Güvercin Gerdanlığı

Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"

25 Ağustos 2014

İlhan Berk ve İklimler

Saçları serin rüzgârlarla esmeye başlayan ağaçların, her seferinde nedense vaktinden evvel göç eden kuşların, solgun renkleriyle hayata meydan okuyan tabiatın, sarımsı, tozlu sokaklarda telaşla bir yerlere yetişmeye çalışan insanların ‘hırçın’ mevsimine yaklaşırken niyetim ‘İklimler’i’ anlatmaktı. Andre Maurois’nın romanı olan İklimler’i…

Levent, hayatımda okuduğum en sakin, en insani ve aynı zamanda en çarpıcı kapak yazılarından birini yazmış o kitap için: “Sahaflarda buldum bu romanın ilk baskısını. Varlık Yayınları’ndan çıkmıştı. 1967 yılında, Tahsin Yücel çevirisiyle. Sayfalarını karıştırırken bir ithafla karşılaştım, şöyle diyordu: ‘Sevgilim, bu kitabı ilk defa on beş, bilemedin on altı yaşında okudum. O kadar bayıldım ki, bir süre Odile oldum. Sonra kitap bir biçimde yok oldu. Unutmuştum… Geçen gün sahafta görünce bir heyecan, bir heyecan… Değişmemiş. Bence hâlâ en güzel aşk hikâyelerinden biri. Sana aldım’. Okuduğumda, ithafı yazana hak verdim. Hakikaten okuduğum en güzel aşk hikâyelerinden biriydi. ‘Her an yeni bir hayat serilir önümüze’, ‘birdenbire gidişim sizi şaşırtmış olmalı’ diyor ve ‘kaderimizle arzularımız hemen hiçbir zaman bağdaşmıyordu’ diye bitiyordu kitap. Helikopter’in ilk kitabı bu: Aşka âşık olanlar için tekrar yayınlıyoruz, bu dünya güzeli kitabı unutuluşa terk etmeyelim diye.”


SÖZCÜKLER DE YORULUR

Son birkaç gündür bu özel prova baskıyı çantamda taşıyıp, her fırsatta ben de kitabı sahaflarda bulan ‘o sevgili’ gibi heyecanla okuyordum. Daha yarısına gelmeden hayat, kendisini beklenen bir ‘sonsuzluk’ haberiyle hatırlattı. Her daim genç bir delikanlı gibi hissettiğini, ihtiyarlıktan sadece sözcük olarak hoşlandığını söyleyen usta bir şair, 90 yıl boyunca harflerini, desenlerini kazıdığı yeryüzünü terk etmeye karar vermiş. İlhan Berk’in gidişi birdenbire olmadığı için sanırım kimse şaşırmadı ama benim ruh iklimim değişti biraz. O da çekip gidince sözcükler biraz daha öksüz kaldı gibi hissettim. İklimler’i bana hediye eden genç şairi aradım, Levent Yılmaz’ı. Pek bir şey konuşmadık. Kırık bir sessizlikten sonra, “O sonunculardandı, geriye pek kimse kalmadı” dedi. Bazen sözcükler de yorulur ve siz onları daha fazla hırpalamamak için biraz susarsınız. Biz de öyle biraz sustuk işte…

Sonra kitabı çantama atıp, nereye gittiğimi bilmeden yürümeye başladım. Hava iyice serinlemişti, üşümüştüm ama eve dönmek istemedim. İsli, küçük gaz lambalarıyla aydınlatılmış parktaki ayağı kırık masalardan birine oturup, karanlık bir vadinin içinde salınan fıstık çamlarının arasından elmas gibi ışıldayan boğaza baktım bir süre. Yan masada genç kızlar fısıldaşıyordu. Hiç ihtiyarlamayan zamansız şairin sesini işittim: “Sevgilim, İşte Eylül / Ve İşte senin usul usul seğiren yüzün / Zaman ki sonsuzdur / Bitmemiş şiirler gibidir / Bazı hüzünleri / Bazı nehirleri tutup anlatmak gibidir…”

Rüzgârdan dağılan saçlarımı toplamaya çalışırken ürperdiğimi fark ettim. Böyle zamanlarda sözcüklerle dokunabileceğine inandığın insanların sesini duymak iyi geliyor. Bir yakınımı aradım, meşgulmüş. Gülerek “Her zamanki gibi halim” dedi. Ona “Zaman yok ki, sana öyle geliyor” demedim. Onu meşgul hayatına terk edip şimdiki zamanın içinde biraz daha geriye gittim. İlhan Berk’i, ‘Uzun Adamı’ ilk gördüğüm güne…

Sıcak ama esintili bir yaz sabahıydı. Deniz kenarındaki heybetli bir dut ağacının gölgesindeki ahşap bir masanın etrafında toplanıp hararetle şiirden, edebiyattan ama daha çok hayatın kendisinden bahsettiğimizi hatırlıyorum. Bir de çok genç olduğumuzu, çok güldüğümüzü, çok içtiğimizi, sonrasında çok yüzdüğümüzü, çok yürüdüğümüzü. Her şey birdenbire sözcükler gibi köpürerek çoğalmıştı. Günün sonunda gençliğin acımasızlığıyla beslenen bir küstahlıkla ona “Bizden en fazla 70 yaş büyüksünüz, nasıl böyle zinde olabiliyorsunuz” demiştim. Gerçekten hepimizden daha dinç görünüyordu. Çalıların arasından bulduğu çatlak bir su kabağını elime tutuşturup, “Ben bulduğum her şeyi toplarım, dağlardaki güzel kokulu otları, senin gibi uzun bacaklı ‘leylek kadınların’ mavi bakışlarını, sevdalı konuşmaları… Siz daha ne olduğunu anlamadan ben onlardan başka bir dünya yaparım, arkamdan böyle bakakalırsınız” demişti. Yaptı da; otlardan kitaplar, kadınlardan resimler, sözcüklerden çok özel sesi olan masal gibi şiirler yaptı… Hiç ihtiyarlamayan şiirler…

Şimdi, yeni bir sonbaharın başlangıcında, İklimler’i anlatmaya niyetlendiğim serin bir gece yarısı “Sözcükleri kaldırın, dünya durur” diyen bir şairin sözcükleriyle karanlık bir ormanda, usulca kayboluyorum: Su geceleyin yürüyor dikkat ettim / Geceleyin biz uyurken ağaçlara / Hiç unutmam bir gün geç vakit / Tam benim geçtiğim zamana rastlamıştı / Büyüme saati bir ormanın / Şöyle iyice dinlesem sanırım artık / Bütün ormanları büyürken duyarım / Beni beklemişler kardeşçiğim / Beni bu ağaçlar, nehirler, gökyüzü / Geleyim anlatayım diye bir gün kendilerini / Bir kere girdikten sonra şiirlerime / Bilmişler bir daha ölmeyeceklerini…


A. Esra Yalazan



zaman: Ağustos 25, 2014
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Etiketler: A.Esra Yalazan, Hayali Cihan Değer, ilhan berk, şiir sanatı

24 Ağustos 2014

"Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Buna rağmen siz, elimden kurtulup ateşe koşmaya çabalıyorsunuz.”

Peygamberimizin Tebliğ Hayatından Seçmeler


Hazret-i Ömer radıyallâhu anh şöyle anlatır: Bir defasında Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem’e esirler getirilmişti. Bir de baktık ki esirlerden bir kadın büyük bir endişeyle, kaybettiği çocuğunu arıyor, esirler arasında bir çocuk bulduğu vakit, onu alıyor göğsüne bastırıyor ve emziriyordu. Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem bize:

“–Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz?” diye sordu. “–Hayır, vallahi asla atamaz!” dedik. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz: “-İşte Allah Teâlâ kullarına, bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha şefkatli ve merhametlidir,” buyurdu. (Müslim, tevbe 22).

*

Bir hadislerinde; “Kim mes’ûliyeti altındaki kız veya erkek yetim çocuğuna iyi davranırsa; o ve ben cennette (şöylece) beraber bulunacağız,” buyurarak, iki parmağını yan yana getirmişlerdi. (Buhârî, edeb 24.) (Sahabe-i Kiram, bu ve benzeri beden dilinin kullanıldığı hadisleri rivayet ederken, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin yaptıkları uygulamayı aynen yaparlardı. Bu hadisler, böyle uygulamalı rivayetten dolayı, “müselsel hadis” adını almıştır. (Bkz: Başaran-Sönmez; Hadis Usulü ve Tarihi, s. 124).)

*

Veda Hutbesinin son bölümü son derece dikkate şayandır: “–Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?” Bütün ashâb-ı kirâm:

“–Allah’ın elçiliğini îfâ ettin; vazîfeni yerine getirdin, bize vasiyet ve nasîhatte bulundun, diye şehâdet ederiz!” dediler.

Bu şehâdetin ardından Varlık Nûru Efendimiz, dînin teblîğine dâir:

“–Ashabım! Teblîğ ettim mi? Teblîğ ettim mi? Teblîğ ettim mi?” diyerek üç defâ tasdîk aldı. Sonra şehadet parmağını semâya kaldırarak insanların üzerine indirdi ve Cenâb-ı Hakk’ın şehâdetini diledi:

“Şâhid ol yâ Rabb!.. Şâhid ol yâ Rabb!.. Şâhid ol yâ Rabb!..” (Müslim, hac 147; Ebû Dâvûd, menâsik 56; İbn Mâce, menâsik 76, 84)

*

Hz. Âişe’den rivâyet edildiğine göre, bir gün Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ, ince bir elbise ile Allah Rasûlü’nün huzuruna girmişti. Rasûlullah (s.a.v) ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ey Esma! Şüphesiz kadın erginlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir.” Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti.” (Ebu Davûd, libâs 31).

*

İrbad b. Sariye der ki;“- Rasûlullah (s.a.v.) bize, bir gün sabah namazından sonra tesirli bir vaaz etti, (öyle ki) o nasihattan gözler (yaşardı) ve kalpler ürperdi.” (Tirmizî, ilim 16).

Enes (r.a.) anlatır: Rasululah (s.a.v.) bir hutbe îrad etmişti. Onun benzerini hiç işitmedim. Buyurdu ki: “-Şayet siz, benim bildiğimi bilmiş olsaydınız; elbette az güler, çok ağlardınız.” “Bunun üzerine Rasululah (s.a.v.)’in ashabı, ağlayarak yüzlerini örttüler.” (Tirmizî, zühd 9).

Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu ve’s-selâm) hutbe irad ettiği zaman (konunun ehemmiyetine göre) gözleri kızarır, sesi yükselir, öfkesi artardı. Sanki bir orduya "Düşmanınız akşama veya sabaha size baskın yapacak!" diye tehlikeyi haber veren komutan gibi (fevkalâde ciddî bir eda ile bir gün): "Ben size, kıyamet şu iki parmak kadar yaklaşmış olduğu bir zamanda peygamber gönderildim," dedi ve şehadet parmağı ile orta parmağını birbirine yaklaştırarak gösterdi. (Müslim, cuma 43; Nesâî, iydeyn 22).

*

Abdullah b. Şihhir (r.a.) şöyle anlatıyor:

“Rasûlullah (s.a.v.)’in huzuruna vardım. O namaz kılmaktaydı. Değirmenin uğultusu gibi, ağlamaktan (meydana gelen) göğsünde fıkırtı vardı.” (Ebû Davud, salât 156, 157.)


TEBLİĞ GAYRETLERİ

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) ’in hizmetinde bulunan Yahudi bir genç vardı. Bir gün hastalandı. Peygamberimiz onu ziyarete gitti, başucuna oturdu ve ona, “Müslüman olmasını” teklif etti. Genç, düşüncesini öğrenmek için, yanında bulunan babasının yüzüne baktı. Babası: Ebu’l-Kasım’ın çağrısına uy, deyince, çocuk da Müslüman oldu.

Bunun üzerine Peygamberimiz:

“Şu yavrucağı cehennemden kurtaran Allah’a hamdolsun,” diyerek oradan ayrıldı. (Buhârî, cenâiz 80.)

*

Hazret-i Peygamber (s.a.v) Efendimizin tebliğ gayretlerine dair pek çok şey biliyoruz. O’nun bu çabalarını hiç göz ardı etmemek lâzımdır. Bir kere o, ümmetine çok düşkündür:

"-Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Çünkü o, size çok düşkün, mü'minlere karşı çok şefkatli (ve) merhametlidir."( 9 Tevbe 128.)

Cenab-ı Hakk, Kendi mübarek isimlerinden olan "Raûf ve Rahim" sıfatlarını ona da vermiştir.

İşte bu durumu Mevlâ’mız şöyle haber verir:

"-Ey Peygamber! Biz Seni hakikaten bir şahit, müjdeci, uyarıcı olarak gönderdik. (Ve yine) Allah'ın izniyle bir davetçi ve nur saçan bir lamba olarak (gönderdik). "(33 Ahzab 45.)

*

Peygamberimiz (s.a.v.)’i kendisine rehber edinen tebliğ insanı da, ondan örnek alacak, ümmete düşkün olacak ve asla bundan yılmayacaktır.

İşte, şu temsil ve ardından gelen ifadeler bizim için nasıl da ehemmiyet arz eder:

"-Benim ve sizin benzeriniz; ateş yakan, içine çekirge ve pervaneler (böcekler) düşmeye başlayınca onları ateşten uzaklaştırmaya çalışan adamın benzeri gibidir. Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Buna rağmen siz, elimden kurtulup ateşe koşmaya çabalıyorsunuz.” (Müslim, fezâil 19.)

*

Cafer İbn Ebî Talib'in, Necaşî karşısında söylediği sözlere kulak vermek gerekir:

"Ey Melik, biz kan içer, leş yer, zina eder, hırsızlık yapar, adam öldürür ve yağmacılıkla iştigal ederdik. Kavi zayıfı ezer ve insanlık adına utandırıcı daha neler neler yapardık..." (Ahmed b. Hanbel,el-Müsned, I/201–202.)

Bir gün Allah Rasûlü (s.a.v) minberde; “(O kâfirler) Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O’nun elindedir. Gökler de O’nun kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir,” (39 Zümer 67) ayetini okurken mübarek elini hareket ettiriyor, avucunu açıp kapatıyor ve: “Yüce Allah kendini ululayıp yüceltiyor; Mütekebbir Benim, gerçek hükümdar Benim, Kerem ve ihsan sahibi Benim,” buyuruyor. Rasûlullah adeta bu hali yaşıyordu. Buna şahid olan ashab, “neredeyse minberle birlikte (üzerimize) devrilecek sandık,” diyorlar. (Ahmed b. Hanbel, 2, 88)

O’nun gayretleri ne müthiş idi: “(Ey Habibim!) Mü’min olmuyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin!”(26 Şua’râ 3)

*

Allah'ın Rasûlü İslâm’ı tebliğ buyururlarken kavmi Kureyş’ten çok çekmişlerdi. O'na nice eziyet ve ızdırap vermişlerdi. İşte bunlardan birinde O, yine üzgün ve perişan halde iken, dağlar emrinde olan melek gelerek şöyle dedi:

"Bana emretmen için Rabbim beni sana gönderdi. Ne yapmamı dilersin? Eğer istersen şu iki yalçın dağı (Ebu Kubeys ve Ahmer dağlarını), onların üzerine kapatıvereceğim!

Peygamber (s.a.v.):

"-Hayır, ben Allah'ın, bunların neslinden yalnız Kendine kulluk edecek ve O'na hiç bir şeyi ortak tutmayacak, (mü’min) bir topluluk çıkarmasını ümid etmekteyim," buyurdu. (Müslim, fezâil 19).

*

Risaleti alenî olarak tebliğ emrini aldığı zaman (26 Şuara 214), Safa tepesine topladığı yakınlarına hitab eden Peygamberimiz söze: - "Size şu dağın arkasında gelen düşmandan haber versem inanır mısınız?” diye başlamış, cemaat:

-“Evet, inanırız, çünkü sen Muhammedü’l-Emîn'sin, yalan söylemezsin...” demişlerdi. (Buhari, tefsiru sûreti Tebbet, 1–3)

*

Târık İbn Abdullah el-Muhâribî bir müşahedesini şöyle anlatır:

Rasûlullah (a.s.)'ı Zü'l-mecaz Panayırı'nda, üzerinde kırmızı bir elbise olduğu hâlde görmüştüm:

-“Ey insanlar! Lâ ilâhe illâllah deyiniz de kurtulunuz!” diye yüksek sesle hitap ediyordu. Bir adam da elindeki taşla onu takip ediyor ve:

-Ey insanlar, sakın ona inanmayınız, itaat etmeyiniz. Çünkü o yalancıdır,” diyerek bağırıyordu. Attığı taşlarla Efendimiz'in ayak bileklerini kanatmıştı. Oradakilere:

-Kimdir bu zât, diye sordum.

-Bu, Abdulmuttalib oğullarından bir gençtir, dediler.

-Ya onun ardına düşüp taş atan kimdir, diye sordum.

-O da onun amcası Ebû Leheb'dir, dediler.”( Dârakutnî, Sünen, Beyrut, 1986, III, 44–45.)

*

Rasûlullah (s.a.v.), Mekke’de tebliğ ve davet ortamının iyiden iyiye sıkıştığını görmüş ve bir çare arayışı olarak Taif’e yönelmişti. Ama Taif zorbaları Peygamberimizi reddetmekle kalmadılar, O’nu taşlatarak her tarafını yara-bere içinde bıraktılar. Taif’ten geri dönen Peygamberimiz (s.a.v.) bitkin ve yorgun bir halde, doğduğu şehrin yakınlarına geri geldi. Ebû Leheb kendisini yasa dışı ilan etmişti; bu durumda Rasûlullah (s.a.v.) şehre girmeyi uygun bulmadı. Önce, Mekke’nin ılımlı liderlerinden biri olan Ahnes b. Şerik’e kendisini himaye etmesi için bir haberci gönderdi, ama o bu teklifi reddetti. Bunun üzerine bir başka lider Süheyl b. Amr’a haberci gönderdiyse de yine sonuç alamadı. Nihayet üçüncüsü, Mut’im b. ‘Adiy, O’nu korumayı kabul etti: Yanında silahlı oğullarıyla birlikte Hz. Muhammed’i (s.a.v.) karşılayıp, önce yedi kez tavaf etmesi için Kâbe’ye, sonra da kendi evine kadar götürdü ve tüm şehre, Muhammed’i (s.a.v) kendi himayesine aldığını ilan etti. Mut’im bin Adiyy’in işte bu iyiliği yüzündendir ki, Rasûlullah (s.a.v) Bedir Savaşı’nda esir düşen Kureyşlilerle ilgili olarak şunları söylemişti:

“Eğer Mut’im hayatta olsaydı ve benden bu iğrenç adamların serbest bıra­kılmasını istemiş olsaydı, ben onun hatırı için bunları serbest bırakırdım.” (Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi; Ebû’l-A‘lâ el-Mevdudi, Hz. Peygamber’in Hayatı ve Tevhid Mücadelesi.


O’NUN AHLÂKI

Sevgili Peygamberimizin o eşsiz hâl ve tavırları insanları ne kadar da çok etkilemişti. Hz. Ali (r.a.), Allah'ın Rasûlü (s.a.v.) Efendimizi anlatırken bakın nasıl tavsif etmişlerdi:

"-İnsanların en iyi kalplisi, en şecaatlisi ve en doğru sözlüsü idi. O, ahlâkça herkesten yüce, muaşeret yönüyle de en geçimlisi idi. O'nu aniden gören O'ndan heybet duyardı; bilerek beraber olan, kalpten severdi. O’nu vasfeden şöyle derdi.

"Ben ne O'ndan önce, ne de O'ndan sonra, O'nun gibisini görmedim." (Tirmizî, menakıb 8.)

O, biriyle konuştuğu zaman onun yüzüne bakar, elini tutmuşsa o bırakmadıkça bırakmaz, karsısındaki yüzünü başka tarafa çevirmedikçe o çevirmezdi.

Hatta bir adam bir şey söylemek gayesiyle Rasûlullah’ın kulağına fısıldayarak bir şey konuşsa, adam başını uzaklaştırmadan Rasûlullah başını uzaklaştırmazdı. Müslümanların birbirine güler yüzle bakmasını öğütleyen Hz. Peygamber (s.a.v.), yüzünden sürekli tebessümü eksik etmezdi.”
(Cahit Şimşek, “Peygamber Efendimizin Beden Dili)

Takvanın sözle ya da şekille olmadığını, kalpte olduğunu anlatırken de Rasûlullah (s.a.v.), “takva işte buradadır” sözünü üç defa tekrarladı ve her defasında eliyle göğsüne işaret etti.( Müslim, birr 32.)

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte yürüdüm. Üzerinde kenarı sert, Necrânî bir hırka vardı. O’na bir bedevî arkadan yetişerek hırkadan tutup şiddetle çekti. Boynunun derisine baktığımda, şiddetle çekilen hırkanın kenarının zedeleyip iz bıraktığını gördüm. Bedevi:

“Ey Muhammed! Yanındaki Allah’ın malından bana da verilmesini emret,” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm ona doğru baktı ve güldü. Sonra da bir ihsanda bulunulmasını emretti.” (Buhari, libas 18)

Peygamber Efendimizin yanında on yıl kalan ve onun eşsiz eğitiminden geçen Hz. Enes (r.a.)’ın şu sözleri bu hususta çok önemli bir örnektir: "-Andolsun ki, Rasûlullah (s.a.v.)’e on sene hizmet ettim, bana öf demedi. (Yapmamam gerekirken) yaptığım birşey için; niçin yaptın, (yapmam gerekirken) yapmadığım bir şey hakkında; şöyle yapmış olsaydın ne olurdu? demedi." (Buharî, edeb 39).

Böylesi bir davranışla “en hayırlı nesli” nasıl yetiştirdiler acaba? İşte onun beden dilinin önemi bir kat daha ortaya çıkmaktadır.

Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) konuşurken ağır ağır konuşurdu. (Öyle ki) eğer biri çıkıp, kelimeleri saymak istese sayardı. O, sözü sizin gibi peş peşe getirmezdi.”(Buhari, menakıb 23; Müslim, fezâilü’s-sahabe 19)

Rabbimiz O’nun ahlâkından ve mücadele azminden bizlere de bahşeylesin!

Allah (c.c.)’a emanet olunuz!


Muzaffer Dereli

zaman: Ağustos 24, 2014
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Etiketler: Hayali Cihan Değer, Hz. Muhammed S.A.V., Muzaffer Dereli

Kelebeğin Ateşe Yolculuğu: Klasik Fars ve Türk Edebiyatında Şem'ü Pervâne Mesnevileri

Bu makalede pervâne ile şem‘ kelimelerinin anlamları, Şem‘ ü Pervâne’nin kaynağı, manzum ve mensur eserler ile divanlarda yer alan Şem‘ ü Pervâne sembol ve şiirleri ele alınmıştır. Ayrıca bağımsız bir eser olarak Farsça ve Türkçe yazılan Şem‘ ü Pervâne mesnevileri hakkında bilgi verilmiştir.

Şem‘ ile pervâne arasındaki ilişki, eskiden beri şair ve ediplerin dikkatini çekmiştir. Şair ve edipler bu iki kelimeden birleşik sıfatlar ve tamlamalar oluşturarak, yeni kavramlar/semboller yaratmışlar, bu iki kelimeyi hem gerçek hem de mecazî anlamlar yükleyerek, beşerî ve mecâzî aşkı dile getirmişlerdir. Bu aşkı anlatırlarken de şem‘ ve pervâne sembollerinden yararlanmışlardır.

