Özledim yine İstanbul’u
Cihangir Mahallesinde bir bankta
Yalnız oturup
Ansızın bir kara bulut gelip geçti
Mehtap bitti
Gün de karardı
İstanbul bana biir şiir söyle
İçimde bir ıstırap var
Bankta oturup sanki
Gecem gündüz oldu
Orhan Veliden istanbulu dinliyorum
Belgrat ormanında sarı yapraklar
Yeter ki bana yeşil görünsün
Kuruyan o dallar çiçek açsın
Dökülen şiir nağmeleri
Yeniden yüreğimde kalsın
İstanbul bana bir şiir söyle.
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
06 Temmuz 2014
Sazlıkların ayağında bir ayna
Sen bambusun,
ben rüzgâr,
sen mırıldanırsın ben yapraklarının arasına karıştıkça,
ben biçimini alırım senin, ürperişlerinin,
sen başını hafif hafif oynatır, şarkılar söylersin,
benim nefesim ensende, salınımlarının peşindeyim, sebebiyim,
senin venüs tepen bir bambu korosu olur ben yaklaştıkça dalgalanan,
ben senin pubik salınımlarının karşı kutbuna dönüşürüm,
sen eğilir ve bana dokunursun, yumuşacık kırbaçlarsın beni, okşarsın,
ben senin uzanan ellerinin ritminde dans ederim,
sen gülümsersin, gözlerin parıldar,
ben kendime dönerim senin mırıltılarına sarılırım,
sen benim üzerime basar, gökyüzüne tırmanırsın,
ben senin dizlerine kapanır arasından seni içerim,
sen duraksar ve ilerlersin, hiçbir şeymişcesine,
ben sessizce seni dinlerim,
sen yeni biçimler alırsın, şarkı söylersin, havayı giyinirsin üzerine,
ben geçerken savurduğun yapraklara dönerim,
sen duru bir yağmur olursun,
ben susamışım, tutkunum
senin yapraklar arasında oynaşan ışığına,
ben bambuyum,
sen rüzgâr.
ben rüzgâr,
sen mırıldanırsın ben yapraklarının arasına karıştıkça,
ben biçimini alırım senin, ürperişlerinin,
sen başını hafif hafif oynatır, şarkılar söylersin,
benim nefesim ensende, salınımlarının peşindeyim, sebebiyim,
senin venüs tepen bir bambu korosu olur ben yaklaştıkça dalgalanan,
ben senin pubik salınımlarının karşı kutbuna dönüşürüm,
sen eğilir ve bana dokunursun, yumuşacık kırbaçlarsın beni, okşarsın,
ben senin uzanan ellerinin ritminde dans ederim,
sen gülümsersin, gözlerin parıldar,
ben kendime dönerim senin mırıltılarına sarılırım,
sen benim üzerime basar, gökyüzüne tırmanırsın,
ben senin dizlerine kapanır arasından seni içerim,
sen duraksar ve ilerlersin, hiçbir şeymişcesine,
ben sessizce seni dinlerim,
sen yeni biçimler alırsın, şarkı söylersin, havayı giyinirsin üzerine,
ben geçerken savurduğun yapraklara dönerim,
sen duru bir yağmur olursun,
ben susamışım, tutkunum
senin yapraklar arasında oynaşan ışığına,
ben bambuyum,
sen rüzgâr.
05 Temmuz 2014
Adalar orada öyle duruyor
İnsan yaşlandıkça, daha önceleri pek fark etmediği, fark etmemeyi yeğlediği gerçekleri daha fazla algılıyor.
Değişenin değil,
Değişenin değil,
Asıl değişmeyenin insanı ürkütüp şaşırttığını şimdi daha iyi görüyorum mesela.
*
Başımı çevirip denize baktığımdaBüyükada, Heybeli, Burgaz ve Kınalı adaları orada öyle duruyor.
Çocukluğumda baktığımda da orada duruyorlardı.
Dünya değişti, ülke değişti, ben değiştim; adalar
hiç değişmeden orada duruyor.
