Kaşından seviyorum seni, saçının telinden, seni tartışıyorum
ışık çeşmelerinin oynaştığı bembeyaz koridorlarda,
seni ele alıyorum her isimde, yaranın içinden özenle temizliyorum seni
saçlarına şimşek külleri takıyorum boyuna,
yağmurda uyuyan kurdeleler.
Bir biçimin olsun istemiyorum, tam olarak elinin
ardından gelen şey ol istiyorum,
çünkü su, suyu düşün, sonra aslanları
masalın şekerinde yumuşayan halleriyle,
ve beden dilini, hiçlikten doğan o mimariyi,
kavuşmanın ortasında ışıkları yakışını.
Bütün bir yarın, bir karatahta
seni keşfeder, seni çizerim onda,
sonra siliveririm seni ve artık yoksun, o uzun düz saçların
ve o gülümsemen de yok seninle orda.
Özünü arıyorum, şarabın aya ve aynaya da
dönüşebildiği o kadehin eğrisini,
bir müze salonunda bir adamın içini
titreten o hatları arıyorum.
Üstelik seni seviyorum ve zaman ve soğuk sürüyor.
Julio Cortázar
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
02 Temmuz 2014
Mezartaşı Yazısı
Bir kuş yaşıyordu bende.
Bir çiçek dolanıyordu kanımda.
Yüreğim bir kemandı.
Sevdim ya da sevmedim. Ama ara ara
sevildim. Bana da neşe
kattı: ilkbahar, tutuşan eller,
mutluluğa özgü tüm şeyler.
İşte böyle olmalı insan!
(Burada bir kuş yatıyor.
Bir çiçek.
Bir keman.)
Juan Gelman
Bir çiçek dolanıyordu kanımda.
Yüreğim bir kemandı.
Sevdim ya da sevmedim. Ama ara ara
sevildim. Bana da neşe
kattı: ilkbahar, tutuşan eller,
mutluluğa özgü tüm şeyler.
İşte böyle olmalı insan!
(Burada bir kuş yatıyor.
Bir çiçek.
Bir keman.)
İlk Buluşmalar
Birlikte olduğumuz her an
bir şölendi, newroz şenlikleri gibi,
koca dünyada bitek ikimize. Sen
pervasız ve hafiftin kuş kanadından bile,
bir rüzgar gibi inerdin merdivenlerden
ikişer ikişer aşıp basamakları, bir çırpıda
nemli leylakların arasından kendi
topraklarına alırdın beni, aynanın öte yanına.
Gece olunca haz bahşedilirdi bize
açılırdı kutsal kapıları tapınağın
karanlıkta ışıldar, ağır ağır
aramıza uzanırdı çıplaklığımız.
Uyanınca varlığına şükrederdim, yine de bilirdim
minnettarlığımın karşılıksız kalacağını. Sen
uyurdun ve o göksel mavilikleriyle
okşayabilmek için kirpiklerini, masadan üzerine eğilirdi leylaklar,
o mavilikle okşanan kirpiklerin
dingin olurlardı ve ellerin hep sıcaktılar.
Nehirler çağıldardı elindeki kadehin içinde,
dağların başı dumanlanırdı,
yakamoza boğulurdu denizler,
sonra sen elinde o camdan atmosfer,
tahtında uyuyakalırdın
ve Aman Allahım!, sen yanımdaydın.
Uyanırdın ve biçim alırdın,
insanların her gün söylediği sözcüklerin,
ağızlardan taşan şen şakrak
sözlerin biçimini alırdın; ve sen kelimesi
yeni anlamına bürünürdü: artık “çar”ımdın.
Seninle tüm alem başka bir şeye dönüşürdü,
sıradan şeyler bile biçim alırdı bir anda,
her şey; testimiz, kadehler -nöbetçi
gibi dururken aramızda ve bir biçim alırdı
o durgun sıvı, katman katman lakin çetince.
Sürüklenirdik, nereye olduğunu bile bilmeden,
ve seraplar misali;
masalsı şehirler açılırdı önümüze
ayaklarımızın altına serilirdi kuzu kulakları,
kuşlar aynı rotayı izlerdi bizimle
akıntıya karşı yüzerdi balıklar nehirde
ve gökyüzü gözlerimizin önüne sererdi her şeyini.
Bunlar olurken, kader hiç bırakmazdı peşimizi,
elinde usturasını bileyen o manyak hep izlerdi bizi.
bir şölendi, newroz şenlikleri gibi,
koca dünyada bitek ikimize. Sen
pervasız ve hafiftin kuş kanadından bile,
bir rüzgar gibi inerdin merdivenlerden
ikişer ikişer aşıp basamakları, bir çırpıda
nemli leylakların arasından kendi
topraklarına alırdın beni, aynanın öte yanına.