1. Kelime Olarak Şem‘ ü Pervâne

Şem‘; Arapça bir kelime olup mum, balmumu, aydınlanmak için yakılan herşey, çerağ, kandil manalarına gelir.1 Şem‘, aşağıdaki kelimelerle birlikte tamlama oluşturarak “güneş” anlamını verir: Şem‘-i âsmân, şem‘-i âftâb, şem‘-i encüm, şem‘-i hâver, şem‘-i rûz-ı rûşen, şem‘-i zer-endûde-i firûze-legen, şem‘-i
zümürrüd-legen, şem‘-i sipihr, şem‘-i gerdân-ı sipihr, şem‘-i çarh-ı revân, şem‘-i subh, şem‘-i kâfûrî-i subh2

Şem‘ kelimesi şu tamlamalar ile de “ay” anlamında kullanılır: şem‘-i âsmân, şem‘-i âsmânî, şem‘-i felekî, şem‘-i kâfûrî, şem‘-i şeb-efrûz, şem‘-i âlem-tâb.3

Bu kelime tasavvufî anlamlar da içerir: şem‘-i Hak ve şem‘-i Hudâ, Allah’ın nuru, ışığı4 ve mürşid-i kâmil’dir.5 Şem‘-i hû, şem‘-i zafer, hakiki bir aydınlık, İlahî nur anlamında kullanılır.6 Şem‘-i hudâ ve şem‘-i zü’l-celâlden mak-sat da Hz. Muhammed’dir.7

İstiare yoluyla Allah’a şem‘-i lâ-yezâlî denilmektedir8 Sâlikin kalbini yakan ilahî nurun parıltısı, müşâhede ehlinin kalbinde parlayan irfân nuruna da şem‘denir.9 Mutasavvıflar, İslâm dini ve Kur’an’a şem‘-i ilahî derler.10

Şem‘ kelimesi İslâmî doğu edebiyatlarında sevgili ve güzele teşbihte de kullanılmıştır. Bu teşbihe esas olan özellik, onun yüzü ve yanağıdır. Sevgilinin güzellik unsurlarından olan yüz ile yanak, parlaklık ve aydınlık yönüyle ele alınıp, çeşitli tasavvur ve tahayyüllerde kullanılmıştır. Bu duygular ifade edilirken şu tamlamalardan istifade edilmiştir: şem‘-i cemâl, şem‘-i cem, şem‘-i Çigil, şem‘-i Hoten, şem‘-i dil-efrûz, şem‘-i şeker-leb, şem‘-i Tıraz, şem‘-i Tarab11 Yine İslâmî doğu edebiyatlarında ortak kullanılan güzelliğin şem’e benzetilmesi, âşık veya gönlü ona yanan pervâne şeklinde hayal edilmesindendir. Yüz ve yanağın şem‘e benzetilişinde renk, parlaklık ve yakıcılık ile başka müşâhedeye daya-nan tasavvurlar rol oynar12.

Pervâne kelimesi Pervin, Ülker (yıldızı) anlamına gelen “perv” ile nispet bildiren “âne” son ekinin birleşmesiyle meydana gelmiştir.13 Bu kelime padişah fermanı, berat, havale, izin, icazet, ulak, öncü, asker, hacib, delil, rehber anlamına geldiği14 gibi, gemilerde torpidolara ve uçaklara takılan, bir motorla çalıştırılan itme, çekme ya da tutunma aygıtı (uskur) anlamında da kullanılır.15 Ayrıca otomobil, uçak, gemi ve benzeri şeyleri hareket ettirmeye yarayan veya hava akımı meydana getiren cihaz, çark da pervâne kelimesiyle ifade edilmiştir.16

“Aslanın önünde giderek yoldan çekilmeleri için diğer hayvanlara seslenen ve kara kulak” denilen bir hayvana verilen isme de pervane denilmiştir.17 Siyah-gûş da denilen kara kulak, pervâne nasıl ışığın etrafında dolaşırsa, bu hayvan da aslanın etrafında öyle dolaştığı için, pervâne adını almıştır.18

Pervâne kelimesi, genellikle karanlıkta ortaya çıkarak ışık çevresinde toplanan gece kelebekleri (Heterocera) öbeğinden pulkanatlılara verilen ortak ad19 için de kullanılır. Bunlar ısınmak için (soğuk gecelerde) ateşe giderler.

Pervâne kelimesi, bazı kelimelerle birlikte kullanıldığında; kendinden ge-çen, kararsız ve perîşan bir gönüle sahip, çekinmeden feda eden “âşık” anlamına gelir.20 Bu manada kullanılan kelimeler şunlardır: Pervâne-hû, pervâne-dil, pervâne-sıfat, pervâne-meşreb.21

2. Şem‘ ü Pervâne’nin Kaynağı

Şem‘ ü Pervâne eserlerinde yer alan pervâne sembolü, Kur’an ve hadislerde geçer: “O gün insanlar yayılan pervâneler gibi olacak”22 ayetinde insanlar, uçuşan pervânelere benzetilmiştir. Ayette geçen “ferâş” kelimesi “ferâşe”nin çoğuludur. Geceleri ışık ve ateş etrafında çırpınıp uçarak kendisini ateş içine atan ve Farsça’da olduğu gibi dilimizde de pervâne diye bilinen küçük kelebeklere “ferâş” denir. Ateşe çarptıktan sonra kanatlarını yayıp döşediği için “ferâşe” diye isimlendirilmiştir.23 “Mebsûs” ise yayılmış demektir. Yayılmış pervâneler tabiri, kelebeklerin ateş çevresinde çırpınıp sonunda yanarak yere düşmesini, serilmesini ifade eder.24

Kur’an’da geçen, insanların pervânelere benzetilmesi hadislerde de yer almıştır. Hadislerde bu durum şöyle belirtilmiştir: “Benim misalim ateş yakan bir adamın misali gibidir. Ateş, etrafını aydınlatınca, pervâneler ve benzeri hayvanlar içine düşmeye başlarlar. Adam onları engellemeye başlarsa da onlar kendisine galebe çalarak ateşe atılırlar. İşte benimle sizin misaliniz budur. Ben ateşten korumak için sizin eteğinizden tutuyorum: Ateşten uzaklaşın! Ateşten uzaklaşın diyorum. Siz, baskın çıkarak onun içine atılıyorsunuz.”25

Şairler, ayet ve hadislerde geçen “pervâne”den ilham alarak Şem‘ ü Pervâne hikayelerinde bunu sembol olarak kullanacaklardır. Bir başka ifadeyle; gerek İlahî, gerekse beşerî aşkın anlatıldığı Şem‘ ü Pervâne hikâyelerine pervâne kaynaklık edecektir.

İmam Gazzâlî (ö. 1111), Mişkâtü’l-Envâr isimli eserinde imanı, şem‘/ mum olarak sembolize eder. Gazzâlî’ye göre bu iman kalpte tecelli eder. Gaz-zâlî eserinin ikinci faslını bu konuya ayırmıştır.26

Gazzâlî’ye göre nurların kaynağı çeşitlidir. Hepsi de kalpte tecellî eder ve çerâğ, şem‘, meş’âle şeklinde görülür. Aslında görülen bu semboller, kalbin kendisidir. Kalpte tecellî eden iman ışığıyla kalp/gönül, çerâğa, şem‘e, meş’âleye dönüşmüştür.27 Bu manada lamba sembolü, Kur’an’ın 24. suresinin 35. ayetiyle uygunluk etmektedir: “Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru, içinde lamba bulunan bir kandile benzer. Lamba, cam içerisindedir. Cam sanki inciden bir yıldız…”28

Mutasavvıf şairler, şem‘ ile imanın kendisini kastetmişlerdir.

Evvelâ demiş idüm şem‘-i cihân
Andan murâd olmışdı zâtü’l-imân 29

Onlara göre iman, nefsin kötülüklerinden sıyrılmış olan insanın kalbinde tecellî eden bir ışıktır. Bu ışık insanın kalbine Allah’tan gelir ve egosundan temizlen-miş nefse, yani nefs-i mutmainne’ye bir lamba veya mum/şem‘ şeklinde görülür.30

Böylece Şem‘ ü Pervâne hikâyelerinde yer alan ve ışık sembolü ile gösterilen şem‘in kaynağı, Müslüman yazarlar tarafından Kur’an’dan alınarak işlenmiştir. Kalpte tecellî eden imanın ışık, lamba, çerâğ, şem‘ gibi sembollerle ifade edilmesi, Necmeddîn-i Râzî (ö. 1256)’nin Mirsâdü’l-İbâd adlı tanınmış eserinde de görülür.31


Işık sembolü ile gösterilen şem‘in kaynağını, İslâmiyet öncesine kadar götürenler de vardır. Buna göre İslam dünyasında sufîler ve sanatçılar Allah’ın nurundan bir nur olan insan ruhunu, eski geleneğe uyarak lamba, şamdan ve mum/şem‘ ile sembolize etmiştir. Karanlık kötülük ve ölüm demek olan nefse bir sembol bulmaları gerektiğinde, yine eski geleneğe uyarak, çok iyi bildikleri eski Babil’in ve Mani dininin yaratılış efsanelerinde kâinatın maddesini, kötülük prensibini temsil eden kanatlı ejderden ilham almışlardır. Tabii ki bu ilhamı, ışık ile onun etrafında dönerek ölen pervâne fenomeniyle birleştirmişlerdir.32

Şem‘ ile onun etrafında dönen ve sonunda kendini ateşe atmak suretiyle can veren pervâne arasındaki ilişki ayrı bir eser olarak yazılmadan önce, bazı yazar ve şairlerin manzum ve mensur eserlerinde yer almıştır. Şem‘ ü pervâne sembolü önce mensur eserler içerisinde kullanılmıştır. Özellikle mutasavvıf yazarlar, tasavvufî duygu ve düşünceleri açıklarken bu iki sembolden yararlanmışlardır.

3. Mensur Eserler İçerisinde Yer Alan Şem‘ ü Pervâne Sembolü
3.1 Hüseyin b. Mansur el-Hallâc

İslâmî literatürde pervânenin şem‘ ile olan hikâyesi ilk kez büyük sufî Hüse-yin b. Mansûr el-Hallâc (ö. 922) tarafından yazılmıştır.33 Hallâc, “Tavâsîn” adlı eserinde bu hikâyeye yer vermiştir.34

Sırlarla dolu Tavâsîn’in gizemli “fehm tasîn”i kısmında, pervâne, ateşten haber getirmek için ateş yönüne uçar ve ışığın etrafında sabaha kadar döner. Sonra nazlanıp övünür, vuslatta kemâle ulaşacağı için gururlanır. Pervâne, ışığa doymaz, onunla yetinmez. Hararetli bir şekilde kendini alevlere atmak ister. Ateşin etrafında dönen, uçan pervâne, kendini ateşe atarak yanar ve yok olur. Resimsiz, cisimsiz ve unvansız hale gelir.35

Hallâc’a göre pervânenin şem‘e/ateşe seyirleri üç aşamada gerçekleşir. Mumun ışığı: ilmü’l-hakîka (gerçeğin bilinmesi), mumun sıcaklığı: hakîkatü’l-hakîka (gerçeğin gerçeği), alevin içine dalıp yanma: hakku’l-hakîka (gerçeğin ta kendisi)dir. Buna göre pervâne, hakku’l-yakîn olmuştur.36

Hallâc’ın ifadeleri tasavvufî Fars edebiyatını derinden etkilemiştir. Ahmed-i Gazzâlî (ö. 1126), Aynu’l-Kudât (ö. 1131), Rûzbihân Baklî (ö. 1207), Ferîdüddîn-i Attâr (ö. 1221) gibi büyük mutasavvıf yazar ve şairler, Hallâc’ın tesirinde kalmıştır.


3.2. Ebû Tâlib el-Mekkî

Ebû Tâlib el-Mekkî (ö.1006), Kûtu’l-Kulûb adlı ünlü eserinin “nefsi tanı-mak ve âriflerin bulundukları vecd halleri” başlıklı 26. bölümünde pervâne ile şem‘ hikayesine yer vermiştir. O, bu bölümde insanlarda var olan nefsin sıfatları-nın iki noktada toplandığını söyler. Bunlar “tayş” yani hataya meyil ve “şereh” yani açgözlülüktür.37

Ebû Tâlib el-Mekkî, hırstan kaynaklanan “şereh”e örnek olarak pervâneyi göstererek, şunları söyler: “Pervâne, ışığa duyduğu şiddetli hırstan dolayı yanan bir ateşe cahilce atılır ve ışık ararken helak olur. Işığın az bir bölümüne ulaştığında onunla yetinmeyerek onun kaynağına, kısaca ışığın bizzat kendine ulaşmak ister. Halbuki o, yanan bir lambadır. Eğer uzakta durup az bir ışıkla yetinmiş olsa kurtulacaktır.”38

Görüldüğü gibi Ebû Tâlib el-Mekkî olaya farklı yaklaşmıştır. O, cahilce hırsının ardına düşen nefsi, pervâne örneğiyle açıklayarak, insanların nefsine hakim olmasının gerekliliği üzerinde durmuştur

3.3. Ebû Hâmid el-Gazzâlî

Hüccetü’l-İslâm lakaplı büyük İslam bilgini Ebû Hâmid Gazzâlî (ö. 1111) de şem‘ ile pervâneden, hem Mişkâtü’l-Envâr’da hem de İhyâ’u Ulûmi’d-Dîn isimli eserlerinde bahsetmiştir.

Gazzâlî, Mişkâtü’-l Envâr adlı kitabında 2. faslının ikinci meselesinde “beşerî-nûrânî ruhların mertebeleri”ni anlatırken pervâneden de bahseder. Gaz-zâlî, eserinde “hayâlî rûh”tan bahsederek, bu hayal duyusunun bazı hayvanlarda bulunduğunu, bazılarında da bulunmadığını belirtir ve ateş üzerine atlayan pervânede bu ruhun/duyunun olmadığını söyler.39

Gazzâlî şöyle der: Çünkü pervâne, gün ışığına meftun olduğundan lambaya açılmış bir pencere zannederek kendini ateşe atar, ıstırap çeker. Fakat oradan biraz uzaklaşıp karanlığa düşünce tekrar lambaya atılır. Eğer lambanın ateşinin yaktığını tespit eden bir ruhu olsaydı, bir kere zarar verdikten sonra, kendisini aynı acıya sürüklemezdi.”40

Gazzâlî de bu konuda Ebû Tâlib el-Mekkî gibi düşünür. Yani pervâne, hırs ve açgözlülüğünden dolayı kendini ateşe atmış ve canını yakmıştır. Çünkü pervâne, duyuların kendisine ilettiği acıyı tespit ve kaydeden bir ruhu/duygusu olsaydı, bir kere acı çektikten sonra tekrar aynı şeyi yapmazdı.

Gazzâlî İhyâ’u Ulûmi’d-Dîn isimli eserinde de pervâneden bahsetmiştir. O, insanoğlunun şehvetlerinin üzerine düşmesini, pervâne’nin ateşin üzerine düşmesine benzetmiştir.41 Gazzâlî: “İnsanoğlu kendisini şehvetin kucağına atarken pervâne gibi bunu bir aydınlık sanır. Oysa bu aydınlığın ardında kendisini farkında olmadan şehvet bataklığında gömülü bulur ve bu da onun sonu olur. Onun bu sonu, ebedî olarak devam eder” demiştir.42

Yine Gazzâlî, keşke insanoğlunun sonu da pervânenin sonu gibi olsaydı43 dedikten sonra şöyle devam eder: “Çünkü pervâne’nin sonu yanıp kurtulmaktır. Ama insanoğlu, şehvetlerinin peşinden gitmekle, şehvetinin esiri olmakla ya uzun müddet ya da ebedî olarak cehennem ateşinde yanar.44 Gazzâlî burada Peygamber’in, “Ben, sizi cehennemden korumak için bileğinizden tuttuğum halde, siz, pervâneler gibi kendinizi ateşe atıp duruyorsunuz” hadisini nakleder.45

3.4. Ahmed-i Gazzâlî

Ebû Hâmid Gazzâlî’nin kardeşi olan Ahmed-i Gazzâlî (ö. 1126) XII. yüzyıl-da yaşamıştır. Onun en tanınmış eseri Sevânih’tir. Ahmed-i Gazzâlî, Sevânih’in 39. bölümünde, pervânenin ateşin etrafında dönerek kendini ateşe atarak yanmasını işlemiştir.46Ahmed-i Gazzâlî’ye göre pervâne ateşe âşıktır. Ateş onu davet eder. Pervâne, kendi gayret kanadıyla ateşi özleyerek uçar, ateşe ulaşıncaya kadar birkaç kanat çırpar, ona ulaşınca da uçuş biter ve kendini ateşte yok eder.47

Hallâc’ın Tavâsîn’de ilk kez işlediği pervâne ile şem‘in hikayesini, Ahmed-i Gazzâlî daha da geliştirerek işlemiş ve ona âşıkâne bir özellik kazandırmıştır. Bundan böyle gerek beşerî aşkta, gerekse İlahî aşkta pervâne bir sembol/ model olacaktır.

Ahmed-i Gazzâlî’yi Hallâc’tan daha belirgin kılan en önemli bir husus, aşk konusunu işlemesidir. Bundan dolayı eser, baştan sona kadar aşkın metafiziğiyle doludur. Gazzâlî’nin pervâne ve ateş hakkında söylediği sözler, aşk ve âşıklıkla ilgili söylenmiş sözlerdir. Pervâneyi ateşin âşığı olarak görmüştür. Pervâneyi ateş yönüne götüren duygu, aşktır.48 Eserde pervâne, âşık; ateş de maşuk olarak işlenmiştir. Bu duygulara uygun olarak, bir rubâî de Sevânih’te şöyle yer almıştır:

“Senin zülfün zincirse, divânesi benim. Senin aşkın
ateşse, pervânesi benim. Senin yeminine andolsun
ki kadeh benim. Senin aşkınla bizzat (sen oldum)
ama sana yabancı da benim.” 49

Sevânih’te yer alan bu rubâî, daha sonra yazılacak olan, beşerî ve İlahî aş-kın ele alınıp işleneceği şiirlere ilham kaynağı olacaktır. Bu duyguların Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî, Attâr, Fahreddin Irâkî, Sa’dî gibi büyük sufî şairler üzerinde etkisi büyük olmuştur. En önemlisi de Ahmed-i Gazzâlî, bu iki sembolü birlikte ilk kez kullanan şairlerin başında yer alır.

Ahmed-i Gazzâlî, eserinde “azık/gıda” ve “gıdalanmak/beslenmek” gibi yeni bir mefhuma yer vermiştir. Ahmed-i Gazzâlî, Sevânih’in 39. bölümünde hem âşığın azığından hem de maşukun azığından, ayrıca pervânenin gıdasından ve de ateşin gıdasından bahseder.50 “Aşkın hakikati ortaya çıkınca âşık, maşukun gıdası olur, maşuk âşığın değil. Pervâne ateşe âşıktır. Gıdası, ışıktır. Işığın özelliği pervâneyi kendine çeker. Pervâne ateşe ulaşınca da uçuş biter, ateşin onda ilerleyişi başlar. Artık pervâne için azık/gıda gerekmez. Çünkü pervâne ateşe azık olmuştur.”51

3.5. Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî

Pervânenin hikayesi ve onun ateşte yanmasını temsili olarak Aynu’l- Kudât-ı Hemedânî (ö.1131) de işlemiştir. Aynu’l-Kudât, bu sembolik anlatıma yeni irfânî manalarda katmıştır. Önce bu hikâyeyi, Kur’an’da geçtiği gibi onun beyanına uygun düşecek şekilde ele almıştır. Daha sonra Kur’an’da geçen ayetleri kendince yorumlamıştır.52

Aynu’l-Kudât’ın yorumladığı ayetlerden biri Kâri’a süresinin dördüncü ayetidir. Bu ayette insanlar mahşere çağrıldıkları sıra, kıyametin dehşetinden, şiddet ve korkusundan dolayı sağa sola, çeşitli yönlere yayılan pervânelere ben-zetilmiştir.53 Aynu’l-Kudât, bu ayetleri diğer müfessirler gibi yorumlamış ve kıyamet günü insanları ve görüntülerini, pervâne ve çekirgelere benzetmiştir.54


Ahmed-i Gazzâlî’nin Sevânih’te ilk kez ortaya koyduğu “azık” ve “gıdalanmak” kavramlarını, Aynu’l-Kudât’da eserlerinde işlemiştir. O, bu husus-ta şöyle der: “Ey aziz! Pervâne ateşten gıdalanır. Ateşsiz yapamaz. Aşk ateşi, pervâneyi öyle döndürür ki cihanı ateş görür. Ateşe ulaşınca kendini aradan kaldırır. Kendi olmaktan çıkar; ateşin içinde mi, dışında mı olduğunu farketmez. Çünkü aşkın kendisi zaten ateştir. Pervâne kendisini ateşin içine atar ve tümüyle ateş olur. Başlangıçta ateş, pervâne için bir azıktır. Onu besler. Bundan dolayı pervâne ateşin kendisine âşık olduğunu zanneder.55

Görüldüğü gibi Hemedânî, Ahmed-i Gazzâlî’nin Sevânih’inden olduğu gibi yararlanmış ve ondan etkilenmiştir. Sevânih’te geçen yorumlar, Aynu’l-Kudât’ın eserlerinde de yer alır. Temhîdat’ta şöyle der: “Pervâne ateşe âşıktır. Ateşten başka bir hazzı olmadığı için, ateşten veya onun ışığından ayrı kalamaz. Bundan dolayı kendini ateşe atar, varlığını kaybeder. Ondan bir belirti kalmaz. Artık pervâne, ateş olmuştur.”56

Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî, pervâneyi dünya aşkının kaynağı olarak görür. O, pervânenin aşkını evrensel bir aşka dönüştürerek, evrenin tümüne yayarak bir ilki gerçekleştirmiş ve eserini felsefi bir bakış açısıyla yazmıştır.57 Ona göre ev-rensel aşk, sadece insanın değil, bütün yaratıkların âlemin yaratıcısına karşı duy-dukları aşktır.

3.6. Rûzbihân Baklî

Şem‘ ü Pervâne konusunu işleyenlerden biri de Rûzbihân Baklî (ö. 1207)’dir. Fars tasavvuf edebiyatında önemli bir yeri olan Baklî, bu konuyu Şerh-i Şathiyyât isimli eserinde ele almıştır. Baklî, pervânenin hikâyesini adı geçen eserde şöyle anlatır: “Pervâne ışığın çevresinde sabaha kadar uçar ve türlü şekillerde döner söz güzelliğiyle halden şekillerden haber verir. Yaratılış cilve-siyle vuslatta kemale ulaştı. Pervâne, hararete kanaat etmedi, ışıkla yetinmedi, kendini ateşe attı. Hala şekiller onu beklemede. Çünkü pervâne onlara “na-zar”dan haber vermeye (gönlü) razı olmadı. Dağıldı, küçüldü, resimsiz, cisimsiz, isimsiz, unvansız hale geldi. Artık ne için varacak şekillere, vuslattan sonra hangi hale dönecekti.”58

Görüldüğü gibi bu ifadeler, Hallâc’ın Arapça yazdığı Tavâsîn adlı eserinin Farsça tercümesi gibidir. Aynı ifadeler daha önce Hallâc’ın eserinde yer almıştır.59 Bu da Rûzbihân Baklî’nin Hallâc’ın tesirinde kaldığını gösterir.


3.7. İzzeddîn-i Makdîsî

İzzeddîn-i Makdîsî (ö. 1280), Keşfü’l-Esrâr an Hikemi’t-Tuyûr ve’l- Ez-hâr adlı eserinde, kuşların ve çiçeklerin hâl diliyle kendilerine söylenilen sırlarla dolu sözlerine yer vermiştir. Bu sırları açıklayan varlıkların biri şem‘, diğeri de pervânedir: Arıya babam, bala da kardeşim diyen Şem‘ onlardan ayrı kalmanın acısı yetişmiyormuş gibi, hiçbir günahı olmadığı halde, ateşin kendisine musallat kılındığını; yanarak hep acı çekmekte ve gözyaşı dökmekte olduğunu; bu haliyle başkalarını da aydınlatmaya çalıştığını; kelebek gibi bazı alçaklar kendisini söndürmeye kalkışacak olsa, onları yakacağını söyler.60

Pervâne de Şem‘e: “Ben senin uğruna kendimi fedâ ediyorum. Sen ise bana bir düşman gibi davranıyorsun. Oysa ki sana benim gibi âşık olan birisini bu-lamazsın” der.61

3.8. Necmüddîn-i Râzî

XIII. yüzyılın ilk dönemleinde yaşamış önde gelen sufîlerden Necm-i Dâye olarak bilinen Necmüddîn-i Râzî (ö.1256), Mirsâdü’l-İbâd mine’l-Mebde İle’l-Meâd adlı eserinde şem‘ ile pervâne sembolüne yer vermiştir.

