskin eden mutluluğu vardır.”

***

“Rabbimiz, unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün ötesinde yük yükleme ve bizi affet...” (Bakara: 286)
Allah (c.c.), bu âyette inananlardan, güçlerinin yetmediğini yüklememesini kendisinden istemelerini övmüştür.
Âyetteki “yük” kelimesi “aşk” olarak yorumlanmıştır. Ancak bu, “yük” kelimesinden tek kastedilenin aşk olduğu anlamına gelmez. Bundan gaye, aşkın da insanın gücünü aşan şeylerden biri olduğudur.

***

el-Mekhûl, aşk için:
“Şehvetin şiddeti ve azmasıdır,” der.
Aynı zamanda Rasûlullah (s.a.):
“Kendini alçaltmak kişiye yakışmaz,” buyurmuştur.
İmam Ahmed bunu:
“Kişinin kendini güç yetiremeyeceği belalara hedef kılması anlamına geldiği” şeklinde yorumlar.
Bu, âşığın hâline tıpatıp uyar. Çünkü o, sevgilisinin arzusuna uymak ve rızasını almak için insanların en düşüğü kılar kendini. Zaten aşkın temeli, sevgiliye karşı zillet ve boyun eğmeye dayanır.

***

“İnsan zayıf yaratılmıştır” âyetine Tavus şu yorumu yapmıştır:
“Kadınlara baktığında dayanamaz.”
İlk dönem âlimlerinin birçoğu aynı yorumu yapmışlardır.

***

Ömer (r.a.), o bölüğün sorumlusuna:
“Falan oğlu falanı bırak gelsin,” diye emir gönderdi.
Adam Medine’ye varınca:
“Ailene git,” dedi.
Daha sonra kızı Hafsa’ya (r.anha) vardı ve:
“Kızcağızım, bir kadın kocasının yokluğuna ne kadar sabredebilir?” dedi.
Hafsa (r.anha):
“Bir, iki, üç ay... Dördüncüsünde sabrı tükenir,” dedi.
Bunun üzerine Hz. Ömer bu zaman ölçüsünü, askerlerin evden en fazla uzak kalacağı müddet olarak belirledi.
Bu müddet, Allah’ın “îlâ” için belirlediği dört aylık zamanla da uyuşumludur. Çünkü Allah, kadının sabrının dört aydan sonra zayıflayacağını ve ardından tahammül edemeyeceğini bildiğinden, îlâ yapan için bu zaman zarfını tayin etmiştir. Ardından kadını, dilerse erkekle beraber yaşamaya devam etmesi veya nikâhı feshetmesi arasında serbest bırakmıştır. Çünkü dört aydan sonra sabır tükenir.

***

İsmail b. Ayyâş, Şurahbil b. Müslim’den, Ebû Müslim el-Hevlânî’nin şöyle dediğini aktarır:
“Ey Hevlan topluluğu! Genç erkek ve kızlarınızı evlendirin. Çünkü cinsel arzu yıkıcı, önünde durulmaz bir seldir. Önlemini alınız. Ve biliniz ki ondan müsaade istemekle kurtulamazsınız.”

***

Göz, sevgiliye bakmakla; kulak, sözlerini dinlemekle; burun, kokusunu çekmekle; ağız, onu öpmekle; el, dokunmakla lezzet alır ve her organ ondan arzuladığı her zevke ulaşır. Aynı zevkleri sevgili de karşılıklı olarak duyumsar.
Bu zevklerden biri eksik olursa nefis onu arar, talep eder ve tam anlamıyla bir dinginlik bulmaz.
Kadının, nefsin kendisiyle sükûn ve rahat bulduğu bir şey olarak tanımlanması bundandır:
“Nefislerinizden, kendileriyle dinginliğe ulaşasınız diye size zevceler yaratması O’nun âyetlerindendir.” (Rûm: 21)

***

Sevginin alâmetlerinden bir diğeri de onu başkasından kıskanması, onun için kıskançlık duymasıdır.
Sevgili için kıskanmanın anlamı; onun hoşlanmadıklarından hoşlanmamak, ona isyan edilip kuralları çiğnendiğinde ve emirleri zayi edildiğinde rahatsızlık duymaktır. İşte bu, gerçekten sevenin kıskançlığıdır. Dinin tümü de bu kıskançlık altındadır.

Sevginin bir başka alâmeti de, sevenin sevgilisine karşı gururu kırık, boynu eğik ve alçak gönüllü olmasıdır. Sevgi, alçak gönüllülük üzerine bina edilmiştir.
Hiçbir şeye boyun bükmeyen kişi, sevdiğine olan alçak gönüllülüğünden dolayı ona karşı dik başlı olmaz. Bunu bir eksiklik veya ayıp olarak görmez. Bilakis onların birçoğu alçak gönüllülüğü —zilleti— izzet olarak görür.
...
Zillet ve sevgi iyice yerleştiğinde, bu ibadete ve kulluğa dönüşüverir. Sevenin kalbi, sevgilisine kulluk mekânı olur. Buna ise hiçbir mahlûk layık değildir. Bu, Allah’tan başkasına yapılmaz.

