18 Mayıs 2023

KADERİMSİN SEN EY YALNIZLIK

Aldın beni yalnızlık deryasından, 
Umudum oldun, sessizliğimin ilacı. 
Nasıl iyileşirim derken,
Aldığın yere bıraktın beni...

Kayboluyorum yalnızlığımda,
Gün be gün dalıyorum yalnızlık denizine.
Yüzme bilirim sanmıştım,
Meğer yalnızlık benim kaderimmiş bilemedim...

Ey YALNIZLIK ben yine geldim;
Hoş geldim sefa geldim.
Hüznümü, dertlerimi, kederlerimi yanimda getirdim,
Kaderimsin artık biliyorum; başıma taç ettiğim yalnızlık...

Kaderimsin sen ey yalnızlık...
Aldığı yere geri bırakacak kimseyi istemem.
Yalnızlık ihanet istemez; vefa ister, cefa ister, hüzün ister...
Artık aldatmayacağım seni!

Uğur Uyanık 

Burada Kalamam, Başa Dönemem

Yaradan beni ne ardıç ne çınar ufarak çayır
Koşumun gıcırdar ölmek dilerim
Bağrım kaynıyordur yüklerim ağır

Süleyman Çobanoğlu, Tekfurun Kızı.

 

Vuruldum. Kendi evimde vuruldum. Her şey yolunda ve hepimiz güvendeyken vuruldum. İki bıçak, bir tornavida, bir de mermi yarasıyla tanış olunca vurulmanın ne olduğunu az buçuk anlayabiliyor insan. Size yemin ederim ki vuruldum. Ellerimle kapatacak, akan kanı durduracak bir yaram yok ama vuruldum. Bu, vurulmaların en kötüsü. Tümden vurulmak, vücudunun her zerresinde o acıyı hissetmek, varlığının bütünüyle sarsılması, acıyla inlemek için bile ağzını açamamak, kalbine dünyanın tüm hüznünün yüklenmesi ama susmak, dudaklarını ısırıp parçalamak, öylece orta yere uzanıp Allah’ın çaresizlerinden olmak, dua etmeyi unutmak ve evini, kendini, tüm iyi günleri. Size yemin ederim ki vuruldum. Bakın işte karşınızda gördüğünüz bu adam bütünüyle bir yara. Vurulmanın ardından açan bir yara. Ölmekten ve vurulmaktan oluşan bir yara.

İnsan bu yarayla nasıl devam eder peki? Ona bakanlar ne görür; bir pazar yerinde, meyve tezgahlarının önünde, çalışırken, not alırken, ağaç gövdelerini dikkatlice izlerken, mecburen gülerken, nezaket gösterirken, halat düğümlemeyi öğrenirken? Oysa onlar aramızdalar, kantin sırasında, akraba düğünlerinde, Whatsapp gruplarında, belki de oturma odamızda, hep oradalar, yanı başımızdalar. Tümden vurulanları kolay fark edemezsiniz topluluklarda çünkü herkesten daha çok “her şey yolunda” mesajı verirler çevrelerine ve uyum içerisinde yaşamaya çabalarlar. Çünkü artık korkulan olmuş, kervan dağılmış ve ne şimdiden ne de gelecekten bir umut kalmamıştır. Yapılacak tek şey artık yaşamaktır; yemek yemek, okula gitmek, işten eve dönmek, kötü esprilere gülmek ve tekrar gülmek. Gülmek kısmı önemli çünkü ne kadar çok gülerseniz insanlar size o kadar az “iyi misin?” sorusunu yöneltiyor ve iyi olduğunuza kanaat getiriyorlar.