Necm-i Râzî, eserinin 3. bab, 6. fasılda “nefsin tezkiyesi ve onun eğitilmesi” bahsinde, tasavvufî konuları örneklerle açıklarken, şem‘ ile pervâne sembolünü kullanmıştır. Örneğin nefis, azgın ve çılgın pervâneye benzetilerek nefsin yukarılara doğru yani en yüksek değere neden ulaşamadığını, pervâne sembolünü kullanarak anlatır: “Azgın sıfatlı nefis, çılgın pervâne gibidir. Zalimlik ve cahillik kanadından dolayı heves ve gazapla kendini celâl-i ahadiyyet şem‘ine bıraktı ve mecâzî varlığını/vücudunu terk ederek, elini, şem‘in visal boynuna attı. Öyle ki şem‘, pervânelik olan mecâzî varlığını, şem‘lik olan hakîkî varlığına dönüştürdü. Kendi cahillik ve zalimliğinden dolayı nefis en yüksek değere ulaşamadı ve bu makamda nefis, yetkinliğini bilemedi.”62

Pervâne’nin varlığını Râzî, mecâzî varlık veya mecâzî kanat ateşin veya şem‘in vücudunu da varlık veya hakîkî kanat olarak adlandırır. Pervâne’nin ateşte yok olması, gerçekte mecâzî varlığından kurtulup, hakîkî varlıkta var olması demektir. Bu da pervânelik olan mecâzî varlığını, şem‘lik olan hakîkî varlığa dönüştürür.63

Râzî, aynı şekilde 30. bab 8. fasılda “ruhun donatılması/süslenmesi” konusunu işlerken, ruhun zât-ı İlahî’ye kavuşması için çılgın bir pervâneye dönüşmesinin gerekliliği üzerinden sık sık dururken, pervâne’yi ruhun sembolü olarak görür. Ruh ezeli güzellik şem‘inin pervânesi olur. O, zalimlik ve cahillik kana-dıyla, sarhoş ve na’ra atan âşıklar gibi birlik sarayının harem dairesine doğru uçar. Bu makamda ilahî lütuflar ve “bana bir karış yaklaşana ben bir arşın yaklaşırım.”, hadis-i kutsî’si karşılar ve ruha, ferahlık yaygısı yol verir ve “Allah onla-rı sever, onlar da Allah’ı sever” sözü ortaya çıkar.64

Necm-i Râzî, bir başka yerde de canıyla oynayan pervânenin kendisini ate-şe atmasını, “câhil hoş görülür” hadisiyle açıklarken65, Ebû Tâlib el-Mekkî ve İmam Gazzâlî gibi düşünür. Yine Râzî, sâlikin visal zamanı kendi varlığından el çekmesini ve maşukun varlığında ebedî kalmasını, pervâne ve şem‘ sembolünden yararlanmıştır.66

4. Mesnevilerde Yer Alan Şem‘ ü Pervâne Şiirleri

4.1. Ferîdüddîn Attâr


XII. yüzyılın ünlü mutasavvıf şairlerden Ferîdüddîn Attâr (ö. 1221) da şem‘ ile pervâne konusunu işlemiştir. Attâr, Mantıku’t-Tayr isimli mesnevisi-nin 29. makalesinde bulunan “Yedinci Vadi: Fakr u Fenâ Vadisi” kısmının üçüncü hikâyesinde, el-Hikâye ve’t-Temsîl başlığı altında şem‘ ile pervânenin hikâyesini anlatmıştır.67

Hikâyeye göre, bir gece pervâneler toplanarak, şem‘e kavuşmak ister. Bü-tün pervâneler: “Birimizin gidip, ondan haber getirmesi gerek” derler. Bir pervâne uçar gider ve şem‘in sarayını görür. Geri döner ve gördüklerini anlatır. Topluluğun içerisinde bulunan bir ulu pervâne, onun şem‘den haberi olmadığını söyler. Bunun üzerine bir başka pervâne gider. O da şem‘in etrafında döner, kanat çırpar ve geri döner. Bazı sırlardan bahseder, şem‘in vuslatından dem urur. Ulu pervâne onu da eleştirir. Bir başkası kalkıp gider, ateşe atılır, canından el çeker, kendisini yok eder. Kınayıcı ulu pervâne: “ İşte şem‘ den yalnız onun haberi var” der. Hikâye, “candan da cisminden de bihaber olmadıkça, nasıl olur da canandan haberdar olursun” denilerek biter.68


Attar, aynı konuyu Mantıku’t-Tayr’ın 30. makalesinin, ikinci hikayesinde de işlemiştir. Kısa olan bu hikâyede, bütün uçan kuşlar, pervânenin yanıp yakıldığını görürler ve hep birden: “Ey zayıf pervâne, ne zamana kadar tatlı canınla oynayacaksın” derler. “şem‘e kavuşamayacağına göre, bilgisizce canını verme” demeleri üzerine, pervâne üzülür ve “ Ona kavuşmasam da, arıyor soruyorum, diye cevap verir.69

Pervânenin ateşte yanması, canını veren âşık olarak ortaya çıkması ve azap görmesini, Attâr, Esrârnâme adlı eserinde de işlemiştir. Özellikle âşığın azap görmesi konusu üzerine duran Attâr, Esrârnâme’deki temsilî hikâyede Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî’nin mevcudata duyduğu evrensel aşkı da işlemiş ve Hemedânî gibi bu aşkı felsefi bir bakış açısıyla ele almıştır.70

4.2. Sa’dî-yi Şirâzî

İran’ın en tanınmış yazar ve şairlerinden biri olan Sa’dî-yi Şirâzî (ö. 1292) de şem‘ ve pervâne sembolünden yararlanmıştır. Ünlü eseri Gülistân’da yer alan ve çok beğenilen iki beyitte Sa’dî, kendisini aşk yolunda yakıp, canından geçtiği için aşkın pervâneden öğrenilmesi gerektiğini söylerken,71 Ahmed-i Gazzâlî’nin etkisinde kalmıştır.

Sa’dî, Bûstân isimli eserinin 3. babının sonunda bulunan ve 50 beyit olan hikâyede de şem‘ ile pervâne arasındaki ilişkiye yer vermiştir. Burada pervânenin şem‘e karşı duyduğu samimi sevgi anlatılır.

Münazara tarzında geçen hikâye, kınayıcı bir kimsenin Pervâne’ye: “Ümitsiz bir yolda yürüme, git de kendine göre bir sevgili bul. Sen kim, Şem‘e âşık olmak kim?” demesiyle başlar. Pervâne de “yansam ne çıkar?” Benim gönlümde öyle bir ateş var ki, Şem‘in şulesi onun yanında adeta gül olur. Yanmaya niçin can atıyorum biliyor musun: Çünkü sevgili varken, ben olmasam da olur. Âşığın maşukunun yanı başında ölmesi gerekir. Doğrusu da budur” diyerek cevap ve-rir.72

Sa’dî daha sonra Şem‘ ile Pervâne’nin münazarasına geçer ve münazarayı “sevgilin seni öldürdüğü zaman kurtulacaksın. Aşkın sonu budur. Bir kere baştan geçen insan, başına taş ve ok yağmuru yağsa da, dileğinden el çekmez” diyerek bitirir.73


Attâr ve Sa’dî’nin Şem‘ ü Pervâne hikâyelerinde kullandıkları motifler da-ha sonra yazılan mesnevilerde büyük ölçüde geliştirilerek işleneceğinden müstakil yazılan Şem‘ü Pervâne mesnevilerine kaynaklık etmiştir.

4.3. Mevlâna Celaleddîn-i Rûmî

Mevlânâ (ö. 1274) da şem‘ ile pervâne temsiline yer veren şairlerdendir. Mevlânâ, konuya farklı yaklaşmış, ayet ve hadislerde geçtiği şekilde ele almıştır. Ayet ve özellikle de hadislerde, insanlar ateşin yönüne koşmaya ve içine atılmaya çalışan pervânelere teşbih edilmiştir.74

Hadislerde bu benzetme, Mesnevî’deki “Firifte-i Münâfıkân Peygamber-râ tâ be-Mescid-i Dırâreş Bordend” başlıklı hikâyede sadece iki beyit olarak ele alınarak, hadise telmihte bulunulmuştur: “Ben çok ışıklı ve ziyade nahoş alevli bir ateşin kenarında oturmuşum. Siz pervâne gibi o yöne koşuyorsunuz: Benim her iki elim de pervâne sürücü (kovucu) olmuştur.”75

4.4.İmâdüddîn Fakîh-i Kirmânî

İmadüddîn Fakîh-i Kîrmânî (ö.1371)’nin hamsesini oluşturan beş mesne-viden biri olan Muhabbetnâme veya Muhabbetnâme-i Sâhib-dilân isimli ve sekiz babdan meydana gelen tasavvufî mesnevisinin altıncı babı, şem‘ ile pervâne ara-sındaki ilişkiye aittir. Altıncı bab “Münâzara-i Şem‘ü Pervâne” başlığında olup 75 beyitten meydana gelmiştir.76 Hezec bahrinin “mefâîlün mefâîlün feûlün” vezniyle yazılan mesnevinin tercümesi “İran Edebiyatında Münazara” adlı çalışmada verilmiştir.77

5. Divanlarda Yer Alan Şem‘ ü Pervâne Sembol ve Şiirleri

Divanlarda şem‘ ile pervâne sembolünü şairler de kullanmışlardır. Şairler daha çok tek başına şem‘ veya tek başına pervâne sembolüne yer vermişlerdir.78 Bu sembollerin şiirde tek başına kullanılması, X. yüzyıla kadar gider. Yok denecek kadar az kullanılan bu semboller, XI. yüzyılın ilk yarısında bile fazla rağbet görmemiş ve hiçbir zaman tasavvufî ve âşıkâne manada da kullanılmamıştır. Pervâne’nin yaratılış gereği ateşe yönelmesi, açgözlülüğü ve ahmakça davranışı nedeniyle kendini ateşte yaktığı işlenmiştir. Bu algılama Hallâc gibi tasavvufî, Ahmed-i Gazzalî gibi âşıkâne yorumlanmamış, Ebû Tâlib el-Mekkî ve Ebû Hamîd Gazzalî gibi yorumlanmıştır. Bu yorumlama hadislerde yer alan ifadelerle örtüşür79

XI. yüzyılın ortalarından, özellikle de XII. yüzyılın ilk yarısından itibaren şem‘/ateş ile pervâne sembolünün divanlarda/ şiirlerde yer aldığı görülür. Bu semboller daha çok mutasavvıf şairler tarafından kullanılmış ve rübâî nazım şekliyle yazılmıştır. Mutasavvıf olan veya olmayan şairler tarafından, âşıkane tarzda ele alınan bu sembollerden pervâne âşık, şem‘ de maşuk olarak görülmüştür. Beyit ve rubâîlerin içerisinde kısa mesnevilerde, genellikle de münazara tarzında yazılan ve fazla uzun olmayan Şem‘ ü Pervâne şiirleri olarak yer almıştır.

5.1. Ebû Sa‛îd-i Ebû’l-Hayr

Elimizdeki bilgilere göre şem‘/ateş ile pervâne sembolünü birlikte kullanan ilk şair, Fars tasavvuf şiirinin kurucularından Ebû Sa‛id-i Ebû’l-Hayr (ö. 1048)’dır. Onun rubâîleri Fars tasavvuf şiirinin ilk beyitleri olarak kabul edilmektedir. Kendisine atfedilen bir rubâî de, bu iki sembolü birlikte kullanmıştır.

“Sana kavuşmak nerede? Senden çok uzakta olan ben
nerede? İnci tanesi nerede? Karıncanın kursağı nerede?
Her ne kadar yanmaktan korkmuyorsam da, pervane
nerede? Tur dağının ateşi nerede? ”80

5.2. Emîr Mu‛izzî

Ahmed-i Gazzâlî’nin çağdaşı olan ünlü şair Mu’izzî (ö.1124) de ateş ve pervânenin ilişkisini, âşıkâne olarak dile getiren ilk şairlerden biridir. Mutasavvıf olmayan Mu‛izzî, aşağıdaki rubaîsinde duygularını şöyle ifade eder:

“Aşk kadehine gözyaşı döken bir gözüm var. Aşk
pervânesinin yanan canı gibi bir canım var. Her gün
aşk hanesinde mukîm benim. Bütün dünyanın
akıllısı ama aşkın delisiyim.”81

5.3. Senâ’î

XII. yüzyılın tanınmış mutasavvıf şairlerinde olan Hekîm Ebû’-l Mecd Mecdûd b. Adem Senâ’î (ö. 1140) de şem‘ ile pervâne sembolünü bir arada ve çeşitli yönleriyle özellikle de âşıkâne tarzda işleyen ilk şairlerden biridir. Rubâî ve gazellerinde aynı duygulara sık sık yer vermiştir.82 Aşağıdaki rubâî de bunlardandır.

“Mum, sevgilinin nurlarıyla yaşar. Sen de bir pervânesin.

Cana düşman, muma da nurlu bir köle ol. Mumun
etrafında dolaşarak kendini yakması pervânenin işidir.
Barî sen de bir pervâneden daha az iş yapma” 83

5.4. Nâsır-ı Buhârâ’î

Kaside ve gazel şairi olarak tanınan Nâsır-ı Buhârâ’î (ö. 1379), Divanının içerisinde “Hikâyet” başlığı altında yirmi beyitte şem‘ ile pervâne arasındaki ilişkiye yer vermiştir.

Münazara tarzında yazılan hikâye, bir kimsenin pervâne’ye “Aşkta güçlük çekiyorum. Buna çare bulmalısın. Bana aşkın yolunu anlat. âşıkların bu yoldaki ustalıkları nedir?” diye sormasıyla başlar.84 Pervâne de o kişiye gece olunca gelmesini söyler. Gece olur, hizmetçi gelir ve şem‘i/mumu yakar. Bir pervâne gele-rek mumun/şem‘in etrafında döner. Sonra da onun çağrısı üzerine kendini ateşe atar ve yanar. Derinden gelen bir sesin “ey gönlü uyanık! işte aşk yolu budur.” demesiyle hikâye biter.85

5.5. Kâsım-ı Envâr

XV. yüzyılın ünlü mutasavvıf şairi Seyyid Kâsım-ı Envâr da Külliyâtı içe-risinde şem‘ ile pervâne hikâyesine yer vermiştir. Remel bahrinde yazdığı “el-Hikâye fî Kemâli’l-Aşk ve’t-Tevhîd” başlıklı 38 beyitlik mesnevisinde, şem‘ ile pervâne ve şem‘ ile ateşi konuşturmuştur.86

Şem‘ ile Pervâne’nin karşılıklı konuşmaları, Pervâne’nin Şem‘e “her gece niçin sabahlara kadar yanıp yakılarak gözyaşı döküyorsun” demesiyle lar.87Şem‘ de “gönlümde ayrılık derdi vardır. Işığımı, sevgilimi arayıp bulma ümidiyle yakıyorum” diyerek Pervâne’ye cevap verir. Şem‘in bu sözlerinden etkilenen Pervâne heyecanının etkisiyle de, büyük bir iştiyakla kendini ateşe atar ve onun varlığında yok olur. Bunun üzerine Şem‘ “Varlığımdan utanıyorum. Pervâne gibi yok olmak istiyorum” diyerek ateşe seslenir. Ateş de şem‘e “gerçek âşık olan pervâne varlığından korkmadı ve kendi canını sevgilisinin önünde feda etti. Sonunda da sevgilisiyle bütünleşerek arzusuna kavuştu.” diyerek cevap verir. Böylece şem‘ topluluk içinde kendisini ifşa ettiğinden dolayı arzusuna kavuşa-maz.88


6. Bağımsız Bir Eser Olarak Yazılan Şem‘ ü Pervâne Mesnevileri

Başlangıçta sembol olarak kullanılan şem‘ ve pervâne kelimeleri, gazel ve rübâîlerde âşık-maşûk ilişkileri içerisinde ele alınmıştır. Sonra da herhangi bir eser içerisinde mesnevi nazım şekliyle, özellikle de münâzara tarzında yazılarak, pervânenin şem‘e karşı duyduğu aşk ve bu aşk uğrunda kendini ateşe atarak ca-nını feda etmesi işlenmiştir. Daha sonra da herhalde şairler tarafından çok beğenilmiş olacak ki başı şairler de ayrı bir eser olarak Şem‘ ü Pervâne mesnevileri kaleme almışlardır.

6.1. Farsça Yazılan Şem‘ ü Pervâne Mesnevileri

6.1.1. Ehlî-i Şîrâzî


XIV. yüzyılın sonu ile XV. yüzyılın ilk yarısında yaşamış ünlü bir şairdir. Ehlî-i Şirâzî (ö.1535), Şem‘ ü Pervâne mesnevisini Akkoyunlu hükümdar Sultan Yakub adına kaleme almıştır.89 Mesnevi, Allah’ın 1001 isminden dolayı, şair tarafından 1001 beyit olarak yazılmıştır.90 Hezec bahrinin “Mefâîlün mefâîlün feûlün” kalıbıyla yazılan Şem‘ ü Pervâne, yazarının ifadesine göre 1489’da ta-mamlanmıştır.91 Yedi el yazma nüshası tespit edilen92 Ehlî’nin Şem‘ ü Pervâne mesnevisi basılmıştır.93

6.1.2. Fehmî

Hayatı hakkında şimdiye kadar herhangi bir bilgi elde edemediğimiz Fehmî’nin kim olduğunu bilemiyoruz. Fehmî’nin bilinen tek eseri Şem‘ ü Pervâne mesnevisidir. Mesnevi 1486 yılında II. Bayezid adına hezec bahrinin “mefûlü mefâîlün feûlün” kalıbıyla yazılmıştır. Mesnevinin bugüne kadar tesbit edilen iki nüshası Süleymaniye Kütüphanesinde, Fatih 4002 ve Kadızâde Meh-met Efendi 415 numaralarda kayıtlıdır.941009 beyit olan Şem‘ ü Pervâne mesnevisi Türkçe’ye tercüme edilmiştir.95

6.1.3. Şeyh Abdullah-i Şebüsterî-i Niyâzî

Ünlü mutasavvıf Şeyh Mahmûd-ı Şebüsterî (ö. 1320)’nin torunudur.İlk tahsilini Şebüster’de yaptıktan sonra tahsilini ilerletmek için bazı şehirler dolaş-mış ve 1520 yılında Anadolu’ya gelmiştir. Niyâzî, Yavuz Sultan Selim’in takdirini kazanmış, O’nun adına eserler yazmıştır. İstanbul’da Abdullah Niyâzî Efendi adıyla bilinen şair, Kanuni Sultan Süleyman adına kasîdeler de kaleme almıştır. Niyâzî 1529’da İstanbul’da ölmüştür.96

Nîyâzî, Şem‘ ü Pervâne mesnevisini Yavuz Sultan Selim adına kaleme almıştır.97 826 beyit olan mesnevi hafif bahrinin “feilâtün mefâilün feilün”98 kalıbıyla yazılmıştır. Mesnevinin bilinen tek nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Kadızâde Mehmed Efendi kısmı 415 numarada kayıtlıdır.99 Mesnevi Türkçe’ye tercüme edilmiştir.100

7. Türkçe Yazılan Şem‘ ü Pervâne Mesnevileri

Konunun kaynağı ve ilk çıkış noktası olarak Fars edebiyatında yazılan Şem‘ ü Pervâne mesnevileri, Türk şairlerinin de ilgisini çekmiştir. Ortak bir me-deniyetin temsilcisi olarak Türk şairleri kendilerinden önce Farsça kaleme alınmış şairlerin Şem‘ ü Pervâne mesnevilerinden etkilenerek, aynı tarz ve bağımsız olarak Türkçe Şem‘ ü Pervâne mesnevileri yazmışlardır. Fars edebiyatında olduğu gibi Türk edebiyatında da önce şiirlerde (gazel, kasîde, rubâî vb.) görülen şem‘ ü pervâne sembolü, XIV. yüzyıldan itibaren beyitlere paralel pek çok tasav-vufî eserde özellikle mesnevilerde küçük hikâyeler şeklinde görülür.101 Daha sonra da ayrı bir eser olarak Şem‘ ü Pervâne mesnevileri yazılmıştır:

7.1 Gülşehrî

XIII. yüzyılın sonu ve XIV. yüzyılın başında yaşayan Şeyh Ahmed-i Gül-şehrî’nin en tanınmış eseri Mantıku’t-Tayr’dır. Gülşehrî , Ferîdüddîn-i Attâr’ın aynı isimli eserini esas alarak yazdığı bu eserinde şem‘ ile pervâne hikâyesine yer vermiştir. Gülşehrî, pervânelerin hikâyesini anlatırken, Attâr’ın eserindeki konu-ya bağlı kalmakla beraber, kendine ait düşüncelere yer vererek, konuyu uzatmıştır. Attâr’ın 18 beyitte anlattığı pervânelerin hikâyelerini, Gülşehrî 62 beyitte anlatmıştır. Ayrıca hikâyenin başında 15 beyit tutan şem‘in tasvirini yapan Gülşehrî, 60. beyitte de adını zikretmiştir. Hikâyede kelebeklerin mumdan haber getirmeleri işlenmiştir.102

Ayrıca Gülşehrî, Feleknâme isimli Farsça mesnevisinde de şem‘ ile pervâne hikâyesine yer vermiştir. 44 beyit olan bu hikâye, Feleknâme’nin ilk hikâyesidir. Gülşehrî, Mantıku’t-Tayr’da işlediği konuyu, aynen Feleknâme’de de tekrar eder.103

7.2. Zâtî

Şem‘ ü Pervâne yazan şairlerden biri de Zâtî’(ö. 1546)’dir. Eser hezec bah-rinin “mefâîlün mefâîlün feûlün” kalıbıyla yazılmıştır. 1534’de yazılan mesnevi, 3937 beyittir. Eserin konusu Rum hükümdarı Şah Jale’nin oğlu Pervâne ile Çin Fağfuru’nun kızı Şem‘ arasında geçen aşktır.104 Dolayısıyla bu mesnevi, çift kahramanlı, aşk ve macera konulu eserlerden biridir. Zâtî’nin Şem‘ ü Pervâne mesnevisinin diğer Şem‘ ü Pervâne mesnevileriyle isim benzerliği dışında bir benzerliği yoktur. Mesnevinin şimdiye kadar bilinen beş nüshası vard105

7.3. Lâmi’î Çelebi

XVI. yüzyıl Türk edebiyatının tanınmış mutasavvıf şairlerinden Lâmi’î Çelebi (ö. 1532)’nin önemli eserlerinden biri de Şem‘ ü Pervâne mesnevisidir. Lâmi’î Çelebi mesnevisini Rodos’un fethi münasebetiyle yazmıştır. 1522 yılından yazılan eser, Kanuni Sultan Süleyman’a sunulmuştur.106 Eserin bugün için bilinen sekiz nüshası vardır.107 Mesnevi hafîf bahrinin “feilâtün mefâilün feilün” kalıbıyla yazılmıştır. Eser 1653 beyit olmakla beraber sonuna eklenen Kanuni’nin övgüsü (18 beyit), Rodos’un fethi üzerine söylenmiş bir kıt‛a ve padişah için yazılan dua (29 beyit) ile birlikte beyit sayısı 1704’tür.

7.4. Mu‛îdî

XVI. yüzyıl şairlerinden olan Mu‛îdî (ö. 1586)’nin hamsesini oluşturan mesnevilerinden biri de Şem‘ ü Pervâne’dir. Mu‛îdî mesnevisini hafîf bahrinin “feilâtün mefâilün feilün” kalıbıyla yazmıştır. Mesnevinin bilinen iki nüshası vardır. Bunlardan birincisi Millet Kütüphanesi, Ali Emirî kısmı, manzum 1193 numarada; diğeri de İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Türkçe Yazmalar, 2255 numarada 78b-121b sayfaları arasında kayıtlıdır. İstanbul Üniversitesi nüshası, 1418 beyit; Ali Emirî nüshası da 1496 beyittir. Mu‛îdî Halep’te ikamet ettiği bir sırada eğlence olsun diye eserini iki üç haftada yazmıştır.108

7.5. Feyzî Çelebî

Feyzî Çelebi’nin hayatı hakkında bilgimiz yok denecek kadar azdır. Şem‘ ü Pervâne mesnevisinde belirttiğine göre mahlası Feyzî, unvanı Çelebi’dir. Mesne-visini Osmanlı hükümdarı I. Ahmed (ö. 1614) zamanında yazıp, Niğbolu mutasarrıfı Tiryaki Mehmet Paşa’ya sunduğu doğru ise, Feyzî’nin XVII. yüzyılda yaşadığını söyleyebiliriz.109

Feyzî Çelebi eserini 1603 yılında yazmıştır. Mesnevi’nin bilinen tek nüshası vardır. Bu nüsha, Gönül A. Tekin’’in özel kütüphanesindedir. Eser 31 varak olup 987 beyitten ibarettir. Eserin sonu eksiktir. Orijinal yönü, eser mesnevi nazım şekliyle yazılmasına rağmen, eserde 11’li hece vezni kullanılmıştır.110 Bu bakımdan bu mesnevi, şimdiye kadar eşine henüz rastlanmamış bir özellik taşımaktadır. Yine Mesnevi’nin önemli özelliklerinden biri, belki de en önemlisi, Mesnevi’de geçen sembollerin hangi anlamlara geldiklerinin ifade edilmesidir. Mesnevi yeni harflerle neşredilmiştir.111

8. Şem‘ ü Pervâne Mesnevilerinde İşlenen Tema

Mutasavvıflara göre insan ruhu, ruhlar âleminden, bu hasret ve firak dünya-sına gelerek, muhabbet meclisinden, beden hapishanesine girmiş, beden ağı tarafından sıkıca bağlanmış ve geldiği yeri unutmuştur. Yine onlara göre insan, ayrıldığı bütünün yabancısı değil, sadece uzağına düşmüştür Yani insanla Allah iki yabancı değil, asılları bir fakat ayrı kalmış iki sevgilidirler. Ayrı kalmadan oluşan yabancılaşma, yakınlaşma ile mümkündür. Bu da istemek ve özlemekle olur.