Gece olunca haz bahşedilirdi bize
açılırdı kutsal kapıları tapınağın
karanlıkta ışıldar, ağır ağır
aramıza uzanırdı çıplaklığımız.
Uyanınca varlığına şükrederdim, yine de bilirdim
minnettarlığımın karşılıksız kalacağını. Sen
uyurdun ve o göksel mavilikleriyle
okşayabilmek için kirpiklerini, masadan üzerine eğilirdi leylaklar,
o mavilikle okşanan kirpiklerin
dingin olurlardı ve ellerin hep sıcaktılar.
Nehirler çağıldardı elindeki kadehin içinde,
dağların başı dumanlanırdı,
yakamoza boğulurdu denizler,
sonra sen elinde o camdan atmosfer,
tahtında uyuyakalırdın
ve Aman Allahım!, sen yanımdaydın.
Uyanırdın ve biçim alırdın,
insanların her gün söylediği sözcüklerin,
ağızlardan taşan şen şakrak
sözlerin biçimini alırdın; ve sen kelimesi
yeni anlamına bürünürdü: artık “çar”ımdın.
Seninle tüm alem başka bir şeye dönüşürdü,
sıradan şeyler bile biçim alırdı bir anda,
her şey; testimiz, kadehler -nöbetçi
gibi dururken aramızda ve bir biçim alırdı
o durgun sıvı, katman katman lakin çetince.
Sürüklenirdik, nereye olduğunu bile bilmeden,
ve seraplar misali;
masalsı şehirler açılırdı önümüze
ayaklarımızın altına serilirdi kuzu kulakları,
kuşlar aynı rotayı izlerdi bizimle
akıntıya karşı yüzerdi balıklar nehirde
ve gökyüzü gözlerimizin önüne sererdi her şeyini.
Bunlar olurken, kader hiç bırakmazdı peşimizi,
elinde usturasını bileyen o manyak hep izlerdi bizi.
(1962)
Arseni Aleksandroviç Tarkovski30 Haziran 2014
kısa kesikler
"kırık kalbin remziymiş
kesik de bileğin"
muhammed palewi
kısa kesikler
doğumhanenin kapısı açılıyor
neşeyle yaklaşıyor nöbetçi hemşire
nöbetçi hemşire müjdesini istiyor
babanın yüzünde
yarım yamalak bir gülümseme
babanın omuzları çöküyor
babanın omuzları üçüncü kez
ama alışkın
ceplerinde yokluğunu avuçlamaya
baba ceplerinde
yoksulluğunu avuçluyor
üçüncü kez
susuyor baba
yutkunuyor
karısının alnını öpüyor
oğlunun yüzünü
geceyi bekliyor
kesin sövecek
tavana bakmak için
neşeyle yaklaşıyor nöbetçi hemşire
nöbetçi hemşire müjdesini istiyor
babanın yüzünde
yarım yamalak bir gülümseme
babanın omuzları çöküyor
babanın omuzları üçüncü kez
ama alışkın
ceplerinde yokluğunu avuçlamaya
baba ceplerinde
yoksulluğunu avuçluyor
üçüncü kez
susuyor baba
yutkunuyor
karısının alnını öpüyor
oğlunun yüzünü
geceyi bekliyor
kesin sövecek
tavana bakmak için
geceyi bekliyor
baba kesin sövecek
baba kesin sövecek
heeyy! hadi ama!
şairim ben unuttunuz mu?
bilmez olur muydum..yani o sabah sana bakarak “şiir yazmak istiyorum” dediğimde.. evet, dünya şirsel değildi ama sen o kadar güzeldin ki.. hoş, güzel olmana da gerek yoktu, büyüyen gözbebeklerimi sakınmadan, dik, dimdik ve uzun zamandır ilk, bakabiliyordum ya sana, varsın dünya da boktan bir yer olsundu böyle, canı sağ olsundu, herkesin.. başta senin..