***

Sevginin alâmetlerinden bir diğeri de, sevenin kendisini sevgilisinden uzaklaştıran, kendisini ondan nefret ettiren her türlü şeyi bırakması; ona yaklaştıran, haberdar olduğunda onu sevindirecek her türlü vesileye başvurması ve bunu yaptığında rahatlamasıdır.
Bu konuda sevgililerin nice acayiplikleri vardır. Onların birçoğu, sevgilisinin sevmediği yiyeceği, içeceği, yurdu, sanatı veya hâllerden bir hâli terk etmiş ve bir daha yapmamıştır. Nefsi onu yapmaya hiç zorlamamıştır.

***

Sevgi gücü belli bir yöne sarf edildiğinde artık orada başkasına yer kalmaz. Darb-ı mesellerin birinde:
“Kalpte iki sevgi, gökte iki Rab bulunmaz,” denir.
Sevgi gücü birkaç yere dağıtıldığında onun zayıflaması kaçınılmaz bir durumdur.

***

Kulun sevdiğini kıskanması iki türlüdür:
Allah’ın sevdiği “övülen kıskançlık” ve O’nun hoşlanmadığı “yerilen kıskançlık.”
Allah’ın sevdiği; şüpheyi gerektirecek durum olduğunda kıskanmaktır.
Sevmediği ise ortada hiçbir şey yokken sırf önyargıyla hareket ederek kıskanmaktır.
İkinci tür kıskançlık sevgiyi bozar, sevgililer arasında düşmanlık çıkarır.

***

Biz: “Yâ Rasûlullah! Allah’ın sevdiği kıskançlık nedir?” diye sorduk.
“Günahlarının işlenmesi ve haramlarının çiğnenmesidir,” buyurdu.
“Allah’ın sevmediği kıskançlık hangisi?” diye sorduk.
“Hakikatini bilmediği hususta kıskançlık yapmasıdır,” buyurdu.

***

Hz. Ömer’e (r.a.) bir adam getirildi. Hanımı ve beraberinde başka bir adam öldürülmüştü. Kadının akrabaları:
“Bu bizim bacımızı öldürdü,” dediler.
Öldürülen adamın yakınları da:
“Bizim ağabeyimizi bu öldürdü,” dediler.
Hz. Ömer (r.a.):
“Ne diyor bunlar?” dedi.
Adam:
“Ben kadının baldırlarını kılıçla kestim. Şayet iki baldırı arasında biri varmışsa onu da öldürmüşümdür,” dedi.
Ömer (r.a.) bu defa onlara dönerek:
“Ne diyor bu?” dedi.
Onlar:
“Kılıcını çekti ve kadının iki baldırını da kesti. Kılıç aynı zamanda adamın karnına isabet etti ve onu ikiye böldü,” dediler.
Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):
“Tekrar yaparlarsa sen de öyle yap,” dedi.

***

Allahu Teâlâ (c.c.), kulunun kalbinin O’na sevgiden, korkudan ve ümitten boş olmasını; kalbinde O’ndan başkasının bulunmasını kıskanır. Çünkü Allah, onu kendisi için yaratmış, yaratıkları arasında onu seçmiş ve seçkin kılmıştır.
Nitekim kudsî bir hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Ey Âdemoğlu! Seni benim için, her şeyi de senin için yarattım. Sendeki hakkım hatırına, senin için yarattığım şeylerle uğraşarak seni kendisi için yarattığım şeyden uzak olma.”
Başka bir kudsî hadiste de şöyle buyurur:
“Seni kendim için yarattım. Öyleyse oyun ve oyalanışla uğraşma. Senin rızkını ben üstlendim; öyleyse boşuna yorulma. Ey Âdemoğlu! Beni ara ki bulasın. Beni bulduğunda da her şeyi bulursun. Beni kaybedersen de her şeyi kaybedersin. Ben, senin için her şeyden hayırlıyım.”
...
Allah bir kulu için hayır dilerse, kalbi O’ndan uzaklaşıp başkasının sevgisiyle meşgul olduğunda, kalbinin tekrar O’na dönmesi için kulunun kalbine çeşitli azap ve acılar musallat eder.


İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye
Ravdatu'l-Muhibbîn ve Nuzhetu'l-Muştâkîn
Aşıklar Kitabı
Çeviri: Feyzullah Demirkıran - Savaş Kocabaş
Şule Yayınları 2006