17 Ocak 2022

İran’ın ilk büyük şairi ve Fars şiirinin mühendisi olarak kabul edilen Rûdekî Semerkandî

1
Özgürce bir öğüt verdi bana zaman,
İyi bakarsan zaten hep öğüttür zaman:

Şöyle dedi: “İyilerin günlerine bakarak üzülme sakın!
Senin günlerini arzulayıp duran niceleri var.

Zaman şöyle dedi bana: “Öfkene yenilme sakın;
Ayağına bağ vurulur diline bağ vurmayanın.”

2
Ne bilirsin sen? Ey misk saçlı, ay yüzlü;
Bu kulun hali nasıldı bundan önceleri?!

Yüzünün ipek gibi olduğu günler geçti,
Saçının katran renginde olduğu günler geçti.

Onun mutlu olduğu günler gelip geçti,
Sevincinden içi içine sığmıyordu, üzüntüsü azdı.

Hep mutluydum, üzüntü nedir bilmezdim.
Gönlüm neşe ve eğlencenin geniş meydanıydı.

Sen Rudekî’yi ey ay yüzlü, şimdi görüyorsun!
O zamanlar görmedin ki o zaman böyle değildi.

Şimdi zaman değişti, ben de değiştim;
Getir değneğimi, şimdi artık değnek ve torba zamanı.

3
Gönül daha nice koşacaksın benlik peşinde sen?
Neden seversin kötü düşmanı sen?

Neden vefa beklersin vefasız birinden sen?
Neden döversin soğuk demiri sen?

Bağışla ey oğul beni bağışla
Aşk yolunda öldürme benim gibi şaşkın birini.

Gel de gör şimdi Rudekî’yi sen
Bir cansız ten görmek istiyorsan sen.

4
Aşıklarla otur kalk, ve aşkı seç her zaman
Arkadaşlık kurma asla aşık olmayanlarla.

Bazen vuslat anında görünür yüzü dostun
Sen de onların arasında gör onu.

Görüldüğünde yüzü onun
Sen de git otur onların arasına.

5
Erişti kutlu bahar güzel renkleriyle, güzel kokularıyla,
Yüz bin neşeyle, yüz bin alımlı bezekle

Ola ki yaşlı adam bu zamanda gençleşsin
Dünya yaşlılık çağından sonra gençliğe dönüversin

Baksana o ağıt yakan adam gibi ağlayan buluta,
Baksana o üzgün aşık gibi inleyen gök gürültüsüne.

Önceleri kar olan yerde şimdi çiçekler açtı,
Kuru bütün tohumlar yeşerdi.

Gülümser durur lale ekinin ortasında uzaktan,
Gelinin kınalı kıpkızıl parmağı gibi.

Bülbül şakıyıp durur söğüt dalından,
Sığırcık cevap verir ona servi ağacından.

Şimdi için şarabı ve şimdi mutlu yaşayın,
Şimdi sevgili alıyor nasibini sevgilinin kucağından.

6
Geçici üç beş günlük dünyaya
Hep gönül bağlamak yaraşmaz.

Toprağın altında uyuyacaksın,
Şimdi ipekler üzerinde uyusan da.

Kimselerle birlikte olmamın yok ki bir yararı,
Mezara toprağın altına tek başına gidilecek.

Toprağın altında arkadaşların; karınca, sinek
Aç gözünü bak şimdiden görürüsün.

7
Bugün herhalde Bağdat Buhara’dır
Horasan emiri neredeyse zafer oradadır.

Sakî getir sun sen şarabı, çalgıcı çal sen de udu
İçeyim ben bugün şarabı, bugün eğlenme günümüz.

Şarabımız var, paramız var, lale yüzlü sevgili var
Gam yok, olsa da gam nasibi olsun düşman gönüllerinin.

8
Gökler insanoğlunun başı üzerinde yükseleliden beri,
Hiç kimse bilginin gizemine kayıtsız değildi.

Akıllı kişiler her zaman
Bilginin gizemini her dilde,

Derlediler ve bilgiye değer verdiler.
Bilgiyi taşlara bile işlediler.

Bilgi yürekte aydınlık saçan bir kandil,
Her şeyden öte teninde bir kalkan senin.

9
Erişti kutlu bahar güzel renkleriyle, güzel kokularıyla,
Yüz bin neşeyle, yüz bin alımlı bezekle

Ola ki yaşlı adam bu zamanda gençleşsin
Dünya yaşlılık çağından sonra gençliğe dönüversin

Baksana o ağıt yakan adam gibi ağlayan buluta,
Baksana o üzgün aşık gibi inleyen gök gürültüsüne.

Önceleri kar olan yerde şimdi çiçekler açtı,
Kuru bütün tohumlar yeşerdi.

Gülümser durur lale ekinin ortasında uzaktan,
Gelinin kınalı kıpkızıl parmağı gibi.

Bülbül şakıyıp durur söğüt dalından,
Sığırcık cevap verir ona servi ağacından.

Şimdi için şarabı ve şimdi mutlu yaşayın,
Şimdi sevgili alıyor nasibini sevgilinin kucağından.

10
Kurban edilmeli şarabın annesi,
Yakalanmalı ve zindana atılmalı yavrusu.

Çocuğunu ondan alamazsın,
Ezip önce onu çekmeden canını.

Ne var ki helal olmaz uzaklaştırmak
Küçücük çocuğu anne sütünden ve memeden.

Yemedikçe sütü tam yedi ay
Ordibehişt başından Aban sonuna dek.

O zaman belki hem din hem de adalet yoluyla
Çocuk daracık zindana, anne de kurbanlığa.

Çocuğunu hapse attığında,
Yedi gün yedi gece uyuşuk ve hayran kalır.

Ardından kendine gelip gerçeği görünce,
Başlar kaynamaya ve inler yanık gönlünden.

Tam olgunlaşınca, tam saflaşınca,
Kızıl yakuta, mercana dönüverir.

Koklarsan onu kırmızı gül sanırsın,
Ona kokusunu vermiş misk, amber ve sorgun söğüdü.

Gece yarısı kapısını açtığında;
Güneşin parıldadığını görürsün.

Billur içerisinde görsen sen onu, dersin:
“İmran oğlu Musa’nın elinde kızıl mücevher o.”

11
Muliyân ırmağının kokusu geliyor,
Sevgili yar aklıma geliyor.

Amuy ırmağının kumu ve yolunun çetinliği
Ayağımın altında ipek gibi geliyor.

Ceyhun’un suyu sevgilinin yüzünün coşkusundan,
Atımızın beline dek geliyor.

Ey Buhara mutlu ol, mutlu yaşa
Emir sana doğru mutlu geliyor.

Emir ay, Buhara gökyüzü,
Ay gökyüzüne doğru geliyor.

Emir servi, Buhara bahçe,
Servi bahçeye doğru geliyor.

Övgünün ve beğeninin yararı olur,
Hazineye zarar gelirse eğer.

12
Olmadan senin yüzün dünyayı yakan güneş olmasın
Sensiz dünyayı aydınlatan kandil de olmasın.

Vuslatınla senin benim gibi kötülük örneği kimse olmasın
Senin görmeyeceğim bir gün varsa o gün olmasın.

13
Duyunca adını sevincimden kıpırdar yüreğim
Bahtınla senin kutluluk kuşatır beni.

Senden başkasından söz edilince bir yerde
Binlerce gam kuşatır beni.

14
Aşkından senin ne sabır kaldı ne yürek
Görmeden senin yüzünü ne akıl kaldı ne yürek.

Bu bendeki gam, gam değil Kaf Dağı
Bu sendeki yürek sert taş olamaz ki yürek.

15
Gam evinde yerlere serilmiş sergi biziz
Göz yaşımızdan yüreğimize kor düşmüş olan biziz.

Cefa saçtığında dünya, sitemlere boğulmuş olan biziz
Bu feleğin elinde oyuncak olmuş olan biziz.

16
Ey kırmızı gülden rengini, kokusunu kapmış
Yanağından rengi, saçının ucundan kokuyu almış.

Yıkayınca yüzünü sen gül renkli olur bütün ırmak
Dağıtınca saçını sen, misk kokuları saçar her yer.

17
Kabe’den aldın kiliseye oturttun beni
Küfürde eşsiz benzersiz yaptın beni.

Dostun kapısında iki bin secde ettikten sonra
Ey aşk dinden nasıl uzaklaştırdın böyle beni?!

18
Öz nefsine geçiriyorsan sözünü adamsın,
Körü sağırı aşağılamıyorsan adamsın.

Düşmüşü tekmelemek değil adamlık,
Tutup kaldırırsan bir düşmüşü adamsın!

19
Verilenle yetin, adaletle yaşa
Girme zorluklar altına özgür yaşa.

Senden iyilere bakıp da üzülme
Senden kötülere bak, mutlu yaşa. 

20
Akıl çimenliğinde hazan olsan da
Aşk bahçesinin baharı sensin.

Aşkın peygamberisin, ancak
Güzelliğin tanrısı sensin.


Rûdekî Semerkandî 



İran’ın ilk büyük şairi ve Fars şiirinin mühendisi olarak kabul edilen Ebû Abdullâh Cafer b. Muhammed Rudekî, Avfî’ye göre IX. yüzyıl ortalarında Semerkand’ın Rudek kasabasına bağlı “Benuc” köyünde dünyaya geldi.

Gençliğinin ilk dönemlerinden itibaren hem şiirleri hem de musiki dalındaki yeteneğiyle ün kazandı. Uzun zamanlar Fars şiirinin en ünlü şairi oluşu ve bilge kişiliğiyle her zaman ön planda oldu.

Yaşadığı çağın tartışmasız en büyük şairi Rudekî Abdurrahman-i Camî’ye göre Maveraünnehirli, Devletşah’a göre ise “Rudek”lidir. Emîn Ahmed-i Razî; Rudekî’nin, Semerkand’ın “Rudek” kasabasından, dolayısıyla da Semerkandlı olduğunu kaydeder. Hulâsatu’l-eş’âr’a göre de Rudekî, Semerkandlıdır. Lutf Ali Beg Âzer ise onun Buharalı olduğunu belirtir.

Rıza Kulî Han Hidâyet, Rudekî’nin Nesef’e bağlı Rudek’te dünyaya geldiğini söyler. Ferheng-i Encümenârâ ise, Rudek’in Buhara’ya bağlı olduğunu kaydeder. Bu köy, Rûdek’in en büyük köylerinden olmasından “Benûc-i Rûdek” adıyla anılır. Yakût Hamevî, Mu’cemu’l-buldân’da bu köyden söz etmiş, Rudekî’nin burada dünyaya geldiğini belirtmiştir. Rudekî, değişik kaynaklarda bazen “Rudekî-yi Semerkandî” bazen de “Rudekî-yi Buharayî” diye
anılır.

Samanî döneminin en ünlü şairi Rudekî’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmez ancak H. III./ M. IX. yüzyıl ortalarında dünyaya gelmiş olması güçlü bir ihtimaldir. Adı, künyesi ve nisbesi, ilk şairler tezkiresi Lubâbu’l-elbâb’da: “Ebû Abdullâh Cafer Muhammed-i Rudekî”; Çehâr Makâle’de: “Ebû Abdullah Cafer b. Muhammed-i Rûdekî”, Bezmârâ’da, “Ebû Abdullah Muhammed-i Rudekî”; Meyhâne’de, “Ebû Abdullâh Muhammed Rudekî-yi Semerkandî”; Tezkiretü’ş-şuarâ’da, “Ebû’l-Hasan-i Rudekî”; Mecmau’l-Fusahâ’da, “Ebû Abdullah/Ebû’l-Hasan Cafer b. Muhammed Rudekî”; Hulâsatu’l-eş’âr’da, “Hekîm Ebu’l-Hasan Muhammed b. Abdullah-i Rudekî” şeklindedir.

Kaynaklarda “Muhammed”, “Cafer” ve “Abdullah” adlarına rastlanır. “Ebu’l-Hasan” ve “Ebu Abdullah” künyeleriyle de bilinir. Nizamî-yi Aruzî, Avfî ve Devletşâh gibi daha eski yazarlar ile birçok şair kendisini “Üstad” nitelemesiyle anarlarken daha yeni tezkirelerde “Hekîm” diye geçer. Lubâbu’l-elbâb ve Heft İklîm’deki kayıtlara göre Rudekî “Sultanu’ş-şuara: Şairlerin Kralı” diye de anılır.

Bazıları da Rudekî’yi “Mecdüddîn” lakabıyla anarlar. Ortaya çıkışlarıyla şiirin de artık yatağına girmiş olduğu Samanîler hanedanı döneminde sadece bir tek şairin, Rudekî’nin adı egemendi. Hayatının ilk dönemleri ve öğrenimi konusunda net bilgiler yoktur. Sekiz yaşında Kur’ân’ı bütünüyle ezberlemiş olduğu, iyi ve köklü bir öğrenim gördüğü, kıraat dersleri aldığı, aynı çağlarda şiir yazmaya başladığı kaynaklarda aktarılır.

Bazı kaynaklara göre çocukluğundan beri gözleri görmüyordu. Genç yaşlarında dikkate değer bilimsel ve edebi bir birikim elde etti. Aynı zamanda musiki dalında da önemli bir yetenek olan Rudekî, İran tarihinde musikinin öncüleri olarak kabul edilen ünlü ustalar Bârbed ve Nekisa’yı bile geride bırakacak bir musiki tekniği, bilgi ve birikimi elde etmişti. Şiirleri belagat ve fesahat örneği olan şairin klasik tezkirelerin ifadeleriyle, ne Araplar ve ne de Farslar arasında bir benzeri vardı.

Musikişinaslığının yanı sıra iyi bir icracı da olan, şiirlerinin birçoğu musiki eşliğinde okunan Rudekî’nin şiirdeki tarzı, kendisinden sonraki Fars şairlerinkinden farklıdır. Bu arada, Rudekî’nin Horasan tarzı övgü şiirinin temellerini attığı, daha sonraki çağlarda Unsurî, Muizzî ve Enverî’nin de bu tarzı devam ettirdiği unutulmamalıdır. Rudekî’nin kahramanlık şiirlerinin sadeliği de son derece dikkat çeker.

Rudekî konusunda önemli çalışmaları bulunan Abdulğanî Mirzayev ve Said Nefisî, Rudekî’nin gözlerindeki görmemenin gerekçesini, Samanî sarayında yaşanan bir ayaklanma ve şairin İsmailî akımının görüşlerine meyletmesi nedeniyle ayaklanmacılara bağlamaktadırlar. Bunun yanı sıra Avfî ve Camî, Rudekî’nin anadan doğma kör olduğunu kaydederler.

Kedkenî de Rudekî’nin şiirleri konusundaki araştırmaları sonucu du durumu onaylamaktadır. Ancak Rudekî hakkında bilgilere yer veren yazarlardan Semanî, Nizamî-yi Aruzî ve Târîh-i Sîstân’ın yazarı, böyle bir konuyu asla dile getirmezler. Firdevsî’nin Şahnâme’de Rudekî’den söz ederken kullandığı ifadelerinden şairin görme yetisinin olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak Rudekî’nin şiirlerinden onun bir zamanlar görme yetisine sahip olduğunu gösteren işaretler çıkarılmaktadır.