kız evden çıkıyor
kapıyı çarparak çıkıyor
tavandan koca bir sıva
sofranın ortasına
kız yokuşu tırmanıyor
söylene söylene tırmanıyor
eteklerini çekiştire çekiştire
doğup büyüdüğü yokuşu
muhafazakar
araba camlarından bakıyor
eteklerini çekiştire çekiştire
doğup büyüdüğü yokuşu
muhafazakar
araba camlarından bakıyor
saçlarına
perdeler kıpırdıyor
kızın topukları
tıkır tıkır tıkır
perdelerin arkasında teyzeler
teyzeler tespih çekiyor
kız bir düğme daha açıyor
gömleğinden bir düğme daha
inadına
başını kaldırıp bakmıyor
çok güzel ama
biliyor
araba camlarından görüyor
sesler.. görüntüler.. yakalanmıştım.. bir ağız sürekli; “bilmediklerimizden sual olunmayacağız ammaaaa” , diyordu, “bildiklerimiz yetecek.” ben gittikçe küçülen harflerle "şahidiz" yazıyordum önümde duran kağıda; her kelimemden sorulacağını bile bile, her kelimemden sorulacağından korka korka; "şahidiz" yazıyordum, "haberim yoktu diyemeyeceğimiz kadar çok şeye." sesler, görüntüler.. kısa kısa, kesik kesik… kısa kesikler atıp kaçıyorlardı. kısa kesitler..
seni göremiyorum! nerdesin?
telefonun alarmı çalıyor
pahalı bir otel odasında
telefonun alarmı
dördüncü kez
ajandası yanıp sönüyor
ticaret odasında toplantı
ticaret odasında toplantı
çıplak kol
erkek kolu
sus düğmesini arıyor
pörsümüş et
çarşafın üstünde
kadının gözleri kapalı
saçları kızıl
adamın gözleri kapalı
görmüyor
telefonun alarmı çalıyor
bir kopartabilse etini
çarşaftan
bir uyanabilse
kadını görecek
kadının saçları kızıl
ya adı
…
ticaret odasında toplantı
ticaret odasında toplantı
bildiklerimin gazabı? bilmek için can, biliyorum diye hava attıklarımın? silebilmek, bilmeyebilmek, mümkün olsa.. hepsini bir kalemde.. çok istiyordum.. çok.. ve sen o kadar, o kadar çok güzeldin ki.. o kadar çok şey dilimin ucunda inat ediyordu ki..
perdeler kıpırdıyor
kızın topukları
tıkır tıkır tıkır
perdelerin arkasında teyzeler
teyzeler tespih çekiyor
kız bir düğme daha açıyor
gömleğinden bir düğme daha
inadına
başını kaldırıp bakmıyor
çok güzel ama
biliyor
araba camlarından görüyor
sesler.. görüntüler.. yakalanmıştım.. bir ağız sürekli; “bilmediklerimizden sual olunmayacağız ammaaaa” , diyordu, “bildiklerimiz yetecek.” ben gittikçe küçülen harflerle "şahidiz" yazıyordum önümde duran kağıda; her kelimemden sorulacağını bile bile, her kelimemden sorulacağından korka korka; "şahidiz" yazıyordum, "haberim yoktu diyemeyeceğimiz kadar çok şeye." sesler, görüntüler.. kısa kısa, kesik kesik… kısa kesikler atıp kaçıyorlardı. kısa kesitler..
seni göremiyorum! nerdesin?
telefonun alarmı çalıyor
pahalı bir otel odasında
telefonun alarmı
dördüncü kez
ajandası yanıp sönüyor
ticaret odasında toplantı
ticaret odasında toplantı
çıplak kol
erkek kolu
sus düğmesini arıyor
pörsümüş et
çarşafın üstünde
kadının gözleri kapalı
saçları kızıl
adamın gözleri kapalı
görmüyor
telefonun alarmı çalıyor
bir kopartabilse etini
çarşaftan
bir uyanabilse
kadını görecek
kadının saçları kızıl
ya adı
…
ticaret odasında toplantı
ticaret odasında toplantı
bildiklerimin gazabı? bilmek için can, biliyorum diye hava attıklarımın? silebilmek, bilmeyebilmek, mümkün olsa.. hepsini bir kalemde.. çok istiyordum.. çok.. ve sen o kadar, o kadar çok güzeldin ki.. o kadar çok şey dilimin ucunda inat ediyordu ki..
yardım et bana! oyunun sırası değil!
sokakta
bakkalın kepengi
mutfakta
yorgun bir kadın
buzdolabını açıyor
-ağza atılacak bir şey yok-
kapatıyor
buzdolabının kapağını açıyor
- bir şey yok -
kapatıyor
allah büyük diyor
mucize ?
umut?
buzdolabının kapağını
terlik sesleri
mutfaktan geliyor
bir de adam
yorganın altında
adam terlik seslerinden korkuyor
buzdolabının kapağını
bir daha…
kadın buzdolabının kapağını
kapatıyor
- ağza atılacak… yok -
adam yorganı ısırıyor..
yenildim
o sabah “sana bakarak şiir yazmak istiyorum” dediğimde
o sabah bana bakarak “ben güzel değilim” dediğinde
birden o sela
(allah taksiratını affetsin)
sokakta
bakkalın kepengi
mutfakta
yorgun bir kadın
buzdolabını açıyor
-ağza atılacak bir şey yok-
kapatıyor
buzdolabının kapağını açıyor
- bir şey yok -
kapatıyor
allah büyük diyor
mucize ?