*
Tabiatın insan hayatını değil, insanlığın ortak hayatını aşıp geçen bu değişmez görüntüsü, hayatımızdaki bütün değişimleri bir anlamda zavallaştırıyor.
Adalar hep oradaydı, bin yıl önce de, beş bin önce de, on bin yıl önce de, yüz bin yıl önce de.
İnsanlık ise bu sabit görüntünün etrafında neredeyse hızlandırılmış bir film süratiyle akıp geçiyor.
*
Canlıların değişim süreçlerindeki süratle, cansızların değişim süreçlerindeki yavaşlık, zamanın ikisi için farklı farklı akması insana önemsizliğini gösteriyor.
Şu baktığım adalar için değişim zamanı milyonlarca yılla ölçülüyor, milyonlarca yıl önce ortaya çıktılar, milyonlarca yıl daha orada duracaklar.
Benim onları ilk gördüğüm günden bugüne kadar ise, neredeyse insanlığın hayatında değişmeyen hiçbir şey kalmadı.
*
Sadece kendi mütevazı hayatımdan baktığımda bile değişimin süratini görebiliyorum.
Ben doğduğumda yaşayanların hemen hemen hiçbiri artık bu dünyada bulunmuyor.
Yüz milyonlarca insan bir karanlığa akarak geçip gitti hayattan.
Ben doğduğumda buralarda var olan köşkler artık yok, o köşklerin o zamanlar çok ünlü olan sahipleri çoktan unutuldu.
*
Yaz güneşinin altında parlayan o adalara baktığımda, onların varoluş süreleriyle insanların var oluş süreleri arasındaki fark daha da çarpıcı görünüyor bana.
Uzaydaki nesnelerin zaman süreleri ise akıllarımızın bile kolayca kavrayamayacağı boyutlarda.
Milyonlarca, milyarlarca yıllarla ifade edilen sürelerle, yüz seneyi bile geçmeyen insan hayatları.
*
Tabiatın, insanı, dağlar, ovalar, nehirler, denizler, yıldızlar kadar umursamadığını düşünebilir insan bu kıyaslamadan yola çıkarak.
Tabiat tarafından bu kadar umursanmamaya, insanlar kendi önemlerini alabildiğine abartarak cevap veriyorlar sanırım.
*
Yüzyıl sonra, bugün hayatta olanların hiçbiri hayatta olmayacak.
Adalar gene orada duracak.
Dünyadan bu süratli geçişe, insanlar telaşlı ihtiraslarıyla bir anlam katmaya uğraşıyorlar.
Yaşamın içinde diğer insanlarla birlikte koşarken anlamlı gözüküyor bu, biraz geriye çekilip adalarla insanlara bir arada baktığında, insanoğlunun telaşı anlamından epey kaybediyor.
*
Hiç kimse, böyle zavallı su sinekleri gibi dünya üzerinde görünüp kaybolan insanların hangi amaçla yaratıldığını bilmiyor, galiba hiçbir zaman da bilmeyecek.
Kendimizi kandırarak, önemimizi abartarak gelip geçeceğiz.
Böyle de yapmak zorundayız, bu tuhaf tiyatroda bize verilen rol bu.
*
Ama arada bir durup dağlara, denizlere ve adalara da bir bakmak lazım.
Bazen onların değişmezliği, değişen hayattan daha fazlasını anlatabiliyor insana.
*
Adalar orada öylece duruyor.
Çankaya seçimlerini kim kazanacak acaba?
*
Başımı çevirip denize baktığımdaBüyükada, Heybeli, Burgaz ve Kınalı adaları orada öyle duruyor.
Çocukluğumda baktığımda da orada duruyorlardı.
Dünya değişti, ülke değişti, ben değiştim; adalar
*
Tabiatın insan hayatını değil, insanlığın ortak hayatını aşıp geçen bu değişmez görüntüsü, hayatımızdaki bütün değişimleri bir anlamda zavallaştırıyor.
Adalar hep oradaydı, bin yıl önce de, beş bin önce de, on bin yıl önce de, yüz bin yıl önce de.
İnsanlık ise bu sabit görüntünün etrafında neredeyse hızlandırılmış bir film süratiyle akıp geçiyor.