Bazı eserlerde de onun hayatının sonlarına doğru görme özelliğini kaybettiği önceden görme yetisi olduğu ancak erginlik çağlarında 18 ya da yaşlılık çağlarında bu özelliğini kaybettiği aktarılır. Bazılarınca, şiirlerindeki renklerle ilgili değerlendirmeleri ve nitelemeleri onun gödüğünün kanıtlarıdır.

Avfî bu konuda şunları dile getirir: “Rudekî’nin görme yetisi yoktu ancak basiretliydi. Beden gözleri kapalıydı ancak gönül gözleri alabildiğine keskin ve güçlüydü.” Onunla çağdaş olan Dakikî, Ebû Zuraa-yi Cürcanî ve Nâsır-i Hüsrev gibi şairlerin birtakım açıklamalarından, Rudekî’nin doğuştan görme yetisi olmadığı sonucuna varılmaktadır. Ebû Hayyân-i Tevhîdî ile Ebû Alî-yi Miskeveyh’in aralarında geçen bir konuşma ve Avfî’nin rivayeti de bu durumu onaylar. Ancak bizzat şairin dizelerine aktardığı ifadelerinde, onun bir ömür boyu görme yetisinden yoksun olduğunu, hayatının sürekli karanlıklar içerisinde geçtiğini gösteren kanıtlar yoktur. Renkler dünyası onun şiirlerinde bütün boyutlarıyla eksiksiz yer alırken, soğuk yaşlılık günlerini ısıtan gençlik çağlarının aşkları ve gönül maceralarının sıcak duyguları görmeyen birinden nasıl beklenebilir?

Öte yandan dizelerindeki teşbihler, tasvirler ve diğer değerlendirmeler de onun görebildiğini kanıtlayacak düzeyde güçlü ve eşsizdir. Rudekî’nin hayatı dört ayrı devrede ele alınabilir:

1. Rudekî’nin çocukluk çağı, Semerkand’ın Rudek kasabasına bağlı Benuc köyünde doğumundan, çoğu Semerkand’da geçen gençliğine kadarki dönemdir. Çocukluk yıllarında çağın geleneklerine uygun olarak hem Kur’ân’ı ezberlemiş ve hem de şiir söylemiştir. Yine aynı yıllarda, daha sonraları sarayda işine çok yaramış olan musikiye de ilgi duymuş, bu konuda da önemli birikim edinmiş, yeteneklerini sergilemiştir.

2. Hayatının ikinci dönemi Buhara’ya göç etmesiyle başlar. Söz konusu göçün gerçek gerekçesi bilinmez. Ancak öylesine bir yeteneğin hem ad, şan ve şöhret ve hem de iyi bir iş bulmak için o şehre gitmiş olması muhtemeldir. Bazı araştırmacılara göre, Rudekî’nin Buhara’ya gidiş amacı, başkentte yoğun faaliyetlerde bulunan edebi ve bilimsel akımların hareketlerine katılmaktı. Övgü şiirlerinin yanında kahramanlık anlatılarına yer vermeyen ulusal destanlar yazması da bu kanıyı onaylamaktadır.

O çağlardaki etkin ekol taraftarları şairlerin özellikle de emirlerin yanında bulunarak İran diliyle kültürünü koruma ve geliştirip yaygınlaştırma konusuna olan ilgileri dalga dalga yayılıyordu. Bu dönem Samanî emiri Nasr b. Ahmed (salt. 301-331/914-943) yönetiminin ilk yıllarına ya da biraz sonrasına kadar sürer. Ondan önce yönetime gelen İsmail ile Ahmed b. İsmail dönemlerinde de çoğunluğun görüşüne göre Rudekî yine saray yakınında bulunmakta, saraya çok fazla girememekte, ancak ünlü vezir Belamî onu himaye etmektedir.

3. Onun, Nasr b. Ahmed sarayına girişini de yine Belamî sağlamıştır. Nasr b. Ahmed’in sarayına girmesiyle hayatının üçüncü dönemi başlar. Bu dönem şairin çok önemli rüyaları ve hayallerinin gerçekleştiği devredir. Hayatının sonraki dönemlerinde bu devreyi özlemle anar durur.

4. Hayatının dördüncü ve son dönemi sarayda gerçekleşen bir ayaklanmayla başlar. Güçlü bir ihtimalle ayaklanmacılar, sarayda hükümdarın ya da başkalarının İsmailî akımına eğilim göstermesine karşı olanlardı. Emir Nasr, veziri Belamî ve sarayın birçok önde gelen kişiliği ile ünlü şair Rudekî, İsmailiyye inanışına eğilimli kişilerdi. Ayaklanmanın gerçekleştiği 326/938 yılında Belamî birdenbire görevinden alındı. Emir Nasr, bilinmeyen bir gerekçe ve şekilde bir köşeye çekildi. Rudekî de saraydan kovuldu, ardından da doğduğu köy Benuc’a geri döndü.

Şiirlerinden de anlaşıldığı gibi uzun bir hayat yaşamış ve yaşlılıktan dolayı dişleri dökülmüştür. Gençlik günlerini, o çağlardaki güçlülüğü ve mal varlığını dizelerinde hep özlemle anmaktadır. Gençlik dönemi Buhara sarayında eğlence, mutluluk ve bolluklar içerisinde, kara gözlü güzellerle aşk ve musiki meclislerinde geçen şairin yaşlılık çağları, tam tersine sakıntılarla geçmiştir. Bahtının ters dönmesi yüzünden hayatının sonlarında sıkıntılar ve zorluklar bir türlü yakasını bırakmamış, ünlü şekvaiyye kasidesini de o günlerde kaleme almıştır:

مرا بسود و فرو ریخت هر چه دندان بود
نبود دندان، لا بل چراغ تابان بود
سپید سیم زده بود و در و مرجان بود
ستارۀ سحری بود و قطرۀ باران بود

Eridi ve döküldü bütün dişlerim
Diş değildi onlar ışıldayan lambaydı
Gümüş beyazıydı, inciydi, mercandı
Seher yıldızıydı, yağmur damlasıydı

Şiirlerinde son günlerinde yaşadığı sıkıntıları ve eski mutlu günlerine özlemini şöyle dillendirir:

بسا که مست در این خانه بودم وشادان
چنان که جاه من افزون بد از امیر و ملوک
کنون همانم و خانه همان و شهر همان
مرا نگویی کز چه شده‌ست شادی سوک؟

Bu sarayda nice günler sarhoş ve mutlu yaşadım
Emirden de krallardan da üstündü makamım
Şimdi de aynıyım, ev de aynı, şehir de aynı
Bana “Neden mutluluk yasa dönüştü” demezsin?

Yine divanındaki şu dizeler onun hayatının son demlerinde yaşlılığı, gözlerinin görmemesi ve eskiye özlemini dile getirmektedir. Her halükârda son günlerinde, mutlu günlerinin artık geride kalmış olduğu ve bahtının tersine çevrildiği açıkça anlaşılmaktadır:

شد آن زمانه که شعرش همه جهان بنوشت
شد آن زمانه که او شاعر خراسان بود
که را بزرگی و نعمت ز این و آن بودی
مرا بزرگی و نعمت ز آل سامان بود

Şiirini bütün evrenin yazdığı devran geçti
Onun Horasan şairi olduğu zaman geçti
Birileri için ululuk ve nimet şundandı, bundandı
Benim ululuk ve varlığım Samanoğullarındandı.

Şairin ilginç maceralarla dopdolu olan hayatı, Rudek’in uzak bir köyünde başlayıp inişli yokuşlu bir seyir izleyerek aynı köyde sona ermiştir. Dikkat çekici bir gelişme de bu büyük söz ustasının öldüğü yıl (329/940) aynı bölgenin bir diğer köşesinde İran ulusal destanını yazacak olan Firdevsî’nin dünyaya gelmiş olmasıdır.

Şiirlerindeki birtakım dizelerinden anlaşıldığı kadarıyla, şair orta yaşlarından sonra evlenmiş ve çocuk sahibi olmuştur. Dizelerinde yaşlılık dönemlerinde artık ne hanımının ve ne de çocuklarının bulunmadığından söz eder. Bütün bu kaybettiklerini özlemle anar.

Suzenî-yi Semerkandî ve Edîb Sâbir gibi şairlerin bazı şiirlerinden Rudekî’nin “Ayyâr” adında bir sevgilisi olduğu anlaşılmaktadır. Said Nefisî; “Ayyâr’ın, Rudekî’nin satın almış olduğu bir gulam olduğunu, onu alırken de borçlandığı ve Belamî’nin onun borcunu ödediğini” belirtir. Rudekî’nin divanında da bu konuyu hatırlatan işaretler bulunmaktadır.

Samanîler döneminde bu hanedanın en büyük emirlerinden biri olan Nasr b. Ahmed’in nedimleri arasında yer alan ve döneminin en ünlü şairi olan Rudekî bazılarınca, musiki biliminde birikimli, aynı zamanda “rud/berbat” adlı enstrümanı en iyi çalan kişilerden biri olması nedeniyle “Rudekî” mahlasıyla anılmıştır. Bazı araştırmacılara göre de onun bu mahlasla anılmasının gerekçesi, Buhara’ya bağlı “Rûdek” adlı kasabada doğup büyümüş olmasıdır. Çok üstün bir edebiyat ve musiki zevkine sahip Rudekî, şiiriyle Fars şairlerinin en ön sırasında yer almıştır. Ancak “rud”u iyi çaldığı için bu mahlasla anıldığı doğru kabul edilemez. Çünkü iyi rud çalmasından dolayı böyle bir mahlas verilse “rudî” diye verilirdi.

Kaldı ki “rudî” de Farsça kurallarına göre doğru değildir. Çaldığı enstrümandan dolayı “Rudekî” değil doğru olarak “rudsâz”, “rudzen” ya da “rudnevâz” mahlası verilmeliydi. Şair, mahlası “Rudekî”yi günümüze gelmiş şiirlerinde sekiz yerde kullanmaktadır.

Rudekî, Emir Nasr’a, saray görevlilerine ve bürokratlara çok yakın oluşu ve onlardan aldığı hediyelerle önemli ölçüde servet biriktirmişti. Nasr b. Ahmed ile Herat’tan Buhara’ya giderken mal varlığını dört yüz deve taşımaktaydı. Bazı şairlerin aktardıkları bilgiler de bu durumu onaylamakta, ayrıca kendisi de aldığı hediyelerin miktarlarını dizelerinde yer yer aktarmaktadır.

Avfî’nin kayıtlarına göre iki yüz kölesi ve dört yüz deve onun mal varlığını taşırdı. Ondan sonra hiçbir şaire böyle bir servet nasip olmamış, hiçbir şairin bahtı böylesine açık olmamıştır. Elbette hayatının tamamında bu serveti ve mal varlığını koruyamadı. Yaşlılık dönemlerinde ailesinin geçimini sağlamada bile sıkıntı çekecek kadar çok yoksullaştı.

Elbette mal varlığı konusundaki bu rivayetlerin önemli bir kısmı çok abartılıdır. Ancak önemli miktarda servet sahibi olduğu kaynaklar ve çağdaşlarının da onaylamalarıyla gerçektir. Tahirîler ve Saffarîler dönemlerinde Hanzala-yi Badğisî, Firûz-i Meşrıkî ve Ebû Suleyk-i Gurganî gibi şairler Fars şiirinin ilk dönemlerinin önemli şairleri olarak bilinirlerken, Samanoğulları döneminde söz sancağı daha yücelere erişti. Bu dönemin en büyük öncü şairi Rudekî’ydi. Tertib edildiği şekliyle günümüze ulaşmasa da, Fars şairlerinden divanı olan ilk kişi Rudekî’dir.

Rudekî’nin ölüm tarihi olarak Hidâyet’in 304/917 40 yılını vermesi yanlış olmalıdır. Çünkü şair 325/937 yılında ölen Şehîd-i Belhî’nin ardından mersiye yazmıştır. Semanî, Rudekî’nin dünyaya gelmiş olduğu Benuc’ta 329/941 yılında öldüğünü aktarır.

2. İNANÇLARI VE DÜŞÜNCELERI

Rudekî şiirlerinde, bilgece düşüncelerini ve öğütleri de yoğun olarak işlemiştir. Günümüze kadar gelmiş şiirlerinden onun bu konuda ne denli yetenekli olduğu anlaşılmaktadır. Fars şairleri arasında öne çıktığı önemli konulardan biri de budur. V./XI. yüzyılın bilge şairi Nasır-i Hüsrev bir kasidesinde onunla ilgili kaleme aldığı dizelerinde onun bir “hüccet” olduğunu ve sözlerinin öğütlerle dolu olduğunu belirtir.

Rudekî’nin, İsmailî akımına eğilimli olduğu da bazı kaynaklarda aktarılır. Bu konu Nizamülmülk’ün Siyasetnâme’deki kayıtları ile de örtüşmektedir. Ona göre Rudekî’nin velinimeti Nasr b. Ahmed de İsmailîlere yakın ilgi duymaktadır.

Mes'ut Bir Tesadüf'e İkinci Mektup

Ayrılığı bir sözcük gibi andığın her an, geleceği bilme yeteneğimi elimden alıyorsun. Dönebileceğim bir kapı yoksa, gitmeyi öğrenmeliyim.

Rüzgârın ne güzel bir şey olduğunu anlatacaktım daha. Ortak harflerimizi daha iyi vurgulayarak bak bu “waran” (yağmur) bu da “roc” (güneş) diyecektim. Dağlarımızdan taşıyıp getirdiğin kekik kokusunu arayacaktım saçlarında. Kendimden bu kadar bahsetmeyecektim.

Kütüphanelere kırık bir eğriyle daldığım her saat, birtakım sakallı adamların ömrüne ekleniyor. İktisadiyat ilminin acayip sayıları ve mesela Spencer’a ne gerek varsa! Ama bende beni yok sayan kılıksız hocaların müstehzi sözleri kırıyor beni. Belki sen olmasan bu kadar alıngan olmazdım. Belki her şeyi ve bu dili bu kadar hırsla öğrenmezdim, ki Türkçe bir Kürt için düşünme ve yaratma dili değil, polis, asker ve mahkemeye ifade verme dilidir.

Seninle geçen her akşamın saçları var, neden inkâr edeyim ki şimdi? Daha güçlü, daha mesafeli mi olmalıyım? Yüzüme bir yolculuk anısı yakıştırıp başının üstünden uzaklara mı bakmalıyım? Anlıyorum, herkesin bir kalbi var elbet senin de. Haftada yedi gün, senede dört mevsim vardır, kabul ediyorum. Dünya diye bir yer var, dağ gölleri var, huzursuz yamaçlar var. Ama seninle kanıtlanan bir varlık isem, ısrarcı değilse de, kederli olmakta haklıyım.

Birinin balkonunda uzun uzun durmasını ciddiye almalısın. Evlere sığmayan her bir kişinin sözcükleri yayvandır. Başaklarla akraba olan dizlerimin bu devletlû şehirde ağrıması da bundan. Sığınmak için değil, sığmak için sana muhtacım. Soğuk ve gerçek sözcüklerinin bu kalbe bir çevirisi yok.