İnsan ruhunun bedenden kurtularak unutulan aslî vatanına dönmeye davet edilmesi ve bu davete icabet ederek cevap vermesi yani asli vatanı hatırlaması mutasavvıflara göre imanla olur. Bunun temeli de aşk ve özlemdir. İman ve hidayet nuru kalpte parlar. Çünkü imanın madeni kalptir.112 Kalpte beliren aşk kıpır-danışları, Allah’ın bizi çağırmakta olduğuna delil sayılmıştır.113 İman nuru herkesin kalbinde parlamaz, yanmaz. Bu nur/ışık kalbini tasfiye ve tezkiye eden kimselerde yanar. Kalbin temizlenmesinden gaye; iman nurlarının orada hasıl olmasıdır.114Bu nur Allah’ın seçtiği insanlara verilir. “Allah, dilediği kimseye nurunu iletir.”115 beyanının sebebi budur. Böylece aslî vatana uzanan yolda çağrı/davet Allah’tan gelir, kul da ona cevap verir, yani icabet eder.


Yukarıda kısaca anlatılanlar Şem‘ ü Pervâne mesnevilerindeki Pervâne sembolüyle tam bir uygunluk içindedir. Allah aşkı, Pervâne’nin içini yakmış, dünya varlığından kurtulmuş, dünya yaşantısıyla ilgisini keserek Allah’a yönelmiştir. İşte Allah, nurunu seçtiğine yani Pervâne’ye de bu davete karşılık vermiştir. Bundan dolayıdır ki Pervâne nura/Şem‘e talib olmuştur:

Hasıl-ı kıssa ol şeb ol mehcûr
Mâh-ı nev gibi oldı tâlib-i nûr116

Maksada ulaşmak, nura/Şem‘e talib olmak için evini barkını terkeden Pervâne, karanlık ülke olan Şebistân’a/Şâm‛a gelir.

Didi gelmişdi mülk-i magribden
Şâma ol nev-civân-ı nahîf-beden117

Gedâ şeklinde ehl-i hiffet idi
Lîkin gâyet ehl-i ma’rifet idi118

Her ne kadar Şebistân veya Şâm’a kalender ve ehl-i marifet olarak gelen Pervâne bu uzun yolun henüz başındadır. O, marifet bağında yeni filizlenmekte olan bir yapraktır.

Bâg-ı ma’rîfetde berg-i ter idi
Evvel anda olmış müheyyâ idi119

Pervâne Şem‘e ulaşma yolunda daha çok makamlar geçecek, geçtiği her makamda kendiliğinden gelen bir takım ruhî yaşantıları/halleri yaşayacaktır. Pervâne bu hallerden önce “ yakaza”yı yaşar. Gaflet uykusundan uyaran kulun kendine gelme mertebesi “ yakaza”dır.120

Çeşmi dûş oldı şem‘-i dil-ârâya
Kapıldı şarkdan garba nûr-efzâya
Gaflet uyhusundan itdi çün kıyâm
Zâhir oldı çeşmine serv-i hırâm121

Gaflet uykusundan uyanan Pervâne “terk” ve “tecrîd” halini yaşar. O, dün-ya varlığından kurtulmuş, dünya yaşantısıyla ilgisini kesmiş ve halvet köşesinde nefsini öldürmüştür:

Terk ü tecrîdde kalender idi
Kişver-i aşka şâh ü server idi

Eylemiş âlem içre izzetler
Künc-i halvetde çok riyâzetler122

Masivadan gönlünü arındıran, nefsani arzularından sıyrılan Pervâne, gön-lündeki sevgi ateşiyle “maksad kıblesine” yönelmiştir. Yani Şem‘i aramaya kalkmıştır. Bu da bize Pervâne’nin sülûk yolunun başlangıç derecelerinden olan “irâde” makamında olduğunu gösterir. İrâde kalbin Hakk’ı aramaya kalkmasıdır.123

Pervâne zi-sûz-ı aşk-bâzî
Fârig zi-hakîkî vü mecâzî

Ez cân şod şem‘ râ taleb-kâr
Bî-çâre ne-dâşt cüz taleb-kâr

“Pervâne, aşk ateşiyle yanarak, hakiki ve mecazi derdinden fâriğ bir halde içtenlikle şem‘e talip oldu. Zavallının talep dışında bir işi yoktu.” 124

Pervâne doğru yoldadır. Pervâne’nin aslî vatana dönme eyleminde yükseklik/terakkî hali devam eder. Bunu Şem‘in tecelli etmesiyle anlıyoruz:

Didi kim burda ol durur çâre
Azm kılam bu gice gülzâre

Gördi ol perdeden çıkar bir nûr
Ruh-ı dehre onunla gerdûn yur125

Pervâne, Şem‘in ışığını/nûr müşâhedesini görür ona âşık olur, kendinden geçer ve bayılır. Pervâne “muhabbet” halini yaşar. Muhabbetin olduğu yerde ızdırap da vardır. Pervâne de ızdırap çeker ve yüzü sararır:

Çeşm-i ter u rûy-ı zerd dârî
Der-sîne zi-hicr-i derd dârî

“Yaşlı gözlerin, sarı yüzün, gönlünde de ayrılık derdin var”126

Nihayet Pervâne’nin Şem‘e karşı duyduğu aşk, o kadar fazlalaşır ki bu aşk ile kıpkızıl bir divâne olur:

Âşık oldı şem‘e çünki pervâne
Işk ile oldı kıpkızıl dîvâne127


Pervâne’nin yükselişine/terakkisine devam ettiğini sarı ve kızıl renklerden anlıyoruz. Kalpte tecelli eden ışıkların renkleri ile salikin içinde bulunduğu hal arasında paralellik vardır. Sarı renk zayıflığı, kırmızı da himmetin yani kudretin işaretidir.128

Bu da nefisle yapılan mücadelenin sertliğini gösterir. Buradan da Pervâne’nin nefs-i emmâreden sıyrılıp, nefs-i levvâmeye geldiğini anlıyoruz. Yine Pervâne’nin nuru müşahede etmesi de O’nun “levvâme” makamına ulaştığını gösterir.

Levvâme makamında kıpkızıl bir dîvâne olan Pervâne, derdine çare ara-maya başlar. Bu sırada karşısına Bâd-ı Sarsar/Nesîm çıkar. Pervâne bunlardan yardım ister. Bâd-ı Sarsar/Nesîm, Pervâne’ye acıyarak O’na yardım ederler. Bâd-ı Sarsar, Pervâne ile birlikte Şem‘in bulunduğu yere gelir, fakat Şem‘in dostu “ Fanus”tan büyük bir direniş görür. Sonunda Pervâne’yi Şem‘e ulaştıramayacağını anlayarak verdiği sözden dolayı utanır ve geldiği yere geri döner.129 Nesîm de Pervâne’yi Şem‘in sarayının dışına kadar götürmesine rağmen içeri sokmak için çok uğraşır, fakat başarılı olamaz. Neticede Pervâne’den özür diler ve pencereden çıkıp gider.130

Pervâne her ne kadar “levvâme” makamında bulunuyorsa da Bâd-ı Sarsar ve Nesîm gibi madde dünyasına mensup olan kişiler ile arkadaşlık yaptığı için kendisi hâlâ emmarenin izlerini taşıyor diyebiliriz. Çünkü nefs-i levvâmenin iki yüzü vardır. Bir tarafı nefs-i emmareye diğer tarafı nefs-i mülhime’ye yönelmiştir. Eğer nefs-i levvâme, nefs-i emmâre’ye tabi olursa, emmâre kuvvetlenir, vücud mülkünü eline alır, mutasarrıfı olur. Onda haram olan arzu ve istekler belirir.131 Bu da Pervâne’nin Şem‘e kavuşması için en büyük engeldir. Kendisinden yardım isteyen Pervâne’ye Anber şöyle cevap verir:

Çeşm-i cânunda yok durur ol fer
K’ide bî-perde âfitâba nazar

Hiç ola mı ki dîde-i huffâş
Tal‛at-ı âfitâbı seyr ide fâş

Yürü ey perr ü bâlı hasta-mekes
Vasl-ı ankâ da‛vasın itme heves132


Ayrıca Pervâne, Nesîm’e Şem‘in sarayının giriş yolunu sorunca güler ve “ bu şahın sarayına girmek için ne benim iznim var ne de sana bir yol var”133 diyerek cevap verir. Buradan da anlaşılıyor ki Pervâne’de hâlâ nefs-i emmâre’nin izleri kalmıştır. Pervâne zor durumdadır. Aslî vatanına geri dönmesi için yükselişe devam etmesi gerekir. Bu da bulunduğu hal ve makamı aşmakla mümkündür. İşte Bâd-ı Sarsar ve Nesîm’in Pervâne’yi Şem‘in bulunduğu yerde yalnız başına bırakıp terk etmeleri, aynı zamanda Pervâne’deki son heva ve isteklerin de O’nu terk edip gittiğine işarettir.134

Nesîm ve Bâd-ı Sarsar’ın Pervâne’yi Şem‘e ulaştıramamalarının sebebi, O’nu koruyan, yabancıların O’nun yanına yaklaştırmayan dostlarının olmasıdır. Bunların adı “Kâfûr”ve “Fânûs”tur. Kâfûr, Şem‘in etrafında Pervâne’yi görür, onunla münazaraya başlar. Onu incitir, eziyet eder ve onu kovarak, Pervâne’yi Şem‘in bulunduğu yerden uzaklaştırır.

Kerd û-râ cefâ-yı gûnâgûn
Kerdeş ângeh be-sad-cefâ bîrûn

Gûyed ân rûz k’ez cefâ kâfûr
Kerd pervâne-râ zi-cânân dûr

“Kâfûr ona çeşitli cefalar yaptıktan sonra, onu yüzlerce cefayla beraber dışarı çıkardı. Kâfûr, o gün cefâ ederek Pervâne’yi canandan uzaklaştırdı.”135

Fânûs da Şem‘i koruyandır. Şem‘i herkesten saklar, yüzünü kimseye göstermezdi. Pervâne’yi Şem‘e gammazlayarak, Şem‘in yanından uzaklaştırılmasını sağlar. Kâfûr ile Fânûs, âşık ile maşukun birleşmesini engelleyen unsurlar olarak karşımıza çıkar. Bunun tasavvufta karşılığı “hicâb/perde”dir.

Ol ki fânûs dinmişti şem‘e nikâb
Fi’l-mesel insânda yetmiş bin hicâb136

İnsan geldiği yerdeki ülfet ve ünsiyet zevkini unutmayıp orayı arzu ederse, aradaki perdeleri kaldırması gerekir. Visale en büyük perde insanın kendi benliği, vücududur:

Perde keşf ola dirsen âhir-i kâr
Çeşm-i lâ-perde hâsıl it yüri var

Perde sensin hemîn aradan çık
Terk-i cân it bu gam-serâdan çık137


Şem‘in etrafında tek başına kalan Pervâne, Şem‘den uzaklaştırılmasıyla aklı başından gider, deliye döner ve çöle yönelir. Çölde tek başına kalan Pervâne, sıkıntılı günler ve zifiri karanlık geceler yaşar. Pervâne korkulu anlar geçirmektedir. Bu korku gelecekte olabilecek kötü bir olaydan kalbin yanması, rahatsız olmasıdır. Çünkü Pervâne, çölde kendi kendine şöyle konuşur:

“Vuslata kavuştuğun zaman niçin ölmedim? Çünkü
bizim için ölmek arzuladığımız bir şeydi. Kim
bize Şem‘den haber getirir? Kim bizden Şem‘e
bir haber götürür? Kiminle onun bulunduğu yere
mektup göndereyim? veya ona can kuşunu yollayayım?”138

Pervâne’nin endişesi geleceğe ait endişelerdir. Çünkü çölde tek başına kalan ve içini dökecek bir dostu dahi olmayan Pervâne’nin olabilecek olayları bilmeden beklemekten başka yapacak bir şeyi yoktur. Zira bu, Şem‘e kavuşamama gibi hoş olmayan bir şey de olabilir. Pervâne, “havf” makamında “haşyet” halini yaşamaktadır.

Şem‘in yanından uzaklaştırılmasıyla Pervâne için “araf” makamı dönemi başlar. Araf makamında ruhun bekletilmesi gerekir. Bu bekleyiş maşuka olan muhabbeti ve hasreti fazlalaştırır. Öyle bir mertebeye ulaşır ki, gayb âleminden kerametler ve inayetler ulaşmaya başlar.139Yine bu “araf” makamında ruhaniyet nurları, gönül gözünde müşahede edilmeğe başlar ve salik kalbinin göğünde yıldızları ay ve güneşi temaşa eder.140

Şem‘den ayrılarak çöllere düşen Pervâne de uzun süre çöllerde dolaşır. Şem‘e karşı duyduğu şevk fazlalaşır ve önce, gökyüzünde yıldızların doğduğunu görür, onlarla konuşur ve “ben batanları sevmem”141 diyerek onlardan yüzünü çevirir. Sonra da gökyüzündeki ay ile konuşur, ondan yardım ister. Güneşle ko-nuşur, ondan da yardım ister, fakat sözlerine cevap alamaz.

Kimseden yardım göremeyen Pervâne’nin sabrı tükenir, takatı kesilir, feryat ve figan ederek aklını yitirme durumuna gelir. Pervâne, kendi varlığından bile bezme noktasındadır. Artık, O, “fakr” makamına ulaşmıştır. Kişinin kendisini mutlak surette Hakk’a muhtaç bilmesi demek olan “fakr” makamında yapacak tek hareket vardır. Allah’a yönelmek ve O’na yalvarmaktır. Çünkü Pervâne, kimseden yardım görmediği için Allah’a muhtaç olmuştur.

Fakr makamında bulunan Pervâne acz içinde Allah’a yalvarır. Pervâne’nin yoluna devam etmesi ve Şem‘e kavuşarak onda yok olması için, Allah’ın lütfunun Pervâne’ye ulaşması gerekmektedir. Pervâne’nin acz içinde yalvarması neticesinde Allah da katından O’na bir lütuf olarak Şeb-i Târîki/ Şeyh Nurullah’ı gönderir. Bu semboller Allah’ın yardımı olup, saliki Allah’a götüren yoldur ve güzel bir mükafattır:

Şeb-i târîk dimişdüm şem‘ün yâri
Hakîkatde oldı inâyet-i bârî142

Bu gelen mürşid-i İlahîdür
Düşmen-i sohbet-i melâhîdür

Gönlidür râz-ı gaybdan âgâh
Şeyh-i devrân ü adı Nûrullâh143

Bunlardan Şeyh Nurullah, Pervâne’nin önündeki visal engelini ortadan kaldırır. Şeb-i Târîk ve Nûr da Pervâne’yi bulduğu yerden alarak Şem‘in huzuruna getirirler. Şem‘in semtine gelen Pervâne’de Şem‘i görme arzusu aşırı derecede fazlalaşır. Çünkü O, bir şeyi arzu etmek, gönülden istemek sevilen bir şeye meyl ve teveccüh etmek demek olan “rağbet” makamına ulaşmıştır. Visali arzulayan Pervâne, Şem‘i arzulamaktan şaşkına dönmüş bir haldedir:

“Hızır’ın ab-ı hayatla yaşaması gibi, o da sevgiliye
kavuşma ümidi ile yaşamıştır. Ey güzel o, senin
muhitinde uzağında durmuş ve sana olan arzusu
nedeniyle kendinden geçmiştir.”144

Pervâne, Şem‘in huzuruna varınca sinesi tutuşup alevlenir, kendinden geçer. Şevkiyle mest olur, halden hale girer. İçinden bir ah çekerek dönmeye başlar. Artık Pervâne “sekr” makamına ulaşmıştır. Bu makamın derecesi sevginin kuvveti ile sevileni algılama gücü ile orantılıdır. Öyle ki Şem‘in hizmetçisi Şem‘in zülüflerinden tutup bir tutam kesince, Pervâne kendinden geçer, ah çeker, halden hale girer, etrafında döner ve sonunda Şem‘in ayağının dibine düşer:

“Meşşâte, Şem‘in zülüflerinden tutup bir tutam kesti.
Pervâne onun şevkiyle mest oldu, halden hale girdi.
Döne döne sonunda Şem‘in ayağına düştü.”145

Kul, marifette öyle bir sınıra varır ki Allah’ın kemal ve cemal sıfatlarını görür gibi olur, ruhunu Allah’a yakın görür. Hatta ruhu ve kalbi ile Allah arasındaki perdenin kaldırıldığını müşahede eder. İşte Şem‘ Pervâne’yi huzuruna çağırdığından hizmetçisi Meşşâte’den aradaki perdenin kalkmasını ister. Artık Şem‘ ile Pervâne arasındaki perdenin kalkma zamanıdır.


Hâhem ki ne-bâşedeş hicâbî
Ber-hîz ü be-rov be-kun sevâbî

“Arada perde olmasını istemiyorum: Kalk ve git, bir sevap yap”146 Zira perde, kulun kendi nefsidir. Allah onun nefsini aradan kaldırınca, kalp ve ruh Allah’a akar. Artık O, Allah’tan başkasını görmez. Çünkü basireti kapatan nefis perdesi açılmış, kalp gözünden bulutlar kaldırılmıştır.147

Nâgehân tarf-ı havza itdi nigâh
Âb içinden tecellî ider o mâh

Lîk perhîze kanı cânda mecâl
Kaplamışdur cihâñı nûr-ı cemâl

Derd ü gam bana kendü odumdur
Perde ol nûra bu vücûdumdur148

Böylece “mükâşefe” makamında bulunan Pervâne’nin önündeki engeller kalkmıştır. “Uyuyan bahtı uyanmış, gül bezminde mihnet dikeni kalmamış: Sev-gili yabancıları yanından uzaklaştırmış, ümid gözünü yola dikerek âşığını beklemede…”149. Artık Pervâne, “müşâhede” makamına ulaşmıştır. Mükâşefe’den sonra gelen müşâhede, perdenin tamamen kalkması; engelsiz, perdesiz açıktan açığa sırların kalbe açılmasıdır. Bu hal kalbin basîret denen kendine has gözüyle gizli gizli bilgileri algılamasıdır. Sır göğe, gölge yapan perde bulutlarından te-mizlenince, garet burcunda şühûd güneşi görünür.150 Şem‘, kendini tecellî ile Pervâne’ye gösterir:

Didi ey şehr-yar-ı hüsn ü cemâl
Bu tecellîye kimde ola mecâl

Tûr-ı aşkumda çagırup Lebbeyk
Hayretümden dirüm ki unzur ileyk151

Beşeri vasıflardan ve aşağı arzulardan sıyrılan Pervâne, artık yanıp, yok olmaya hazırdır. O, yanarak vuslata nail olup, Şem‘le özdeşleşme noktasına gel-miştir. Yani “fenâfillah” mertebesine ulaşmıştır.152 Cüzlerin, kendi cüz’i varlıklarını zât deryasında yok edip, zât olmaları demek olan fenâfillah, başka bir vücutla


Allah’ın ışığında yeniden hayata doğmak demek olan “ bekâbillah” mertebesinin eşiğidir.153

Ân sûhte şod be-şem‘ vâsıl
Ber-vey mî-suht şem‘-râ dil

“O, yanarak Şem‘in vuslatına nail oldu. Şem‘ için yanarak onun gönlü/alevi haline geldi”154

Pervâne sevinç ve mutluluktan kendini kaybeder ve kendisini Şem‘in ateşine atarak, Şem‘in ışığında kaybolur. Daha doğrusu vücudu Şem‘in ışığına dönüşür. Şem‘le bir olmak bir yakadan baş çıkarmak isteyen Pervâne, arzusuna kavuşmuştur. Bu da bize Şem‘ ile Pervâne’nin birbirinden ayrı olmadığını göste-rir.

Böylece kelebeğin ateşe yolculuğu bitmiştir.

9. Şem‘ ü Pervâne Mesnevilerinde Sembolik Anlatım

Bilindiği gibi bir duyguyu, bir düşünceyi, bir kavramı ya da bir varlığı başka bir varlık ya da nesneyle somutlaştırarak, yani sembollerle canlandırıp anlatılmasına alegori denir. Başka tasavvufî eserlerde olduğu gibi Şem‘ ü Pervâne mesnevilerinde de alegoriye başvurulmuştur. Bu yolla da “bir şeyi, kendisiyle benzetme ilgisi bulunan başka şeylerle anlatma” denenmiştir.

Buradan hareketle sufîlerce nûr-ı ilahî demek olan şem‘ ve bu ilahî nura kavuşup onda yok olmak isteyen salik, pervâneye benzetilerek orijinal bir konu oluşturmuştur.

Fenâfillaha ermek isteyen salik/pervâne, maksada/şem‘e ulaşabilmesi için, çeşitli engellerle karşılaşarak, bunları birer birer aşması gerekecektir. Bu engel-ler, karşımıza başka başka semboller olarak çıkar. Böylece Şem‘ ü Pervâne mesnevilerinde şem‘ ve pervâne sembolünün yanında diğer semboller de yerlerini almış olur.

Bu semboller, Şem‘ ü Pervâne mesnevilerinde soyut ve somut kavramlar olarak karşımıza çıkar. Başka bir ifadeyle, eserlerdeki bazı kavramlar, sembollerle ifade edilmiştir. Mesnevilerde sembollerle ifade edilen kadrolar ile ne kastedildiğini bilemiyoruz. Zira bunların sembolik anlamları hakkında bilgi verilmemiştir. Sadece bu bilgiler Feyzî Çelebi’nin eserinde görülmüştür.

9.1.Ehlî-i Şîrâzî’nin Mesnevisi’ndeki Semboller

Anber: Şem‘in hizmetçisi, Nesîm: Şem‘ ile Pervâne’nin düşmanı, Fânûs: Şem‘ in otağı, Kâfûr: Şem‘in hizmetçisi, Nûr: Gizli sırları bilen, ümmî bir elçi


9.2.Fehmî’nin Mesnevisi’ndeki Semboller

Nesîm: İyiliğin sembolüdür. Meşşâte: Şem‘in hizmetçisidir.

9.3.Niyâzî’nin Mesnevisi’ndeki Semboller

Anber: Şem‘in hizmetçisi, Kâfûr: Şem‘in hizmetçisi, Nesîm: Sert huylu bir rakip, Hâce-i Nûr: Bir Allah dostunun kabri

9.4.Lâmi’î Çelebi’nin Mesnevisi’ndeki Semboller

Anber: Şem‘in hizmetçisi, Nesîm: Gönlü neşeli, içi aydınlık bir pir, Bahâr: Aydın görüşlü, eli açık ve cömert olup bağın amiri ve kumandanı, Bâd: Sert mi-zaçlı olup meclis ehlini yok eden, Kâfûr: Şem‘in hizmetçisi, Şeyh Nurullah: İlahî mürşid.

9.5.Mu’îdî’nin Mesnevisi’ndeki Semboller

Anber: Şem‘in hizmetçisi, Kâfûr: Şem‘in hizmetçisi, Hâce-i Nûr: Allah dostu birinin türbesi, Nesîm: Pevâne’nin Şem‘ ulaşmasına mani, engel olan

9.6. Feyzî Çelebi’nin Mesnevisi’ndeki Semboller

Bâd-ı Sarsar: Nefs-i emmâre, nefsin arzu ve istekleri, Fânûs: Âşığı, maşuktan uzak tutan engeller / perde, hicap, Şeb-i Târîk: Pervâne’ye gönderilen ilahî lütuflar, subh-ı sâdık: Halkı gaflet uykusundan uyandıran, Âfitâb: Subh-ı Sâdık’ın oğlu, âleme iyilik saçan birisi

10. Sonuç

Şem‘in çevresinde dönen ve şem‘in ateşinde kendini yakan kelebek ara-sındaki ilişki, şair ve yazarlara esin kaynağı olmuştur. Kelebeğin / pervânenin kendisini ateşe atarak varlığını yok etmesi, şairler ve yazarlar tarafından gerek beşerî aşkın, gerekse ilahî aşkın ifadesinde kullanılmıştır.

