21 Mart 2017

Terennüm

Saklayıp kalb-i mükedderde seni
Anarım âh ile her yerde seni!
Bulurum neşve-yi sâgarda seni.

Anarım âh ile her yerde seni!

Bülbülü ağlamadan gûş edemem..
Zâr olan gönlümü hâmûş edemem..
Seni bir lâhza ferâmûş edemem..

Anarım âh ile her yerde seni!

Her çiçekten alırım nükhetini..
Her fidanda görürüm hey’etini.
Söyleyip cûlara keyfiyyetini

Anarım âh ile her yerde seni!


Recaizade Mahmud Ekrem

Elhân-ı Hazân

Hâl-i bî-reng-i ihtizârında
Sonbahârın bu solgun elvâhı
Ra’şe-dâr etti kalb-i eşbâhı
Kuru yaprakların kenârında!

Ey tuyûrun sehâb-ı seyyâhı,
Bâd-ı zarın cenâh-ı zârında
Sen uçarken, bütün civârında
Soluyor kâinâtın ervahı.

Bu zaman hissi iştidâd eyler.
Her gönül kendi gizli derdinde:
Gel… gel ey yâr-ı dem’a-rîz-i keder!

Ey gül-i nev-bahârî-i emelim,
Gelecek nev-bahârı bekleyelim,
Sonbahârın zılâl-ı zerdinde.

Cenap Şahabettin

Don Juan

Ey benim münhezim fütâdelerim,
Sevdiniz hep sevilmeden beni siz;
Yanmak isterdi göğsünüzde serim
Ateşimden kül oldu âteşiniz.

Dönerek mâzi-yi mükevkebime
Ne zaman etmek istesem sizi yâd
Getirir hâtırâtınız lebime
Gizli bir lezzet-i türâb ü remâd.

Sanki âvâre bir güneştim ben
Her su üstünde in’ikâs ettim:
Dîdeler parladı hayâlimden
Kimseden şu’le almadım kendim.

Sormadım nefsime ne kıymeti var
Avucumdan geçen hazînelerin;
Bir açık evde boş duran odalar
Bence timsâli oldu sinelerin.

Şübhe, kıskançlık, ârzû, hasret
Vermeyince biraz elem kalbe
Başka bir inhizâm olur elbet
Hep nevâziş ve dâimâ galebe!

Bir kadından geçince dîgerine
Zannederdim ki aşkı bulmuştum;
Usanıp bûseden kadın yerine
Maraz-i aşka âşık olmuştum.

Olmadı bir melikeye bende
Mülk-i nisvânda rûh-ı der-be-derim;
Şimdi ben kayserin serîrinde
Kimsesizlikten ağlayan neferim!

Cenap Şahabettin

Unutmalıyım

Uyuyor haste-yi sitem kalbim,
Rahm et ey yâdigâr uyandırma;
Uyusun iştiyâk-ı rmıztaribim
Ey tahassür, dokunma hâtırıma!

Kizb-i sevdayı sermedî sandık,
İkimiz de bugün peşîmânız;
İkimiz bir seraba aldandık,
Ayrı hislerle gerçi nâlânız.

Şimdi ru’yâ-yı buseden çıktık:
Seni ey hüsn-i bî-vefâ artık
Ağlaya ağlaya unutmalıyım.

Nazm edip ninniler enînimden
Zahm-ı kalbimde hiss-i firkati ben
Ağlaya ağlaya unutmalıyım!

Cenap Şahabettin

Giysû-yı Yâr

Zülfünü bî-nizâm ü bî-pervâ
Dağıtır şâne-yî tabîiyyet,
Cem’ eder bâ-kemâl-i istiğnâ
Lemse-yi şûh-ı bâd-ı nisviyyet…

Şimdi bir nefha-yi heves dağıtır,
Yine beyhûde topladın, ördün;
Ne kadar toplasan perîşândır,
Toplanır saçların dağılmak içün…

Kaldı gönlüm şu dâm-gâhında,
Dâm-ı zülf-i heves-penâhında
Ebedî bir esîr-i nahcîrin.

Zer-i zülfünde her ham-i sâhir
Sanki bir halka-yi muzıyyesidir,
Unk-ı ruhumda bağlı zencîrin…

Eylerse nasıl hüsn-i hazînin
Giysû-yı zerîninle tetevvüc,
Eyler şeb-i ekdârımın üstünde temevvüc
Bir fecr-i tesellî gibi giysû-yı zerinin.

Zülfün arasından bana mutlak
Âlem görünür nûr ile memlû;
Bir îd-i münevver gibi ey hüsn-i semen-bû
Ömrün bana zülfün arasından güler ancak.

Ba’zan onu ben rûyuma serper,
Okşar, öperim mest ü münevver;
Ba’zan o bana râz-ı bahârânı fısıldar.

Gönlüm ona her derdini söyler;
Her hissimi, her fikrimi dinler
Bir mahrem-i rûhumdur o giysû-yı ziyâ-dâr.
                       *
Saçların, âh o pür-vefâ saçlar
Şeb-i mihnette okşuyor başımı.
Sen uyurken yanımda ben ağlar,
Gizlerim saçlarında gözyaşımı.

Âh o giysû-yı tesliyet-kârın
Edemem ıtr-ı mihr-bânını terk;
Kefenim olsa zülf-i zer-târın
Bir müzehheb firâş olur bana merk.

Elem-i dâğ-ı ömrüm eksiliyor,
Saçların pür hevâ-yı müskir-i dil
Okşadıkça ser-i küdûretimi.