Gitmeliyim demek. Bir zerdalinin dalından kopması gibi çığlık çığlığa. Ama sesimi yankılayan bir vadi yoksa, bir sesim yok demektir. O halde ölgün harflerle gitmeliyim. O halde, artık sana değil, kendime seslenmeliyim:

Sen ki yoksun aşkın levhasında. Patikalara benzeyen sokaklara döktüğün yüzünde kıraç bir tarlanın teni var. Hatırla bir gecede bir geceyi özlediğini, bir ceylanın bir pınara indiğini. Suç yok turnaların güneye bakmasında. Ellerini ıslatan nehirlere müteşekkir olmalısın. Bilmeli, hatta öğrenmelisin ki hayat, iri laflara gelmez. Onun hakkında, sakın ha, bir şey söyleme.

Her aşk büyütür seni, hele bu ilk aşkınsa. Daha iyi anlarsın bulutların ovaya dağılan dilini. Bir güvercinle göz göze gelirsin bir vakit, o ana ikindi diyecekler, karşı çıkmamalısın. Bir sokak köpeği anlayacak seni, dizlerindeki başakların uykusunu bölecek “beni de sev” diyerek. Keder, bilmenin ilmidir, “keder ilmi” diyecek biri, anlayacaksın.

Bu gövdeyi attığın bir kuyudur aşk, ki sen Yusuf değilsindir hiç, hatta kurtsun. O gömleği kanına banacaklar. İyidir bu Yusuf olmaktan. Kusur, güzelliğin kendisidir. Öğreneceksin.

İzin verme hiçbir şey avutmasın seni. Kurusun ucuz şarapların masalardaki izi. Duyulsun sabaha yürüyen karıncaların telaşı. Her renk bir sözcük diye bilinsin. Kendini kuytulara çekip yarasını şevkle yalayan vahşi bir havyan gibi acele etmeden iyileş. Aşk senin emeğindir.

Döneceğin bir kapı yoksa gitmeyi öğrenmelisin. Gittiğin yol sana çıkacaktır!


DEM
Mutlu bir batık gibi dibinde yaşıyorum onun
Yalnızlığım onun hazinesi, o bilmese de!

Selim Temo

13 Ocak 2022

Divan Şiirinde Hande

"Onun sesini işiten Süleyman tebessüm ederek: 
“Ya Rabbî, dedi, beni nefsime öyle hâkim kıl ki gerek bana, 
gerek ebeveynime ihsan ettiğin nimetlere şükredeyim, 
Seni razı edecek güzel ve makbul işler yapabileyim. 
Bir de lütfedip beni hayırlı kulların arasına dahil eyle! ”"

(Neml Sûresi 19. Ayet)



Nûrun dökülür, sahil erir, karşıki yerler
Bir hâb-ı münevverde hep eşkâlini gizler;
Sîmîn dumanlarda ölür ruh-ı menâzır,
Bir ra’şe-i zerrin ta karşıda yer yer
Mahmur ışıklar yüzer esrar üzerinde
Yorgun sular üstünde kanar bir şeb-i hande..

Ahmet Hâşim


İşte Nesrin daha bir gonce-i nev-hande iken
Geçti, makhûr-ı kazâ, hep bu dikenliklerden.

Tevfik Fikret


Kadın nedir?… O münevver menekşedir ki uçar,
Samîm-i hüsn-ı bahârında hande-i âfâk,
Çiçek nedir?… O da bir aşk-ı mütebessimdir ki
Şemîm-i rûh-ı behîminde bir kadınlık var!..
...
Kadın, semâ; o da bir nuhbe-î tesellîdir,
Kadın, çiçek, o da bir hande-î nihânidir;
Bu iki rûh-ı nefîsin meâli sevdâdır!..

Ahmet Hâşim


Çehrenden akan hüzn-i ziyâ, hüzn-i müebbed.
Her rûha döker giryeli bir hasret ü gurbet,
Bir hasret ü gurbet ki bütün geçmişe âid:

Günlerle ölen hâtıralar... her şeyi râkid.
Her bir şeyi pür hande yapan mâzî-yi mes’ûd...

Ahmet Hâşim


Güldün; şeb-i şi’rimde bütün şi’r ü emeller
Pür-hande, pür-aheng ü pür-âvâz döküldü;
Mehtâb ü ziyâ, fecr ü şafak, nûr döküldü
Reyyân-ı emel, mest-i hafâ... şûh u münevver...

Güldün; şafak-ı şi’rime altınlı ziyâlar
Bir ufk-ı ezelden gülerek şimdi saçıldı;
Güldün güzelim, rûhuma handân ü müzehher
Gül-hande-i tâbân-ı lebin şimdi saçıldı...

Güldün; gülerek, güldü bütün şi’r ü hayâlim
Güldükçe, hayâtım gülecek hep ebediyyen
Hüznüm yine senden bana, mâtem yine senden!

Her lem’a-i aşkın bana her nûra bedeldir
Her hande-i nûrun bana bir şi’r-i emeldir;
Bir şi’r-i emelsin bana ey şi’r-i hayâlim!...

Ahmet Hâşim


Hande-rûluk eser-i rahmetdir
Türş-rûluk sebeb-i nefretdir

(Güler yüzlülük Allahın bir hediyesiyken ekşi suratlılık herkese nefret verir.)

Nâbî


Gonçenin gitti başı araya bir hande ile
Var kıyâs eyle bu gülşende dem-â-dem güleni…

(Goncanın başı bir gülüşüyle boşa gitti- kesildi- var sen düşün gül bahçesinde her zaman gülenlerin halini.)

Nevres-i Kadîm


Hande-i zlri gibi şa'şa'a-ı subh-ı ümid
Çeşm-i habldesi şfır-etgen-i hab geldi bafia

(Alttan alta gülüşlerini, umut sabahının ışığı; uykulu gözlerini, karmaşa çıkarmaya hazır fitne gibi algıladım.)

Esrar Dede



Nedür bu handeler bu işveler bu nâz u istiğnâ
Nedür bu cilveler bu şîveler bu kâmet-i bâlâ

Nedür bu pîç pîç ü çîn çîn ü hâm-be-hâm kâkül
Nedür bu turralar bu halka halka zülf-i müşg-âsâ

Nedür bu ârız u hadd ü nedür bu çeşm ü ebrûlar
Nedür bu hâl-i Hindûlar nedür bu habbetü's-sevdâ

Miyânun rişte-i cân mı gümiş âyine mi sînen
Binâgûşunla mengûşun gül ile jâledür gûyâ

Vefâ ummaz cefâdan yüz çevürmez Bâki âşıkdur
Niyâz itmek ana cânâ yaraşur sana istiğnâ

Bâkî


Cûş-ı mey şeydâsıdır keyfiyyet-i güftârımın
Hande-i gül mestidir peymâne-i ser-şârımın

Neşve-i mey dâmen-i destimde bir ser-çeşmedir
Câm-ı Cem bir lâle-i hod-rûsudur kûhsârımın

Vasf-ı kaddinle kıyâmetler kopardım şöyle kim
Mihr-i mahşer şemse-i dîvânıdır eş‘ârımın

Bü'l-aceb kâşâne-i nûrum ki tâb-ı âftâb
Mevce-i deryâ-fürûğ-ı tâbıdır dîvârımın

Vasf eden subh-ı bahârın safvet-i tab‘ın Nedîm
Görmemişdir cûşiş-i feyzin dil-i bîdârımın

Nedîm



Bezmimiz rûyun ile reşk-i gülistân olsun
Handelerle leb-i la'lin şeker-feşân olsun
İ'tizâr etme Nedîmâ sana kurbân olsun
Gel benim kaşı hilâlim bize bir ıyd edelim

Nedîm


Bir pür nemek kirişmesi bir tatlı handesi
Bir şekkerin tekellümü bir hoş edâsı var

Nedîm



Gülü iltifâtı edüp hande-rûy
Bahârâna ahlâkı bahş etdi bûy

Nedîm


Düşme cânâ dillere sırr-ı dehânın fâş edüp
Gonca-yı la‘lin açılmasın gül-handeye

(Gülleri memduhun iltifatı açtırırken, ahlakı da baharlara koku verir.)

Lebin ki nâz ile bir hande eylemişdi henüz
Onun çemende girîbân-ı gül derîdesidir

Rindden râh-ı mahabbetde girân-bârcadur
‘Âşıkda kor mı tâkat ol hande-rûlıcuklar

Nevbahâr-ı gamına bülbülüz ol gonce-femün
Ararız hande-i dîrineyi giryân olarak

(O gonca ağızlının gam bahârına bülbülüz; eski gülüşü ağlayarak ararız.)

Sabr ü tâkatsiz çıkup bir gül dahi peydâ eder
Hande sığmaz goncenin zirâ leb-i handanına

Nedîm



Oldı sermâye-i hayret bana bîm-i ümmîd
Bilmem eyleyecek girye midür hande midür

(Ümit korkusu bana hayret sermayesi oldu. Gülmek mi, ağlamak mı gerek bilmem.)

Nâbi


Hande-i gonca temâşâ-yı nihâlindendir
Tâbiş-i şu‘le gül-i berk-i cemâlindendir

Nedîm



Ol hande-i şîrîn leb-i handâna virilmiş
Bu girye vü zârî dil-i nâlâna virilmiş

Enderunlu Hasan Yâver


Handeye ol dehen-i tengde çün yok imkân
Bir tebessüm de mi mümkin degül ey gonce-dehân

Şeyhülislam Yahyâ


Her ne denlü olsa güllerle gülistân hande-rû
Eylemez ârif gül-i sûrî safâsın ârzû
Ehl-i dil olmaz na’îm-i reng ü bûdan hisse-cû
Gâhi ammâ lutf-ı cüz’îden olunsa güft ü gû
Ârife bir gül yeter dirler meseldür gerçi bû
Bulmadum ben o güli gezdüm bu bâgı sû-be-sû

Cevrî


Âşık belâya kâyil bülbül legâna mâ’il
Olmuş naşîb hande her kebk-i kühsâra

Hayâli Bey


Aglasam bülbül gibi kūyuñda tañ mı zār zār 
Bu benüm efġānuma gül gibi sende ḫande var 

Muhibbî


Söz deminde òande-i laèlüñ ki bir gül-destedür
Gûyiyâ bir âl nâzük rişte ile bestedür 

(Konuştuğun zaman bir gül destesi gibi
olan dudağının gülüşü, adeta kırmızı ince bir iple bağlanmış gibidir)

Üsküplü İshâk Çelebi


Kût-ı cânım idi takbîl şeker-hande şifâh
İmtizâcıyla gelip sîneye sad-ruhb ü refâh

Diyarbakırlı Lebîb


Söz deminde òande-i laèlüñ ki bir gül-destedür
Gûyiyâ bir âl nâzük rişte ile bestedür

(Sevgilinin gülüşü âşık için gül bahçesidir. Âşık la’l cevherinden meydana gelen gülüşe
hasrettir.)

Üsküplü İshak Çelebi



Mecnūn gibi Rāif’i śaĥrāya düşür de
Eyle yüzüne ħande ne derlerse desinler

Raif Bey


Âşık-ı şûrîdesin gah öldürüp geh dirgüren
Gamze-i düzdîdesiyle hande-i pinhanıdır

(Aklı başından gitmiş âşığını kah öldürüp kah dirilten sevgilinin hırsız gamzesi ile gizli gülüşleridir.)

Ahmed Paşa



Oldu ser-mâye-i hayret bana bîm ü ümmîd
Bilemem eyleyecek girye midir hande midir

Nâbi


Yadında mı doğduğun zamanlar?
Sen ağlar idin gülerdi âlem;
Bir öyle ömür geçir ki olsun
Mevtin sana hande halka matem.

Sa’dî-i Şîrâzî



Rakîb-i hâr ile n’içün açılup gül gibi her dem
Güzellik gülşeni içre idersin hâlüme hande 

(Âşık, gül gibi güzel olan sevgilinin diken karakterinde olan rakiple birlikte olup kendine gülmesine şaşırmaktadır.)

Adlî


Eder îcâd-ı harf u savt mevce-i hande-i gülden
Anı zîr-i lebinde 'aşıka düşnâm içün saklar

Nedîm


Hazȃn itdükçe gȃret leşker-i ezhȃr-ı gülzȃrı
İder nakş-i bürȋde şeh-nişȋn-i cȃmdan hande

(Hazan, gül bahçesindeki çiçekten askerleri yağmaladıkça, nakışı olmayan kadehten/
camdan/ balkondan (bakarak) güler.)

Nȃbȋ


Şîvesi nâzı edâsı handesi pek bî-bedel 
Gerdeni püskürme benli gözleri gâyet güzel 

Nedîm


Eder îcâd-ı harf u savt mevce-i hande-i gülden 
Anı zîr-i lebinde âşıka düşnâm içün saklar

Nedîm


Senden evvel eğer ölürsem ben
Gâhü bigâh aç bu defteri sen
Bak şu nazmi şikesti besteye kim
Bana bir hande yollasın senden!
Şu kitabı hazinü piirhunu
Aç da gör kalbi nâle meşhunu
Semti resinde titresin ruhum
Sen okurken bu şi’ri mahzunu.

Cenab Şehabeddin



Serv eder ders-i hırâm ol kâmet-i nâzendesin 
Meşk eder kû kûy-ı kumrî kâh kâh-ı handesin 

Nedîm


Ey fecr-i hande-zâd-ı hayât, işte herkesin 
Enzârı sende; sen ki hayâtın ümidisin, 
Alnında bir sitâre-i nev, yok, bir âftâb, 
Sönsün mûebbeden. 

Tevfik Fikret


Bütün bizimçündür
Ne varsa aşk ile bidar-ı ra'şe, ya naim,
Ne varsa aid olan leyl-i hande-me'nusa,
Sana aid lebimdeki buse,
Lebinin surh-ı bizevali benim.

Ahmet Haşim


Gönül ki hande yüzünden yaşar hayâta güler
Hayâta hande eden rind kâinâta güler

Muallim Naci


Tîğ-i gam yaralarından ana dil kan ağlar
Ol şeker-hande ile yaramıza tuz urur

(Gönül, gam kılıcının yaralarından sevgiliye kan ağlamakta; o ise şeker çiğneyerek(gülerek), yaramıza tuz basmaktadır.)