Tümden vurulmuşlar için hayat artık biriktirilecek güzel günlerden değil bir an önce bitirilmesi gereken günlerden oluşur. Saatlerin, günlerin, haftaların ve yılların anımsattığı tek şey sona yaklaşmak ve sonlanmak, belki de sırlanmaktır. Bir şey olur ve insanın zamanla kurduğu ilişki kopar, günleri değil de artık saçındaki beyazları, göz kenarlarındaki kırışıklıkları, ağrıyan kemiklerini saymaya başlar. Ne mutlu bize Tanrım, ne mutlu ki ölmek var, ağrıların, aşkların ve sevmelerin bir sonu var; yeniden ne mutlu bize Tanrım, bize bir ölmek yarattın ve üstelik bunun sorumlusu biz değiliz. Bir de şu yaşamak olmasa.

Peki nasıl devam edeceğiz şimdi? İnsan tepeden tırnağa, tümden vurulmuşken bu yara koleksiyonuyla nasıl devam eder? İnsan kendini teskin etmek için cevabını bilse de bazı soruları tekrar tekrar sorar, kendisine ve çevresine. Nasıl devam edeceğimizi elbette biliriz, sadece tetiği çeken o eli bir daha göremeyecek olmanın gerçekliğiyle yüzleşmek istemeyiz çünkü özleriz. İnsan en çok kendine tetik düşüren elleri özler ve unutmaz, o ellerin sahibini ömür boyu unutamaz. Unutmayalım. Hiç.

Kavga bitti ve de savaş. Façamız o biçim dağıldı. Dümdüz olduk. Şehrin orta yerine diz çöküp nereye döneceğimizi tartışıyoruz şimdi. Atlarımız ve taze meyvemiz yok, bitmeyen borçlar, hayal kırıklıkları ve alaycı gülümseyişler var üzerimizde. Bir savaştan daha mağlup ayrılmanın şerefli yalnızlığı. Tanrım yenilmek diye bir şey olmasaydı nasıl büyürdü insanın kalbi, nasıl şekil alırdık dövülmeseydik eğer hayatın demir örsünde ve ben kim olurdum, neyden yapılırdım olmasaydı yenilmek?

Nereye döneceğimi bilmiyorum. Kendime gelmek, ağzımdan akan kanı silmek ve aynaya yeniden bakabilmek için nereye gideceğimi bilemiyorum.

Kasımpaşa’da çorba içiyoruz Muzaffer Serkan Aydın ve Soner Karakuş’la beraber. “Efendim, duyamadım” diyorum dolu gözlerimi yerden kaldırarak. “Burada kalamazsın ve başa dönemezsin / Gitmek zorundasın. İsmet Özel, Of Not Being A Jew.” diyor Serkan Aydın. Babamın hastane raporunu ilk Serkan abiye atmıştım, kanserden ne yazık ki en iyi o anlar diye “anneye sahip çık Gökhan’ım, geliyorum hemen” demişti. Babam öldüğünde de ilk Soner abiyi aramıştım işten eve dönerken, ölümden en iyi o anlar diye. Neredeyse benimle beraber kavuşmuştu eve ve babamın cansız bedenini 5 kat indirirken cenaze arabasına, battaniyenin bir ucundan da o tutuyordu. Öğrendim ki edebiyat insana sadece estetik bir doyum sunmuyor, aynı zamanda sarsılmaz yol arkadaşları da kazandırıyor.

İşte yine beraberiz, peki ne için? Yıllardır beraberiz ve birbirimizi suskunluğumuzdan tanıyoruz. Ben anlatmasam da anlıyorlar bu sefer ne için sustuğumu. Serkan Aydın “yeni şiir var mı?” diye soruyor “var” diyorum başımı yerden kaldırmayarak. Üçümüz de biliyoruz ki insanın yaralandığı yerde mutlaka şiir vardır. Şöyle yazmıştı Soner Karakuş: “Yarayı aldık, kurşun içerde kaldı” ve Muzaffer Serkan Aydın: “Şimdi biri çıkıp vursa beni / İnan kendini daha çok yaralar”.

Sessizlik.