Şem‘le pervâne arasındaki ilişki, aşkı, âşığı ve sevgiyi sembolize etmiş-tir. Beşerî aşkta görülen âşık, pervâne sembolüyle, maşuk da şem‘ sembolüyle ifade edilmiştir. İlahî aşkta da pervâne, fenâfillah mertebesine ulaşmaya çalışan tarîk ehlini yani sâliki temsil ederken, şem‘de Tanrıyı simgeler. Ayrıca şem‘ ile pervâne kelimelerinden tamlamalar ve bileşik kelimeler teşkil edilerek, beşerî ve ilahî aşkta kullanılan yeni anlamlar da ortaya konulmuştur.

Şem‘ ü pervâne sembolleri önce mensur eserlerde yer almıştır. Özellikle de mutasavvıf yazarlar, tasavvufî duygu ve düşüncelerini açıklarken bu iki sembolden yararlanmışlardır. Şem‘ ü pervâne sembolleri daha sonra mesnevilerde küçük hikâye şeklinde ve münazara tarzında yazılmıştır. Mensur eserlerin ve mesnevîlerin yanında, divânlarda da şem‘ ü pervâne sembol ve şiirleri yer almıştır. Bu semboller, beyit, rübâî ve gazellerde, mutasavvıf olan veya olmayan şair-ler tarafından âşıkâne tarzda ele alınmıştır.

Başlangıçta sembol olarak kullanılan şem‘ ve pervâne kelimelerinden yola çıkarak XVI. yüzyıldan itibaren Fars edebiyatında müstakil bir eser olarak Şem‘ ü Pervâne mesnevîleri yazılmıştır.

Fars edebiyatında olduğu gibi Türk edebiyatında da önce şiirlerde görüle şem‘ ü pervâne sembolü XVI. yüzyıldan itibaren beyitlere paralel olarak pek çok tasavvufî eserde özellikle de mesnevîlerde küçük hikâyeler şeklinde görülmüştür. Daha sonra da XVI. yüzyılda Türk edebiyatında müstakil bir eser olarak Şem‘ ü Pervâne mesnevîleri yazılmıştır.

Böylece ortak kültürün insanı olarak, ortak malzemeyi kullanan şairler, gerek Fars diliyle gerekse Türk diliyle Şem‘ ü Pervâne mesnevîleri yazarak İslâmî doğu edebiyatlarında işlenen mesnevî konularına Şem‘ ü Pervâne’yi de katarak, bir geleneği, yani ortak malzemeyi kullanma geleneğini devam ettirmişlerdir.


KAYNAKÇA:

AFÎFÎ, Rahîm, Ferhengnâme-i Şi’rî, c. II, Tahran 1372 hş.
AHMED GAZZÂLÎ, Kitâb-ı Sevânih (nşr., Helmut Ritter), İstanbul 1942.
ARMUTLU, Sadık, Zâtî’nin Şem‘ ü Pervâne Mesnevisi (Basılmamış Doktora tezi), İnönü Üniversitesi SBE, Malatya 1998.
ATEŞ, Süleyman, Yüce Kur‛an‛ın Çağdaş Tefsiri, c. 11, İstanbul 1991.
ATEŞ, Süleyman İslam Tasavvufu, İstanbul 1992.
ATTÂR, Feridüddîn, Esrârnâme (nşr. Seyyîd Sâdık-ı Gevherîn ), Tahran 1338 hş.
ATTÂR, Feridüddîn, Mantıku’t-Tayr (nşr. Seyyîd Sâdık-ı Gevherîn), Tahran 1348 hş.
AYNÎ, Mehmet Ali, Tasavvuf Tarihi, İstanbul 1992.
BAŞARAN, Orhan, Makdisî’nin Arapça Keşfü’l-Esrârı ve Farsça Tercümesi (Basılmamış
Yüksek Lisans tezi), Atatürk Üniversitesi SBE, Erzurum 1995.
Büyük Larousse (Sözlük ve Ansiklopedisi), c. XV, İstanbul 1986.
CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ, Mevlânâ, Mesnevî-i Ma’nevî, c. II, Tahran ts.
DİHHUDÂ, Ali Ekber, Lugatnâme,c. XXXI, Tahran 1349 hş.
Dîvân-ı Eş’âr-ı Nâsır-ı Buhârâ’î (nşr. Mehdî Dırahşân), Tahran 1353 hş.
Dîvân-ı Kâmil Emîr Mu’izzî (nşr. Nâsır-ı Heyyirî), Tahran 1362 hş.
Dîvân-ı Menuçehrî-i Damgânî (nşr. Muhammed Debîr Siyâkî ), Tahran 1347 hş.
Dîvân-ı Mes’ûd-ı Sa’d-ı Selmân (nşr. Mehdî Nûriyân), Isfahan 1364 hş.
Dîvân-ı Senâ’î (nşr. Müderris-i Radavî), Tahran 1354 hş.
el-HALLÂC, Kitab al-Tawâsîn (nşr. Louis Massıgnon), Paris 1913.
el-MEKKÎ, Ebû Tâlib, Kûtu’l-Kulûb (trc. Muharrem Tan), c. I, İstanbul 1999.
ENÛŞE, Hasan, Ferhengnâme-i Edeb-i Fârsî, c. II, Tahran 1381 hş.
ESEDÎ-İ TÛSÎ, Ebû Mansûr, Lügat-ı Furs (nşr. Fethullah Müctebâ’î-Alî Eşref Sâdıkî), Tahran 1365 hş.
EŞREFOĞLU RÛMÎ, Müzekki’n-Nüfûs (nşr. Ali Arslan), İstanbul 1991.
FEYZÎ ÇELEBÎ, Şem‘ ü Pervâne (haz. Gönül A.Tekin), Harvard 1991.
GEVHERÎN, Seyyîd Sâdık, Ferheng-i Lugat u Ta‛birât-ı Mesnevî-i Celâleddîn Muhammed b. Hüseyn-i elhî, c. II, Tahran 1338 hş.
GÜLŞEHRÎ, Mantıku’t-Tayr-Tıpkı Basım, (nşr. Agâh Sırrı Levend), Ankara 1957.
Gülşehrî ve Feleknâme (haz. Saadettin Kocatürk ), Ankara 2000.
HEMEDÂNÎ, Aynu’l-Kudât, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1341 hş.
İBN KAYYIM EL-CEVZİYYE, Medâricü’s-Sâlikîn, (trc. Ali Ataç ve diğerleri), c. III, İstanbul 1991.
İMAM GAZZÂLÎ, İhyâ'u Ulûmi’d-Dîn (trc. Abdullah Aydın), c. 4, İstanbul ts.
İMAM GAZZÂLÎ, Mişkâtü’l-Envâr (çev. Süleyman Ateş), İstanbul 1994.
İSMAİL-İ ANKARAVÎ, Minhâcü’l-Fukarâ, İstanbul 1328.
KANAR, Mehmet, Şem‘ ve Pervâne, İstanbul 1995.
KELÂBÂZÎ, Ta‘arruf (nşr. Süleyman Ateş), İstanbul 1979.
KURNAZ, Cemal, Hayali Beg Divanı Tahlili, Ankara 1997.
KUT, Günay, “Şem‘ ü Pervâne”, Türk Dünyası Edebiyat Kavramları ve Terimle-ri Ansiklopedik, Sözlüğü, c. V, Ankara 2006.
Külliyât-ı Eş’âr-ı Mevlânâ Ehlî-i Şîrâzî (nşr.Hâmîd-i Rabbânî),Tahran 1344 hş.
Külliyât-ı Kâsım-ı Envâr (nşr. Sa’îd-i Nefîsî), Tahrân 1337 hş.
LÂMİ’Î ÇELEBİ, Şem‘ ü Pervâne, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi Kısmı, Nr. 2744.
MASSIGNON, Louis, La Passion de Hallaj, c. III, Paris 1975.
MEKKÎ, Hüseyin, Gülzâr-ı Edeb, Tahran 1329 hş.
MU‘ÎDÎ, Şem‘ ü Pervâne, Millet Ktp., Ali Emiri Kısmı, Nr. 1193.
MU‛ÎN, Muhammed, Ferheng-i Fârsî, c. II, Tahran 1360 hş.
MÜNZEVÎ, Ahmed, Fihrist-i Nüshahâ-yı Hattî-i Fârsî, c. III, Tahran 1348 hş.
NECMEDDÎN KÜBRÂ, Fevâihü’l-Cemâl/Tasavvufî Hayat (nşr. Mustafa Kara), İstanbul 1980.
NECM-İ RÂZÎ, Mirsâdü’l-İbâd (nşr. Muhammed Emîn-i Riyâhî), Tahran 1374 hş.
NİYÂZÎ, Şem‘ ü Pervâne, Süleymaniye Ktp., Kadızâde Mehmed Efendi Kısmı, Nr. 415.
ÖZTÜRK, Yaşar Nuri, Kur’an ve Sünnete Göre Tasavvuf, İstanbul 1990.
RUZBİHÂN BAKLÎ, Şerh-i Şathiyyât (nşr. Henry Corbın), Tahran 1344 hş.
SADÎ-Yİ ŞÎRÂZÎ, Şeyh Muslîhüddîn, Gülistân (nşr. Gulâm Hüseyn-i Yûsufî),Tahran 1377 hş.
SADÎ-Yİ ŞÎRÂZÎ, Şeyh Müslîhüddîn, Sa’dînâme yâ Bûtsân(nşr.İsmail Emîrhîzî),Tahran1317 hş.
Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi (trc. Ahmed Davutoğlu), c. X, İstanbul 1983.
Sohanân-ı Manzûm-ı Ebû Sa’îd-i Ebû’l-Hayr (nşr. Sa’îd-i Nefîsî), Tahran 1350 hş.
SÜHREVERDÎ, Avârîfü’l-Ma‘ârif (haz. Kamil Yılmaz-İrfan Gündüz), İstanbul 1989.
ŞEMŞEDDÎN SÂMÎ, Kâmûs-ı Türkî (nşr. Ahmed Cevdet), c. I, İstanbul 1317.
ŞÜKÛN, Ziya, Gencîne-i Güftâr, c. II, İstanbul 1984.
TARLAN, Ali Nihat, Şeyhî Dîvânı’nı Tetkik, İstanbul 1964.
TEZCAN, Nuran, “Bursalı Lâmi‘î Çelebi” Türkoloji Dergisi, c. VIII, Ankara 1979.
TOLASA, Harun, Ahmet Paşa’nın Şiir Dünyası, Ankara 1973.
ULUDAĞ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1995.
YAZIR, Elmalılı M. Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, c. 9, İstanbul ts.


Dipnotlar:

1. Ali Ekber Dihhudâ, Lugatnâme,c. XXXI, Tahran 1349 hş., s. 596; Muhammed Mu‛in, Ferheng-i
Fârsî, c. II, Tahran 1360 hş., s. 2077.
2 Rahîm-i Afîfî, Ferhengnâme-i Şi’rî, c. II, Tahran 1372 hş., s.1601-1608; Hasan-ı Enûşe, Ferhengnâme-i Edeb-i Fârsî, c. II, Tahran 1381 hş., s. 912.
3 Rahîm-i Afîfî, a.g.e.,c.II,s.1601.
4 Rahîm-i Afîfî, Ferhengnâme-i Şi’rî, c. II, s. 1603.
5 Ali Ekber Dihhudâ, Lugatnâme, c. XXXI, s. 598.
6 Rahîm-i Afîfî, a.g.e., c. II, s. 1606-1608.
7 Rahîm-i Afîfî, a.g.e., c. II, s. 1608.
8 Hasan-ı Enûşe, Ferhengnâme-i Edeb-i Fârsî, c. II, s. 912; Rahîm-i Afîfî, a.g.e., c. II, s. 1607.
9 Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1995, s. 491.
10 Ali Ekber Dihhudâ, a.g.e., c. XXXI, s. 598; Rahîm-i Afîfî, a.g.e., c. II, s. 1602; Ziya Şükûn, Gencîne-i Güftâr, c. II, İstanbul 1984, s. 1328.
11 Rahîm-i Afîfî, a.g.e.., c. II, s. 1602 vd.
12 Ali Nihat Tarlan, Şeyhî Dîvânı’nı Tetkik, İstanbul 1964, s. 104-105, 156, 163; Harun Tolasa, Ah-met Paşa’nın Şiir Dünyası, Ankara 1973, s. 277 vd.; Cemal Kurnaz, Hayali Beg Divanı Tahlili, Ankara1997, s. 244 vd.
13 Seyyîd Sâdık Gevherîn, Ferheng-i Lugat u Ta‛birât-ı Mesnevî-i Celâleddîn Muhammed b. Hüseyn-i Belhî, c. II,Tahran 1338 hş, s. 302; Ali Ekber Dihhudâ, a.g.e., c. XII, s. 242
14 Muhammed Mu‛în, Ferheng-i Farsî, c. I, s.761
15 Muhammed Mu‛în, a.g.e., c. I, s.761; Ziyâ Şükûn, a.g.e., c. I, s. 466; Büyük Larousse (Sözlük ve Ansiklopedisi), c. XV, İstanbul 1986, s. 9307.
16 Büyük Larousse Sözlük, c. XV, s. 9307.
17 Muhammed Mu‛în, Ferheng-i Farsî, c. I, s. 761; Ziyâ Şükûn, Gencîne-i Güftâr, c. I, s. 466.
18 Ziyâ Şükûn, Gencîne-i Güftâr, c. I, s. 466.
19 Şemşeddîn Sâmî, Kâmûs-ı Türkî (nşr. Ahmed Cevdet), c. I, İstanbul 1317, s. 353; Büyük Larousse Sözlük, c. XV, s. 9307-9308.
20 Rahîm-i Afîfî, Ferhengnâme-i Şi’rî, c. I, s. 377.
21 Rahîm-i Afîfî, a.g.e., c. I, s. 377.
22 Süleyman Ateş, Yüce Kur‛an‛ın Çağdaş Tefsiri, c. 11, İstanbul 1991, s. 63.
23 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 9, İstanbul ts, s. 627-630.
24 Süleyman Ateş, a.g.e., c. 11, s. 65.
25 Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi (trc. Ahmed Davutoğlu), c. X, İstanbul 1983, s. 6005-6006.
26 İmam Gazzâlî, Mişkâtü’l-Envâr (çev. Süleyman Ateş), İstanbul 1994, s. 40-62.
27 İmam Gazzâlî, a.g.e., s. 41 vd.
28 Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c. VI, s. 191.
29 Feyzî Çelebî, Şem‘ ü Pervâne (haz. Gönül A. Tekin), Harvard 1991, s. 96.
30 Feyzî Çelebî, a.g.e., s.6.
31 Necm-i Râzî, Mirsâdü’l-İbâd (nşr. Muhammed Emîn-i Riyâhî), Tahran 1374 hş., s. 301.
32 Feyzî Çelebi, a.g.e., s. 33.
33 Louis Massıgnon, La Passion de Hallaj, c. III, Paris 1975, s. 307.
34 el-Hallâc, Kitab al-Tawâsîn (nşr. Louis Massıgnon), Paris 1913, s. 16.
35 el-Hallâc, a.g.e., s. 16.
36 el-Hallâc, a.g.e., s. 17.
37 Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb (trc. Muharrem Tan), c. I, İstanbul 1999, s. 293.
38 Ebû Tâlib el-Mekkî, a.g.e., s. 294.
39 İmam Gazzâlî, Mişkâtü’l-Envâr, s. 54.
40 İmam Gazzâlî, a.g.e., s. 54.
41 İmam Gazzâlî, İhyâ'u Ulûmi’d-Dîn (trc. Abdullah Aydın), c. 4, İstanbul ts., s. 3986.
42 İmam Gazzâlî, a.g.e., s. 3987.
43 İmam Gazzâlî, a.g.e., s. 3987.
44 İmam Gazzâlî, a.g.e., s. 3987.
45 İmam Gazzâlî, a.g.e., s. 3987.
46 Ahmed Gazzâlî, Kitâb-ı Sevânih (nşr., Helmut Ritter), İstanbul 1942, s. 59.
47 Ahmed Gazzâlî, a.g.e., s. 59 vd.
48 Ahmed Gazzâlî, a.g.e., s. 59-60.
49 Ahmed Gazzâlî, a.g.e., s. 90.
50 Ahmed Gazzâlî, a.g.e., s. 59.
51 Ahmed Gazzâlî, a.g.e., s. 59 vd.
52 Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1341 hş., s.144.
53 Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî, a.g.e., s. 144.
54 Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî, a.g.e., s. 144 vd.
55 Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî, a.g.e., s. 99-100.
56 Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî, a.g.e., s. 99-100.
57 Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî, a.g.e., s. 243.
58 Ruzbihân Baklî, Şerh-i Şathiyyât (nşr. Henry Corbın), Tahran 1344, s. 469-471.
59 el-Hallâc, Kitâb al-Tawâsîn, s. 16.
60 Orhan Başaran, Makdisî’nin Arapça Keşfü’l-Esrârı ve Farsça Tercümesi (Basılmamış
Yüksek Lisans tezi), Atatürk Üniversitesi SBE, Erzurum 1995, s. 11.
61 Orhan Başaran, a.g.t., s. 10.
62 Necm-i Râzî, Mirsâdü’l-İbâd, s. 173-187.
63 Necm-i Râzî, Mirsâdü’l-İbâd, s.185.
64 Necm-i Râzî, a.g.e., s. 218.
65 Necm-i Râzî, a.g.e., s. 385.
66 Necm-i Râzî, a.g.e., s. 383.
67 Feridüddîn Attâr, Mantıku’t-Tayr (nşr. Seyyîd Sâdık-ı Gevherîn), Tahran 1348 hş., s. 222.
68 Feridüddîn Attâr, a.g.e., s. 222 vd.
69 Feridüddîn Attâr, Mantıku’t-Tayr, s. 232 vd.
70 Feridüddîn Attâr, Esrâr-nâme (nşr. Seyyîd Sâdık-ı Gevherîn ), Tahrân 1338 hş., s. 38-39.
71 Şeyh Müslîhüddîn Sadî-yi Şîrâzî, Gülistân(nşr. Gulâm Hüseyin-i Yûsufî),Tahran 1377 hş.,s. 50.
72 Şeyh Müslîhüddîn Sadî-yi Şîrâzî, Sa’dînâme yâ Bûstân (nşr. İsmail Emîrhîzî), Tahran 1317 hş.,
s. 125-128.
73 Şeyh Muslîhuddîn Sadî-yi Şîrâzî, a.g.e., s. 127.
74 Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, c. X, s. 6005.
75 Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, c. II/2855 Tahran hş., s. 343.
76 Mehmet Kanar, Şem‘ ve Pervâne, İstanbul 1995, s. 22.
77 Mehmet Kanar, a.g.e., s. 23.
78 Hüseyin Mekkî, Gülzâr-ı Edeb, Tahran 1329 hş., s. 50-62.
79 Dîvân-ı Menuçehrî-i Damgânî (nşr. Muhammed Debîr Siyâkî ), Tahran 1347 hş., s. 26, 70; Dîvân-ı Mes’ûd-ı Sa’d-ı Selmân (nşr. Mehdî Nûriyân), İsfahan 1364 hş., s. 488; Ebû Mansûr Esedî-i Tûsî, Lügat-ı Furs (nşr. Fethullah Müctebâ’î-Alî Eşref Sâdıkî), Tahran 1365 hş., s. 218.
80 Sohanân-ı Manzûm-ı Ebû Sa’îd-i Ebû’l-Hayr (nşr. Sa’îd-i Nefîsî), Tahran 1350 hş., rubâ’i-yi çehârum.
81 Dîvân-ı Kâmil Emîr Mu’izzî (nşr. Nâsır-ı Heyyirî), Tahran 1362 hş., s. 725.
82 Dîvân-ı Senâ’î (nşr. Müderris-i Radavî), Tahran 1354 hş., s.1013, 1148, 1149.
83 Dîvân-ı Senâ’î, s. 311
84 Dîvân-ı Eş’âr-ı Nâsır-ı Buhârâ’î (nşr. Mehdî Dırahşân), Tahran 1353 hş., s. 428.
85 Dîvân-ı Eş’âr-ı Nâsır-ı Buhârâ’î, s. 429.
86 Külliyât-ı Kâsım-ı Envâr (nşr.Sa’îd-i Nefîsî), Tahran 1337 hş., s. 381-382.
87 Külliyât-ı Kâsım-ı Envâr,s. 381.
88 Külliyât-ı Kâsım-ı Envâr, s. 382.
89 Külliyât-ı Eş’âr-ı Mevlânâ Ehlî-i Şîrâzî (nşr. Hâmîd-i Rabbânî),Tahrân 1344 hş., s.514-516.
90 Külliyât-ı Eş’âr-ı Mevlânâ Ehlî-i Şîrâzî, s. 619/b.13.
91 Külliyât-ı Eş’âr-ı Mevlânâ Ehlî-i Şîrâzî, s. 619/b.16.
92 Ahmed-i Münzevî, Fihrist-i Nüshahâ-yı Hattî-i Fârsî, c. III, Tahran 1348 hş., s. 1847 vd.
93 Külliyât-ı Eş’âr-ı Mevlânâ Ehlî-i Şîrâzî (nşr. Hâmîd-i Rabbânî),Tahrân 1344 hş., s.571-619.
94 Mehmet Kanar, Şem‘ ve Pervâne, s. 57.
95 Mehmet Kanar, a.g.e., s. 139-185.
96 Mehmet Kanar, a.g.e., s. 58-59.
97 Mehmet Kanar, a.g.e., s. 59.
98 Mehmet Kanar, a.g.e.., s. 69.
99 Mehmet Kanar, a.g.e., s. 81.
100 Mehmet Kanar, a.g.e., s. 91-138.
101 Günay Kut, “Şem‘’ ü Pervâne”, Türk Dünyası Edebiyat Kavramları ve Terimleri Ansiklopedik Sözlüğü, c. V, Ankara 2006, s. 388
102 Günay Kut, “Şem‘’ ü Pervâne”, a.g.e., s. 1388; Gülşehrî, Mantıku’t-Tayr-Tıpkı Basım (nşr. Agâh Sırrı Levend), Ankara 1957, s. 280-285.
103 Gülşehrî ve Feleknâme (haz. Saadettin Kocatürk ), Ankara 2000, s. 95-98.
104 Sadık Armutlu, Zâtî’nin Şem‘ ü Pervâne Mesnevisi (yayınlanmamış Doktora tezi), İnönü Üni-versitesi SBE, Malatya 1998, s. 230-237.
105 Sadık Armutlu, a.g.t., s. 400-403.
106 Günay Kut, “Lâmî’i Çhelebi and His Works” Journal of Near Eastern Studies, Volume 35,
Chicago 1976, number 2, p. 88.
107 Nuran Tezcan, “Bursalı Lâmi‘î Çelebi” Türkoloji Dergisi, c. VIII, Ankara 1979, s. 315.
108 Mu‘îdî, Şem‘ ü Pervâne, Millet Ktp., Ali Emiri Kısmı, Nr. 1193, v. 5b/str. 10.
109 Feyzî Çelebi, Şem‘ ü Pervâne, s. 1-4.
110 Feyzî Çelebi, a.g.e., s. 2.
111 Feyzî Çelebi, Şem‘ ü Pervâne, İnceleme-Metin (haz. Gönül A. Tekin), Harvard 1991.
112 Mehmet Ali Aynî, Tasavvuf Tarihi, İstanbul 1992, s. 283.
113 Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an ve Sünnete Göre Tasavvuf, İstanbul 1990, s. 402.
114 İmam Gazzâlî, İhyâ’u Ulûmi’-Dîn, c. III, s. 2206.
115 Nûr suresi, ayet 35.
116 Lâmi’î Çelebi, Şem‘ ü Pervâne, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi Kısmı, nr. 2744, v.21a/str.6.
117 Lâmi’î Çelebi, a.g.e., v. 20a/str. 7.
118 Feyzî Çelebi, Şem‘ ü Pervâne , s. 15/b.13, 15.
119 Feyzî Çelebi, a.g.e.., s. 65/b. 489.
120 İsmail-i Ankaravî, Minhâcü’l-Fukarâ, İstanbul 1328, s. 141.
121 Feyzî Çelebi, Şem‘ ü Pervâne, s. 65/ b. 493, 495.
122 Lâmî’î Çelebi, Şem‘ ü Pervâne, v. 20b/str. 5, 7.
123 Süleyman Ateş, İslam Tasavvufu, İstanbul 1992, s. 167.
124 Niyâzî, Şem‘ ü Pervâne, Süleymaniye Ktp., Kadızâde Mehmed Efendi Kısmı, Nr. 415,13b/str. 4.
125 Lâmî’î Çelebi, a.g.e., v. 21b/str. 13, 14.
126 Fehmî, Şem‘ ü Pervâne, v. 26a/str. 5.
127 Feyzî Çelebi, Şem‘ ü Pervâne, s. 68/b. 536.
128 Necmeddîn Kübrâ, Fevâihü’l-Cemâl / Tasavvufî Hayat (nşr.Mustafa Kara), İstanbul 1980, s. 97.
129 Feyzî Çelebî, a.g.e., s. 73/b. 609-610.
130 Fehmî, a.g.e., v. 19a/str. 6.
131 Eşrefoğlu Rûmî, Müzekki’n-Nüfûs (nşr. Ali Arslan), İstanbul 1991, s. 243 vd.
132 Lâmı‛î, Şem‘ ü Pervâne, v. 23b/ s. 11-13.
133 Fehmî, Şem‘ ü Pervâne, v.15b/ s. 6-7.
134 Feyzî Çelebî, Şem‘ ü Pervâne, s.14.
135 Niyâzî, Şem‘ ü Pervâne, v. 18a/str. 2, 4.
136 Feyzi Çelebi, a.g.e., s. 96/b. 985.
137 Lâmi’î, Şem‘ ü Pervâne, v. 24a /str. 5-7.
138 Ehlî, Şem‘ ü Pervâne, s. 595.
139 Feyzi Çelebi, Şem‘ ü Pervâne, s. 21.
140 Feyzi Çelebi, a.g.e., s. 22.
141 En‛am Suresi, ayet 76.
142 Feyzî Çelebi, Şem‘ ü Pervâne, s. 96/b. 687.
143 Lâmi’î, Şem‘ ü Pervâne, v. 50a/str. 4-5.
144 Fehmî, Şem‘ ü Pervâne, v. 54a /str. 6-7.
145 Fehmî, a.g.e., v. 52a /str. 9-11.
146 Fehmî, Şem‘ ü Pervâne, v. 50a/str. 4.
147 İbn Kayyım el-Cevziyye, Medâricü’s-Sâlikîn, (trc. Ali Ataç ve diğerleri), c. III, İstanbul 1991,s. 195.
148 Lâmi’î, Şem‘ ü Pervâne, v. 43a/str. 5, 9, 12.
149 Lâmi’î, a.g.e., v. 45a/str. 3-5.
150 Süleyman Ateş, İslâm Tasavvufu, s. 476.
151 Lâmi’î, a.g.e., v. 43b/str. 2-3.
152 Sühreverdî, Avârîfü’l-Ma‘ârif (haz. Kamil Yılmaz-İrfan Gündüz), İstanbul1989, s. 646 vd.
153 Kelâbâzî, Ta‘arruf (nşr. Süleyman Ateş), İstanbul 1979, s. 182 vd.
154 Fehmî, Şem‘ ü Pervâne, v. 57b/str. 2, 5.