Hayretî


Şöyle gülşen pür-tarab kim gûşlar fark eylemez
Kahkahâ-yı hande-i gülden nevâ-yı bülbüli

Nedîm


Arz-ı mihrinden rakibin hande el verdi bana 
Dildeki suz-ı gam-ı pinhanı andım ağladım

Himmet-i hubanı gördüm zikr eder erbab-ı aşk 
Sevdiğimden gördüğüm ihsanı andım ağladım

Ruhiya gülşende gördüm gülden ağlar andelip 
Ben heman ol gonce-i handanı andım ağladım

Bağdatlı Ruhi


Gehî gamzenle bîmâr olana handenle tîmâr it
Yazıkdur kullara kıyma igende hey güzel hânum

Âşık Çelebi


Rûyuna ‘azm itmiş iken kaldı zülfünde gönül
Ka’beye ‘azm itdi oldı kâfiristânda esîr

Bîm-i hecrün ‘ıyd-ı vaslun ‘Âşıka havf u recâ
Handen ile gamzen olmışdur Beşîr ile Nezîr

Âşık Çelebi


Mailiz bir güle Nabî ki tebessüm etse
Handeden gonce-i handanı peşiman buluruz

Nabî


Gül vaslı ganîmetdir
Bülbül sana ni'metdir
Bil kadr-i dem-i vaslı
Güller gibi ol hande

Hasan Sezâî


Her zerrenün çü behresi var âfitâbdan
Arzun nasîbi cür’a-i câm-ı şarâbdan

Bâd oldı zinde nefh-i dem-i nev-bahârla
Hâk itdi hande reşha-i feyz-i sehâbdan

Âşık Çelebi


Sûru baʿzın baʿza mâtem-hîz olur ebrin görün
Hande-i berk eyler efzun dîde-i giryânını

Nakd-i ümmîd ile pürdür ceyb-i subh ey dil hemân
Vâm-hâh-ı âhın elden koyma sen dâmânını

Seyr eder eşk-i gül-âbı hande-i gül-goncada
Âkıbet-bîn eyleyenler dîde-i irfânını

Nedîm


Açan hüviyyetden kapu 
Zevk ile olmuş hande-rû 
Zâhir olur izmâr-ı Hû 
İzhâr-ı zikru'llâh ile 

Hüdâyî 


Oldu sermaye-i hayret bana bîm ü ümid
Bilmem eyliyecek girye midir hande midir

Nâbi


Gördükçe bendeni bu şeker-handeler nedir
Bildin mi tûti-i şeker-istânın olduğum

Nedîm


Ben yanup aglarım ol handeler eyler turmaz 
Eşk-i çeşmimle kızıl kana boyandırdı beni 

Yine dek ile ümîde düşürüp Leylâ'yı 
O yalan sözlerine kâfir inandırdı beni

Leylâ Hanım


Tengtir gâyet ile ol büt-i şûhun deheni
Hande yol açmasa andan çıkamazdı sühen

Nefî


Hey nesin sen ki duyup handeni kûhsârda kebk
Katı âvâz ile tahsîn okur üstâdın içün

Çokdan ey kilk-i Nedîmâ niçün oldun hâmûş
Bizi hasretde kodun nazm-ı nev-îcâdın içün

Nedîm


Reftâr-ı germi hande-i nerm ile kıl ki tâ
Ömrüm geçe ferahla geçer çün şitâb ile

Nefî


Hande-i gonca temâşâ-yı nihâlindendir
Tâbiş-i şuʿle gül-i berk-i cemâlindendir

Nedîm


Düşme cânâ dillere sırr-ı dehânın fâş edüp
Gonca-yı laʿlin açılmasın gül-handeye

Nedîm


Serv eder ders-i hırâm ol kâmet-i nâzendesin
Meşk eder kû kûy-ı kumrî kâh kâh-ı handesin

Nedîm


Hüner ehli zamânede gülmez 
Âkil itmez ‘ abes yire hande 

Bâki


Tebessüm-i amelîye inanmazız Nabî
Sada-yi hande-i bîihtiyarı biz bilürüz

Nabî


Senüñ yañaguña gül didiler bu-y-ıdı sebeb 
Ki düşdi hande gül oldı vü şâœumân bülbül 

Ahmedî


Sevdiğim câm-ı meye hâcet nedir laʿl-i lebin
Bir şeker-handeyle mest-i bî-mecâl eyler beni

Nedîm


Bu denli gussalar gamlar içinde handemün sırrın  
Gubâr-ı hattun esrârıyla hayrân olmayan bilmez 

Şeyhül İslâm Yahya


Gehî itse tebessüm gonceveş geh gül gibi hande
Güzel yâr-i güzînüm gibi şûh u şîvekâr olsa

Şeyhül İslâm Yahya


Gehî eyler tebessüm bülbüle gâhî ider hande
Çemende gonce bir mahbûb-ı şûh-ı şîvekâr oldı

Şeyhül İslâm Yahya


Garîb girye ile eylerem mu'âmeleyi
Nedîm-i hande ile gâh-gâhdur kârum 

Nedîm


Ben ki zahm-ı tîg-i çeşmünden serâpâ handeyem
Derde sabrum gıbta- fermâ-yı dil-i Eyyûb'dur

(Şair kendi sabrı ile Eyüp Peygamberin sabrını kıyaslar ve  kendisinin sevgilinin gözünün kılıç yarasından baştan ayağa gülüş olduğunu, derde sabredişinin ise Hz.Eyüp'ün gönlünün kıskançlık emri olduğunu ifade eder.)

Fehîm-i Kadîm


Berg-i gül-i tebessümin gülbün-i la‟li itdi cem„ 
Gonca-misâl tâ ide bir gül-i hande sâhte

Fehîm-i Kadîm


Divâneyüz amma feleke hande-zenânuz 
Müstehzî-i sâhib-hıred-i bîhûde-pendüz

Fehîm-i Kadîm


Hep ettiği cefâyı unutturdu ol perî
Bir nîm hande bir nigeh-i iltifât ile

(Hep ettiği cefayı unutturdu o peri,
Bir yarım gülüş, gönül alıcı bir bakışla.)

Nâbî


Bâis-i hande olur setre çalışmak aşkı
Vaz’-ı kufl etme gibi türbe-i Nasreddin’e

(Güldürür gizlemeye çalışmak aşkı,
Kilit asmak gibi Hoca’nın türbesine.)

Şeyhülislam Atâ


Yüzüme güldü felek handesine aldandım
Âh ol hande bükâ üzre bükâdır şimdi

(Yüzüme güldü felek, gülüşüne aldandım,
Ah o gülüş, ağlayış üstüne ağlayıştır şimdi.)

Fâzıl


Goncenin gitti başı areye bir hande ile
Var kıyas eyle bu gül-şende dem-â-dem güleni

(Goncanın gitti başı araya bir gülüşle,
Var kıyas eyle bu gülşende hep güleni.)

Nevres-i Kadîm


Bir öyle ömür geçir ki olsun
Mevtin sana hande halka mâtem

(Öyle bir ömür geçir ki olsun,
Ölümün sana gülüş, halka yas.)

Muallim Cûdî


Cevheri handemizin girye-i bed-bahtândır
Bu sebepten dolayı çok gülemez merd-i hakîm

(Gülmemiz kara bahtlıların gözyaşlarındandır,
Bu sebepten dolayı çok gülemez bilge kişiler.)

Ferid Kam


Andelîb âh edip ağlar gül âna hande eder
Böyle gelmiştir ezelden bu cihân böyle gider

(Bülbül inleyip ağlar, gül ona güler,
Böyle gelmiştir ezelden, bu dünya böyle gider.)

Behiştî


Gönül ki hande yüzünden yaşar hayâta güler
Hayâta hande eden rind kâ’inâta güler

(Gönül ki gülüşten yaşar, hayata güler,
Hayata gülen rint, evrene güler.)

Muallim Nâcî


Hande eyler âlemin evzâ-ı nâ-hem-vârına
Güldüğü ehl-i cünûn sanmanız bî-hûdedir

(Gülerler insanların çarpıklarına,
Gülüşü mecnunların sanmayın boşunadır.)

Fâizî


Oldu sermâye-i hayret bana bîm ü ümmîd
Bilemem eyleyecek girye midir hande midir

(Korku ve umuttan şaşkınlık içindeyim,
Bilemiyorum ağlamalı mı, gülmeli miyim?)

Nâbî


Ehl-i mâtem giryede küttâb-ı kısmet handede
Cân-sitânın verdiği ma’cûn dü hâsiyyetlidir

(Yaslılar ağlar, mirası paylaştıranlar güler,
Ölüm meleğinin verdiği ilaç iki yönlüdür.)

Nâbî


Fikr et ey dil ki doğduğun vaktin
Halk handân idi ve sen giryân

Ana sa‘y et ki öldüğün vaktin
Halk giryân ola ve sen handân

?


Ne seher-pâre-i san’at ki ezelden mahmûr
Leb-i deryâda uçan bir ebedî hande-i nûr

Mehmet Akif Ersoy


Ey hâtırasıyle kaldığım yâr,
Artık aramızda bir cihan var!
Sen gökte safâ-güzîn-i dîdâr,
Ben yerde azâb içinde bîzâr!
Gûşumda bütün terâne şîven!

Şîven demi nây-i nağme-kârın,
Şîven cereyânı cûybârın ,
Şîven sesi bâd-ı bî-karârın,
Şîven bana âh yâdigârın…
Sen gökleri hande-zâr ederken!

Mehmet Akif Ersoy


Hande-rûluk eser-i rahmettir
Türüş-rûluk sebeb-i nefrettir

Nâbî


Cândır sücûd eder sana her nahl-i hande-per
Eldir duâ eder sana her berg-i şâh-sâr

Kemalzâde Ekrem Bey


Handesi idi tebessüm o gülün
Ya’nî sultân-gürûh-ı rusülün

Hakanî


Söyle bana kaht-ı handeden mi
Bu masraf-ı kem kem-i tebessüm

Âheng-i nevâ-yı hande eyler
Zîr-i lebi kıl yem-i tebessüm

Şeyh Gâlib


Sakın tevkîr-i nâsa hande-i vesvâsa aldanma
O Kıtmîr-i müzevvir gâyetinde Şâzenûş'um dir

Yem-i hayret midir bilmem ‘acebdir ‘İffet'üñ hâli
Cihânı velveleyle toldurup soñra hamûşum dir

Bursalı İffet Hanım


Goncalar itmez tebessüm hande-nâk olmaz çemen
Girye-i ebr-i kerem bâlâdan ihsân olmasa

Bursalı İffet Hanım


Gülerse handesi câna safâdır
Sirişki renc-i hummâya devâdır

Leylâ Hanım


Ey gonca bakma handeme sûz-ı derûnı gör
Pervânedir dilim dehenim ‘andelîb ise

Şeref Hanım


Tengtir gâyet ile ol büt-i şûhun deheni
Hande yol açmasa andan çıkamazdı sühen

Nef'î


Dôst düşnâm verir eyler ise hande su’âl
Sâki zehr-âb sunar etse eğer bâde taleb

Osman Nevres


Hande-i düşmene aldanma ki su dîvârıñ
Pâyını bûs ederek verdi esâsına halel

Osman Nevres


Ağlardı içi olursa handân
Handeyile ederdi setr-i hicrân

Abdülhak Hâmit


Bu çehre miydi ki titrerdi karşısında zemîn
Bunun mu handesi âfâka tarh ederdi enîn

Mehmet Akif


Nev-bahâr-ı gamına bülbülüz ol gonce-femin
Ararız hande-i dîrîneyi giryân olarak

Şeyh Galip


Her sûda, evet, manzaranın hüsnüne sâil
Bir fâcirenin hande-i gâret-geri vardır

Abdülhak Hâmit


Seyreder eşk-igül-âbı hande-i gül goncada
Âkıbet-bîn eyleyenler dîde-i irfânını

Nedim


Hande-i hacletle ister ki ide def’-i infiâl
Goncagül-şende görüp gül yüzün olmuş münfa’il

İbni Kemâl


Zekî nazarlarının hande-i kebûdiyle
Tenevvür eyleyen ecfânı sankipür-şu’le

Tevfik Fikret


Rûhumdan uçar rûhuna meshûr u girîzan
Bir hande-i ma’sûmesi bir tıfl-ıgarâmın

Ahmet Hâşim


Gel surâhî kulkulü zevkın Hayâlîden işit 
Hande-i dilber safâsın âşık-ı mahzûna sor

Hayâlî


Küre ihlâl-i sükûd etmek için
Hande-i derûnu bekler fecrin

Cenap Şahabeddin


Nev-bahâr-ı gamına bülbülüz ol gonce-femin
Ararız hande-i dîrîneyi giryân olarak

Şeyh Galip


Her sûda, evet, manzaranın hüsnüne sâil
Bir fâcirenin hande-i gâret-geri vardır

Abdülhak Hâmit


“Yeter etdiñ perı şān göñlüm ey āfet yeter etdiñ ̇̄ ”
Derūnum beyt-i ma‘mūr idi hep zı r ü zeber etdiñ ̇̄
Beni aġlatdıñ aġyār ile vardıñ ḫandeler etdiñ
Göñül bünyādına ey seyl-i eşk-i derd es̠er etdiñ
“Ḫarāb-ābādımızda ḳalmadı ās̠ār-ı cem‘iyyet”

Esrar Dede


Her ne dem ḥāl-i perı şānım tefe ̇̄ ’’ül eylesem
Ḫande eyler gūyiya mecmū‘a-i fālım baña

Esrar Dede


Aldanma sakın handesine âl eder âhır
Ey bülbül-i şûrîde dü-rûdur gül-i ra‘nâ 

Beyânî


Gehı ̇̄ki ḫande-i bı ̇̄-cāy-ı ye’s-i ġam ederim
Felek ne zehr yuṭar reng-i nūş-ḫandimden

Esrar Dede


Subḥ-ı bahār-ı baḫtı gülistān-ı ḫandedir
Her kim ki derd-i ‘aşḳı ile āh u' zār eder

Esrar Dede


Senüñ yañaguña gül didiler bu-y-ıdı sebeb 
Ki düşdi hande gül oldı vü şâœumân bülbül 

Ahmedî


Hemîşe devletüñ pây-ende olsun 
Çırâgı ömrüñüñ tâb-ende olsun

Yüzüñ ki_oldur bahâr-ı âlem-i cân 
Ferahdan gül bigi pür-hande olsun

Cihân tendür ü sen cân-ı cihânsın 
Cihân olduhça bu cân tende olsun

Havâdis sarsarından düşmenüñüñ 
Binâ-yı devleti berk-ende olsun

Felek döndükçe kapuñda kevâkib
Bu resme ki_Ahmedîdür bende olsun

Ahmedî


Giden gitdi melik pây-ende olsun
Çırâgı ömrinüñ tâb-ende olsun

Sehâb agladugınca gohca lerzân 
Şehüñ gül yañagı pür hande olsun

Murâdınca medâr-ı çarh dönüp
N’irede ol dilerse anda olsun

Hemişe râyeti vü leşkerinüñ 
Zaferle her yaña tâz-ende olsun

Sipihr ü mihr ü mah encümle unsûr 
Murâdına anuñ sâz-ende olsun

Kevâkib üstine sultân-ı encüm
Yüzinüñ nûrı-la nâz-ende olsun

Hezârân Ahmedî gibi sehün-ver
Du â vü medhine_anuñ bende olsun 

Ahmedî


Olur Gâlib nigâh-ı germi hâ’il şu’le-i âha
Gül-i şem’-i tekellüm hande-i berk-ı tecellâdır

Şeyh Gâlib


Nev-bshâr-ı gamına bülbülüz ol gonce-femin
Ararız hande-i dîrîneyi giryân olarak 

Şeyh Gâlib


Gâlib ne hânde kaldı bizim arz-ı hâlimiz
Dîvân-ı aşka geldik hunkârı görmedik 

Şeyh Gâlib


Beyânî girye-i dôlâb-ı eşk-i bülbüli gördi
Nihâl üzre safâsından açıldı hande etdi gül 