umut?
buzdolabının kapağını
terlik sesleri
mutfaktan geliyor
bir de adam
yorganın altında
adam terlik seslerinden korkuyor
buzdolabının kapağını
bir daha…
kadın buzdolabının kapağını
kapatıyor
- ağza atılacak… yok -
adam yorganı ısırıyor..
yenildim
o sabah “sana bakarak şiir yazmak istiyorum” dediğimde
o sabah bana bakarak “ben güzel değilim” dediğinde
birden o sela
(allah taksiratını affetsin)
gözlerimi kocaman açıp sana baktım
gözlerini kocaman açıp bana
aklımda ne alâkaysa saklambaçlarım
süryanilerin duvarı
süryanilerin duvarında unuttuğum ellerim
sonra kırmızı bayramlığım
ilk kol saatim sonra; hislon- deri kayışlı
..
..
..
- nefesim..
- ilacın yanında mı ?
- insan korkuyor be ölümden, hele bir çocuğu varsa iki kere korkuyor..
- şşşş.. bak ! gözlerini kocaman açınca ağladığını kimse anlamıyor..
Dilek Kartal
Sessiz
aramızda yaprakların hışırtısından,
ve ceylanların hayata çıkışından
başka bir ses olmadan.
beni sessiz de sevebilir misin?
yağmur almış toprağı
ve üşüyen kainatı dinlerken,
araya dünya sözleri karışmadan.
biliyor musun çekirgelerin,
unutulmuş ülkelerin,
kahrından kuruyan nehirlerin
diliyle konuşabilirim seninle!
duyabilirim seni hiç konuşmadan.
kalbinin atışlarını duyabilirim
içinde bir yaz gezmesine çıkan çocuğu
ve dudağın en uzak sokağında
biriken dilini hayatın
sökebilirim, öğrenebilirim
sözcükler bağırtılar klaksonlar
ona karışmadan.
ay sesiyle, gün sesiyle, gül sesiyle
tırmanırım kalbinin tepesine ve işte,
zakkumların diliyle konuşabilirim seninle.
rüzgarın ve acının bildiği dilde
acelesiz, hiç yarışmadan,
sessiz oturabilir miyiz seninle?
Kemal Sayar
Şiir Hevestir
Şiir nedir, sorusu şimdiye değin defalarca sorulmuş; hiç üşenilmeden de defalarca cevaplanmıştır. En öznel tanımlamalar şiir üzerine yapılmıştır, dense yeridir. O halde, bir tanımlama da ben mi yapacağım. Hayır. Niyetim tanımlama yapmak değil; sadece şiir- insan ilişkisine heves penceresinden bir göz atmak.
Heves; bir şeye karşı duyulan istektir. Fakat aşk, şevk derecesinde bir istektir bu. Herkesin içinde bir şeylere karşı istek vardır mutlaka; heves etmekten alıkoyamazsınız kimseyi. Ama herkes hevesdâr değildir yine de ve olamaz. Her arzuladığına ulaşıp ondan hevesini almak herkese nasip olur mu sanıyorsunuz. Ne mümkün! Kimlerin hevesi kursağında kalmamıştır ki!..Kimler etrafına bakıp, olur olmaz her şeye heveskârlık göstermemiş sonra da hevesini alıp kendi köşesine çekilmemiştir.
Kuşkusuz pek çok heveskârın yolu düşmüştür şiire. Heveskârı çok olunca, şiirin de yol geçen hanına dönmesi kaçınılmaz olmuştur. Aslına bakarsanız hanın bir şikayeti yok bu durumdan. Sıkıntı, konukların tavrıyla alakalı. Her konuk kendi tarzında şekillendirmek, kendi rengiyle boyamak istiyor hanı. Kimisi en mutena köşelere özene bezene yazarken kimisi kapı arkalarına hoyratça bir şeyler karalamakla meşgul. Neler yok ki? Salya sümük duygusallıklar mı ararsınız, hamasî tatminler mi, sakızsı yayvanlıklar mı, yoksa tek solistli çok enstrumanlı seslendirmeler mi? Hal böyle olunca da kargaşa yaşanıyor. İşin kötüsü herkes ayan beyan hancılığa soyununca kim hancı kim yolcu o da karışıyor.
Heves, bir başlangıçtır; şiirse sonuç. İnsanoğlu için başlangıç ne kadar normalse sonuç da o kadar normaldir. Yani pek çok insanın şiire heveslenmesinde bir anormallik yok mudur? Evet yoktur. Hele bir gençlik hevesi olmasında hiç mi hiç...