Hayat bazı anlarda fazlasıyla vazgeçilebilir gibi geliyor insana. O büyük idealler, öğretiler, sözler, hayaller hepsi önemini ve değerini yitirip koca bir boşluğa dönüşebiliyor. Bu fazlasıyla korkutucu çünkü elinizi atıp tutacak hiçbir şey kalmıyor ve zihninizde yankılanan tek şey gitmek oluyor. Gidersek her şey çözülecek ve her şey daha kolay olacakmış gibi hissediyor insan o anlarda. Oysa kalmak gibi gitmenin de bir bedeli vardır, bazen size bazen de sizden sonrakilere ödetilen bir bedel. Dünyada kalmak ve kalmaya devam etmek büyük bir meydan okuma ve cesaret isteyen bir iştir. Her şeye göğüs gerip her akşam o yatağa girmek ve tüm bu saçmalıklara rağmen her sabah uyanıp dünyaya koyulmak büyük bir kuvvet ve cesaret ister. Ama biliyorum ki insan bazen yorulur, hatta bazen yorgunluğun ta kendisi olur. Böyle anlarda devam etmek her şeyden daha zordur, biliyorum, ama bu zorluğa göğüs germek gerekiyor. Bazen bizi dümdüz etmesi, bazen de o zorluğun üstesinden gelmek için göğüs germek gerekiyor.

Bazen düşünüyorum, her şeyden vazgeçmek değil, her şeyden vazgeçebilme ihtimaline ve gücüne sahip olabilmek insana dayanma, devam etme gücü veriyor. Devam edeceğiz.

Devam edeceğiz çünkü bu aldığımız ilk yara değil ve son da olmayacak. O son yarayı alıp yerle bir olana kadar devam edeceğiz. Sokaklarda, yoksul kasabalarda, berbat otellerde, 2+1 giriş kat evlerin oturma odalarında paramparça olana kadar devam edeceğiz. Sana söz parçalanacağız.

Üzgünlük her zaman yavaşlatmaz ve hareketsizleştirmez insanı, bazen de üzüntü bitip tükenmek bilmeyen bir enerji verir insana, her yere koşturursun, her işi yaparsın, her yerde olmaya çalışırsın çünkü bilirsin ki durduğun an kendinle ve yaşadıklarınla baş başa kalacaksın, daha çok üzüleceksin, keşkeleri ve acabaları daha derin düşünmeye başlayıp derdine yeni dertler ekleyeceksin. İşte bu yüzden üzüntülü insanları bazen herkesten daha çok hareketli görürüz, yaşadıkları olayı atlattıklarını ve iyileştiklerini düşünürüz. Ama bu gerçek bir iyileşme değildir. Bilirsiniz, ölüm döşeğindeki hastalar ölümlerine yakın canlanır ve toparlanırlar, buna ölüm iyiliği denir.

Sevinebilirsin, şimdilik iyiyim.

Bazen tüm gücümüzü ve dikkatimizi biri olmak, bir şey olmak ve bir şeylerden uzak durmak için harcarız. Onun için çalışır, çabalarız, yıllarca. Fakat kaderin tuhaf bir oyunudur ki insan hep olmak istemediği o şeyle suçlanır, imtihan olur. Tüm hayatımızı harcadığımız ve bin kere düşünüp bir kere adımladığımız dünya, bizi bu kirli sokaklara mı getirecekti yani? Bunları mı duyacaktık yani filmin sonunda? Bu muydu uğruna yaşamayı göze aldığımız, canımızı peşimiz sıra sürüklediğimiz dünya?

Kaçtığın her şeyin seni eliyle koymuş gibi bulması ne tuhaf. Kaçmak üzerine düşünürken aklıma Deleuze’ün kaçış çizgisi kavramı geliyor. Diyaloglar’da şunu söylüyor Deleuze: “Kim bize bir kaçış çizgisi üzerinde bütün kaçtıklarımızı tekrar bulamayacağımızı söyleyebilir? Sonsuz ana babadan kaçarak, kaçış çizgisi üzerinde Oidipus oluşlarının hepsini tekrar bulmuyor muyuz? Faşizmden kaçarken kaçış çizgisi üzerinde faşist katılaşmalara yeniden rastlıyoruz. Her şeyden kaçarken, nasıl anavatanımızı, iktidar oluşlarımızı, alkollerimizi, psikanalizlerimizi, ana babalarımızı yeniden oluşturmadan kaçabiliriz?”1

Kaçamadık.