Beyânî 


Seyreder eşk-igül-âbı hande-i gül goncada
Âkıbet-bîn eyleyenler dîde-i irfânını

Nedim


Hande-i hacletle ister ki ide def’-i infiâl
Goncagül-şende görüp gül yüzün olmuş münfa’il

İbni Kemâl


Reftâr-ı germi hande-i nerm ile kıl ki tâ
Ömrüm geçe ferahla geçer çün şitâb işe

Nef’î


İnanmıyor musun buna niçin tebessüm eyledin
Bayıldım âh o hande-i nezâketiştimâline

İsmail Safa


Zuhûr-ı hande-i nîm-i leb-i dil-berdeki zevkı
Çekip peymâne-i âzârı mahmûr olmayan bilmez

Esrar Dede


Öyle bir hande-i perîşân ki
Mütevahhiş leb-i meserretten

Tevfik Fikret


Gün gurûb eyler iken sen doğarak bezmimize
Eyle pür-hande-i subh ağlayan akşamımızı

Süleyman Nazif


Şevâhikten kopan bir hande-i şârıkle zulmettiler
Perîşân bir bulut hâlinde titrerken bevâdîde

Tevfik Fikret


Ol şeker-leb nice şûr-engîz ü türüş-ebrû ise
Telh-ayş olman ki geh geh hande-i şîrîni var

Ahmet Paşa


Hande-i tıflâna bak girye-i pîrâna bak
Cilve-i seyrâna bak kâbil-i haşr oldu îd

Esrar Dede


Ey girye-i bî-fâide, ey hande-i zehrîn
Ey nâtıka-i acz ü elem, nazra-i nefrîn

Tevfik Fikret


Zâhir neye böyle ye’stir hep
Bâtın neden öyle hande-ber-leb

Abdülhak Hâmit


Zarîf bir sözü, bir nev-şüküfte mazmûnu
Yerinden oynatır eyvân-ı hande-meşhûnu

Tevfik Fikret


Müteverrim bahâr-ı hande-nikâb
Bütün eşyâda ihtizâr-ı şebâb

Hüseyin Sîret


Güneş de şimdi açılmış ufukta hande-nümâ
Eder gibiydi uzaktan benimle istihzâ

Tevfik Fikret


Sen o âlî darabân-ı kalb-i zemânsın ki şuûn
Hûn-ı hürriyet cisminle olur hande-nümûn

Kemalzâde Ekrem Bey


Cândır sücûd eder sana her nahl-i hande-per
Eldir duâ eder sana her berg-i şâh-sâr

Kemalzâde Ekrem Bey


Sâbûn-ı çirk-igamdır olşîve-nâklikler
Ma’cûn-ı renc-i dildir ol hande-rânlıcıklar

Nâbî


Hâtır-ı ahibbâyı teshîr etmenin âsân-teri
Bî-tekellüf bî-tasannu’ hande-rûluklardır

Nâbî


Hande-rûluk eser-i rahmettir
Türüş-rûluk sebeb-i nefrettir

Nâbî


Hande-sâz olmadadır hâlime her dem a’dâ
Ah aceb n’olsagerek bu sitem nâ-ber-câ

Enderunlu Vâsıf


Mesned-ârâ-yı beyânımladır ma’nâyı
Eyledim hande-zebân rûy-ı hasûda ta’lîk

Nazîm (Yahya)


Hande: خندە (Farsça) Gülme, gülüş.
Hande-i bî-câ: Yersiz gülüş.
Hande-i bî-hûde: Faydasız gülüş.
Hande-i dil-ber: Dilberin gülüşü.
Hande-i derûn: Kalp açılması.
Hande-i dîrîne: Eski gülüş.
Hande-i gâret-ger: Yağmacı gülüş.
Hande-i gül: Gülün gülüşü, açılışı.
Hande-i haclet: Utanma gülüşü.
Hande-i kebûd: Mavi gülüş
Hande-i ma’sûme: Masum gülüş.
Hande-i nerm: Yumuşak gülüş.
Hande-i nezâket: Nazik gülüş.
Hande-i nûr: Nur gülüşü.
Hande-i perîşân: Perişan gülüş.
Hande-sâz: Gülen, gülücük yapan.
Hande-i subh: Sabah gülüşü
Hande-i şârık: Doğan gülüş.
Hande-i tıflâne: Çocukça gülüş.
Hande-i zehrin: Zehirli gülüş.
Hande-meşhûn: Çok gülen, hep gülen.
Hande-nikâb: Gülüş örtüsü.
Hande-nümâ: Gülen.
Hande-nümûn: Gülüş gösteren.
Hande-per: Gülüş kanatlı.
Hande-rânlıcık: Gülmeye devam ettirmecilik.
Hande-rû (y): Güler yüzlü.
Hande-sâz: Gülen, gülücük yapan.
Hande-i şârık: Doğan gülüş.
Hande-i şîrîn: Tatlı gülüş.
Hande-zebân: Tatlı dilliler.
Hande-i nîm-i leb-i dilber: Dilberin dudağındaki yarım gülüş.
Hande-ber-leb: Gülüşü dudağında (hemen gülmeye hazır).


10 Ocak 2022

İçimde "ebedi istirahatgah"ıma uzanmak özlemi var.

Yorgunum. Büyüklükleri anlaşılmaz insanlar pozunda "Beni anlamıyorlar" demek hoşuma gitmiyor. Ama şu gerçek ki beni anlamıyorlar. Anlamayanlar, uzak kişiler değil, en yakınlarım; karım, kızım, oğlum, arkadaşlarım...  

Anlamadıkları öyle derin, karışık şeyler değil; yorgunluğumu, bitkinliğimi anlamıyorlar. Günde bir yıl yorulduğumu, yaşlandığımı, geçtiğimi; içimin bittiğini anlamıyorlar. Yorgunum, basbayağı yorgunum. Bu, ruh yorgunluğu değil. Bırakın ruh yorgunluğunu, önce bedenim, kolum, kafam yoruldu. Kemiklerim, iliklerim, kaslarım, sızım sızım sızlıyor. 

Vücudumda ağrımayan hiçbir yerim yok. Yorgun yatıp yorgun kalkıyorum. Dinlendiğim hiçbir günüm yok. Gücümü, dinçliğimi yitirdim. 

Daha da kötüsü, bu yorgunluğumu kimselere, karıma, çocuklarıma bile anlatamam. Ben onların dertlerini, hastalıklarım dinlemek anlamak zorundayım. Ama onlar beni anlamak zorunda değiller. Hepsinin dertleri ayrı ayrı toplanıp bende birleşiyor. Ama benim dertlerim, yorgunluklarını dağılıp onlara gitmiyor. 

Her gün kuvvetli, güçlü olmak, onlara öyle görünmek zorundayım. Onlar da beni öyle biliyorlar. Doktora gitmeyen, ilaç almayan, hastalanmayan sapasağlam bir adam. Bu sapasağlam görünüşlü  adamın nasıl yorulduğunu, içten çürüdüğünü, bir gün birdenbire yıkılacağını bilmiyorlar, anlamıyorlar. 

Gözlerim, kulaklarım, gönlüm, beynim, ruhum, ellerim herşeyim yorgun. Bu yorgunluğumu anlatıyorum onlara. Anlatsam da anlayamazlar. Çünkü böyle bir yorgunluğun ölçüsü yok onlarda. Böylesi bir yorgunluk yaşanmadıkça anlaşılmaz. Onlar da anlamaz. Bir gün yıkılıp gidince, beni büsbütün yitirince belki anlayacaklar bunu, belki... O zaman da ben olmayacağım. "Ebedi istirahat" demişler, güzel bir söz bu..

"Ebedi istirahatgah..." Hiç karamsar, kötümser değilim. Ama içimde "ebedi istirahatgah"ıma uzanmak özlemi var. Bu yorgunluğu taşıyamaz oldum. Nemli, ıslak toprağa boylu boyunca uzanıp, etlerimden kemiklerimden tırnaklarımdan, saçlarımdan yorgunluklarımın akıp toprağa karıştığını duysam... 

Ne yazık, ebedi istirahatgahımda bunları duymayacağım. 

Orada beş dakikacık dinlendiğimi duyâbilseydim... Bunu ne çok özlüyorum. İşte bu özlemimi anlamıyorlar. Beni nasıl yorup bitirdiklerini anlamıyorlar, anlayamayacaklar. 

Kırkdört yıllık bir ömür belki bunca yorgunluğu gerektirmezdi. Ama ben bu kırkdört yılda kırkdört yaş yaşamadım ki... Kırkdört yılda dolu dolu on kişinin yaşamım yaşadım. Yaş kırkdört değil, dörtyüz kırk... 

Ah yapacağım işleri bitirebilseydim, hiç olmazsa dörtte birini... Ölüme hak kazanabilsem kendimce. 

Nasıl boşuna, hiçler uğruna yoruldum, bittim. Evet, göz göre göre bir sürü hiçler... Bu yaşama severek katlanıyorum. Yakınlarımı, karımı, çocuklarımı, güler yüzlü görebilmek için çırpınıyorum... Ama o da olmuyor. Bütün bu yorgunluğumun onlardan birer güleryüz görmek için olduğunu anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar, anlayamayacaklar da... 

Gülseler, birbirlerine gülseler, seve seve katlandığım bütün yorgunluklarım gidecekti. Birçok gerçekleri anlayabildiğim zaman, dönülmez, dönülemez bir yola girdiğimi de anladım. Ben bu yolu geçmek zorundayım. Hem birşeyi değiştirmeye hakkım yok. Bu bir ödevdir, namus borcudur, kocalık borcu, babalık borcu, arkadaşlık borcu. Bu yorgunluğum, kendimden başka hiç kimseye haksızlık etmemek isteğimden ileri geliyor. 23 Ağustos 1959

*

Sevdiği erkek elinden gidince, kadının dişilik duygusuyla yapmayacağı, yapamayacağı kötülük yoktur. Daha önceki ilişkilerinde iyi olan herşeyi unutur. (Yalan, iftira, garaz, herşey...) Nâzım’'ın hayatında ve ölümünden sonra Münevver'in, Piraye'nin Galya’nın ve özellikle Münevver’in oğlu Mehmet aracılığıyla yaptıkları. Ayrılınca Meral'in bana yaptıkları.. 

Sevgilisinden yada eşinden ayrılan erkek -ne biçimde olursa olsun- genellikle kadının mutsuz olmasını dilemez, ona mutluluk diler... Ama kadın hep ve her zaman ayrıldığı erkeğin mahvolmasını, sürünmesini ister. 

Kaynanalıkta da bu dişilik duygusu egemen. İyi kaynana olamaz bu yüzden.. Kızına, damadına değil bu duygu... Yalnız oğluna ve gelinine... 

Uzun yazılacak daha. Gözüm ağrıyor, yazamıyorum.

*

Sevgi nedir? Yan yana olup da sustukları zamanlar bile konuşabiliyorlarsa, hatta tartışarak anlaşabiliyorlarsa, konuşmadan aynı düşü birlikte görüyor ve o düşü birlikte yaşayabiliyorlarsa, o iki insan birbirini seviyordur. 

*

En mutsuz zamanım, ne kendisiyle birlikte olabildiğim, ne de kendimle kalmama izin veren birisiyle birlikte (iki kişilik yalnızlık) olduğum zamanlardır.

*

İnsanoğlu yapmadıklarından da sorumludur: Yapması gerekli olup da yapmadıklarından, yapması elinde olup da yapmadıklarından, yapmamak için türlü bahaneler uydurup kaytardıklarından ve hiçbir zaman yapmayı aklından bile geçirmediklerinden...

İnsanları, büyükleri, kahramanları, tarihi kişileri, yapmadıklarıyla yargılayan yeni bir tarih yazılmalıdır.

*

Yalnızlık, insanın kendisini başkalarıyla bölüşememesi, başkalarını kendisiyle bölüşmemesi, ortaklaşmaması demektir. Bizim çoşkularımızda başkaları susuksa, başkalarının acısına biz duygusuzsak, hepimiz yalnızız demektir.


*

Herhangi birisi, hele dostlarımız için, "Ama ne olmuş zavallıya, başına neler gelmiş?" diye merak ederek sorduğumuz zaman, içimizin ta gizli bir yerinde, merak ederek tasarladığımız belaların dostumuzun başına gelmesini isteyen gizli bir arzu saklıdır.

*

Yeryüzünde en büyük, en acılı dram, gülmececinin dramı... Onun için gülmececiler keyifli insanlar olmuyorlar, olamıyorlar.

*

İster yeni tanışınca, ister tanıştıktan çok yıllar sonra bir kadın, "Ne istiyorsun benden?" diye bağırdığı zaman, artık ondan hiçbir şey istenemez, demektir.

*

Nasıl anlamıyorsun senin için yok olduğumu artık!.. Seni benim sandığımın ikinci yılında yoktum sana. Başlamış bulundum, dönemem artık!.. Başladıklarımın sorumluluğunu ömrümce taşıyorum.


*

Bir insan kötüyse ona yaptığınız iyilik oranında kötülüğünü artırıyorsunuz.

*

İnsanların yarattığı tanrı, kendisini yaratan insanları kendi adaletsizliğinden korusun. Amin!

*

Nihai son...

Mezar taşıma
Bütün yaşamımca huzuru araya araya, sonunda buraya dek geldim.

*

Yeryüzünde insan için en zor şey kendini sevmesidir...
Kendini sevmeyen insan, hayatı da sevmez. Sevemediği hayatın isteklerini yerine getiremez Rahat, huzur içinde yaşamak olanağını bulamaz...

*

İnsanın budalalığını, kabalığını, bencilliğini mazur göstermek isteyen, sözüm ona halkçılar, yani halkçılığı halk dalkavukluğu sananlar. "Ne yapsın bu zavallılar, onlar okutulmamış, eğitilmemiş, onlara bişey gösterilmemiş ki..." diyorlar.

Doğru...Ama bu onları sevmem için yeterli değil. Bok'un da bok olmasını gerçekleştiren gerekçeleri vardır. O gerekçeler olmasaydı bok da bok olmaz, insanın bağırsağına girmezdi. Böyledir diye boku mazur görüp, yüzümüze gözümüze sürmüyoruz...

*

Sonsuz yarınlarla kendimi aldatıyorum. 

*

Güzel kitapları okumadan öleceğim diye korkuyorum, çünkü kitapları okumak benim için yaşamaktır, onları okumadan ölürsem, yaşamadan ölecekmişim gibi geliyor...

*

Kimi öyküleri başkaları, kimi şiirleri ise kendim için yazıyorum.

*

Seviyorsundur. Herkese söylemeyi gereksinirsin. Yoldan geçen tanımadıklarını çevirip söylemek istersin: Seviyorum...İşte bu istek, şiirdir.

*

Biz daha baştan yeniğiz arkadaş, daha doğarken Türkiyeli olmakla...


*

"İntihar edenlerin çoğu yarı yolda kalmış katillerdir. Başkalarını öldüremedikleri için kendilerini öldürmüşlerdir."

Miguel de Unamuno

*

En yakınlarım, en yabancı olup çıktılar. Yabancı bile değil, düşman.