Burada düşünmek gerek. Başka ülkelerde de böyle midir, bilmiyorum, ama farklı olmadığını sanıyorum, özellikle gençlik yıllarında pek rağbetkârdır insanlar şiire. Bunda duyguların o dönemde daha coşkun oluşunun etkisi vardır mutlaka, ancak meseleyi salt duyguların coşkunluğuyla açıklamak yeterli olmasa gerek. Gençlik yıllarında, hele bir de aşıksa, şiir niyetine bir şeyler yazmamış çok az kişi vardır herhalde. Peki ne oluyor da, bir dönem yolunu illâki şiire çıkarmış insanlar, birden bire şiirden kopuveriyorlar. Gençlik yoldaşlarını neden terk ediyorlar? Yoksa yoldaş belledikleri şiir mi yarı yolda bırakıveriyor onları. İkisi de değil bence. Ne şiir, genç yoldaşını ne de genç, şiiri terk ediyor. Kimse kimseyi yarı yolda bırakmıyor yani. Peki nedir olup biten o halde? Söyleyelim: Bir an kesişen yolların tekrar ayrılmasından başka bir şey değil. Bu kadar basit mi? Evet, bu kadar basit.
Şiir, bir sanat olmaktan önce; bir söz söyleme aracı olmuştur hep. Şiirin tarihine baktığımızda bunu açıkça görürüz. Yüzyıllar boyunca insanlar hemen her şeyi şiirsel formatla ifade etmişlerdir. Sözlü kültürün olmazsa olmazı şiirden başka nedir? Gündelik hayatın içinde böylesine etkin ve canlı bir başka tür daha var mıdır? Hatta şunu bile söyleyebiliriz: Şiire atfedilen misyon, onu tür olmaktan öte bir algıya muhatap kılmıştır. Çeşitli nedenlerle gündelik dille ifade edilemeyen saklı duygular, çekinceler, gizler ve hatta güdüsel itkiler hep şiir olup dökülmemiş mi dudaklardan? Günlük dille söylendiğinde garipsenme veya ayıpsanma ihtimali yüksek ifadeler bile, şiir kalıbına girdiğinde görmezlikten gelinmemiş mi? Hala da öyle değil mi? Demek ki şiir, söz söyleme aracı ilkin. Her ne ve her nasıl olursa olsun. Bu araç olma halinde bir sıradanlık yok ama. Bir nevi elçilik onunki. Hem herkesin elçisi olabilir şiir. Nasıl ki elçi hükümdarının aynasıdır, şiir de şairinin aynasıdır. Hiç bir elçi bir diğerinin aynısı tavra sahip değildir. Değil mi ki; elçiye zeval olmaz, şiire de zeval olmaz. Öyle kesip biçmek hiç hakkaniyetli değil.
Şiir bir hevestir. Bir gençlik dumanı. Her gencin içinde çokça heves vardır. O heves şiire de kapı aralar boyuna. Kapı aralığından başını uzatıp şöyle bir etrafı kolaçan eden, bir anda şiirle göz göze gelip onu baştan aşağı süzen az değildir. Kimisi vurulur kimisi iç çeker. Vurulanda da iç çekende de heves kabarır. Biri habire çoğaltır hevesini, o hevesle hemhal olmayı sever, derdnâk olur; öteki farkında değildir önüne çıkan kısmetin, bir gün bir yerde tekrar rastlaşmayı umar sadece. İlki farkında olandır diğeri farkına varmayan yani.
Şiir hevestir; hem tesadüflere hem de tevafuklara açılan bir heves. Her hevesin bir kapısı vardır hafiften aralık. Kimisi rüzgarla girer ardına kadar açılan kapıdan, ancak nasipsiz çıkar; kimisi yavaştan kendi sızar içeri, bir güzel donanır.
Şiir hevestir, heves bırakır insanda. Kim ki farkındadır bunun; şairdir.
Mehmet Solak
Heves; bir şeye karşı duyulan istektir. Fakat aşk, şevk derecesinde bir istektir bu. Herkesin içinde bir şeylere karşı istek vardır mutlaka; heves etmekten alıkoyamazsınız kimseyi. Ama herkes hevesdâr değildir yine de ve olamaz. Her arzuladığına ulaşıp ondan hevesini almak herkese nasip olur mu sanıyorsunuz. Ne mümkün! Kimlerin hevesi kursağında kalmamıştır ki!..Kimler etrafına bakıp, olur olmaz her şeye heveskârlık göstermemiş sonra da hevesini alıp kendi köşesine çekilmemiştir.