Dr. Sadık Armutlu
İnönü Üniversitesi Fen Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğrt. Üyesi.

A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 39, Erzurum 2009
Prof. Dr. Hüseyin AYAN Özel Sayısı

zaman: Ağustos 24, 2014
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Etiketler: Deneme, Sadık Armutlu, şiir sanatı

Hüzün Şiiri

Çöl çöl olmuş kalbimiz bir hal olmuş bize
Şam nerede bu akşam bir hal olmuş bize

Yağmalanmış kalbimin ülkesi Kudüs
Filistin ve Endülüs bir hal olmuş bize

Buhara nerede ey baharı unutmuş kalbim
Şam nerede bu akşam bir hal olmuş bize

Sürülmüş sahipleri canım İstanbul’un
Tükenmiş gurbetlerde bir hal olmuş bize

Kurumuş ta içerden İstanbul çeşmeleri
Kalmamış bir damla su bir hal olmuş bize

Bizlere sunulmuş gerçi şarabı kevser
Nerdedir içenleri bir hal olmuş bize

Sen niçin susmaktasın ey şiiri şairin
Bu zulüm boğmuş bizi bir hal olmuş bize

Önümüzde uçuşan sayfaları tarihin
Savrulmuş dört bir yana bir hal olmuş bize

Geride paramparça bir şiir coğrafyası
yıkılmış viran olmuş bir hal olmuş bize

Çıkmaz olmuş nerdedir kahraman dergilerin
Kahraman sayfaları bir hal olmuş bize

Öpsek yeridir hüzünlü gözlerinden
Narin minarelerin bir hal olmuş bize

Kan gölleri içinde şimdi Filistin gülleri
Kapanmış Kudüs yolları bir hal olmuş bize

Derin uykular tutmuş bizi ey
Dağlar gürleyin bir hal olmuş bize

Ey bizi bekleyip bekleyip hüzünlenen çağ
Bir hal olmuş bize bir hal olmuş bize
.

Osman Sarı

zaman: Ağustos 24, 2014
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Etiketler: osman sarı, Şiir, Türk Şiiri

Ölüm Risalesi - Kendi Ölümüme Ait Bir Deneme

         Aziz kardeşim Yusuf Erzincani'nin anısına


Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum

Anamın yüreğinde bir kor
Ölene dek sönmeyecek bir ateş
Kımıldanıp duracak hep

Karım bomboş bulacak dünyayı
--- Nolurdu birlikte ölseydik, deyip duracak
Oysa insan yalnız ölür
Ama o olmayacak dualarla teselli arayacak

Kızlarımın gırtlaklarında bir düğüm
Bir süre kaçacaklar insanlardan
Boşluğa düşmüş gibi bir duygu içlerinde
Sonunda onlar da kabullenecekler öylesine

Ölümüme en çabuk dostlarım alışacaklar
--- Yaşayıp gidiyorduk yahu
Ne vardı acele edecek!
Diyecekler

Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına.


Erdem Beyazit

zaman: Ağustos 24, 2014
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Etiketler: Erdem Bayazıt, Şiir, Türk Şiiri

Yaşlı Kadınlar Cemahiriyesi

Hep duldalı güz şarkıları mırıldanır yaşlı kadınlar
Cennetle Cehennem arasındaki A'râf'ta
İlkbaharları, yazları geçmiştir ömürlerinin
Kışları birer buz çiçeğidir tozlu rafta

Arada bir yürek kıpırdamasın deli deli
Kaşlar biraz divanîdir, gözler biraz celî
Eski aşklar ki kurutulmuş çiçekler misâli
Uçuşup dururlar etrafta

Kimi çiçek tomurcuğu, kimi bir kar topağı
Kimi hep çile pişirmiş ve kapatmış kapağı
Çok umur görmüşleri vardır ki bir yol sapağı
Sanırsınız acele etmişler ömrü israfta

Kimi tesbihini çeker, kimi Kur'an'ını okur
Kimi gönül gergefinde ezgiler dokur
Kiminin yüreğinde hâlâ bir kınalı keklik şakır
Her genç kız kendi sonunu görür bu fotoğrafta

Çokları hiç görmedikleri denizlere açılmamak için
Her sabah güneşle birlikte yeniden yakarlar gemilerini
Oyalı mendillere düğümleyip aşk yeminlerini
Issız bir liman ararlar mushafta

Dudaklar sigara kâğıdı, parmaklar kamış
Gözler ürkek ceylan gözleri, renkli hülyâlara dalmış
Sonunda şişedeki iksir uçmuş, boş şişe kalmış
Simurg gönülleri kanat çırpar Kaf'ta

Garip bir cemahir, kadîm bir resimdir gördüğüm
Say deseler sayamam isim isim, bir kör-düğüm
Kendi sesim yankısız bir mermidir namluya sürdüğüm
Bir mermi ki dönüp dönüp beni vurur hergün, her hafta .


Bahaettin Karakoç

zaman: Ağustos 24, 2014
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Etiketler: Bahaettin KARAKOÇ, Şiir, Türk Şiiri

Ölüye Mektup

Minareden bir selâ, yükselince kuşlukta;
Hazırlandı teneşir, camideki taşlıkta.
Neler söylendi neler, gıyabında bir bilsen;
İkindiye kadar ki, bir kaç saat boşlukta...

Sağlığında can ciğer bildiğin o dostların;
Toplandılar önünde, evdeki minik barın
İçiyordu hepsi de , belli ki üzüntüden,
Hepsinden de üzgündü, otuzbeş yıllık karın..

İlk dubleler bitince, dağıldı kasvet biraz,
Menüye dahil oldu, yeşil erik ve kiraz
Biri kadeh kaldırdı, şerefine ruhunun;
Hiç kimseden gelmedi, bu teklife itiraz..

Kadehler, birbirini izledikçe peşpeşe;
Çehreleri kapladı, sanki gizli bir neşe.
Ne kadar da severmiş, seni meğer dostların;
Bir saatte boşaldı, inan ki üç beş şişe..

Gerçi sen öldün amma anıların diriydi,
Çapkınlığın..en renkli konulardan biriydi.
Bir puan daha aldın, cinsiyetin yüzünden;
Çünkü bu türlü işler, erkeğin el kiriydi..

Bu sohbet potasında, kaynadıkça taştılar
Hep si de temiz kalpli, hepsi de çağdaştılar.
Seni gömdükten sonra, hani o çok sevdiğin;
Balık lokantasında yemekte anlaştılar..

Derken..ikindi vakti, duyuldu ezan sesi;
Hiç kimsenin camiye gelmiyordu giresi.
Cenazeyi bekledi, bikaçı kılmak için;
Ne rükû vardı çünkü, ne de onun secdesi..

Biraz sonra mezarlık, alkışlarla inledi,
Alkışlar isyan dolu, kalpleri perçinledi.
Bu görkemli törenin, bu çağdaş korosunu
Münker Nekir isimli, melekler de dinledi..

Dostlaın ağlamaklı, pozlar verdi basına,
Birkaç kürek toprakla, katıldılar yasına
Lâkin Kur'an başlarken, duyunca Besmeleyi;
Mezarlığı terketti, hepsi koşarcasına..

Bir rahatlık hissetti, eve dönüşte karın;
Haftalık programda, konken günüydü yarın.
Yaşamıştı dünyanın, nice zevkini ama,
Bir başka tadı vardı, bir başka şu kumarın..

Yaşına rağmen hâlâ, dikkat çeken bir tipti,
Hâlâ..yürek hoplatan, bir vücuda sahipti.
ve bundan böyle artık, bütün güzel dullara
sosyete pazarında, korkulu bir rakipti..

Hayat yeni başlıyor, diye düşündü birden;
ne senden eser kaldı ne yattığın kabirden.
vız gelirdi, şu ahlak masalları toplumun
kurtulmuştu nihayet baskılardan cebirden..

İlk önce silmeliydi, hafızadan cismini
indirdi duvardaki, yağlıboya resmini.
arkasından çıkardı, mektupluk ve zildeki;
sarı pirinç üstüne, yazdırdığın ismini..

Ertesi gün dostların akıl verdi eşine;
çoluk çocuk düştüler, mirasının peşine,
ne kadar sevinirdin, öldüğüne kim bilir;
görseydin yaptığını, kardeşin kardeşine..

Üç gün sonra kutlandı, baldızının yaş günü,
haftasına kalmadı, küçük kızın düğünü.
yani sözün kısası, sen gittiğinle kaldın,
hiç kimse fark etmedi, inan ki öldüğünü..

Bu mektuptan pek hoşnut, kalmadın biliyorum,
daha neler yazmıştım,. Vazgeçtim siliyorum.
bu dünyada hesabın, iyi kötü bağlandı;
sana öte dünyada, kolaylık diliyorum


Cengiz Numanoğlu
zaman: Ağustos 24, 2014
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Etiketler: Cengiz Numanoğlu, Şiir, Türk Şiiri
Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Kaydol: Kayıtlar (Atom)
  • Hareke nokta kabûlünden elif müstagnî
                                                                                                                                    Elifimize ...
  • Der(le)diğim Kiraz Şiirleri
    Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yab...
  • AZİZ NESİN'İN HATIRALARINDA ANNESİNİN ÖLÜMÜ
    Dikiş Makinesi Müslüman cenazesinin bütün gideri, ölenin kendi el emeğinden kazandığı parayla yapılacak. Kefen bezini önceden hazırlayacak M...
  • Yazılmamış Şeyler
    Sandık ki, her şeyi kaldırabilir sözcükler. Söylene söylete tüketemeyiz aşkı da, şiiri de eviçimizde. bir koşu! Konuşa konuştura gitme...
  • Hâtim Duası
    Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap ...
  • Bir sürgün yeridir şiir…
    Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir...
  • Fırtına Habercisinin Türküsü
    Rüzgâr, beyaz denizin geniş düzlüğü üzerinde kara bulutları topluyor Deniz ve bulutlar arasında, gururla açılmış bir kanat uçuyor Fırtına ha...
  • Semender
    kurtarılmış bir kalptir taşıdığın senin, ne bakırdan bükülmüş ne de geçirilmiş bir değirmenden kimselere benzemeyen. kurtarılmış bir aşk yaş...
  • MEVLÂNÂ’NIN DÜŞÜNCESİNDE KADIN
    1. Mevlânâ’nın İranî-İslamî düşünce ve sanat alanındaki konumunun üstünlüğü ve kendine özgü dünya görüşünün önemi nedeniyle onun düşüncesind...
  • https://www.siirantolojim.com/
    Değerli Okurlar Yaklaşık 14 yıl önce bu blogu açarken amacım, sevdiğim şiirleri, mısraları, alıntıları ve edebiyat dünyasından dikkatimi çek...

Bu Blogda Ara

  • Ana Sayfa

Blog Arşivi

  • ▼  2026 (118)
    • ▼  Haziran (10)
      • https://www.siirantolojim.com/
      • KALAN KISA ÖMRÜMDE VE ÖLÜMÜMDE LÜTFET HAZIR OLSUN ...
      • UZAKTA OLSA DA, UYKUDA AVUTURDU BENİ
      • BARIŞ BULAMAM VE SAVAŞACAK DEĞİLİM
      • AŞK HÜKMEDİYOR BURADA
      • İTHAF
      • İSTEMEM EKSİK OLSUN
      • KANLI MASAL
      • NOTLAR DÜŞTÜK YETİM GÖVDELERİMİZE
      • HERKES, OLABİLDİĞİNCE KENDİ SESİNİ BULMALI VE HAYA...
    • ►  Mayıs (53)
    • ►  Nisan (34)
    • ►  Mart (6)
    • ►  Şubat (6)
    • ►  Ocak (9)
  • ►  2025 (6)
    • ►  Aralık (3)
    • ►  Kasım (1)
    • ►  Ekim (1)
    • ►  Eylül (1)
  • ►  2023 (219)
    • ►  Eylül (1)
    • ►  Ağustos (37)
    • ►  Temmuz (15)
    • ►  Haziran (39)
    • ►  Mayıs (27)
    • ►  Nisan (27)
    • ►  Mart (6)
    • ►  Şubat (39)
    • ►  Ocak (28)
  • ►  2022 (200)
    • ►  Aralık (32)
    • ►  Kasım (4)
    • ►  Ekim (10)
    • ►  Eylül (2)
    • ►  Ağustos (1)
    • ►  Haziran (14)
    • ►  Mayıs (28)
    • ►  Nisan (32)
    • ►  Mart (50)
    • ►  Şubat (9)
    • ►  Ocak (18)
  • ►  2021 (181)
    • ►  Aralık (2)
    • ►  Kasım (13)
    • ►  Ekim (18)
    • ►  Eylül (16)
    • ►  Ağustos (12)
    • ►  Temmuz (18)
    • ►  Haziran (42)
    • ►  Mayıs (26)
    • ►  Nisan (31)
    • ►  Mart (1)
    • ►  Şubat (2)
  • ►  2020 (21)
    • ►  Eylül (1)
    • ►  Ağustos (2)
    • ►  Temmuz (3)
    • ►  Haziran (2)
    • ►  Mayıs (3)
    • ►  Nisan (3)
    • ►  Mart (1)
    • ►  Ocak (6)
  • ►  2019 (95)
    • ►  Aralık (3)
    • ►  Kasım (23)
    • ►  Ekim (21)
    • ►  Eylül (1)
    • ►  Ağustos (11)
    • ►  Temmuz (3)
    • ►  Haziran (8)
    • ►  Mayıs (3)
    • ►  Nisan (2)
    • ►  Mart (8)
    • ►  Şubat (6)
    • ►  Ocak (6)
  • ►  2018 (59)
    • ►  Aralık (1)
    • ►  Ekim (1)
    • ►  Eylül (1)
    • ►  Ağustos (1)
    • ►  Temmuz (3)
    • ►  Haziran (10)
    • ►  Mayıs (9)
    • ►  Nisan (9)
    • ►  Mart (10)
    • ►  Şubat (10)
    • ►  Ocak (4)
  • ►  2017 (387)
    • ►  Aralık (10)
    • ►  Kasım (6)
    • ►  Ekim (21)
    • ►  Eylül (10)
    • ►  Ağustos (37)
    • ►  Temmuz (32)
    • ►  Haziran (58)
    • ►  Mayıs (59)
    • ►  Nisan (19)
    • ►  Mart (53)
    • ►  Şubat (41)
    • ►  Ocak (41)
  • ►  2016 (641)
    • ►  Aralık (48)
    • ►  Kasım (36)
    • ►  Ekim (56)
    • ►  Eylül (60)
    • ►  Ağustos (25)
    • ►  Temmuz (29)
    • ►  Haziran (74)
    • ►  Mayıs (54)
    • ►  Nisan (49)
    • ►  Mart (54)
    • ►  Şubat (56)
    • ►  Ocak (100)
  • ►  2015 (611)
    • ►  Aralık (53)
    • ►  Kasım (36)
    • ►  Ekim (49)
    • ►  Eylül (85)
    • ►  Ağustos (62)
    • ►  Temmuz (24)
    • ►  Haziran (36)
    • ►  Mayıs (64)
    • ►  Nisan (65)
    • ►  Mart (56)
    • ►  Şubat (49)
    • ►  Ocak (32)
  • ►  2014 (946)
    • ►  Aralık (42)
    • ►  Kasım (82)
    • ►  Ekim (115)
    • ►  Eylül (105)
    • ►  Ağustos (113)
    • ►  Temmuz (103)
    • ►  Haziran (23)
    • ►  Mayıs (81)
    • ►  Nisan (76)
    • ►  Mart (121)
    • ►  Şubat (56)
    • ►  Ocak (29)
  • ►  2013 (2238)
    • ►  Aralık (110)
    • ►  Kasım (67)
    • ►  Ekim (48)
    • ►  Eylül (245)
    • ►  Ağustos (208)
    • ►  Temmuz (230)
    • ►  Haziran (120)
    • ►  Mayıs (125)
    • ►  Nisan (234)
    • ►  Mart (229)
    • ►  Şubat (284)
    • ►  Ocak (338)
  • ►  2012 (2855)
    • ►  Aralık (355)
    • ►  Kasım (380)
    • ►  Ekim (330)
    • ►  Eylül (316)
    • ►  Ağustos (276)
    • ►  Temmuz (333)
    • ►  Haziran (190)
    • ►  Mayıs (305)
    • ►  Nisan (328)
    • ►  Mart (42)