*

İnsana saygım olduğu için, insanın inançlarına saygım var ve insanların da benim inançsızlık özgürlüğüme saygısı olması gerekir.

*

Hişt hişt,
Yaşasanıza,
Öleceksiniz...

*

Dost kalalım.. Dost kalabileceksek ne diye ayrılıyoruz? Elbet sevi ilişkileri salt dostluğa dayanmaz, ama sevi ilişkilerinin bozulma nedenlerinin başlıcası, dostluğa aykırı davranışlardan kaynaklanır. Dost kalalım diyenlerden de iğreniyorum. Çünkü bu sözün arkasına saklanan çıkarcılığı anlıyorum, darılmaktan, dargınlıktan korkuyorlar.

*

Kendimi hiç gizleyemeyen insanım! İçim dışımda, iç yüzüm dış yüzümde. Gerek fizik, gerek moral olarak bütün içim dışıma yansıyor. Elimde değil, kendimi dışa saklayamıyorum. ... Böyle olmak istemiyorum. Ama elimde değil. Kendimi başkalarından saklayamaya çalıştıkça daha çok ele veriyorum.

*

Hadi kalk oğlum Aziz! Sana yardım edecek kimsen varmı? Yok!.. Nasıl olsa bu işleri yine sen yapacaksın, yapmak zorundasın... Öyleyse kalk çalış!

*

Öyle bir zaman geliyor ki biyere tutunmak istiyorum. Kendimi sınırsız bir boşlukta düşüşte duyumsuyorum, sürekli düşmek... Ve acılar içinde. Bişeye, ne olduğunu bile bilemediğim bişeye tutunarak kurtulacağımı sanıyorum. Nedir bu şey? Bir sıcaklık, sevginin ılıklığı ya da değininin yumuşaklığı ya da bir ses...

*

Ben bu yaşadığım dünyayı beğenmedim, beğenmiyorum, beğenmiyorum. Beğenmediğim bu çirkin dünyayı, yaşamımca değiştirmeye çalıştım. Çalıştım ama gücüm yetmedi, başaramadım ve başaramayacağımı anlayınca, kendime bir küçük dünya (cumhuriyet) yaratmak istedim.

*

İnsan öyle ağır haksızlığa uğrar ve bu ağır haksızlığa hiçbir biçimde karşı koyma gücü de olmaz ve bütün hak arama yolları da kapanır ki o zaman yumruklarını sıkar, başını duvarlara çarpmayı gereksinir, kimileyin çarpar da...

*

Yapayalnızım...Hep yalnızdım. Yalnızlıktan hiçbir yakınmam olmadı, yalnızlıktan kurtulamayacağımı artık iyice anladıktan sonra...

*

Yorgunum, çok yorgunum... Çalışmaktan değil böyle yorgunluğum. Mutlu olmak çabasından yoruldum.

*

Uykuda insan kaybolması var ya, güzel şey... Uyanıp da kendimi bulunca, üzülüyorum... O uyanıp da duyulan yaşama sevinci yok artık...

*

Yalnızlığım, anam gibidir; hep bağışlar ve hep sever beni.

*

Darılmasını bilmeyenler sevmeyi de, düşman olmasını bilmeyenler dost olmasını da bilmezler. Ben herkesi seviyorum diyenler, gerçekte hiçkimseyi sevmiyorlardır, kendilerinden başka.

*

Pişman olmamak demek, yaşamdan hiç ders almamak demektir ki bunun böyle olduğunu ancak yetmiş yaşımda anlayabiliyorum.

*

Değil mi ki yaşıyorum, öyleyse düşleyeceğim, umacağım.


*

Her insanın hayalinde yarattığı bir mum insan var. Yalnızların hayalindeki mum dost, insanın bencilliğidir...

*

Herbert Marcuse'nin şu sözü üzerine bir oyun yazabilirim: "Bu yasa ve düzenin otoritesini, ondan acı duyanlara ve ona karşı savaşanlara övmek bütünüyle anlamsızdır, saçmadır."
   Oysa hiç de öyle değildir, kimi zaman ve kimi yerde tam bunun tersidir. Örneğin Türkiye'de...İktidarın, ezdiği, sömürdüğü, sömürttüğü insanlara, o bozuk düzeni övmesi hiç de anlamsız ve saçma değildir, çünkü tutmaktadır. İnsanlar bilinçsiz oldukça da böyle sürecektir.

*

Asaf, birkaç gün önce sigaraya başlamış. Bu konuda çok önemli bir şey söyledi:

“Sigarayı bırakmak kesin kararıyla son sigaramı içtim. Sigarayı bıraktıktan sonra o son sigaranın tadı, zevki her an hep aklımdaydı. Sanki yıllarca içtiğim bütün sigaraların zevki içtiğim bu son sigarada toplanmıştı. Sigara içmediğim günlerde hep o son sigaranın zevkini, tadını özledim durdum. Korkunç bir özlemdi bu. Dayanılır şey değildi. Sonunda dayanamadım, o tada kavuşmak için, bir yıl sonra sigaraya başladım. Şimdi on gündür yeniden sigara içiyorum. Ama bu şimdi içtiğim sigaralar, eskiden içtiğim sigaralar değil; şimdikinde, bıraktığım sigaranın, o son sigaranın tadı yok. Oysa ben o son sigaranın tadının yoksunluğuna dayanamayarak yeniden başlamıştım sigaraya... Hayır bir türlü o eski sigaranın tadını bulamıyorum ne kadar çok sigara içsem... O son sigaranın tadına kavuşacağım diye, boşu boşuna yeniden sigaraya başlamışım.”

Bu gözlem bana çok önemli bir gerçeği özetliyor. Anılarımız, üstünden zaman geçtikten sonra, bıraktığımız yerden yeniden yaşayamıyoruz. Oysa, örneğin eski sevgileri, üstünden üç yıl, beş yıl geçtikten sonra, bıraktığımız, kopardığımız yerden başlayarak yeniden yaşayabileceğimizi sanırız ve o güzel sevgi anısının özlemi içinde yanar dururuz. Ama kavuşsak da o kişiye, sevgiliye onu bıraktığımız ve yıllarca özlemini çektiğimiz tadı artık bir daha bulamayız. Çünkü yaşamın organikliği bozulmuştur. Yaşamımızın o kopuk yerinden, aradaki boşluğu atlayarak, bu güne bağlayamayız. O anı artık içimizde salt doyumsuz bir özlem olarak kalacaktır, hiç kapanmayacak, hep işleyecek, kanayacak bir yara gibi...

*

Benim en büyük mutsuzluğum, seninle yalnızlığımdan kurtulacağımı sanışım oldu. Oysa, yalnızlığımı bile yitirdim.

*

Kendisine gülmeyi bilmeyen bir toplum, hastalıklı bir toplumdur.

*

Acılarıma sabırla, yakınmasız katlanmak zorundayım. Çünkü onları başkaları değil, ben yaratmıştım. Suçlu cezasını çekmek zorundadır! Hayat affetmez.

*

Niçin öğretmediler niçin, bize ağlamasını? Niçin ağlamak ayıptır, dediler? Niçin zehirleniyoruz içimizde kalan gözyaşlarımızla yoğrularak? 12 Temmuz 1968, Cuma

*

Bu akşam konuşup, dertleşmek istiyorum. Fakat kiminle konuşacağım? Bu hatıralar, bir bakıma da kendi kendimle konuşmalarım oluyor.

*

Niçin biraz alçak değilim, niçin biraz olsun namussuz değilim, niçin, niçin...
Azı olmaz da ondan..

*

Yazar, yazamadığı yazıdan daha çok sorumludur.

*

Adı unutulmuş bir küçük ülkenin, adı duyulmamış en değersiz yazarı bile, kendi gücü içinde bütün dünyayı değiştirmek, yeniden yapmak çabası içinde değilse, yazık onun harcadığı mürekkebe, kağıda, yazık o yazıları okumak için okurların boşa giden zamanlarına...

*

Nasıl anlamıyorsun senin için yok olduğumu artık!.. Seni benim sandığımın ikinci yılında yoktum sana. Başlamış bulundum, dönemem artık!.. Başladıklarımın sorumluluğunu ömrümce taşıyorum.

*

Korku, en beşeri duygudur. Benim iktidarlara başkaldırışımı görenlerden kimi beni korkusuz insan sandılar. Oysa ben korkarım. Ne var ki, bende, başkalarına yararlı olacaksa, doğru bildiğimi, inandığımı söylemek, açıklamak duygusu, korku duygusuna her zaman üstün gelmiştir. Korkarım, yine söylerim. 

Korkmuyorum diyenler, ya başkalarına yalan söylüyorlar, ya kendilerine yalan söyleyip kendilerini kandırıyorlar yada bilmeyerek insan olmadıklarını söylüyorlar. 

*

Dar yerden çıkanlar geniş yerlere sığmazlar.

*

Bu akşam yine konuşmak, dertleşmek istiyorum. Fakat kiminle konuşacağım? Bu hatıralar, bibakıma da kendi kendimle konuşmalarım oluyor. Yine elim tutuluncaya, parmaklarım kalemi tutamaz oluncaya kadar yazacağım. Son günlerde parmaklarım büsbütün isyankâr oldular. Üsküdar Cezaevi, 25 Ekim 1951 

*

Anadolu'yu otomobille, yaya, trenle, uçakla gezenler çok olmuştur. Ama benim gibi gezen var mı bilmem ki...
Ben Anadolu'yu ellerimde kelepçe, süngülü ve tüfekli candarmalarla dolaştım bir uçtan bir uca...

*

Bütün yaşamımca, sevmek için, sevilmek için çalıştım. Ne sevebildim, ne sevilebildim..

*

Aşığım sana' cümlesinin sonundaki 'a' harfi terk etti seni. O da üzülmüyor gittiğine, sen hâlâ 'Aşığım san' beni.

*

Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ben Aziz Nesin'im...Değerimi anlamıyorsunuz.

*

Bir yazı için kağıdın önüne saygıyla oturunca, içime derin bir korku düşer, yazamayacakmışım, başaramayacakmışım korkusu...

*

Sen yokken tatsız herşey.
Varken de tadını bırakmıyorsun hiçbişeyin.

*

Çocukluğumda dinlediğim masallardan birinden aklımda yalnız bir bölüm kaldı. O masalda dertli, üzgün, tedirgin bir adam vardı. Uyuşmazlık içindeydi. çevresindekilerle. Ama çevresiyle olan çatışmalarını gizli tutar, açığa vurmazdı. 

Her anlamda yalnız adamdı. Bir yoksul evde tek başına oturuyordu. İçini dökecek, kendini anlayacak bir dosta ihtiyacı vardı. Ama böyle bir dost bulamıyordu. 

Masalın bu yalnız adamı, balmumundan bir kadın vücudu yaptı. Adını da Mum Kız koydu. Yalnız adam Mum Kız’ın boynuna bağladığı ipi çektiği zaman, Mum Kız'ın başı evet hayır anlamına aşağı inip yukarı kalkıyordu. 

Masalın yalnız adamı, günün dış değişkenliğinden kurtulup kimsesiz evine girip kendi yalnızlığına kapanınca, Mum Kız'ı karşısına alır, oturur, ona içini dökerdi, anlatır anlatırdı. 

Kendi anlattıklarına Mum Kız'ın nasıl yanıt vermesini istiyorsa, boynundaki kurdelayı ona göre çekerdi. Sözlerine evet demesini istiyorsa, Mum Kız'a evet dedirtiyordu; hayır demesini istiyorsa kurdelayı ona göre çeker ve Mum Kız başını yukarı kaldırırdı. 

Her insanın hayalinde yarattığı bir mum insan var. (Kedi köpek sevgisi kimi insanda işte budur, insanın insanlardan kaçışıdır hayvan sevgisi...) Yalnızların hayalindeki mum dost, insanın bencilliğidir.

*

Eski karım bana "Beni, sevmiyor musun?" soruma, "Sen iyi adamsın" demişti ve beni sevmediği halde, sevdiği adamdan kötülük görüp yoksul, kimsesiz, korunaksız ve dayanıksız kalınca koşup bana sığınmıştı.

İnsanlar borçlu olduklarını değil, alacaklı olduklarını, kendilerinden verdiklerini severler, bu yüzden insan, anasından, babasından çok, çocuklarını sever.

Meral de 28 Nisan 1962 gecesi yatakta bana "Sen hep yalnız kalmaya, yalnızlığa mahkûm adamsın!" demişti. Nerde o günler (....), benim mutsuzluğum yalnızlığımı bile yitirmiş olmamda, yalnızlığım bile yok.

2 Nisan günü de "Var mı bir diyeceğin?" diye bağırmıştı. Yanıt: 
"Var tabii, ama şimdi değil..." 
Belki ona, onun gibi olan başkalarına, diyeceklerimi hiçbir zaman diyemeyeceğim, ömrüm buna elvermeyecek. Onlara iyilik yapmakla geçen ömrümde, onlara diyeceklerimi demek için bana zaman kalmayacak.

Bir gün de şöyle demişti:
- Sen ne kadar bencilsin...
Kendini memnun etmek için başkalarına iyilik ediyorsun.
Ah!.. Başkalarının memnun olmasından memnun olmak, başkalarını memnun ederek memnun olmak, işte insanlığın özü bu.

3 Şubat 1963

*

Mendilimin hangi cebimde, kibritimin, cıgaramın, dolma kalemimin hangi cebimde, gelen mektuplar dosyasının odamın neresinde, iğnelerin, eski jiletlerin, paketlerden çözülmüş sicim, ip yumaklarının masamın hangi gözünde, hangi kutunun içinde olduklarını ezbere bilmekten bıktım artık. 

Hangi işi ne zaman yapacağımı, kimlerle neyi nasıl konuşmam gerektiğini önceden düşünmekten bıktım artık. Başkalarını mutluluğa kavuşturacağım diye çalışıp didinmekten, sevdiklerim uğruna kendime sevimsiz olmaktan, sevgimi yitirmemek için hep vermekten, boyuna vermekten, kendimi vermekten bıktım artık. 

Durmamasıya kendi üstüme eğilmekten, gözümle gözümü görmeye çalışmaktan bıktım artık. 

Hiç durup dinlenmeden, bir yontu çamuru gibi kendi kendimi kendim yapmaktan, yapıp bozmaktan, bozup yapmaktan bıktım artık. 

“İşte bu ben'im!" diyememekten, ben olmayan başka biri olmaktan, sevdiklerim uğruna kendimi harcamaktan bıktım artık. 

Ama bütün bu bıktıklarımdan kurtulamayacağımı da biliyorum. Çünkü bu, bütün bıktıklarım ben'im, kendimim. Ben buyum.

*

Oysa yorgunum... Yanlışlarımla, yorgunluğumla, güçsüzlüğümle görünmek istiyorum. Bir yardım istiyorum, bir küçücük şımarmak istiyorum, bir kapris yapmak istiyorum, nazlanmak istiyorum... Ama yok, dinç, diri, sapasağlam durmak zorundayım ki, üstüme atılıp beni parçalamasınlar. Bırakın beni kendime artık... 18 Aralık 1967

*

_ Beni özledin mi? diye soracak.
Ama hiçbir zaman,
_ Seni çok özledim! demeyecek.
_ Beni seviyor musun? diye sorar.
_ Seni seviyorum! demez.
Hep ister. Ama istediği şeyi, kendisinin de vermesi gerektiğini hiç düşünmez.
...
Hiç vermeden hep al! Korkunç bencillik!