Dün sabah bir şiir okudum, erken vakitte. Osman Konuk: “Kendi en yükseğinden itilince herkes incinir” diyordu. Telefonu çıkartıp mesaj attım kendisine ve çok geçmeden cevap geldi, şöyle diyordu mesajın sonunda: “devam edeceğiz kardeşim”. Peki Çince’den bile zor olan bu yaşamaya nasıl devam edeceğiz Osman abi?

En derin oyuğu hep en sevdiklerimiz açar kalbimize çünkü aşkta olduğu gibi acıda da geçiş üstünlüğü vardır sevilenin. Ama yine kırılıyoruz, bir daha toparlanmamak üzere kırılıp dağılıyoruz. Üzüldüğümüz şey dağılmak değil de onun elinden dağılmak oluyor, keşke başkası yapsaydı bunları, keşke başkası söyleseydi de ondan duymasaydım deriz. İnsanı acıtan vurulmak değil, sevdiği tarafından vurulmak oluyor aslında. Ve bu vurgun, içinde en çok hayal kırıklığını barındırıyor, geçmişin ve gelecek güzel günlerin derin ve telafisi mümkün olmayacak hayal kırıklıklarını.

Ama olsun, biz, bize çatan belaya değil, belanın kimden geldiğine dönüp bakmayı çok önceden öğrendik. Belamızı yine çok güzel yerden bulduk, yaramızı o beyaz eller açtı. Hepsine kabul, hepsine olsun.

Senin güzel canın sağ olsun.

En çok da senin o güzel canın sağ olsun ulan.

İstanbul’un ve dünyadaki tüm İstanbulların bu eylül akşamına ve olanlara, maruz kaldıklarımıza: https://youtu.be/U5MlNk3LLaM

Gökhan Ergür 

KADININ KALBİNDE İKİ KİŞİYE YER YOKTUR!

Bir erkeği başka kadınların cinsel çekimlerinden koruyacak tek şey, bir kadına aşk ile bağlı olmaktır.

Ortega y Gasset



"Yarattığı travma bazen ölüm acısından beter. Peki 'aldatma' nasıl anlaşılır, neden aldatılır?"
Erkekler her 3 dakikada bir seks düşünüyormuş! Onu aldatmaya meyilli hale getiren de, işte bu. Davranış Bilimleri Enstitüsü’nden Psikolog Emre Konuk, erkeğin aksine aldatan kadının kocasıyla sevişemediğini, vicdani muhasebeye girdiğini söylüyor ve ‘Kadının kalbinde 2 kişiye yer yoktur. Aldatma durumunda ya eşinden ayrılır ya da kocasını aldattığı kişiyi bırakamaz ama eşiyle de cinsel ilişkiye girmez’ diyor. İşte aldatılma ile ilgili Emre Konuk'un ilginç cevapları: 

Evlilik ve birlikteliklerdeki aldatma arasında fark var mı?

Yaşanan acı ve ilişkiyi bitirmek açısından fark var. Evlilik neticede bir müessese ve bugün yarın ‘Hadi eyvallah’ diyemiyorsunuz. Birincisi evlilikte yasalarla bağlısınız, ikincisi duygusal olarak da çok uzun ömürlü, vadeli bir yatırım yapmışsınızdır. Bu nedenle evlilikteki aldatmaların daha ağır yaşandığını, ama birlikteliği korumak açısından da daha fazla gayret gösterildiğini söyleyebilirim. Böyle bir taahhüde girilmemiş birlikteliklerdeki bırakma ‘Hadi eyvallah. Beni aldatan adamla olamam’ denebiliyor ve acıyı daha kolay anlatmak mümkün oluyor. Eşin, nispeten daha genç kadınlarla aldatıldığını izlenim olarak söyleyebilirim.