Etiketler

A. E. Housman A. Hicri İzgören A. Kadir a. kadir bilgin A. Turan Alkan A. Turan Oflazoğlu A. Vahap Akbaş A.Ali Ural A.Ertan MISIRLI A.Esra Yalazan A.Kadir Paksoy Abbas Kiyarustemi Abdulbâki Ârif Efendi Abdulkadir Budak Abdullah ANAR Abdullâh Bin Revaha Abdullah Eraslan Abdullah Harmancı Abdullah Kibritçi Abdullah Rıza Ergüven Abdullah Tukay Abdulvahap Bozbey Abdurrahim Karakoç Abdurrahman Adıyan Abdurrahman Sami Paşa Abdülali Rezaki Abdülbâki Gölpınarlı Abdülhak Hamit Tarhan Abdülhak Mihrünnisa Abdülhak Şinasi Hisar Abdülkadir Budak Abdülkadir Bulut Abidin Dino Acar Erdoğan Adam Zagajewski Adejda Mandelstam Adem Erdoğan adem özbay adige batur Adnan Azar Adnan Benk adnan durmaz adnan özer Adnan Satıcı Adnan Uzun adnan yücel Adom Yarcanyan Adonis Adrian Păunescu Adviye Altıok Afif Obay Afshin Yadollahi afşar timuçin ÂGÂHÎ Agostinho Neto Agustín Tavitian Ağlamak Şiirleri Bercestem ah muhsin ünlü Ahî ahmed arif Ahmed Emin Ahmed eş-Şehavi Ahmed Gazali Ahmed Rasim Ahmed Şamlu Ahmet A. Şentürk ahmet ada ahmet altan Ahmet Bozkurt Ahmet Cemal Ahmet Doğan İlbey Ahmet Edip Başaran ahmet erhan Ahmet Ersoy Ahmet Göze Ahmet Günbaş Ahmet Güntan ahmet hamdi tanpınar Ahmet Haşim Ahmet Hâşim Ahmet İnam Ahmet Kalkan Ahmet Koyutürk Ahmet Kutsi Tecer Ahmet Maruf Demir Ahmet Muhip Dıranas Ahmet Murat Ahmet Mücahit Bülbül Ahmet Necdet Ahmet Oktay Ahmet Özer Ahmet Paşa Ahmet Savaş Özpınar Ahmet Soysal Ahmet Süreyya DURNA Ahmet Şevkî Ahmet Şirin ahmet telli Ahmet Uluçay ahmet uysal ahmet ümit Ahmet Veske Ahmet Yüzeroğlu Ahmet Zeki Yeşil Ahmetcan Asena ahmethan yılmaz Ahu Tükel Aıg HIGO Ai Çing Aidin Salih akgün akova Akide Ufuk Türkelli Akif Emre Akif Kurtuluş Akif Paşa Akira Kurosawa Al-Sulakah Alaeddin Özdenören Alain de Botton Albert Nyathi Alberto Ruy-Sánchez Alda Merini Aldo Pellegrini Aldous Huxley Alexandr BLOK Alfonsina Storni Alfred de Musset Alfred de Vigny Alfred Lord Tennyson Ali Asker Barut Ali Ayçil Ali Biçer Ali Cengiz Akdeniz Ali Cengizkan Ali Duran Topuz Ali Efendi ALİ EKBER ATAŞ Ali Emiri Efendi Ali Erdoğan Ali Güzelyüz Ali Haydar Timisi Ali İhsan Atiş Ali Kınık Ali Lidar Ali Narçın Ali Narçin Ali Nesin Ali Nihad Tarlan Ali Osman Öztürk ali pektaş Ali Püsküllüoğlu Ali Rıza Çamur ali şeriati Ali Tekmil Ali Yüce Alişan Hayırlı Âlişanzâde İsmail Hakkı Bey Aliya İzzetbegoviç Allen Ginsberg Almila Alp Almira Şehrazat Alpaslan Arslan Alper Canıgüz Alper Çeker alper gencer Alper Hasanoğlu Alper Öktem Alphonso de Lamartine Altay ÖKTEM altı çizili satırlar Altı Çizili Satırlar Alvarlı Efe Amado Nervo Amin Maalouf Amiri Akilli Ana KALANDADZE Anaflaksi Anatole France Andre Chenier Andre Rivoire ANDRE' BRETON Andree Chedid Andrei Tarkovski Andrew Jolly Andrew Marwell Andrey VOZNESENSKİ Angelus Silesius Anıl Engin Anladım ki Leman Sam anna ahmatova Anna Bijns Anna Dau Anna Grigorievna Dostoyevski Anna Hebert Anna Rouse Anne anne michaels Anne Sexton Anne Şiirleri Bercestem Annemarie Schimmel Antanas Baranauskas Anton Çehov Antonia Pozzi Antonio Lopez Antonio Machado Aram Pehlivanyan Archibald MACLEISH Ardalan Serferaz Aret Vartanyan Ariel Dorfman Arif Akpınar Arif Ay arif damar Arif Nihat Asya Arif ODABAŞ Arife Kalender Arivara Narihira Ariwara no Narihira Arkadaş Z. Özger Arkadaş Zekai Özger Arno Herrmann Arno Holz Arseni A. Tarkovski Arslan Tekin Arşiv arthur rimbaud Arthur Schopenhauer Arthur Symons Arzu Eşbah Arzu Eylem Asaf Çiyiltepe Asaf Hâlet Çelebi Asghar Farhadi Asım Öz Asım Yapıcı Aslı Durak aslı erdoğan Aslı Serin Asuman Susam Âşık Baba Karakılçık Âşık Dertli Aşık Garip Aşık Hüdai Aşık Veysel Aşk Yorgunu Aşka Çağrı Atakan Yavuz Ataol BEHRAMOĞLU Atatürk ates cemberi Atharva Atılcan Saday Atilla Birkiye Atillâ Özkırımlı attila ilhan Attila Jozsef atze August Strindberg Avetik İsahakjan Avi Pardo Avnî (Fatih Sultan Mehmed ) Aydın Güleç Aydın Hatipoğlu aydın şimşek Ayfer Feriha Ayfer Tunç Ayhan Bozkurt Ayhan Hünalp Ayla Aydemir Aynur Şakman Ayrılık Şiirleri Bercestem Aysel Ergül Aysel Ergül Keskin Ayşe Arman Ayşe Sarısayın Ayşe Sevim Aytekin Karaçoban ayten mutlu Azer Yaran Aziz Kağan Güneş aziz nesin Aziz Şerker Azize Su Bab Aziz baba Baba Efzel Baba Şiirleri Bercestem Baba Tahir Üryan Babür Pınar Bağdatlı Ruhî Bahâ Zuheyr bahadır cüneyt Yalçın Bahadır Dadak Bahaettin KARAKOÇ Bahar Çınarlı Bahe Amca Bahtiyar İstekli Bahtiyar VAHABZADE Bai Juyi Bâkî Baki Ayhan T. Baki Süha Ediboğlu balkabağı balzac Banira Giri Banksy Banu Savaş Baran Barbara Guest Barbra Streisand Barış Özdemir Barış Pirhasan Barış PİRHASAN Bayburtlu Zihni Bayezid Bestami Bayram Balcı Bedirhan Gökçe Bedirxan Bedrettin Cömert Bedri Rahmi Eyüboğlu behçet aysan Behçet Kemal ÇAĞLAR Behçet Necatigil Behlül Dündar Behruz Kia bejan matur Bekir Fuat Bekir Necati Bekir Sıtkı Erdoğan Bekri Mustafa Bela Tarr Bellek Şiirleri Bercestem Berat Zarifoğlu berceste Berceste Arşivi Bercestem Beren Saat berfo ana Berfo Kırbayır Berkan Ürgen Bertan Onaran Bertolt BRECHT Bervaj Şerif Beşikteki Kedi beşir sevim Beşşar bin Burd Betül Dünder Betül Gezen Betül Mardin Betül Tarıman Betül Yazıcı Betül Zarifoğlu Bhartrihari Bibliyofil Bilal Can Bilâl Kolbüken Bilal Tırnakçı bilge karasu Bilgin Adalı Bilhana Birdal Akar Birgül Oğuz birhan keskin Björnstjerne Martinius Björnson Blaga Dimitrova Blaise Cendrars bloga veda Bob Marley Bobby Sands Bojana Apostolova Boris Pasternak Boris Vian Brene Brown Breyten Breytenbach Buğra Alp Giray buket cihan temür Bulat Şalvoviç Okucava Burak Dikoğlu Burak Uzun Burhan Eren Bülent Ecevit Bülent Güldal Bülent Kale Bülent Kumral Bülent Özcan Bülent Özdaman Bülent Parlak bünyamin durali Bünyamin K. Byung-Chul Han Cafer Keklikçi Cafer Turaç cahit koytak cahit külebi cahit sıtkı tarancı Cahit Zarifoğlu Cakuren Can Alkor Can Bahadır Yüce Can Dündar Can Öz can yücel Caner Fidaner Cansever Eyüboğlu Captain Hook Carl Sandburg Carlos Drummond de Andrade Casar FLAİSCHLEN Cavidan Tümerkan Cavit Kürnek Cavit Mukaddes Cegerxwîn Celâl Fedai Celal Sahir Celâl Sahir Erozan Celal Sılay Celal Soydan Celâl Üster Celal Yalvaç Cem Akaş Cem Doğan Cem Savran Cemal CUMA Cemal Safi cemal süreya Cemal Süreyya Cemal Tunçdemir Cemalettin Taşken Cemil Kavukçu cemil meriç Cemil Sena Cenânî Cenap Şahabettin Cengiz Aytmatov Cengiz Çandar Cengiz Numanoğlu Cervantes Cesar VALLEJO cesare pavese Cevahir Bedel Cevahir Sipahi Cevat Akkanat Cevat Çapan Cevat Çeştepe Cevat Şakir Kabaağaçlı Cevdet Karal Cevdet Kudret Solok Ceyhun Atuf Kansu ceyhun yılmaz Cezmi Ersöz Charles Baudelaire Charles BAUDELAİRE Charles Bukowski Charles C. Finn Charles Lamb Charles Olson ChatGPT Che Guavera Che Guevara CHE LAN VIEN Chin Tzu - Hao Chon Sang Beong Christian Fürchtegott Gellert Christina Georgina Rossetti Chuang Tzu Cihan Aktaş Cihan Çetinkaya Cihan Oğuz Cihat Duman Clement Marot coşkun ertepınar Coşkun Yerli Covid-19 Cumali Ünaldı Hasannebioğlu Cüneyd Suavi Cüneyt Özdemir Cyrano de Bergerac Czeslaw MILOSZ Çay Şiirleri Bercestem çehov Çelik Gülersoy Çetin Altan Çeviri Şiirler Çiğdem Dürüşken Çiğdem Sezer Çiğdem Talu Çisel Onat Çocuk ve Kitap Çocuk/luk Şiirleri Bercestem dagmar nick dağ öğretisi Dante Alighieri Dante Gabriel Rossetti David DİOP David Herbert Lawrence Delmira Agustini Demir Özlü Deneme Denemeler Deniz Durukan Deprem Derek WALCOTT derya önder Destansı Öykü'den Detlev Von Liliencron Devrim Murat Dirlikyapan Devrim Sevimay Dexter Didem Gülçin Erdem didem madak Dilaver Cebeci Dilek Akın Dilek Değerli dilek kartal DilekÇörek Dinçer Ateş Dinçer Sümer Dino Buzzatti Doğan Ergül Doğan Hayat Don Quijote Donna E. Norton Dost Körpe Dost Şiirleri Bercestem dostoyevski Du Mu Dua Duma Boko dumur Dursun Ali Erzincanlı Duygu Asena Duygu Güner Dücane Cündioğlu Dündar Sansur düşsel Dylan Thomas e-kitap e. e. cummings Ebdulla Peşew Ebdulrehman Mizûrî Ebru Aydoğan Ebru Cündübeyoğlu Ebru Yalçın Ebû Bekr Yahya b. Bakiy Ebu'l Kâsım Eş-Şâbbî Ebu’l-Atâhiye Ebu’l-Kâsım-i Lâhûtî Ebubekir Eroğlu Ebuzer Ebü’l-Alâ el-Maarrî Ebülbeka Salih Bin Şerif Ece AYHAN ece temelkuran Edgar Allan Poe edip cansever Edip Cansever Edith Piaf Non Je ne regrette rien Edith Södergran Eduardo Galeano Edward A. Murphy Jr. Edward Stachura Edwin Muir Efe Murat Eflâtun Efrain HUERTA Egemen Berköz Ehmedê Xanî Ekaterina Yosifova Ela Dinçer Elena İvanova Elias Canetti Elif Akyol Elif Gizem Elif Ruhefzâ elif şafak Elif Şebnem Akal Elif Şiirleri Bercestem Elif Tanrıyar Elizabeth Barrett Ella Wheeler Wilcox Else Lasker-Schüler Elvan Okaygün Elvan-ı Şirazi Emel Güz Emel İrtem Emile Verhaeren Emile Zola Emily DICKINSON Emin Akdamar Emin Baş Emin Bülent Serdaroğlu Emine OKUMUŞ Emirhan Oğuz Emiş Bahar Emrah Altınok Emrah Ece emrah serbes Emre Demir Emre Dursun Emre GÖKCE Emre Gümüşdoğan Emre Konuk Emre Miyasoğlu Emre Sururi Ender Şahin Enderunlu Vasıf endişe Endre Ady Enes KİŞEVİÇ Engin Geçtan Engin Özmen Engin Turgut Engin Yurt Enis Akın enis batur Enis Behiç Koryürek Enrik Nordbrandt Enver Ercan Epiktetos Eray Canberk Ercan Kesal Ercan Yılmaz Ercüment Behzad LÂV Ercüment Uçarı Erdal Alova Erdal Ceyhan Erdal Çakır Erdal Öz Erdem Arslan Erdem Bayazıt Erdinç Durukan Erdoğan Alkan Erdoğan Kul Erdoğan Tanaltay Erel BREDA Eren Safi eren talu Erge Özcan Ergin Doğru Ergin GÜNÇE Erhan Güleryüz Erica Jong erich fried Erich Kastner Erich Maria Remargue Erik Stinus Erkan Oğur Erman Artun Ernest Bryll Ernesto Cardenal Erol Çankaya Erol Malçok Ersan Erçelik Ersin Ergün Ersin Hoşgenç Ersin Salman Erzurumlu İbrahim Hakkı esarerin bedeli Esîrî eskimo Esmeray esra elönü Esra Güzelipek Esra Zeynep Esrâr Dede Eşekli Kütüphaneci Eşrefoğlu Rûmî Ethem Baran Etsujin Eugene Guillevic Eugenio Borgna Eugenio Montale Ev Şiirleri Bercestem Eylül Gökdemir Eyüp Akbulut ezher ezra pound fadıl öztürk Fahrettin Çiloğlu Fahrettin Irâkî Faiz Ahmed Faiz Fang Vei Teh Faraj Bayrakdar Faris Kuseyri Farouk Goweedah Faruk Günindi Faruk Nafiz Çamlıbel Fâtımâ Zehrâ Merinos Fatih Demirci Fatih Yavuz Çiçek Fatih'te 4 kardeş Fatma Barbarosoğlu Fatma Cevdet Hanım Fatma Savcı Fatma Şengil Süzer Fatma Topuz Çetinkaya Fatos Arapi Fatoş Balı Fatoş Yıldız Fatva Tukan Faysal Soysal Fazıl Hüsnü Dağlarca Federico Garcia Lorca Fedor Sologub Fedya Filkova Fehmi Koru Felix Arvers Ferhad Abidini Ferhad Pîrbal Ferhan ŞAYLIMAN Ferhat Uludere Ferîdûn-i Muşîrî Ferîdûn-i Tevellelî Ferîdüddîn Attâr Ferit Edgü Ferman Karaçam Fernando PESSOA Ferruh Tunç Fethi GİRAY fethi naci fethullah gülen Fevzî el-Maʿlûf Feyza Can feyzi halıcı Fırat Bahşi Fidel Castro figen yıldırım Fikret Demirağ Fikret Özdal Filibeli Ahmed Hilmi Filiz Zibek Firdevsî France Bonneau Francesco Petrarca Francis Bacon Francis Jammes François Coppee François Coppée François Villon Frank O’Hara Frida Kahlo Friedrich Halm Friedrich Hölderlin Friedrich Rückert Friedrich Schiller Frithjof Schuon Fuat Edip Baksı Fucivara Teyka Fujiwara no Okikaze Fukuhara Kiyoshi fulya codal Furkan Çalışkan Furuğ Ferruhzad Fuzûlî Fyodor Mihayloviç Dostoyevski Fyodor Tyutçev G. Askerî Gabriel Celaya Gabriel Garcia Marquez Gabriel Josipovici Gabriel OKARA Gabriela Mistral Gabriele D’annunzio Gaius Valerius Catullus Galip Sevindir Gam Şiirleri Bercestem Garbis Cancikyan Gary Snyder Gassan Satar gazze avazı Gelincik Şiirleri Bercestem Geoffrey Brock Georg Trakl Georgi Gospodinov Gerard de Nerval Gertrude Durusoy Gevheri Gevorg Emin Gılgamış Destanı Giacomo Leopardi Gim So-Vol Gioconda Belli Giosue Carducci Gitmek Şiirleri Bercestem Giuseppe SEREMBE Giuseppe Ungaretti Glenn Meade goethe Gonca Özmen Gökçenur Ç. Gökçer Tahincioğlu Gökhan Akçiçek Gökhan Ergür Gökhan Özcan Gökhan Yalçın Göksel Duruturna Gönül Çapan Gönül Çınarlı Guillaume Apollinaire gunnar ekelöf Gustavo Adolfo Becquer Gülcihan Atalay Gülenay Börekçi Güliz Kerse Gülsüm Cengiz Gültekin EMRE Gültekin Sâmanoğlu gülten akın Gülüş Şiirleri Bercestem Güner Özkul Güneş Bor Güneş Şiirleri Bercestem Güngör Varınlıoğlu Gürkan Kesici Güven Adıgüzel Güven Turan Güvercin Güvercin Gerdanlığı Güvercin Şiirleri Bercestem Gyodai hacı Hacı Bayram-ı Veli Hadewijch Hâfız İbrâhîm Hafız-ı Şirazi Hafsa bint Hamdûn el-Hicâziyye Haheperesenb haiku Haikutu Hakan Albayrak Hakan Arslanbenzer Hakan Göksel Hakan Gülhan Hakan Kaynar hakan savlı Hakan ŞARKDEMİR Hakkı Aytaç Hâlâ Halide Nusret Zorlutuna Halikarnas Balıkçısı halil cibran Halil Köksal Halil Köksel Halil Yörükoğlu Halim Öznurhan Halim Şefik Güzelson Halim Yağcıoğlu Halim Yazıcı Halina Poswiatowska Halit Asım Hallac-ı Mansur Haluk Levent Halûk Madencioğlu Hamdi Özyurt Hamdûne bint Ziyâd el-Mu’eddib Hamid Mosaddık Hamit Macit Selekler Hamo Sahyan Han Şan handan güler Hande Şiirleri Bercestem Hangi Burc Nasıl Bir Asıktır Hans Magnus Enzensberger Harindranath Chattopadhyaya Harry CHAPİN Hart Crane Haruki Murakami Hasan Aksay hasan ali toptaş Hasan Bin Sabit Hasan Güçlü Kaya Hasan Hüseyin Korkmazgil Hasan İzzettin Dinamo Hasan Rıza Soyak hasan tan Hasan Varol hasibe Haşim Çatış Haşim Hüsrevşahi HaşimHüsrevşahi haşmet babaoğlu Haşr 14 Hatâyî Hatem Türk Hatırla/mak Şiirleri Bercestem Hatice Ebrar Akbulut Hatice Meryem Hayâlî Hayali Cihan Değer Hayati Baki Hayati İnanç Haydar Bilginer haydar ergülen Hayedah Haygazun Kalustyan Hayretî Hayrettin Karaca Hayrettin Turan Hayriye Ersöz Hayriye Ünal Heidegger Heinrich Heine Heinrich Wilhelm von Gerstenberg Hemin Henri Michaux Henrik Nordbrandt Herbert Mason hermann hesse Herta Müller heykel Hıdır Toraman Hicabi Kırlangıç hikaye Hilal Karahan Hilmi Haşal hilmi yavuz Hint Edebiyatı Ho Chih Fang Hokuşi Horiguchi Daigaku Horikava Hanım Hovhannes Tumanyan Hrant Dink Hsi Chun Hsiao Yen Hsue Tao HU ŞÖ Hugh MacDiarmid Hukuk Pornosu Hulki Aktunç Hulûd el-Mualla Hûşeng-i İbtihâc (Sâye) Hüdâi Hülya Deniz ÜNAL Hülya Soyşekerci Hüray-Caner Fidaner Hüsamettin Arslan Hüseyin Akın Hüseyin Alacatlı Hüseyin Alemdar Hüseyin Atabaş Hüseyin Atlansoy Hüseyin Avni CİNOZOĞLU Hüseyin Avni Dede Hüseyin Baş Hüseyin Cahid Doğan Hüseyin Cahit Hüseyin Emin Öztürk Hüseyin FERHAD Hüseyin Gönel Hüseyin Peker Hüseyin Siret Özsever Hüseyin Şahin Hüseyin Yurttaş Hüseyn-i Vefâyî Hüsrev Hatemi Hüzün Şiirleri Bercestem Hz. Ali Hz. Fatıma (r.a.) Hz. Muhammed (s.a.v.) Hz. Muhammed S.A.V. Ignaz Franz Castelli Ilgım Veryeri Ilgıt Ezgi Üner Îliyyâ Ebû Mâdî Ingmar Bergman Ion Minilescu Irmak Zileli Irwin D. Yalom Issa Işık Tabar Gençer Italo Calvino Itrî Iuvenalis Ivan Turgenyev Ivo ANDRICH İ. Bahtiyar İstekli İbn Şucâ İbn Umeyr İbn-i Haldun İbn-i Hazm İbnü'l Kayyım el Cevziyye İbrahim Alaeddin Bey İbrahim Alâettin Gövsa İbrahim Baştuğ ibrahim berber İbrahim Çolak İbrahim Halil Baran İbrahim Karaca İbrahim Karagül ibrahim kiras İbrâhîm Nâcî İbrahim Ormancı İbrahim Paşalı İbrâhim Râşid Efendi İbrahim Sadri ibrahim Sarışın İbrahim Soylu ibrahim tenekeci İbrahim Tenekeci Şiirleri Bercestem İbrahim Tırsî İbrahim Tökel İçikava Hanım İçimi Titreten Şiirlerden Mısralar Bercestem İdris Ekinci İdris Mahfi Erenler İdris Özyol İhsan Deniz İhsan Fazlıoğlu İhsan Fikret Biçici İhsan Üren İhsan Yüce İhtiyarlık Şiirleri Bercestem İkrime Kara İkyu Socun İlayda V. İlber Ortaylı İlhami Atmaca İlhami Bekir ilhami çiçek İlhami Emin ilhan berk İlhan Demiraslan İlhan Geçer İlhan Şevket Aykut İliyya Ebû Mâdî ilk düğme İlker İşgören İlker Nuri Öztürk İlker Pamukçu İmâduddîn-i Nesîmî İmam Aygün İmam Bûsîrî (Kaab bin Zubeyr) İmam Şâfiî İmparator Shotoku İmre Madach İmru'l Kays İnan Arslanboğan İnan Ulaş Arslanboğan İnci Aral İncil İndeks İngeborg Bachmann İnnokenti Annenski İntihar Şiirleri Bercestem İpek Ertürk irem nas isa karaaslan İshak Meşbeşe İskele Şiirleri Bercestem iskender pala İsmail Erünsal İsmail Hakkı Altuntaş İsmail Hami Danişmend İsmail Haydar Aksoy İsmail Karakurt İsmail Keskin İsmail Kılıçarslan İsmail Uyaroğlu İsmet Binark ismet özel İsmet Zeki Eyuboğlu İsolde Kurz istanbul siirleri İstanbul Şiirleri Bercestem ivan bunin İzumi Şikibu İzzet Göldeli İzzet Sarayliç İzzet Yaşar J. D. Salinger Jacgues Prevert Jack London Jack Micheline Jack Thomas Jacopone de Todi Jacques Prevert James Clarence Mangan james joyce Jan Ender Can Jana Seyda Jaroslav Seifert Jean Baudrillad Jean de La Fontaine Jean-Jacques Rousseau Joachim Gasquet Johann Ludwig Uhland John Ashber John Berger John Donne John Fowles Johnny Cash Jon Krakauer Jorge Luis Borges José Agustín Goytisolo José de Espronceda Jose Emilio Pacheco Jose Maria de Heredia Jose Marti Jose Mauro de Vasconcelos Jose Mujica Joshua Wong Juan Gelman Juan Melendez Valdes Juan Ramon Jimenez Judith Herzberg Jules Supervielle Julia Samuel Julian Tuwim julio cortazar Jura Soyfer Kaan Demirdöven Kaan H. Ökten kaan ince Kaan Otçu Kabe Kader Büyükbingöl Kader Şiirleri Bercestem Kadı Burhaneddin Kadınlara Dair Kadir Aydemir kadir bal Kadir Ünal Kadir Yılmaz Kadri Çelik Kadriye Yılmaz kafka Kağızmanlı Hıfzî Kalidasa Kalp İle İlgili Ayetler kalp ile ilgili hadisler Kalp Şiirleri Bercestem Kamala Das Kameriyeli mezar Kamil Yeşil Kamuran Demir Kâmuran Şipal Kanşaubiy Miziev Kaptan Zor Kar Şiirleri Bercestem kar yağıyordu karanlığa Karaca Ahmednâme Karacaoğlan Karikatür Karin Karakaşlı Karl Marx Kasa İratsume Kayhan Yükseler Kayser Eminpur Kazı Nazrul ISLAM Kazım Güler Kazım Koyuncu Kelmal Atakay Kemal Atakay Kemal Bayrakçı Kemal Burkay Kemal Gündüzalp kemal özer kemal sayar Kemal Sayar Kemal Taştekin Kemal Varol Kemal Yüksel Kemalettin Kamu Kemâlî Kenan Çağan Kenan Çağan Şiirleri Bercestem Kenan Demiray Kenan Işık Kenan Karabulut Kenan Özcan Kenan Rifâî Büyükaksoy Kenan Sarıalioğlu Kenan Yavuz Kendine Sürgün Kadın Kenneth Rexroth Kenzaburo Oe Ketayun Amuzegar kırmızı Kıvılcım Vafi kızım Ki Tsurayuki Ki-No Tomonori Kikaku Kin-Yeh Kiraz Şiirleri Bercestem kirin tepesindeki agaca ovgu Kirkor Zohrab Kishu Kitabevi Kitabın Ortası Kitap Kitap Hırsızlığı Kitap Sektörü Kito Knut Hamsun Kobo Abe Koca Ragıp Paşa Kohei Koho Kenniçi konfüçyüs Konstantin M. Simonov Konstantinos Karyotakis Konstantinos Kavafis Kont Libri Koray Feyiz Köksal Özyürek Krzystof Kieslowski Kul Himmet Kur'an-ı Kerim kurbati Kuseyyir Kuş Şiirleri Bercestem küçük iskender Külbe-i Ahzan Külbe-i Ahzân Şiirleri Bercestem Kürşat Başar Küskünlük/Dargınlık Şiirleri Bercestem Kyogoku Tamakene La Edri La yağın lale müldür Langroodi Langston Hughes lao tse Lao Tzu Latife Tekin Leconte de Lisle Leman Neşe Koyutürk Leo Buscaglia Léo Ferré Leon Felipe Leonard Cohen Leonardo Lorenz Leonardo Sinisgalli Leopold Staff lermontov Levent Sunal Levet Gültekin Leylâ el Ahyeliyye Leylâ Hanım Leylâ Şahin Li Ling Li Po Liçezar Elenkov Liya Zerya Lo Men Lord BYRON Lord Chesterfield Lou Andreas-Salomé Louis Althusser louis aragon Louis Macneice Louis-Ferdinand Céline Louise Glück Louise Labe Lu Tong Luis Sepulveda Lütfullah Bender Lütfullah Sami Akalın lütfü şener M. Aşır Karabacak m. bülent kılıç M. Fatih Çıtlak M. Hanifi İspirli M. Ragıp KARCI M. Sadık Kırımlı M. Sunullah ARISOY M. Uğur Derman m.çolak M.Grech Ganado Mabeyinci Pavlos Machi Tawara Madımak Mahir Çelik Mahmud Derviş Mahmud Erol Kılıç Mahmur Derviş Şiirleri Bercestem Mahmut Avcı Mahmut Celâlettin Paşa Mahmut Kanık Mahmut Kaya Mahmut Özkızıl Mahmut Temizyürek Makbule Aras Makbule Aras Eivazi Maksim Gorki Maksut Koto mal beyanı Malatya mansy Margaret Randall Marguerite Yourcenar Mari Nasır Maria Banuş Maria Pawlikowska Marianne Moore Marina Abramovic Marina İvanova Tsvetaeva Mario Benedetti Mario Goloboff Mario Levi Mario Wirtz Marisol Mark Carney Markar ESAYAN Marquez Martha Medeiros Martin Gardella Martin Niemöller Masaoka Shiki Masuma Ahadova Matsuo Başo Matthias Claudius Maurice Careme Maurice Maeterlinck Maurice Rollinat Mavi Tuğba Karademir Max ELSKAMP Max Jacop Maya Angelou Mecid Mecidi Mecit Ömür Öztürk Mecit ÜNAL Meclup Berker Mehdi Akhavan Sales Mehdî Firdevsî-i Meşhedi Mehdî Hamîdî Şîrazî Mehdi Muzaffer Sâveci Mehdî-i Ehevân-i Sâlis Mehmed Es'ad Efendi mehmed kemal Mehmed Uzun Mehmet Akif Ersoy Mehmet Akif İnan Mehmet Akif Koç Mehmet Alagaş Mehmet Aslan Mehmet Atalay Mehmet Aycı Mehmet Baş Mehmet Başaran Mehmet Başkak Mehmet Can Doğan Mehmet Coşkundeniz Mehmet Çetin Mehmet Çınarlı Mehmet Efe Mehmet Emin ARI Mehmet Emin Yurdakul Mehmet Erte Mehmet Fidan Mehmet Gemci Mehmet Görmez Mehmet Gündoğdu Mehmet H. Doğan Mehmet Hakkı Suçin Mehmet Hameş Mehmet Kanar Mehmet Kaplan Mehmet Müfit Mehmet Nuri Sönmezer Mehmet Okumuş Mehmet Orhan Durdu Mehmet Rauf Mehmet Sadık Kırımlı Mehmet Said Aydın Mehmet Solak Mehmet Şahin Mehmet Şayir Mehmet Taner Mehmet Yaşın Mehmetakın Güre mektup Mela Huseynê Bateyî Melayê Cizîrî Melda Olcaytu Melek Arslanbenzer Melek Paşalı melih cevdet anday Melih Kibar Melis Kaya Melisa Gürpınar Memet Fuat Memet Sefa Öztürk menekşeli vadi Meral Asimov Meral Okay Mercimek Ahmed Meretiko Metin Meriç Gizem KOYUTÜRK Merle Travis Meryem Mine Çilingiroğlu Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Mesîhî meşa selimoviç Metin Akbaş Metin Akdeniz Metin Ali Poyrazoğlu metin altıok Metin Celâl Metin Cengiz Metin Çalışkan Metin Demirtaş metin eloğlu Metin FINDIKÇI Metin Güven Metin Kaygalak Metin Münir Metin Önal Mengüşoğlu metin üstündağ Metruk Şiir Mevlânâ Celâleddîn mevlana idris Mevlüt Çetinkaya Mezar Şiirleri Bercestem Mibu No Tadamine Mibu Tadamine Michael De Montaigne Michael Drayton Michel Tournier Mignos Radnoti Miguel Angel Asturias Miguel Hernandez Mihai Eminescu Mihail Nuayme Mihrî Hâtûn Mikail Mirdoraghi Milan Kundera Mina Urgan Mine Söğüt Mir Mahfuz Ali Mirza Asadullah Han Galib Mizah Mohsen Namjoo Mohsen Namjoo Ey Sareban Molla Câmî monique charles Moritake Arakida Muammer Baran Muğayir Muharip Muhaddere Nabi Özerdim Muhammed ABDULLAH Muhammed Ali Behmenî Muhammed Ali Taha Muhammed Çelik Muhammed el-Mâgût Muhammed Emin Akkoyunlu Muhammed İkbal Muhammed Mazhut Muhammed Palewi Muhammet Kuzuba Muhammet Nur Doğan Muhammet Tasa Muharrem Coşkun Muharrem İnce Muharrem Keçeci Muharrem Özcan Muhibbî Muhsin Boz Muhsin İlyas SUBAŞI muhsin kalender Muhsin Kızılkaya Muhsin Yazıcıoglu Muhyiddin İbnü'l-Arabî Muhyiddin ŞEKUR Munise Yetim Muradî Murat Bardakçı Murat Can Koyutürk Murat Germen Murat Kapkıner Murat KAPKINER Murat Kara murat menteş Murat Özel Murat Solgun Murat Sözer Murathan Çarboğa Murathan Mungan Murphy Yasaları Musa Ağgün Musa Anter Mustafa Akar Mustafa Aksoy Mustafa Atabay Mustafa Atiker Mustafa Aydoğan Mustafa Burak Sezer Mustafa Ceylan Mustafa Durak Mustafa Düzgünman Mustafa Erdem Özler Mustafa Güzelgöz Mustafa İslamoğlu Mustafa Kara Mustafa Kaylı Mustafa Köz Mustafa KUTLU Mustafa Nazif Mustafa ÖZÇELİK Mustafa Pehlivanoğlu Mustafa Ruhi Şirin Mustafa Sâdık er-Râfiî Mustafa Seyit Sutüven Mustafa Suphi Mustafa Tatçı Mustafa Uçurum Mustafa Ulusoy Muzaffer Alper Muzaffer Dereli Muzaffer Kale muzaffer kenara cek aglayacagim Muzaffer Ozak Muzaffer Serkan Aydın Muzaffer Tayyip Uslu Mücahit Kaçar Müfit Can Saçını Müge Yüksel müjdat gezen Mümin Hakkıoğlu Münir Özkul Münire Daniş Mürsel Sönmez Müslüm Yücel Müşir Fuat Müştak Erenus Müştehir Karakaya Mütenebbî Müzik N.Vaptsarov Nabi Nâbi-zâde Nâzım Nâdir-i Nâdirpûr Nafiz Nayır Nahid Sereşki Nahîfî Nahit Ulvi Akgün Nail Varal Naim Kandemir Naime Erlaçin Nakagawa Kazumasa Nakahara Chuya Nakata Nancy Sinatra Bang Bang Naojo Naser Neşo Nasrettin Hoca Fıkraları Naşi Abbas (Ali b. Abdullah b. Vasıf) Nathan Alterman Nathaniel Tarn nazan bekiroğlu Nazan Danişmend Nazım Hikmet Ran Nâzım Hüsnü Nazik El Melaike Nazir Akalın Nazlı Özburun Nebi nebiye arı Necat USLU Necâti Bey Necati Cumalı Necati Ünsal Necdet Adabağ Necdet Evliyagil Necip Fazıl KISAKÜREK Necmeddin Okyay Necmettin Halil Onan Necmettin Topçu Necmi Zeka Nedîm Nedret İşli Nef'i Neil Gaiman Nelson Mandela Nergihân Yeşilyurt Neriman Calap Nermin Yıldırım Nesîmi Neslihan Özer Neşâtî Neşe Yaşın Neşet Ertaş Neşideler Neşidesi Nev'î Nevzat Çelik neyzen tevfik Neyzence Nezih Onur Nicolas Guilen Niels Hav Nietzsche Nigar Hanım Nigar Hasanzade Nihan Bora nihat behram Nikola Madzirov Nikolay Alekseyeviç Neksarov Nikolay Vaptsarov Nikoloz Barataşvili Nikos Kazancakis Nil Beyoğlu nilay özer nilgün arıkan Nilgün Gürbüz nilgün marmara Nilgün Öngider Gregory Nilgün Sarıgül Nima Yusiç Nimet Yıldırım Nina Cassian Nisa 147 Niyâzî-i Mısrî Nizâmî-i Gencevî nizar kabbani Noriko Ibaraki Novalis nur bulum Nur Saka Nur Tanrıbuyurdu Nuray Mert Nurcan Uğurlu Nurdan Ünsal Nurduran Duman Nureddin Cerrahi Nurettin Durman Nurettin Özdemir Nurettin Rüştü Bingül Nurettin Topçu Nuri Bilge Ceylan nuri can Nuri Demirci nuri erkal nuri pakdil nuriye zeybek Nurullah Ataç nurullah genç Nurullah Gümüştaş O. Henry Octave Mirbeau Octavio Paz Odisseus Elitis Oe Mitsuo Oemaru Oğlum Oğul Şiirleri Bercestem oğuz atay Oğuz Bal Oğuzhan Akay Oğuzkan Bölükbaşı Ohannes Şaşkal okan savcı Oktay Akbal Oktay Ercanlı Oktay Rifat Olcay Yazıcı Olgun Arun olric omur hanimla guz konusmalari Onat Kutlar Ono Komaçi Onur Caymaz Onur Çalı Onur Şenli Orçun Üçer orhan alkaya Orhan Kemal Orhan Kotan Orhan Pamuk Orhan Seyfi Aras Orhan Seyfi Orhon Orhan Suda Orhan Şaik Gökyay orhan veli orhun basat Oruç ARUOBA Osamu Dazai oscar wilde Osho Osip Mandelstam Osman Aydoğan Osman Çakmakçı osman çift Osman Elbek Osman Hakan A. Osman Hamdi Bey osman konuk Osman Müftüoğlu Osman Nevres Osman Özdemiroğlu osman sarı Osman Serhat Erkekli Osman Tuğlu Osman VELİOĞLU Osmanlıca Şiirler oswald lewinter Otar Çiladze Otomo no Yakamochi Otomo Sakanoe Hanım Otomo Yakamoçi Otto Erich Hartleben Ovidius Oya Uysal Ozan Can Türkmen Ozan Hazar Ozan Önen Ozan Taşdemir Ö.Faruk Pekuz Ölüm İle İlgili Ayetler Ölüm İle İlgili Hadisler Ölüm Şiirleri Bercestem Ömer Asan Ömer Bedrettin Uşaklı ömer çelik Ömer Doğan ömer erdem Ömer Ertürk Ömer Faruk Dönmez Ömer Faruk Hatipoğlu Ömer Faruk Toprak Ömer Ferid Kam ömer hayyam Ömer Lütfi Mete Ömer Nazmi Ömer Şişman Ömür Dediğin Önder Yılmaz Ötkir Haşimov Özcan Ünlü Özcan Yalım Özdemir Asaf Özdemir İnce Özge Dirik Özgür Ballı özkan mert Özlem Çiçek Özlem Sezer P. Auster P. B. Shelley pablo neruda Pablo Urbanyi Pakize Suda panter Par Lagerkvist Patti Smith Paul Celan paul eluard Paul Geraldy Paul Valery Paul VERLAINE Payıma Düşen pdf Pedro Salinas Pedro Shimose Pedro Tamen pejmurde dilim Pelin Onay Pencere Şiirleri Bercestem Penceremde Buğu Pentti Saarikoski Perihan Baykal Perihan Mağden Pertev Pervin-i Bamdad Pervîn-i İ’tisâmî Perviz Hâifî Peter Laugesen Petra Lambeck Peyami Safa Peyo Yavorov Philip Larkin Philodemos Phippe Soupault Pınar Öğünç pia Pierre Abeilard Pierre Corneille Pierre de Ronsard Pierre Guyotat Pierre Reverdy Pierre-Jean de Béranger Ping Hsin Pinhanca Pinhan Pir Sultan Abdal Po Chu-I polat onat Porphyre Eglantine Prens Otsu Prenses Yoza Primizie Del Deserto Prof. Sadettin Ökten Publius Ovidius Naso pucca puşkin Qalib Bagirov Queen The Show Must Go On R. Uren Rabia Bayraktar Râbia Hâtun Rabindranath Tagore radio tarifa sin palabras Rafael Alberti Rahmi Emeç Rahşan Ecevit Rainer Maria Rilke Raj K. Bose Raja Atta Mohammad Khan Rajasekhara rakı şiirleri Rakı Şiirleri Bercestem Ralph Waldo Emerson Ramazan Kayan Ramazan Parladar Ransetsu Râsih Rasih Güran Rauf Parfi Raymond Radiguet Rebi' es-Sa'id Recai Hurma Recâizâde Mahmut Ekrem Recep Küpçü Recep Şükrü GÜNGÖR Recep Tayyip Erdoğan refik durbaş reha yünlüel Rekin Teksoy Remy de Gourmond Renas Jiyan Rene Char Rengin Soysal replik Replik Reshma Aquil Resul HAMZATOV resulullahla benim aramdaki farklar Reşat Nuri Güntekin Reşit Galip Rıdvan Canım Rıdvan Göksu Rıdvan Ünal Rıfat Efendi Rıfat Ilgaz Rıza Halilov Rıza Polat Akkoyunlu Rıza Tevfik Bölükbaşı Richard Henry WILDE Richard Wilbur Rig-Veda Rober Koptaş Robert Bly Robert BRIDGES Robert Burns Robert DESNOS Robert Frost Robert Musil Roberto Juarroz Roger Garaudy Romain Gary Roni Margulies Röportaj ruben dario Rûdekî Semerkandî Rufinus Ruhan Odabaş Ruhi Su Ruhsati rupen sevag Ruşen Çakır Ruşen Hakkı Ruth W. Lingenfelser Rüstem Budak Rüştü Onur Rüzgar Gibi Geçti Ryokan Sabahattin Ali Sabahattin Eyüboğlu Sabahattin Kudret AKSAL Sabahattin Yalkın Sabri Altınel Sabri Esat Siyavuşgil Sacide Bayraktar Sezgenç Sadık Armutlu Sâdık Hidâyet Sadık Yalsızuçanlar Sadullah Paşa sahir üzümcü Sahnede bir bezgin kadın Said Yavuz Said-i Nursi Sait Faik Abasıyanık Sait Köşk Sait MADEN Salah Birsel Salih Bey Salih BOLAT Salih Mercanoğlu Salih Mirzabeyoğlu Salih Tur Salim Çalık Salvatore Quasimodo Samet Köse Sami Baydar Sami Hazinses Samih Rifat Sâmiha Ayverdi Samuel Beckett Samuel Ullman Sandal Şiirleri Bercestem Sandor Forbath Sandor Marai Sandor Petofi Santaro Tanıkawa Sappho Sara Teasdale Sarah Blasko All I Want Sarkis Çerkezyan sarmaşık çiçeği Savaş Ay Savaşa gitme oğlum Saygyo Schopenhauer Seamus Heaney Sean Penn seda aydın Sedat Anar Sedat Bozkurt sedat umran Sefa Kaplan Sefer Selvi Seher Keçe Türker Sei Shonagon Selahattin Batu Selahattin Özpalabıyıklar Selahattin Yıldırım Selahattin Yolgiden Selahattin Yusuf Selam Yaşar Selami Karabulut Selçuk Erdem Selim Gündüzalp Selim ileri Selim Temo Selma Meerbaum-Eisinger Selma Özeşer sema enci Sema Karabıyık Semih el Kasım Semiha Kavak Semra Tunç Senai Demirci senem gezeroğlu Sennur Baybuga Sennur Sezer Serap Aslı Araklı Serap Erdoğan Sercan Leylek serçe Serdar Aygün Serdar Ünver sergey yesenin Serkan Engin Serkan SANÇ Serkan Yıldırım Serpil Atılgan Sertaç ÖNER sevda cemre Sevgiden caydığım yerde darıl bana Sevgiye ve Sevenlere Dair sevim burak seyhan erözçelik Seyid Hüseyin Nasr Seyit Pelitli Seyit Rıza Seyyid Seyfullah Hazretleri Seyyidhan Kömürcü sezai karakoç Sezai Sarıoğlu Sezen Aksu Sezgin Kaymaz Seziland Shahin Najafi Sıddık Akbayır Sıddık Ertaş Sıdık Bakır Sırrı Süreyya Önder sıtkı caney Sibel Alırkan Kuruca Sibel Bengü Sigara Şiirleri Bercestem Sigmund Freud Sîmîn Bihbehânî Simone Weil Sinan Oruçoğlu sitare soğuk dağ Sohrab Sepehri Solon son buluşma Sonbahar Şiirleri Bercestem Soner İşimtekin soysal ekinci Stanislaw Grochowiak Stefan George Stefan Zweig stein steinarr Stepan Çipaçov Stephane MALLARME Stevie Smith Su Tung Po Sualp Tansan Suat Engüllü Suat Taşer suavi kemal yazgıç Sulhi Ceylan Sully PRUDHOMME Sultan Abdülaziz Sun Yu-T'ang Suna Aras Suna Tanaltay Sunay AKIN Suphi Aytimur Susan Nolen-Hoeksema Susan Sontag Susana Soca Suskunluk Şiirleri Bercestem Sute Hanım Süheyl Ünver Süheyla Taşçıer Süleyman Çelik Süleyman Çeliker Süleyman ÇOBANOĞLU Süleyman Nazif Süleyman Rüstem Süleyman Rüşdî Süleyman Salom Süleyman Uludağ Süleyman Unutmaz Süleyman Yeşilyurt Sümeyye Şeker Sünbülzâde Vehbi Efendi Süreyya BERFE Sylvia Plath Şaban Abak Şaban Teoman Duralı Şafak Tarhan şafak temiz şahan çoker Şahap Sıtkı Şahin Akdemir Şahin Uçar Şahnur Bilgi Şakir Özüdoğru Şavkar Altınel Şefik Cebrî şehmus ay Şem‘ u Pervâne Mum ile Pervane Şiirleri Bercestem Şemsi Belli Şemsi Paşa Şeref Bilsel Şeref Hanım Şerif Erginbay Şerko Bekes Şevket Seydialioğlu Şeyda Mohammedi Şeyh Galib Şeyh Said Şeyhî Şeyhmus Diken Şeyhülislam Yahya Efendi şibumi Şiir şiir sanatı Şinâsi Şinasi Özden Şinasi Özdenoğlu şiraze Şirin Çevik Şirin Mehran Şirin Tatlı Şirinevler Kitabevi Şota Nişnianidze Şu-Sin Şule Gürbüz şükran belen Şükran KURDAKUL şükrü erbaş Şükrü Hatun Şükrü Karaca Şükrü Koyutürk Şükûfe Nihal Başar T.S.Eliot Tadeusz Rózewicz taflan Taha Ayar Taha Kıvanç Tahir Abacı Tahir Olgun Tahir Riyad Tâhirü’l-Mevlevî Tahsin Saraç Taigi Takahama Kyoshi Takakuwa Ranko Talat Sait Hamlan Talha Bora Öge Talip Apaydın Tan Doğan Tanıl Bora Tao Yuan-Ming Tarafe Tarık Dursun K tarık tufan Tarkan Ragıpoğlu tas parcalari Taşlıbahçe Taşlıcalı Yahya Bey Tayfun Talipoğlu Tayfun Taşlıoğlu tayyibe atay Tekin Gönenç Teodora Doni Teoman Teselli Şiirleri Bercestem Tevfik Akdağ Tevfik El Zeyyad tevfik fikret Tevrat tezer özlü Theodore de Banville Theophile Gautier Thomas Bernhard Thomas Mann Tibullus Tim Robbins Timur Gorgin Tokadizâde Şekib Efendi Tolga Bozkurt Tolstoy Tom Waits Tomris Uyar Toni Morrison Toprak Ana Tove Ditlevsen Tozan Alkan travenian Tren Şiirleri Bercestem Tristan Dereme Trivalluvar Tu Fu Tudor Arghezi Tufan Genç Tuğba Çelik Tuğrul Asi Balkar Tuğrul Keskin Tuğrul Tanyol Tukaram Tuncer Köseoğlu Turgay Demir turgay fişekçi Turgay Kantürk Turgay Özen Turgay Uçeren turgut uyar Turgut Uyar Turgut Yanartaş TURUNCU Tülay Kale Türk Şiiri türkan ildeniz tweet Uğur Kaynar Uğur Uyanık uludere uludere Ulus Baker Ulus Fatih Umay Umay Umberto Eco Umberto Saba Umman Şahiner Ummu’l-kirâm bint el-Muʻtasım umut sarıkaya Ursula K. Le Guin Usanmak Şiirleri Bercestem Usûlî Utku Çakıl Uyku Şiirleri Bercestem uzak kederler için ülkü tamer Ümid Gurbanov Ümit Aydın Ümit Gedik Ümit Karabulut Ümit Kıvanç Ümit Yaşar OĞUZCAN Ümit Zeynep Kayabaş Ümran Ay Üryan Üsküplü İshâk Çelebi v. kayra vahap kaya Vapur Şiirleri Bercestem Vasfi Mahir Kocatürk Vasko Popa Vatsyayana Vecdi (Abdülbaki) Vecihi Timuroğlu Veda Şiirleri Bercestem Vedad Benmusa Vedâlar Vedat Türkali Vehbi Taşar Velemir Hlebnikov Vellâde bint Mustekfî-Billâh Venus Khoury-Ghata Veronica Micle Veronica Shoffstall Veselin Hançev Veysel Çolak Veysi Erdoğan Vicente Aleixandre victor hugo Villers de L'lsle-Adam Vilma Kuyumcuyan Vincent van Gogh Vincenzo Cardarelli Violeta Parra Virginia Woolf Vitezslav Nezval Vladimir Mayakovski Vladimir Solovyev Volkan Özkaraman Voltairine de Cleyre Vu Yhuy Tuanvi Aydın Vural Bahadır Bayrıl Vüs'at O. Bener W. Generous Blackstone W. H. AUDEN Walt Whitman Walter de la Mare Wang Wei Warsan Shire Wilfred A. Peterson William Blake William BUTLER YEATS William Carlos Williams William Empson William Shakespeare William Stafford William Wordsworth Wim Wenders Wislawa Szymborska Woi Chuang Wolfgang Borchert Wolfgang Sachs Wu-Ti Wystan Hugh Auden Xavier Villaurrutia yadigar ünver Yağız Gönüler Yağmur Şiirleri Bercestem Yahya Düzenli Yahya Kemal Beyatlı Yako Asdeso Yakup Kadri Karaosmanoğlu Yakup Yaşa Yalçın Ergir Yalnızlık Efendi Yalnızlık Şiirleri Bercestem Yaman Dede yannis ritsos Yaprak Şiirleri Bercestem Yasemin Çongar yasemin özçelik Yasin Erol Yasmin Levy Adio Kerida Yasunari Kawabata Yaşamak yaşar güvenir Yaşar Miraç Yaşar Nabi Nayır Yaşar Nezihe Bükülmez Yaşar Nezihe Hanım Yavuz Bülent Bakiler Yavuz Sultan Selim Yazabilen Yaratık Yehuda Amihay Yelda Eroğlu Yelda Karataş Yenişehirli Avnî yevgeni yevtuşenko Yıldız Tilbe Yılmaz ARSLAN Yılmaz ERDOĞAN Yılmaz Güney Yılmaz Odabaşı yi men Yol Üstündeki Semender Yol/cu/luk Şiirleri Bercestem Yolanda Prelorenzo de Marinis Yorgo SEFERIS Yorgo Temelis Yorgunluk Şiirleri Bercestem Yosa Buson Yosano Akiko Yu Hsuan Chi Yukio Tsuji Yukon Hanım Yunus EMRE Yunus Kaplan Yusuf Alper yusuf atılgan Yusuf Has Hacib Yusuf HAYALOĞLU Yusuf Hemedâni Yusuf Özkan Özburun Yusuf Ziya ORTAÇ Yücel Kayıran Yüksel Özoğuz Yves Bonnefoy Zabi Hamis Zafer Ekin Karabay Zafer Şenocak zafer şık Zafer Yalçınpınar Zambak Şiirleri Bercestem Zareh Yaldızcıyan Zaven Biberyan Zbigniew Herbert Zehra Betül Zehra Kaya Zekeriya Tâmir Zeki Bulduk Zeki Ömer Defne Zeliha Balamur Zeliha Eliaçık zerrin taşpınar Zeynep Zeynep Altıok Zeynep Didem Zeynep el-Meriyye Zeynep Elif Arkan Zeynep Güngör Kaya Zeynep Kamilov zeynep köylü Zeynep Nazan Bostan Zeynep Sevde Paksu Zeynep Tuğçe Karadağ Zeynep Uzunbay Zihni Hazinedaroğlu Zinaida Gippius Ziya Alpay Ziya Avşar Ziya Gökalp Ziyâ Muvahhid ziya osman saba Ziyâ Paşa Zuhâl Yılmaz Zühal Özaydın Züheyr b. Ebî Sülmâ Züleyha Yılmaz Zülfü Livaneli Zümra Zülal Çalış Zvonko Maković