*

Zengine "Güle güle kullan!" yoksula "Nerden buldun?" derlermiş.

*

İnsanın iki yaşamı oluyor. Biri dışındaki yabancılaştığı, profesyonel olduğu, kanıksadığı bir iş yaşamı, biri de kendisinin amatör olduğu yaşam... İkincisi derim yaşamak. Derin sevmek... Acısını çekiyorum, tadına varıyorum, sevinciyle coşuyorum, coşkulanıyorum.

*

İşte şu anda şöyleyim: Şiire sığınıyorum. Benim şiirim, benim kendi yalnızlığımdan boşu boşuna kaçma çabalarımdır.

*

Yaşamak gerekli... Yaşamak, haksızlık yapanlardan intikam almak için güzel... Evet, utandırmak için... Ama bugüne değin, bunların içinde bir utananını görmedim.

*

Seni, annen kadar sevecek ve baban kadar merak edecek hiç kimse yoktur; o yüzden kimse bana aşk'tan bahsetmesin.

*

Kahroluyorum da beni sevmeyen kişilere,
-Defolun!.. diye bağıramıyorum.
Hep haksızlık edeceğim korkusu girmiş içime.

*

"Sen beni hiçbir zaman sevmedin..." demişti. 
Ben ona, 
"Sen hiçbir zaman kendini bana sevdirtmedin!.." diyememiştim. 
Ama "Sen beni hiçbir zaman sevmedin..." sözü büyük bir acıyla içime çöküp tortulandı.

*

Dün şöyle bir not yazmışım: 
"Bir günde üç öykü, bir günde bir köşeyazısı, bir roman tefrikası, bir öykü ve bikaç mektup yazdığım günler, şimdi nerdesiniz?"

*

Artık tek başıma içmekten korkmayacak denli yaşlandım. Ne akşamcı olmaktan, ne her akşam içmekten korkum var. İster kadında ister erkekte, yaşlılık insanda kimi korkulardan korkulmaya da yarıyor. Her akşam içsem ne olur ki. Hatta sürekli, uyuyup uyanıp içmeyi sürdürerek, azar azar sürekli içerek, uyanıp uyuyuncaya dek tatlı ve rahat içerek bütün günümü, günlerimi, zamanımı böyle geçirerek yaşamak bile istiyorum. Ama istemek başka yapmak başka. Nereye gideceğini bilmediğim taşıtlara atlayıp taşıtlardan taşıtlara geçerek de gezip dolaşmak isterim yıllardanberi, ama yapabilir miyim? Hayır.

*

Yaşamı üretmesindeki hız azalınca insan artık yaşlanıyor demektir. Tam yaşlılık, insanın artık yaşamı üretememesi, eskiden ürettiği yaşamın anılarına gömülmesidir. Yaşlılık belleğin geviş getirmesi oluyor. Bir anlamda yaşam, yaşlılıkta anı olabilecek gereçleri önceden üreterek toplayıp biriktirmektir. Küçük yaşam zenginliği, sonsuz anılar dünyası yaratacak kertede zamanında yaşam üretebilmiş olmaktır. 

*

Sevmediğim, yüzünü görmek istemediğim, kendisinden korktuğum ama sözüne güvenilir birisi geleceğim diye söz vermiş de ben de her an onun gelmesini bekler durumda tedirgin bir insan olarak yaşıyorum. 

Yine gelmedi... Ama gelecek... Gelir elbet... Nerdeyse gelir.. 

Ölümü böyle bekliyorum. Sanki ölüm geldikten sonra da (öldükten) sonra da o gelecek olanı beklemeden yaşayacakmışım gibi.. 

Ölümü Beklemek.

*

Şimdi yaşlılığımda benimle arkadaşlık kurmuş sevgilim olmuş kadınları düşünüyorum: İyi, ÇCyi, Yyi, Yu'yu, Uş'u, Ügü, Gyi, Uz'u... Aynadaki çıplaklığıma bakıp onları düşündükçe bu güzel ve genç kadınlardan hakkım olmayandan çok şeyler istediğimi ve onların ne denli iyi ve cömert olduklarını anlıyorum. En iyisi bundan sonra sık sık aynaya bakmalıyım. Bundan sonra aynadaki kendimle yakın olmalıyım, arkadaş, dost olmalıyım; öyle ki aynadaki yansımamı görünce onu biyerlerden tanıyıp da kim olduğunu anımsayamadığım birisi sanmamalıyım. İşte bu ben'im demeliyim. Yani kendime yabancı olmamalıyım. Artık yaşlı olduğumu, yaşlılığın çirkinliğini, gün geçtikçe daha yaşlanıp çirkinleşeceğimi, salt söz olarak değil, bu gerçeğe inanarak bilmeliyim. Ve artık yaşıma göre davranmalıyım... Hayır, işte bunu yapamam. Yaşıma göre davranırsam asıl o zaman ben olamam, asıl o zaman başkası, kendime yabancı biri olurum. Ben yaşıma göre değil, yaşıma karşın kendime göre, kendim olarak yaşamaya yargılı ve yazgılı bir insanım. Yaşıma göre yaşamaya kalkarsam işte o zaman aynadaki yansımamı tanımadığım gibi, yine tanımadığım, kendime yabancı biri olurum. 

Yaşlıyım; ne yazık ki doğru, evet... Yaşlılık çirkinleştirmiş; ne yazık ki doğru, evet... Yaşlılıktan eski gücüm kalmamış; ne yazık ki doğru, evet... Öyleyse yaşıma ve yaşlılığıma göre davranmalıyım; iyi ki olanaksız, hayır, işte bunu yapamam. Ben kendimim. Gözüm görüp elim tuttukça, beynim durmadıkça kendim olarak çalışacağım, hasta olsam bile yüreğim durmadıkça kendim olarak sevip sevileceğim. Bunları yapamazsam asıl o zaman yaşlı bile kalamam, ölürüm. 

Ne şaşılası şey! Bu masaya başka bişey yazmak için oturmuştum, aynada yansımamı görünce bunları yazdım. İyi oldu, kendimi bikez daha tanımış oldum. Şimdi memnunum kendimden. Başımı kâğıttan kaldırıp önümdeki aynaya baktım. Aaa... Gülüyorum. Gençleşmişim, güzelleşmişim de..

*

Mum Hala'dakiler ne tür yazılardır? Deneme mi? Tam değil. Günce mi? Pek değil. Anı mı? Hiç değil. Gelecekte (yarın, gelecek hafta yada ayda) yapılacak işler dizelgesi mi? Ama tam o da değil... Belki bunların hepsi. Belki de kendi kendimle konuşmalarım. Evet, daha çok kendimle konuşmalarımdır bu yazılar. Yollarda kendi kendilerine yüksek sesle konuşan insanlar görür, onlara deli diye bakarız. Kimileyin kararsız ve ikircimli konuşanlar, “Yüksek sesle düşünüyorum," derler. Bunlara girebilir Mum Hala'daki yazılarım. Kendi kendimle konuşmalarımdır daha çok, ama sözlü değil de yazılı konuşmalar. Öyleyse Mum Hala'ya kendimle mektuplaşmalarım diyebilirim. İnsan kendi kendine mektup yazar mı? Yazar. Kimileyin insan iki kişi olup kendisiyle konuşur.

*

Vakıf, 1 Kasım 1987 Pazar, saat 11.05 

Sevi nedir? Sevi insanın karşı cinsten kendisine çekici gelen biri karşısında kendi kendini büyülemesidir. İnsan kendini büyüleyince karşısındakini olduğu gibi, onun gerçekliğiyle değil, kendi görmek istediği gibi, gönlüne göre görmeye başlar. Sevgili bir bulut arkasında, bir tül altında, ay ışığında görünür. Herşeyi güzeldir, her davranışı, her sözü güzeldir. 

İnsan sevdiğinin kendini büyülediğini sanır; oysa insan kendi kendini büyüler. 

Bu büyü ve büyülenme nice uzun zaman sürerse sevi de sürer. Büyü bozulunca karşı cinsler birbirlerini, gönüllerinden geçirdikleri gibi değil, kendi oldukları gibi görürler. Tıpkı ay ışığı altında ayın yansıdığı çok güzel görünümlü suyun, güneş çıkınca pi bir su birikintisi olduğunun görülüp anlaşılması gibi. 

Sevi denile bu büyüyü elden geldiğince bozmamaya çalışmak, uzatmak gerekir. İnsan kendi kendini büyüler. Büyüyü bozan yine kendisi olabilir ama daha çok karşı cins olur. Büyüyü bozmak demek kendisini seven insanın üstüne örttüğü tülden sıyrılması, buluttan çıkması, ay ışığından gün ışığına geçmesi demektir. O zaman büyü bozulur ve işte o zaman büyülüyken bize güzel gelen aynı davranış, ayni söz, aynı tutum, aynı organlar bu kez çok çirkin gelmeye başlar. 

Birbirlerine büyülüyken evlenen çiftler evlendikten bir zaman sonra büyüleri bozulup da kendilerini gerçeklikleriyle görünce ayrılamazlarsa, ayrılma olanakları yoksa, türlü nedenlerle, örneğin çıkarlar yada çocuk gibi, ayrılmak ellerinde değilse, biyanın bozulan büyüsü öbür yanca bozulmamışsa, işte o evlilik bir cehennem azabı olarak sürer. Cehennem azabına çevirmemek için evliliği o eski seviyi yaratan duyguların yerine aklı koyarak evlilik sürdürülebilir.

*

Bir insanı tanımak iyi mi kötü mü diye düşünüyorum. Bunun düşünülmesi gereken bir sorun olduğunu ancak bu yaşımda anlayabildim. 

Şu sonuca vardım: Sevmek tanımaktır. 

Sevdiğim kadınları bir bir gözümün önünden geçirdim. Niçin o kadınları sonradan sevmez oldum? Çünkü onları zamanla yakından tanıdım. Elbet onlar da beni tanıdılar. 

Evliliklerin sonuna dek sürmemesinin, sürse de mutsuzca süregelmesinin ana nedeni bu: Eşler zamanla birbirlerini tanıyorlar. 

Bilerek bilmeyerek, isteyerek istemeyerek kendimizi birbirimizden saklıyoruz. Zamanla o sakladığımız çirkin ve kötü yanlarımız ortaya çıkıp birbirimizi tanıyınca artık sevgi de kalmıyor. 

Örneğin ben onu bu denli yakından tanımasaydım yaşamımın sonuna dek sevecektim. Buyüzden sevdiğim kadını tanımaktan korkar oldum. 

*

Ankara, 12 Eylül 1991, saat 2.33 

İyice anladım: Nice seversem seveyim hiçbir sevgiliyle artık yaşamı üleşemeyeceğim. Olanaksız! Zamanı bellisiz bir insan oldum. Kimi gece sabaha kadar uyuyan, kimi gece erkenden uykusu gelip yatan, kimileyin geceyarısından sonra kalkıp çalışan, kimi gece, gece lambasını açıp saatlerce okuyan bir erkek... Hangi kadın dayanabilir böylesine başına buyruk yaşayan bir adama.. Ve ben böylesine izlencesiz, takvimsiz bir kadına, onu nice seversem seveyim sürekli dayanabilir miyim? Hayır! Bu ne demektir? Ben artık hiçbir sevgiliyle yaşamımı sürekli üleşemem. Ben yalnızlığa yargılıyım.

Üstelik... Zamanımın geri kalanını da sevgilime veremem... Çalışan, hep çalışan bir adam! Salt kendi keyfine göre -ders teneffüsleri gibi- sevip sevişecek ve sevilmek isteyecek bir bencil! Bu bencillik o büyük, o boyutsuz özgeciliğin bencilliğidir. Belki şöyle anlatabilirim: "Ben" için, kendisi için bencillik değil, topluluklar, toplum, insanlar için bencillik! Bu başka bişey...

*

Kasım 1991 

Ölüm Yoklaması 

Ölümün beni bu kaçıncı yoklaması? Ya yedi, ya sekiz.. Her sonraki yoklaması bir öncekinden şiddetli, korku verici ve uzun sürüyor. Korku veriyor, ne korkusu? Hele bu kez, uzun sürmüş olduğundan olacak, iyice ayrımsadım ki bu güzel dünyadan sonsuzcasına ayrılıyorum diye değil bu korkum... Korktuğum ve ilk aklıma gelen, yazmakla kendimi borçlu bildiğim pekçok oyun, roman, öykü, çocuk öykü ve romanları gibi daha pekçok yazı tasarılarımı yazamayacağımın korkusu... Evet, hele bu kez... Paris'te Montreau'da BI. Paul Vaillent Couturier üzerinde Modern Hotel'de 10 numaralı odadayım. Sabah saat 10. Yataktayım.. Gittim gidiyorum... Öldüm ölüyorum... Birden, "Yahu o dosyalar dolusu yazı notlarını kim yazacak? Yazık olacak onlara.." diye düşündüm ve arkasından o yürek ağrısı içinde kendi kendime güldüm. Ölüyorum, ölürken ne düşünüyorum...

*

Güzel anne adayı sevgili Uşkun'um. Sen artık öykülerimde ve şiirlerimde kaldın. 

*

Aranmış olmak beni sevindirdi. Telefon ettim. Sesi gülüyordu. 

Bu sabah Aşkım Dinimdir kitabıma şu adamayı yazdım: "Sevgili Uzanbara, 

Sesindeki mutluluk tınısı beni sevindiriyor. Sesin hep gülsün dilerim."

*

Geçmişten pişmanlık duymayanlara öyle şaşıyorum ki... Gerçekten ve içtenlikle pişmanlık duymuyorlar mı, yoksa herkesi kandırmak mı, yoksa kendilerini mi kandırmak istiyorlar? Ben geçmiş yaşamımda öyle çok yanlışlıklar yaptım ki ve öyle pişmanım ki... Ne var ki o yanlışlıklarımdan dersler aldım. Dersler aldım demek yeni yanlışlıklar yapmadım demek değil. Öyle ayrıntılı labirentleri var ki yaşamın, hangibir yanlışından ders alıp da yeni yanlışlıklar yapmayacaksın. Hep yanlışlar yapıyorum ve hep yaptığım yanlışlardan ders alıyorum ve üstelik yanlışlarımdan da yararlanıyorum. Yazılarımın büyük çoğunluğu yanlışlarımdan esinlenilerek yazılmıştır. 

Şimdi düşünüyorum da yanlışlarımın başkalarına da zararı olmuştur; ama ençok kendime zararım dokundu. 

*

"Şiir 
Adam öbür dünyaya gider. Allah (sesiyle) yargılar: 
- Niçin kendini öldürdün, en büyük suçu işledin? 
- O koca dünyada öyle yapayalnızdım ki benden başka kimsem yok. Bir cellât bulamadım kendime başka. Kendi kendimi asmak zorunda kaldım. 
- Niçin asılman gerekiyordu?" 
Ne zaman bu notu yazdığımı anımsamıyorum. Ama bu not şiirden çok öykü olabilir.