Leyl-i zahmımda an-be-ân siliyor…
Bir muattar, muzî, ipek mendil
Gibi zülfün dem-î felâketimi…

Cenap Şahabettin

Yakazât-ı Leyliyye

Gel bu akşam da ser-be-ser güzelim,
İhtizâzât-ı leyli dinleyelim:

Tâ uzaklarda işte bir piyano,
Tâze parmakların temâsıyle
Ağlıyor bir hazân havâsıyle…

Dinle ey yârim işte ağlayan o
Gecenin ka’r-ı pür-sükûnunda
Zulmet-i ebkemin derûnunda…

Gâh onun ihtizâz-ı pestiyle
Mütevahhiş, hazin, rakîk ü nizâr
Dağılır cevve bir sürûd-ı hezâr.

Geh onun irtiâş-ı mestiyle
Dolaşır kâinât-ı nâimeyi
Bir umûmî şehîk-i tenhâyî…

Onu kim dest-i ra’şe-dârıyle
Çalıyor, perde perde inletiyor?
Onu kim böyle gamla söyletiyor?

Tellerin lâhn-ı inkisârıyle
Hangi metruke böyle eğleniyor?
Hangi mâtem bu sesle söyleniyor?…

Gâh olur ince, nâzenîn bir ses.
Leyl içinde sürüklenir, inler;
Onu zulmet sükût ile dinler.

Gâh olur bir figân-ı tîz-i heves;
Bütün â’sâb-ı kâinâtı gerer;
Kalb-i hâbîde-yî cihân titrer.

Sonra bir şübka-yi bükâ olarak
Düşer âguş-ı leyl-i târike,
Çalışır rûh-ı samtı tahrike…

Sonra tedricen alçalıp solarak
O kadar pest olur ki öksürerek
Zannedersin tebâh olup gidecek…

Sonra baygın, kesik, sükût eyler;
Mûsikî-yî sükûtu okşayacak
Bir enîn-i hafî kalır ancak…

Kim bilir, kim bilir neler söyler;
Bu süreksiz, hevesli zemzemeler,
Bu susup durma, sonra söylemeler,

Bu nevâzişli, nazlı, hoş nağamât,
Bu rekâket, bu lüknet-î elhân,
Bu tereddüdlü mûsikî-yi figân,

Bu yarım cümleler, yarım kelimât,
Belki leyl-i hamûşa yalvarıyor;
Belki bir tûf-ı tesliyet arıyor.

Gâh mestâne bir şetâretle
Bâd-ı pür-gûyu eyliyor taklîd;
Uçuyor cevve pür hayâl ü ümîd;

Gâh bir muğşiyâne hâletle
İnliyor muhtazır, zebûn ü harâb;
Oluyor can-be-leb tuyûra cevâb…          

Tâ uzaklarda işte bir piyano:
Onu, bî-şübhe, bir kadın çalıyor;
Mûsikîden cevâb-ı ye’s alıyor.

Dinle ey ruhum işte ağlayan o…

Cenap Şahabettin

Temâşâ-yı Leyâl

Hâlid Ziyâ Bey’e

Gel bu akşam da ser-be-ser güzelim
Levha-i kâinâtı seyr edelim :

Gölge, hep gölge, her taraf gölge,
Gölgelerle bütün zemin mestûr;
Âsumân yalınızca nîm manzûr,

Görülen başlıyor görülmemeğe;
Bir dumandan kefenle cism-i cihân,
Kalıyor ka’r-ı leyl içinde nihân…

Şimdi her gûşe ebkem ü câmid:
Ne ağaçlarda zemzemât-ı riyâh,
Ne hadâyikte ihtizâz-ı cenâh…

Her taraf hufte, her taraf râkid;
Sanki engüşt-ber-dehân, melekût
Bütün eşyâya der: Sükût, sükût!

Bu hiyâbân-ı târ ü nâimde,
Camlar üstünde resm eder ancak
Dest-i şeb şu’leden birer zambak..

Gelir ancak bu bâğ-ı muzlimde,
Gelir enfâs-ı zâr uzaklardan,
Tâ uzaklardaki dudaklardan…

Bu temâşâya karşı göz yorulur:
Hiss eder, seyr edenlerin nazarı
En kavi dalda bir elem tavrı!

Her şey artık bu dem tanınmaz olur:
Rû-yı eşyâya gölgeler, sisler
Bir tecâhül nikâbı ferş eyler.

Gecenin tûde-yi buhârından
Süzülen bir sükût-ı tenhâyî
Doldurur hep hayât-ı eşyâyı…

Seyr eder bir bulut kenârından
Bir hilâlin nigâh-ı tannâzı
Kalb-i zulmette titreyen râzı.

Âh, bak sevgilim bu zulmette
Ne kadar cüssesiz kalır insân,
Bizi gûyâ ezer bu leyl-i girân.

Bu karanlık leyâl-i kasvette
Öyle hiss eyleriz ki gûyâ biz
Ebediyyetle rû-be-rû geliriz.

Bu zalâm-i hamûş içinde hayâl
– Mütekallis, melûl ü zucret-ver, –
Varlığından da iştibâh eyler.

Bu rükûdet, bu samt ü cevf-i leyâl
Rûhu bir sekte-yi tereddüdle
Habs eder bir azâb-ı seyyâle…

Sevgilim… gölge, her taraf gölge;
Sana da düştü reng-i ye’si şebin,
Gölgelendi senin de reng-i lebin;

Sen bile başladın görülmemeğe…

Cenap Şahabettin