Kadının veya erkeğin aldatılmasında ne fark var?

Kadın ve erkeğin yetiştirilmesinde ciddi fark var. Erkek belli bir yaşa geldiğinde komşunun kızına sarılıp yanağından öptüğünde baba, dayı, amca vs. ‘Kime çekmiş bakayım’, ‘Aferin’, ‘Adam olacak çocuk öpüşünden bellidir’ gibi tepkiler verebiliyor. Daha büyüdükçe ergen oldukça kızla birlikte olmak destekleniyor. Bir kız bağlandığında ‘Ne oluyor?’ deniyor. Hatta birkaç tane kız arkadaşı arka arkaya olursa ‘Vay benim zampara oğlum’ şeklinde desteklenebiliyor. Cinsel ilişki onaylanıyor. Erkeğin cinsel ilişki deneyimi yoksa dayılar, amcalar ailenin akıl adamları bir araya gelip ‘Ne olacak bu oğlanın hali? Sen mi götürürsün, ben mi götürürüm geneleve?’ tarzında muhabbetler edilir. Erkek olarak eğitilirken kadınlarla, sık sık ilişkide bulunabilmek iyi bir şey olarak görülüyor. Kötü olan kısmı, ‘Karın kızar’dır. Aldatan erkeğe dışarıdan pek bir baskı olmaz. Erkek aldatmayı etik mesele olarak görmez.

Kadın ise küçüklükten itibaren bir erkeğe hizmet ve servis vermek üzere yetiştiriliyor. Sık sık erkek arkadaş değiştirilmesi kabul edilen, desteklenen bir şey değil. ‘Biliyor musun anne, gittim erkek arkadaşımla yattım’ durumu olmuyor. Ama erkek bunu anlattığında herkesin gözü parlıyor.

Bir kadın şu veya bu şekilde evli ve bir erkeğe eğilimi oluyorsa bu cinsel anlamda olmasa ve duygusal boyutta yürüse bile kocasıyla artık rahat sevişemiyor. Yapamıyor kadın bunu, içi elvermiyor, zorlanıyor. Kadının kalbinde iki erkeğe duygusal bağlılık pek olmuyor. Kadın sevgili bulduğunda iki şey yapıyor. Ya kocasıyla ilişkisini kesiyor ya da sevgiliyle devam ediyor ama eşiyle cinsel ilişkide bulunmuyor. İkisini birden yapmakta ciddi bir zorlanma oluyor kadında.

Bu, kadın cinsinin yapısıyla mı ilgili, yoksa öğrenilmiş bir şey mi?

Büyük ölçüde öğrenilmiş şeylerin etkisi var. Bu kadar kolay kabul edildiğine göre genetik bazın olması ihtimali de yüksek. Kadınlar, radikal bir ortamda yetişiyor olsalardı inanıyorum ki erkeklere benzer bir resim çıkardı.

Eşini, bekâr veya evli biriyle aldatmak arasında fark var mı?

Kocasının kendisinden daha genç yaşta bir kadınla birlikte olması kadında acıyı ciddi biçimde artırıyor. Kadın yaşlandığını, çirkin olduğunu düşünüyor. Zaten bir seçim var ortada ve bir de kadın gençse teori gerçekleşmiş oluyor. Çünkü kadın, eşinin kendisini bırakacağını ve diğer kadına gideceğini düşünüyor. Eğer evli olursa korku biraz daha azalıyor.

Erkek, eşini evli bir kadınla aldattığında onu başka bir erkekle paylaştığını düşünmüyor mu?

Kadın paylaştığı bir şey olarak yaşamıyor erkek, çaldığı bir şey olarak yaşıyor. Birine ait bir şeyi çalmış, ele geçirmiş oluyor. Bir kadınla ilişki kursa muhtemelen erkek depresyona girer. Ama başkasına ‘ait’ bir şeyi aldığı için bunu dert edinmiyor.

Aldatılma durumunda doğru strateji nedir?