*
Canlıların değişim süreçlerindeki süratle, cansızların değişim süreçlerindeki yavaşlık, zamanın ikisi için farklı farklı akması insana önemsizliğini gösteriyor.
Şu baktığım adalar için değişim zamanı milyonlarca yılla ölçülüyor, milyonlarca yıl önce ortaya çıktılar, milyonlarca yıl daha orada duracaklar.
Benim onları ilk gördüğüm günden bugüne kadar ise, neredeyse insanlığın hayatında değişmeyen hiçbir şey kalmadı.
*
Sadece kendi mütevazı hayatımdan baktığımda bile değişimin süratini görebiliyorum.
Ben doğduğumda yaşayanların hemen hemen hiçbiri artık bu dünyada bulunmuyor.
Yüz milyonlarca insan bir karanlığa akarak geçip gitti hayattan.
Ben doğduğumda buralarda var olan köşkler artık yok, o köşklerin o zamanlar çok ünlü olan sahipleri çoktan unutuldu.
*
Yaz güneşinin altında parlayan o adalara baktığımda, onların varoluş süreleriyle insanların var oluş süreleri arasındaki fark daha da çarpıcı görünüyor bana.
Uzaydaki nesnelerin zaman süreleri ise akıllarımızın bile kolayca kavrayamayacağı boyutlarda.
Milyonlarca, milyarlarca yıllarla ifade edilen sürelerle, yüz seneyi bile geçmeyen insan hayatları.
*
Tabiatın, insanı, dağlar, ovalar, nehirler, denizler, yıldızlar kadar umursamadığını düşünebilir insan bu kıyaslamadan yola çıkarak.
Tabiat tarafından bu kadar umursanmamaya, insanlar kendi önemlerini alabildiğine abartarak cevap veriyorlar sanırım.
*
Yüzyıl sonra, bugün hayatta olanların hiçbiri hayatta olmayacak.
Adalar gene orada duracak.
Dünyadan bu süratli geçişe, insanlar telaşlı ihtiraslarıyla bir anlam katmaya uğraşıyorlar.
Yaşamın içinde diğer insanlarla birlikte koşarken anlamlı gözüküyor bu, biraz geriye çekilip adalarla insanlara bir arada baktığında, insanoğlunun telaşı anlamından epey kaybediyor.
*
Hiç kimse, böyle zavallı su sinekleri gibi dünya üzerinde görünüp kaybolan insanların hangi amaçla yaratıldığını bilmiyor, galiba hiçbir zaman da bilmeyecek.
Kendimizi kandırarak, önemimizi abartarak gelip geçeceğiz.
Böyle de yapmak zorundayız, bu tuhaf tiyatroda bize verilen rol bu.
*
Ama arada bir durup dağlara, denizlere ve adalara da bir bakmak lazım.
Bazen onların değişmezliği, değişen hayattan daha fazlasını anlatabiliyor insana.
*
Adalar orada öylece duruyor.
Çankaya seçimlerini kim kazanacak acaba?
Çetin Altan
Mandalina güzel kokan bir kelimedir
Mandalina
Güzel kokan bir kelimedir
Kapısı bahçeye açılan bir evde
Senin üzerine kurulmuş
İhtimali düşük hayaller de
Saatler ileri alınmalı mı
Yoksa hep kışta mı kalmalı
Kış hiç ısınmaz
Seni görmedikten sonra
Siyah paltonun içinde
Mandalina
Güzel kokan bir kelimedir
Ağzında, ellerinde
Dilim dilim
Liğme liğme
Kendini bir arada tutmaya çalışan
Bir mandalinayım belki de
İlayda V.
Güzel kokan bir kelimedir
Kapısı bahçeye açılan bir evde
Senin üzerine kurulmuş
İhtimali düşük hayaller de
Saatler ileri alınmalı mı
Yoksa hep kışta mı kalmalı
Kış hiç ısınmaz
Seni görmedikten sonra
Siyah paltonun içinde
Mandalina
Güzel kokan bir kelimedir
Ağzında, ellerinde
Dilim dilim
Liğme liğme
Kendini bir arada tutmaya çalışan
Bir mandalinayım belki de
İlayda V.