*

Teşvikiye, 18 Ocak 1993 

Olmayan Allahın, sonsuz gücüne inanıyorum, inanıyorum ve iman ediyorum, amenna ve saddakna* diyorum. Çünkü Allahın ne karısı vardır ne kocası, ne oğlu vardır ne kızı, ne babası vardır ne anası, ne vatanı vardır ne milleti.. Yalnız ve yapayalnızsındır, salt yalnızsındır. Bizim olamayacağımız denli salt yalnızlık. Böyle bir yapayalnızlığın sonsuz güç olmasında hiçbir olağanüstülük görmüyorum.

Müslümanların Allahı kadir ve kahırdır; çünkü insanların aptallığına kızıyordur.

Hıristiyanların Allahının ise sevecen olması çok doğaldır, çünkü onun bir annesi var, üstelik babası da yoktur yada yok olduğu sanılmaktadır.

* Amenna ve saddakna: "İman ve tasdik ettik".

*

Sevgili Metin Altıok masada tam karşımdaydı. O masada önceden tanıdığım tek kişi olarak salt onu unutmuyorum. İnsan, biraz sonrasını bile bilemiyor. Sevgili Metin Altıok'un, yirmi saat sonra Madımak Otelinde canlı canlı yakılacağını ama ölmeyeceğini, hastaneye kaldırılıp iki-üç gün daha acılar çekerek kıvrandıktan sonra, gericilerin 37. kurbanı olarak öleceğini nasıl bilebilirdim. Fizik yapısı ince, ruhsal yapısı da incelikli, şair denilince imgelenebilecek, hiç şair görmemiş bir insanın onu ilk gördüğünde "işte şair bu olmalı" diyebileceği bir insandı. İlk şiir kitabındanberi onun şiirlerini seviyordum. Hele Yerleşik Yabancı, Kendinin Evinde, Küçük Tragedyalar, Gezgin, hele hele İpek ve Kılabtan, Gerçeğin Özyakası kitapları... Gerçekler ve Desenler adlı kitabı için ona gönderdiğim mektupta, eski şiirlerini daha çok sevdiğimi yazmak kabalığını göstermiştim. Sivas'ta buluştuğumuzda bana o mektubu anımsattı, hem de hiç incinmiş görünmeden... Beni haklı bulmuş muydu? Bilmiyorum.

*

Cevat Geray, karısı. Beni kaçırmaya çalışıyorlar. Sanıyorum ki onlar, bu saldırının salt benim için yapıldığına içtenlikle inanıyorlar. Ben kaçıp gitsem kurtulacaklarını sanıyorlar. Böyle de düşünmekte haklılar. Çünkü, "Sivas Aziz Nesin'e mezar olacak," diye bağırıyorlar. Ben de onlara, "Sizi bırakıp kaçamam," diyorum. Bıraksam da bırakmasam da kaçamam. Ben olmasam kurtulacakları umudu var onlarda. Ben bu devletin nasıl devlet olduğunu bilmeme karşın, hâla içimde şöyle yada böyle bir devletin bulunduğu umudu ve inancı var. Buyüzden nasıl olsa kurtulacağımıza inanıyorum.

*

Sanki ne diye bu dosyalar dolusu notları hep eski Türkçe (Arap harfleriyle) tuttum? Günün birinde gözlerimin böyle görmeyeceği hiç aklıma gelmemişti. Kitaplarımdan birinin adını GİDERAYAK koymalıyım. Belki son şiir kitabımı.. Giderayak Arap harfleriyle yazılır mı? Benden sonra bu notları hiçkimse okuyamayacak. Yazık!. Üstelik öyle bir eski harflerle (Arap harfleriyle) yazdım ki çok acele ve ayaküstü yazdığımdan benden başkasının okuması da çok güç...

*

21 Mart 1995 
Artık Sonra Kalmadı 

"Tembellerin çalışma günü yarındır." Bu çok sevdiğim özdeyişi ilk duyduğumda kaç yaşımdaydım? Ya oniki ya onüç.. Bu özdeyişi bile bile gençlik günlerimde, yapılması, hatta hemen yapılması gereken işlerimi sonra yaparım avuntusuyla ertelediğim çok olmuştur ki sonraya ertelediğim bu işlerimin çoğunu, nice sonralar sonrası hiç yapamamışımdır. Yaşamımdaki en büyük pişmanlıklarım, ille de yapılması gereken işlerimi -ki daha çok bunlar yazmam gereken yazılarımdır-nasıl olsa sonra yaparım diye belirsiz bir sonraya ertelemiş olmamdır. 

Yirmi-otuz yaşlarımda bir gençken nasıl olsa sonra yaparım diye belirsiz bir sonraya ertelediğim işlerim çok oluyordu. O gençlik yaşlarımdaki bu sonraya ertelemelerimi şimdi doğru bile buluyorum. O yaşlarımdayken benim önümde o denli çok sonralar vardı ki sayısız sonralar... Ama şimdi seksen yaşımdayım. Bu yaşta olmanın, yaşlılığın en acı dramı sonraların tükenmekte oluşu ve çok azalmış olmasıdır. Sonralar nerdeyse bitti bitiyor. 

Şimdi yazdığım bu konu 21 Mart 1995 günü öğle sonraları uykumdan uyandığımda, yataktan (kanepeden) dahaca kalkmadan aklıma geldi. Önce bu tükenmiş sonralar konusunu şiir olarak yazmayı tasarladım. Yattığım yerde tasarımı geliştirdim. Sonra gençliğimde olduğu gibi, "Sonra yazarım," diye içimden geçirdim. Birden aklım başıma geldi. "Hangi sonra?" diye kendi kendime sordum. Hangi sonra? Bundan sonra artık sonra mi kaldı? Bütün sonra tükendi tükenecek. Hadi, kalk da yaz! Sonralar büsbütün tükenmeden... Yine de bu sonra konusunu belki şiirleştiririm. Ne zaman? Ne zaman mı? Sonra... 

*

Nesin Vakfı, 11 Nisan 1995 

Devlet gücüne, para gücüne, makam ve mevki gücüne dayanarak sizi korkutmak, sindirmek, yıldırmak isteyenleri siz doğrulukla, akılcılıkla, sağduyuyla, mantıkla gerçekten korkutacaksınız. Bu alçaklar korkudan tir tir titreyecekler. 

*

24 Aralık 1974 Salı, saat 15 30 

Yaşamın öyle bir çizgisine geldim ki, mutlu olmak benim için gittikçe daha zorlaşıyor. Üstelik, mutlu olmayı ençok gereksindiğim bir yaşta böyleyim. Herşeyi demeyeyim ama, çok şeyi görüp anlamak, karşımızdakinin neyi, niçin yaptığını, neden, nasıl davrandığını bilmek, görünenin altında gizli olan görünmeyeni görmek, mutlu olmamı engelliyor. Gözlerim, göz olmanın üstünde bir röntgen aygıtı gibi, hem kendi ruhumun, hem karşımdakilerin (başkalarının) ruhlarının üçüncü boyutlarını oluşturan çıkarları, bencillikleri, hayınlıkları görüyor. Oysa mutluluk -hiç de bilisizlik, aptallık değil– saflıktır. 60 yaşımın ikinci günü, çocuk gözleriyle, çocuk ağzıyla, Çocuk yanaklarıyla gülmek, sevmek, sevinmek istiyorum, buna gereksiniyorum. Ne yazık ki olanaksız artık!.. Mutlu olmak için kazandıklarım, mutluluğumu önlüyor. Bu düşünceleri ilk ben söylemiyorum elbet. Ama ilk söyleneni söylemeyelim deseydik, ağzımızı hiç açmamamız gerekirdi. 

Gözlerim neleri görüyor? Ortada görünenleri mi?.. Hayır, görünenlerden, ortada olanlardan daha çok, gizlenenleri, saklananları; altta, derinde, çok derinlerde olanları görüyorum. Gizlenenler de güzel şeyler değildir. İnsan, güzel olan şeylerini ortaya koymak, göstermek ister. Oysa gözlerim bir burgu, insanların ruhlarının gizli derinliklerine iniyor. Ne korkunç bir tedirginlik bu... Bir sözden, bir sözcükten, bir duruş, bir davranış, bir susuştan, karşımdaki insanın labirentlerinde. mağaralarının karanlığında, bodrumlarının rutubetlerinde çürümüş, gizlenmiş yanını görmek!..

*

7 Temmuz 1974 

Pazar Mutlu olmak için boşu boşuna çırpındığımı, birdenbire değil, yavaş yavaş anladım. Bu güzelim gerçeği anlamam kolay da olmadı, çabuk da. Elli yaşımı buldum bu güzelim gerçeği bulana dek... Elli yaşımdan bu yana, dokuz yıldır - yine herzamanki gibi mutlu değilim ama- dinginim, rahatım. Çünkü bu dokuz yıldır ille mutlu olacağım diye artık çırpınmıyorum, çırpınmaktan vazgeçtim. Bütün insanların mutlu olmaları elbette olanaksız. İnsanların pek, pekazı mutlu olabiliyor yada mutlu olduğunu sanıyor yada zaman zaman mutluluğa kapılıyor. Öte yandan büyük çoğunluk mutsuz. Ben, mutsuzlardan olduğumu anlayınca, mutlu olmak tutkusundan da kurtuldum. Aman ne erinçlik duydum böyle olunca. Eskiden ille de mutlu olmamın gerektiğini sanıyor, bunun için uğraşıp, çırpınıp duruyordum. Oysa mutlu olmak; askerlik görevi, savaşta yurt savunması, alınan borcu ödemek gibi bir “mecburi hizmet", ille de yerine getirilmesi gereken bir eylem, bir işlev değildir. İlle de mutlu olmam gerekmez. Ben mutsuzum... Oldum olasıya mutsuzum ama, dokuz yıldanberi mutsuzluğa razı olarak mutsuz olduğumdan erinçlik duydum. İnsanlar mutlu olmaya hiç de mecbur olmadıklarını benim gibi anlasalar, ne erinç[li] olacaklar.

*

4 Ocak 1973 

Ancak yaşlandıktan sonra yaşamın iki güzelliğinin bilincine vardım: Biri kırk yaşımdan sonra dünyayı renkli olarak görmek, öbürü elli yaşımdan sonra ânı (çerçeveli olarak, donmuş olarak, geçmişe geleceğe bağlanmadan) yaşamak! Ama o denli az ki, zor ki ânı yaşayışlarımız.

*

Sizin öykülerinizi de bir günümű verip dikkatle okudum. 

Beni bir ağabeyiniz bilerek sözlerime darılmamanızı dilerim. Yazık ki öyküleriniz için başarılıdır diyemeyeceğim. Oysa bunu söylemeyi çok isterdim. Bu öykülerle, katıldığınız yarışmayı kazanabileceğinizi hiç ummuyorum. 

Bu sözlerim sizi düş kırıklığına uğratmasın. İlle de öykü yazmak istiyorsanız size öğütlerim şunlar olacaktır: 

Tıpkı konuştuğunuz gibi, hiç kendinizi zorlamadan, rahatlıkla döndürüp dolandırıp, evirip çevirip söylemeyin. Uzun tümceler ille de daha güzel, daha değerli olmaz. Anlamını iyi bilmediğiniz yada bildiğinizi sanıp da bilginizi sınamadığınız sözcükleri, kavramları, deyimleri kullanmayın. İlle de büyük sözler, yüksek düşünceler söylemek zorunda değilsiniz. Çok yalın söylenmiş sözlerde de büyük ve derin düşünceler bulunabilir. Rahat yazın, zorlamayın ve çok iyi bildiğiniz şeyleri yazın. Çetrefil yazmayın. Gereksiz yerlerde gereksiz noktalama işaretleri yazınızı değerlendirmez, tersine, acemiliğinizi ortaya koyar. Ayraç içinde ünlem işareti yada yan yana üç ünlem işareti yazınızı daha çok anlamlaştırmaz. Öykülerinizde okurlarınıza ille de bişey öğretmeye kalkmayın; bilgiçlik taslamak okuru yazıdan soğutur. Öykülerinizde gerçekten öğrenilecek bişey varsa okurlar bunu kendiliğinden öğrenirler. 

*

Max Frisch'in Stiller'inden, 26 Nisan 1970 Pazar 

Şimdi söylediği her söz, yaptığı her hareket yanlıştı, masadan kalkıp mutfağa giderken kirli bir tabağı götürmeyince onu azarlıyor, biraz anlayışlı olsaydı, ondan biraz bir şey öğrenseydi harcadığı enerjinin yarısını harcayabileceğini inatla söyleyip duruyordu." .. 

Bunaltılı dönemindeki bir evli çifti hiç kimse ziyaret etmek istemez; bunaltıya ilişkin bir şey bilmeseniz bile bunaltı havadadır ve konuk bir mütarekede hazır bulunduğunu, kendinin bir amaç için biraz sömürülüp kullanıldığını sezinler; konuşmalar tehlikeli bir hal alır, şakalar ansızın biraz çok sert kaçmaya, bir zehir etkisi yapmaya başlar, konuk ev sahiplerinin sırlarını açıklamaya pek hevesli olduklarını fark eder; bunalım dönemindeki bir evli çifti ziyaret bir mayın tarlası kadar neşe vericidir, hiçbir şey patlamasa bile her şey sıcak bir kendi kendini denetleme kokar." 

*

23 Ağustos 1959 

İnsanlar, ilk evliliklerinde kendileridir, oldukları gibidir, herneyse, herkimse odurlar. İlk evliliklerdeki geçimsizlikler de buyüzden çıkar. İkinci evliliklerinde kişiliklerinden, olduklarından, kendilerinden indirim yaparlar. Bir erkek, ikinci kez evlenmiş, karısının da ilk evliliğiyse, bu kadın, kocasının kendisinden, kendi oluşundan, kişiliğinden nasıl indirim yaptığını bilmez, bilemez. Buyüzden ikinci evlilikler uyumlu sanılır. Gerçekte bu uyum değil, ikinci evliliğini yapanın kendinden indirimidir. 

Üçüncü evlilikte indirim daha da artar. Her yeni evlilikte indirim arta arta, kişilik hiçe iner.

Uzun süren birinci evliliklerde, bu indirimler eş değiştirilmeden yapılmış demektir. Kişilikten indirim bir insanı hiçe indirir. Gerçekte o insan, olduğu gibi, yani kendisi olan insan değildir. 

Bir erkek, kişiliğinden indirim yaparak ikinci evliliğinde mutluluğa kavuşmuşsa, bu, yapma bir mutluluktur. Kendinden bu indirimi ilk evliliğinde yapmış olsaydı, çok daha mutlu olurdu. 

İlk kocaya varan bir kadın, kocasının ikinci evliliğiyse, karşısında gördüğü adamı, o adamın kendisi sanır. Oysa o erkek, gerçekte olduğunun yüzde kırk, yüzde elli indirimlisidir, kendisi değildir. Birinci evlenmeden elde edilen deneyle, kendinden, oluşundan, kişiliğinden fedakârlık etmektedir. Çok pahalıya satın alınmış yapma bir mutluluktur.

Aziz Nesin
Mum Hala