Hayatta en büyük acı bir yakınını kaybetmektir denir. Ruhunuzun bir tarafı bilir ki 15 30 gün sonra bu acı hafifleyecektir. Çünkü doğduğunuzdan beri ölümlere tanık oluyoruz ve görüyoruz ki insanlar bir süre sonra denize, sinemaya gidiyor. Terk, dışlanma, hakaret, kızgınlık gibi çok sayıda sıkıntı veren duygu oluyor. Dışlanma ve onaylanmama, genetik mirası yüzde 100 olan bir şey. Çünkü 500 bin yıl önce dışlanma olduğunda, yani annen seni reddettiğinde bu ölüm demektir. O tür devam etmiyordu. Dışlanmayan ve yapışanların soyu devam ediyordu. Makul bir süre içinde eşini sürekli bu nedenle suçluyorsan bir türlü unutamıyorsan vs. travmayla uğraşan bir uzmana gitmekte fayda var. Bu durumda iş kolaylaşır. Öbür türlü travma sonrası stres bozukluğu olur. Vietnam sendromu dediğimiz şey tam da bu. Yani Vietnam’da yıllar önce bomba yemesine karşın o stresi yaşayan ve atlatamayanların durumundan farkınız olmuyor.

Diyelim ki deniz kazası geçirdiniz, denize giremiyorsunuz, uçak türbülansa kapıldı artık uçağa binemiyorsunuz, eşiniz sizi aldattı bir daha ona yaklaşamıyorsunuz… Zihinsel süreç bunların tümünde aynıdır. Aldatılmanın yarattığı stres uzamışsa, kronik hale gelmişse çözülmesi zorlaşıyor. Aldatılma travmasını çözüyoruz ama bazen bir yere geliyoruz ve duruyor. Bir vakada kadına, ‘Bu kötü duygu sıfırlanırsa ve tamamen kafanızdan çıkarsa ne sonuç çıkar ortaya?’ diye sordum, ‘Yanına kalır’ dedi. Kadın bazen o acıyı da bırakmak istemiyor. Çünkü o acı sayesinde hayatı, kendisini aldatan kişiye zehir ediyor. Terapiste gidecek, yaşadığı travma sıfırlanacak, adam rahat rahat dolaşacak, beyefendi keyif çatacak, hasta olarak nitelendirilen, acı çeken kişi kendisi olacak diye düşünüyor.

Playboy’lar çok iyi âşıktır ve bir kadına nasıl davranılması gerektiğini bilirler. Ancak bir playboy’la birlikteyseniz er ya da geç aldatılacağınızı bilin.

Aldatma nedenleri neler olabilir?

Erkek tayfasının zaten ciddi bir eğilimi var aldatmaya karşı. Araştırmalara göre erkek, her üç-beş dakikada bir kadın ve seks düşünüyor. Üç-beş saat değil bu. Yolda yürürken, yalnız otururken, bir iş yaparken… Üç-beş dakikada bir, bir şeyi çok düşünüyorsan ‘sarmışsın’ demektir. Başka bir şey olsa teşhis koyarlar, obsesif derler adama. Erkeklerinki obsesiflik olmuyor, bu bir eğilim. Erkek karısını bu eğilim nedeniyle aldatıyor. Aldatan erkek tiplerine baktığınızda ‘şeytana uyanları görürsünüz. Bu ‘tiplerin’ aldatma için sağlam gerekçeleri yoktur, aileden ve eşten ilgi görüyordur ama aldatmıştır. Neticede iyi bir şey yapmadığını kabul eder. Bizim için çözümü en kolay vakalardır. Biz, kadının travmasını tamir ederiz.