02 Temmuz 2014
Adam
Eski bir resim gördüm basık tavanlı bir odada; bir yığın insan o resme bakıyordu hayranlıkla. Lazarus’un dirilişini gösteren bir resimdi. Ne İsa’yı, ne Lazarus’u gördüğümü hatırlıyorum o resimde. Yalnız bir köşede mucizeyi koklarmışçasına seyreden birinin yüzünde beliren tiksintiyi hatırlıyorum. Soluğunu korumaya çalışıyordu başına sardığı koca bir bezle. Çok şey beklememeyi öğretti bana bu “Rönesans” efendisi kıyamette Yargı Gününden…
Bize, yeneceksiniz, dediler, boyun eğdiğinizde.
Boyun eğdik ve küllerle karşılaştık.
Bize, yeneceksiniz, dediler, sevdiğinizde.
Sevdik ve küllerle karşılaştık.
Bize, yeneceksiniz, dediler, hayatınızdan
vazgeçtiğinizde.
Vazgeçtik hayatımızdan ve küllerle karşılaştık.
Küllerle karşılaştık. Yeniden bulmak düşüyor bize hayatımızı, artık bir şey kalmadığına göre elimizde. Bunca kâğıtlara, bunca duygulara, bunca tartışmalara ve bunca öğretilere karşın, sanırım sadece belleği biraz güçlü, bizim gibi biri olacak hayatı yeniden bulan.
(…)
Ben kalkıp gideyim artık. Denize eğilen bir çam biliyorum. Öğleleri, hayatımız kadar ölçülü bir gölge verir yorgun gövdeye, ve akşamları, deri ve dudak olmaya başladıkları an ölümü yürürlükten kaldıran ruhlar gibi, garip bir türkü söyler çam pürleri arasından esen rüzgârlar. Bir kere sabahlamıştım o ağacın altında. Taş ocağından kazılıp çıkarılmış gibi yepyeniydim, şafakta.
Ah, bir böyle yaşayabilse insan -ama ne çıkar-
Londra, 5 Haziran 1932
Üç Kırmızı Güvercin, Yorgo Seferis, Derleyen ve Çeviren: Cevat Çapan, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 68-70. “Denizci Stratis bir adamı anlatıyor” isimli uzun şiirin “ADAM” başlıklı son bölümünden alıntıdır.
Bize, yeneceksiniz, dediler, boyun eğdiğinizde.
Boyun eğdik ve küllerle karşılaştık.
Bize, yeneceksiniz, dediler, sevdiğinizde.
Sevdik ve küllerle karşılaştık.
Bize, yeneceksiniz, dediler, hayatınızdan
vazgeçtiğinizde.
Vazgeçtik hayatımızdan ve küllerle karşılaştık.
Küllerle karşılaştık. Yeniden bulmak düşüyor bize hayatımızı, artık bir şey kalmadığına göre elimizde. Bunca kâğıtlara, bunca duygulara, bunca tartışmalara ve bunca öğretilere karşın, sanırım sadece belleği biraz güçlü, bizim gibi biri olacak hayatı yeniden bulan.
(…)
Ben kalkıp gideyim artık. Denize eğilen bir çam biliyorum. Öğleleri, hayatımız kadar ölçülü bir gölge verir yorgun gövdeye, ve akşamları, deri ve dudak olmaya başladıkları an ölümü yürürlükten kaldıran ruhlar gibi, garip bir türkü söyler çam pürleri arasından esen rüzgârlar. Bir kere sabahlamıştım o ağacın altında. Taş ocağından kazılıp çıkarılmış gibi yepyeniydim, şafakta.
Ah, bir böyle yaşayabilse insan -ama ne çıkar-
Londra, 5 Haziran 1932
Üç Kırmızı Güvercin, Yorgo Seferis, Derleyen ve Çeviren: Cevat Çapan, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 68-70. “Denizci Stratis bir adamı anlatıyor” isimli uzun şiirin “ADAM” başlıklı son bölümünden alıntıdır.