Popüler Yayınlar

  • Hareke nokta kabûlünden elif müstagnî
                                                                                                                                    Elifimize ...
  • Şiirlerden yağan yağmurlar
    Bir yağmur damlasına çizdim o küçük gölün kıyısında bana verdiğin ilk öpücüğü… Şemsiyenin ucu yırtıyordu bulutları Özkan Mert Her yağ...
  • Der(le)diğim Kiraz Şiirleri
    Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yab...
  • Uçarken de ölür mü kuşlar
    Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin...
  • AZİZ NESİN'İN HATIRALARINDA ANNESİNİN ÖLÜMÜ
    Dikiş Makinesi Müslüman cenazesinin bütün gideri, ölenin kendi el emeğinden kazandığı parayla yapılacak. Kefen bezini önceden hazırlayacak M...
  • Hâtim Duası
    Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap ...
  • Babalar ve Yazarlar
    Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vur...
  • Bir sürgün yeridir şiir…
    Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir...
  • Kuseyyir Azze’nin Tâiyye Kasidesi
    Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi  ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Kon...
  • Ey bu kupkuru yaşamda açan tek çiçek!
    sarıp sarmaladı bizi kanatlarıyla bezginlik; beşikten mezara başımızın ucundan ayrılmadı hiçlik * kadınlar az şey beklemiyor sizden ...

İstatistik

statcounter

Basit teması. Blogger tarafından desteklenmektedir.