İkinci ‘tipler’ playboy’lardır. Aldatmadan duramazlar. Bir kadın onlara ilgi gösteriyorsa mutlaka onun yatakta bitmesi gerektiği düşünülür. Bunların her biri onun için ‘skor’ dur. Bu vakaları çözmek zor. O insan dönüp ‘Ya bende bir gariplik var, gül gibi ailem var. Ben niye bunu yapıyorum?’ demez. Bu tip bir adamla birlikteyseniz bilmelisiniz ki aldatılacaksınız. Playboy’lar, çok iyi âşık arkadaş olurlar. Bir kadının gönlünü çelecek metodları çok iyi bilirler; bakışlarından, elini tutuşuna, aldığı hediyelere, onu düşünmesine kadar. Hakikaten bu tipler çok iyi âşık olur ve karşısındakini düşünürler. Ama bir dönem için. Çok cazip insanlardır ama duyguları geçicidir.

Aldatma durumunda ailelerin devreye girmesi doğru mu?

İyi yönetilirse doğrudur. Her iki tarafın ailesi de durumdan haberdar edilebilir. Doğru müdahale edilirse çok restore edici olur. Çoğu ailede de akil adamlar vardır. Onlar hemen devreye girer ve ekibini kurar. Baldız, görümce vs. Bir grup kadına, bir grup erkeğe gönderilir. Ailenin kadınları destek olur.

Çiftin cinsel sorunlarının olması aldatma için sağlam bir neden mi?

Cinsel ilişki kesilir ama çok iyi bir duygusal ilişki vardır. O zaman aldatma riski fazlalaşmıyor. Cinsel ilişki var ama duygusal taraf bitmiş. Kadın yine yönelmiyor, çünkü zaten kadın cinselliğin peşinde değil. Erkek için sorun uzarsa daha fazla kadınları düşünür ve tavlanır hale gelir deniyor. Klasik aile sorunları, şiddet olması da aldatmaya zemin hazırlar.

Her erkek aldatır mı?

Hayır, aldatma eğilimi olabilir. Zemin müsait, genetik miras da uygunsa meyillidir. Evliyken bir başka kadınla ilişki kurmaya zemini açıktır. Erkeklerin böyle bir tarafı var. Kurmuyorsa sıkıntı yaşayacağını bildiği içindir.

Evliliğin geleceğini anlamak için 10 dakika Psikolog John Gottman çok sayıda çifti inceledikten sonra artık bir çiftin mutlu bir evliliği olup olmayacağın, boşanıp boşanmayacağını 10 dakikada yüzde 94 oranında doğru tahmin ediyor. Bunun için Gottman'ın yararlandığı kriteler var. Eğer bir ilişkide bu kriterler varsa sonuç genelde boşanma oluyor:

1. Sert Başlangıç: 

Tartışmalar sert başladığında arada bir sürü 'hoşlaştırma' grişimi olsa bile, kaçınılmaz olarak olumsuz bir havada sona eriyor. Sert başlangıç sizi başarısızlığa mahkum eder. Dolayısıyla tartışmaya sert başladığınızda, 'fişi çekip' bir ara verdikten sonra yeniden denemekte yarar var. 

2. Eleştiri: 

"Dün gece bulaşıkları yıkamadığın için sana çok kızgınım. Bu işi sırayla yapacağımız konusunda anlaşmıştık" cümlesi bir yakınmayı; "Niçin bu kadar unutkansın. Sıra sende olduğu halde bulaşıkları yıkamak zorunda kalıyorum ve bu beni deli ediyor. Hiç umursamıyorsun!" cümlesi ise eleştiridir. Yakınma, belirli bir davranış üzerinde odaklanır, eleştiri suçlama ve genel karaktere yöneliktir. Eleştiri yaygınlaşırsa kötü sonuçlara yol açar.

3. Hor Görme: 

İğneleme, kuşkuculuk, hor görme biçimleridir. Sıfat yakıştırma, göz devirme, küçümseme, alay etme ve kara mizah da öyledir. Hor görme, tiksinmeyi ima ettiği için ilişkiyi zehirler. Hor görme, kaçınılmaz olarak uzlaşma yerine daha fazla çatışmaya yol açar. Birbirini hor gören çiftlerin bulaşıcı hastalıkara (soğuk algınlığı, grip vs) yakalanma olasılığı, diğer insanlarınkinden daha yüksektir.