Kuşkusuz pek çok heveskârın yolu düşmüştür şiire. Heveskârı çok olunca, şiirin de yol geçen hanına dönmesi kaçınılmaz olmuştur. Aslına bakarsanız hanın bir şikayeti yok bu durumdan. Sıkıntı, konukların tavrıyla alakalı. Her konuk kendi tarzında şekillendirmek, kendi rengiyle boyamak istiyor hanı. Kimisi en mutena köşelere özene bezene yazarken kimisi kapı arkalarına hoyratça bir şeyler karalamakla meşgul. Neler yok ki? Salya sümük duygusallıklar mı ararsınız, hamasî tatminler mi, sakızsı yayvanlıklar mı, yoksa tek solistli çok enstrumanlı seslendirmeler mi? Hal böyle olunca da kargaşa yaşanıyor. İşin kötüsü herkes ayan beyan hancılığa soyununca kim hancı kim yolcu o da karışıyor.
Heves, bir başlangıçtır; şiirse sonuç. İnsanoğlu için başlangıç ne kadar normalse sonuç da o kadar normaldir. Yani pek çok insanın şiire heveslenmesinde bir anormallik yok mudur? Evet yoktur. Hele bir gençlik hevesi olmasında hiç mi hiç...
Burada düşünmek gerek. Başka ülkelerde de böyle midir, bilmiyorum, ama farklı olmadığını sanıyorum, özellikle gençlik yıllarında pek rağbetkârdır insanlar şiire. Bunda duyguların o dönemde daha coşkun oluşunun etkisi vardır mutlaka, ancak meseleyi salt duyguların coşkunluğuyla açıklamak yeterli olmasa gerek. Gençlik yıllarında, hele bir de aşıksa, şiir niyetine bir şeyler yazmamış çok az kişi vardır herhalde. Peki ne oluyor da, bir dönem yolunu illâki şiire çıkarmış insanlar, birden bire şiirden kopuveriyorlar. Gençlik yoldaşlarını neden terk ediyorlar? Yoksa yoldaş belledikleri şiir mi yarı yolda bırakıveriyor onları. İkisi de değil bence. Ne şiir, genç yoldaşını ne de genç, şiiri terk ediyor. Kimse kimseyi yarı yolda bırakmıyor yani. Peki nedir olup biten o halde? Söyleyelim: Bir an kesişen yolların tekrar ayrılmasından başka bir şey değil. Bu kadar basit mi? Evet, bu kadar basit.
Şiir, bir sanat olmaktan önce; bir söz söyleme aracı olmuştur hep. Şiirin tarihine baktığımızda bunu açıkça görürüz. Yüzyıllar boyunca insanlar hemen her şeyi şiirsel formatla ifade etmişlerdir. Sözlü kültürün olmazsa olmazı şiirden başka nedir? Gündelik hayatın içinde böylesine etkin ve canlı bir başka tür daha var mıdır? Hatta şunu bile söyleyebiliriz: Şiire atfedilen misyon, onu tür olmaktan öte bir algıya muhatap kılmıştır. Çeşitli nedenlerle gündelik dille ifade edilemeyen saklı duygular, çekinceler, gizler ve hatta güdüsel itkiler hep şiir olup dökülmemiş mi dudaklardan? Günlük dille söylendiğinde garipsenme veya ayıpsanma ihtimali yüksek ifadeler bile, şiir kalıbına girdiğinde görmezlikten gelinmemiş mi? Hala da öyle değil mi? Demek ki şiir, söz söyleme aracı ilkin. Her ne ve her nasıl olursa olsun. Bu araç olma halinde bir sıradanlık yok ama. Bir nevi elçilik onunki. Hem herkesin elçisi olabilir şiir. Nasıl ki elçi hükümdarının aynasıdır, şiir de şairinin aynasıdır. Hiç bir elçi bir diğerinin aynısı tavra sahip değildir. Değil mi ki; elçiye zeval olmaz, şiire de zeval olmaz. Öyle kesip biçmek hiç hakkaniyetli değil.
Şiir bir hevestir. Bir gençlik dumanı. Her gencin içinde çokça heves vardır. O heves şiire de kapı aralar boyuna. Kapı aralığından başını uzatıp şöyle bir etrafı kolaçan eden, bir anda şiirle göz göze gelip onu baştan aşağı süzen az değildir. Kimisi vurulur kimisi iç çeker. Vurulanda da iç çekende de heves kabarır. Biri habire çoğaltır hevesini, o hevesle hemhal olmayı sever, derdnâk olur; öteki farkında değildir önüne çıkan kısmetin, bir gün bir yerde tekrar rastlaşmayı umar sadece. İlki farkında olandır diğeri farkına varmayan yani.