Kaynak: https://newalaqasaba.wordpress.com/
Birlikte onca şeyi sevdik
Birlikte onca şeyi sevdik,
ayrı iken sevmesi müşkül.
Şimdi birden uzaklaşıvermiş gibiler,
ya da aşk, gökkubbenin eteklerine
tırmanan bir karıncaya benziyor artık.
Birlikte ne uçurumlar aşmıştık,
şimdi sensiz, sonsuz düzlükler gibiler;
bir kayıp düşler ülkesine benziyorlar,
gevşemiş bir gerginliğe,
olmayan bedenlerimizin yolunu gözlemeye.
Birlikte onca hiçi kaybettik,
alışkanlıklarda direttik, hep aynı yere geldik,
şimdi elimizde kalan yine koca bir hiçlik.
Zaman karşızamana dönüştü,
çünkü onu dert etmiyoruz artık.
Birlikte onca şeyi sustuk, onca şeyi konuştuk,
konuşması da, susması da birer ihanettiler,
mesnetsiz birer tespittiler,
birbirlerini ikame edebilirdiler.
Heryerde onu aradık,
heryerde onu bulduk,
heryerde onu bıraktık.
Ne yazık, hiç zamanımız olmadı
göz göze gelmeye o meşum ölümle,
sonuçta, onu da yine orada bırakacaktık.
Roberto Juarroz
ayrı iken sevmesi müşkül.
Şimdi birden uzaklaşıvermiş gibiler,
ya da aşk, gökkubbenin eteklerine
tırmanan bir karıncaya benziyor artık.
Birlikte ne uçurumlar aşmıştık,
şimdi sensiz, sonsuz düzlükler gibiler;
bir kayıp düşler ülkesine benziyorlar,
gevşemiş bir gerginliğe,
olmayan bedenlerimizin yolunu gözlemeye.
Birlikte onca hiçi kaybettik,
alışkanlıklarda direttik, hep aynı yere geldik,
şimdi elimizde kalan yine koca bir hiçlik.
Zaman karşızamana dönüştü,
çünkü onu dert etmiyoruz artık.
Birlikte onca şeyi sustuk, onca şeyi konuştuk,
konuşması da, susması da birer ihanettiler,
mesnetsiz birer tespittiler,
birbirlerini ikame edebilirdiler.
Heryerde onu aradık,
heryerde onu bulduk,
heryerde onu bıraktık.
Ne yazık, hiç zamanımız olmadı
göz göze gelmeye o meşum ölümle,
sonuçta, onu da yine orada bırakacaktık.
Buğdayın Türküsü
Halkım ben, parmakla sayılmayan
Sesimde pırıl pırıl bir güç var
Karanlıkta boy atmaya
Sessizliği aşmaya yarayan
Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
Tohuma dururlar yeniden
Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde
Buğday nasıl filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne
Güzelim kırmızı elleriyle
Sessizliği burgu gibi deler de
Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde.
Çeviri:Hilmi Yavuz
Pablo Neruda
Sesimde pırıl pırıl bir güç var
Karanlıkta boy atmaya
Sessizliği aşmaya yarayan
Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
Tohuma dururlar yeniden
Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde
Buğday nasıl filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne
Güzelim kırmızı elleriyle
Sessizliği burgu gibi deler de
Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde.
Çeviri:Hilmi Yavuz
Pablo Neruda
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bercestelerim
Ağlamak Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal S...
-
Bir yağmur damlasına çizdim o küçük gölün kıyısında bana verdiğin ilk öpücüğü… Şemsiyenin ucu yırtıyordu bulutları Özkan Mert Her yağ...
-
Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yab...
-
Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin...
-
Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap ...
-
Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vur...
-
Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Kon...
-
sarıp sarmaladı bizi kanatlarıyla bezginlik; beşikten mezara başımızın ucundan ayrılmadı hiçlik * kadınlar az şey beklemiyor sizden ...
-
Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir...
-
Kuseyyir uzağı göremeyen, olayların sonunun nereye varacağını düşünemeyen bir insandır. Her söylenene inanan, insanların şakalarına bile ci...