Şiir hevestir; hem tesadüflere hem de tevafuklara açılan bir heves. Her hevesin bir kapısı vardır hafiften aralık. Kimisi rüzgarla girer ardına kadar açılan kapıdan, ancak nasipsiz çıkar; kimisi yavaştan kendi sızar içeri, bir güzel donanır.
Şiir hevestir, heves bırakır insanda. Kim ki farkındadır bunun; şairdir.
Mehmet Solak
Kimi, Nereye Götürür Şiir?
Hiç kimseyi, hiçbir yere götürmez şiir.
Her kim, şiirle bir yerlere gittiğini ya da şiirin, kendisini bir yerlere götürdüğünü iddia ediyorsa yaman bir kandırmacanın içindedir.
Üstelik, kişinin sırf kendisiyle sınırlı bir kandırmaca değildir bu. Zira, kendisiyle beraber başkalarını da kandırmak vardır işin içinde.
İnsanoğlu bunu hep yapar aslında; yani habire kandırır kendini. Doymaz bir türlü. Yetmez, kendini kandırdığı şey, her neyse onu başkalarına da empoze eder. Gündelik hayatta buna bir gerekçe bulunabilir. Çoğu kere de bir zaaf olarak değerlendirmek mümkündür bu hali. Oysa sanat söz konusu olunca, mesele zaafiyet sınırlarını aşarak sahtekârlığa gelip dayanmakta. Ne fark var demeyin sakın. Zaaf, marazî bir haldir, irade hakimiyeti yoktur onda. İradesine hakim olamadığından yapar her ne yapıyorsa insan. Halbuki sahtekârlık düpedüz iradî bir durumdur. Bile isteye yapar insan her yaptığını. Hesaplı kitaplıdır sahtekârın edimi; itkisel yahut dürtüsel değildir yani.
Peki nasıl olur da, bir sanatçı sıradan bir sahtekârla aynı çizgide olabilir? Neden olmasın ki? Nihayetinde sanatçı da insandır. Sanatın bahşettiği 'incelme'nin farkında olmayan ve bunu kesbetme azmini taşımayan insan, görünürde sanatçı da olsa, alması gerekeni alamamış demektir. Yani, hâlâ 'kalın'dır. O halde herhangi bir sanatla ilgilenmeyen insandan ne farkı vardır ? Kısacası, hiç farkı yoktur. İşte bu fark olmadığından, herhangi bir insanın tevessül edeceği sahtekârlık, sanatçı için de geçerli olabilmekte. Hatta fazlasıyla...
Şiire dönersek...Şiir, incelme halidir. Şair de kendini yontan kişi. Bir bakıma şairin yongasıdır şiir. Kendini yonttukça şiir hasıl olur ondan. Yontuldukça bir şekle şemâle bürünür şair. Onca şiir yazacaksın, hâlâ şekilsiz şemâlsiz kalacaksın; kaba saba, yalancı, küfürbaz, pornografik, boğursak...
Şiir bir imkândır, kendini şekillendirme imkânı. İlkin bunu görebilmek gerek. Sonra kendini açmak bu imkâna. Yoksa ne yoldur şiir ne yol donanımı. Yol olsaydı, çıkar ya da çıkmaz bir istikâmeti olurdu. Oysa bir istikâmet göstermez şiir. Ne bir ideolojidir ne de bir inanç biçimi çünkü. Yol donanımı hiç değil. Yola çıkarken ceplere doldurulan çerez yani! Yahut çıkınlanmış erzak! Hayır!
Şiir, bir hal'dir; hal'e ilişkin mekan değil. O halde şiir, şairin cehennemi olamaz, cenneti de tabiî. Değil mi ki, ne azaptır ne kurtuluş şiirin sunduğu. Sorun, şairin kendindedir sadece, benci zihniyetinde.
Meslek de değildir şiir. Bir uğraş değildir çünkü. Şiiri bir uğraş alanı gibi görmek onu tümüyle zanaatlaştırmak demektir. Halbuki ilgi alanıdır şiir. Sanat olması da bundandır.
Sanat olduğundan, kimseyi bir yere götürmez.
Bir yere gitmek, bir şey olmak isteyen şiirden uzak durmalı.
Uzak durmalı ki, şiir rahat etmeli.
Bilinmeli ki; şiire, abes misyonlar yüklemekle, olmadık nitelikler atfetmekle şair olunmaz. Şairliğin yegâne ölçütü şiirdir.
Varsın her söylediği veya her yazdığı şiir sanılsın kimilerinin; hatta elini sürdüğü her şeyi şiirleştirdiği!..
Bilen biliyor nasılsa.
Mehmet Solak
Her kim, şiirle bir yerlere gittiğini ya da şiirin, kendisini bir yerlere götürdüğünü iddia ediyorsa yaman bir kandırmacanın içindedir.
Üstelik, kişinin sırf kendisiyle sınırlı bir kandırmaca değildir bu. Zira, kendisiyle beraber başkalarını da kandırmak vardır işin içinde.
İnsanoğlu bunu hep yapar aslında; yani habire kandırır kendini. Doymaz bir türlü. Yetmez, kendini kandırdığı şey, her neyse onu başkalarına da empoze eder. Gündelik hayatta buna bir gerekçe bulunabilir. Çoğu kere de bir zaaf olarak değerlendirmek mümkündür bu hali. Oysa sanat söz konusu olunca, mesele zaafiyet sınırlarını aşarak sahtekârlığa gelip dayanmakta. Ne fark var demeyin sakın. Zaaf, marazî bir haldir, irade hakimiyeti yoktur onda. İradesine hakim olamadığından yapar her ne yapıyorsa insan. Halbuki sahtekârlık düpedüz iradî bir durumdur. Bile isteye yapar insan her yaptığını. Hesaplı kitaplıdır sahtekârın edimi; itkisel yahut dürtüsel değildir yani.
Peki nasıl olur da, bir sanatçı sıradan bir sahtekârla aynı çizgide olabilir? Neden olmasın ki? Nihayetinde sanatçı da insandır. Sanatın bahşettiği 'incelme'nin farkında olmayan ve bunu kesbetme azmini taşımayan insan, görünürde sanatçı da olsa, alması gerekeni alamamış demektir. Yani, hâlâ 'kalın'dır. O halde herhangi bir sanatla ilgilenmeyen insandan ne farkı vardır ? Kısacası, hiç farkı yoktur. İşte bu fark olmadığından, herhangi bir insanın tevessül edeceği sahtekârlık, sanatçı için de geçerli olabilmekte. Hatta fazlasıyla...
Şiire dönersek...Şiir, incelme halidir. Şair de kendini yontan kişi. Bir bakıma şairin yongasıdır şiir. Kendini yonttukça şiir hasıl olur ondan. Yontuldukça bir şekle şemâle bürünür şair. Onca şiir yazacaksın, hâlâ şekilsiz şemâlsiz kalacaksın; kaba saba, yalancı, küfürbaz, pornografik, boğursak...
Şiir bir imkândır, kendini şekillendirme imkânı. İlkin bunu görebilmek gerek. Sonra kendini açmak bu imkâna. Yoksa ne yoldur şiir ne yol donanımı. Yol olsaydı, çıkar ya da çıkmaz bir istikâmeti olurdu. Oysa bir istikâmet göstermez şiir. Ne bir ideolojidir ne de bir inanç biçimi çünkü. Yol donanımı hiç değil. Yola çıkarken ceplere doldurulan çerez yani! Yahut çıkınlanmış erzak! Hayır!
Şiir, bir hal'dir; hal'e ilişkin mekan değil. O halde şiir, şairin cehennemi olamaz, cenneti de tabiî. Değil mi ki, ne azaptır ne kurtuluş şiirin sunduğu. Sorun, şairin kendindedir sadece, benci zihniyetinde.
Meslek de değildir şiir. Bir uğraş değildir çünkü. Şiiri bir uğraş alanı gibi görmek onu tümüyle zanaatlaştırmak demektir. Halbuki ilgi alanıdır şiir. Sanat olması da bundandır.
Sanat olduğundan, kimseyi bir yere götürmez.
Bir yere gitmek, bir şey olmak isteyen şiirden uzak durmalı.
Uzak durmalı ki, şiir rahat etmeli.
Bilinmeli ki; şiire, abes misyonlar yüklemekle, olmadık nitelikler atfetmekle şair olunmaz. Şairliğin yegâne ölçütü şiirdir.
Varsın her söylediği veya her yazdığı şiir sanılsın kimilerinin; hatta elini sürdüğü her şeyi şiirleştirdiği!..
Bilen biliyor nasılsa.
Mehmet Solak
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bercestelerim
Ağlamak Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal S...
-
Bir yağmur damlasına çizdim o küçük gölün kıyısında bana verdiğin ilk öpücüğü… Şemsiyenin ucu yırtıyordu bulutları Özkan Mert Her yağ...
-
Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yab...
-
Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin...
-
Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap ...
-
Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Kon...
-
Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vur...
-
Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir...
-
Kuseyyir uzağı göremeyen, olayların sonunun nereye varacağını düşünemeyen bir insandır. Her söylenene inanan, insanların şakalarına bile ci...
-
sarıp sarmaladı bizi kanatlarıyla bezginlik; beşikten mezara başımızın ucundan ayrılmadı hiçlik * kadınlar az şey beklemiyor sizden ...