4. Kendini Savunma: 

Kocasının kötü davrandığı eş kendini savunabilir. Kendini savunma bir çeşit karşı tarafı suçlamadır. Söylenen şey, "Sorun bende değil, sende"dir. Savunmacılık çatışmayı tırmandırır.

5. Duvar Örme: 

İşten eve döndüğünde eşinin eleştirileriyle karşılaşan ve gazetenin arkasına saklanan bir koca, ne kadar az tepki verirse karısı da o kadar çok bağırır. Sonunda adam ayağa kalkıp odayı terk eder. Karısıyla yüzleşmek yerine bağlantıyı keser. Duvar örme daha çok erkeklerde yaygın ve bu aşama evliliğin ilerleyen evrelerinde görülür.Ruh halleri türlü türlü...

6. Dolup Taşmak: 

İnsanlar genellikle dolup taşma hissine karşı bir koruma olarak duvar örer. Dolup taşmanız eşinizin olumsuz tavrının - eleştiri, hor görme, kendini savunma kisvesi altında olabilir - sizi sarsacak kadar bunaltıcı ya da ani olduğu anlamına gelir.

7. Beden Dili: 

Çiftlerin tartışma sırasındaki fiziksel değişikliklerine bakıldığında durumun sıkıntı vericiliği de ortaya çıkar. Kalp hızı 165'e çıkabilir (30 yaşlarındaki bir erkeğin tipik nabzı 76, kadının ise 82'dir). Eşlerden biri tartışma sırasında sık sık dolup taşıyorsa boşanacaklarını öngörmek zor değil.Tekrarlanan taşma sahneleri iki nedenle boşanmaya yol açar. Birincisi eşlerden an azından birinin ötekiyle uğraşırken şiddetli bir duygusal gerginlik hisetmesi, ikincisi ise taştığını hissetmenin fiziksel duyumları - kalp hızındaki artış, terleme vs- verimli, sorun çözücü bir tartışmayı neredeyse olanaksız kılması.

8. Başarısız Onarma Girişimleri: 

Onarma girişimleri sadece eşler arasındaki gerilimi azalttığı için değil, stres düzeyini düşürerek kalp atışının hızlanmasını ve taşma hissini engellediği için de evlilikleri korur. Eşler birbirlerini aşağılayıp kendilerini savundukça taşma daha da sıklaşır ve onarma girişimini işitip karşılık vermek iyice zorlaşır. Duygusal zekânın hâkim olduğu evliliklerde onarma başarısı yüksek. Örneğin tartışma sırasında çiftlerden biri diğerine dil çıkarıyor, bazıları gülüyor, bazıları özür diliyor...Ruh halleri türlü türlü...

9. Kötü Anılar: 

Evlilik iyi gitmiyorsa geçmiş yeniden ve en kötü biçimiyle yazılır. Kadın, kocasının nikâh törenine geciktiğini, veya doğumdan sonra ona yeterince destek olmadığını hatırlar. Mutlu bir evlilikte erkek karısının giysisini kuru temizlemeciden almayı unutmuşsa, kadın muhtemelen, "Kocam son zamanlarda büyük stres altında, o yüzden unutuyor" diye düşünür. Mutsuz bir evlilikte ise "Benden ne istiyor?" şeklinde algılama olabilir. Bütün bu kriterler bir araya gelmişse boşanma kaçınılmaz olur. Ama belki de henüz her şey bitmiş değildir. Evliliğinize ikinci bir şans tanıyabilirsiniz.

Psikolog Emre Konuk

17 Mayıs 2023

TUŞE

şimdi ne yapacaksın?

sürünür kokusunu gecenin 
bir kör yılan,
kuyruksuz kediler 
ellerini tırmalar.

Allah'ım benim neyim var? 
doktora morgun yerini soruyorum, 
cevap vermiyor.

biliyorum, raylara uzansam 
bir tren gelecek koşarak 
biliyorum, zaten hayat 
ben ölünce başlayacak.

düşününce insan teselli buluyor: 
uçurumlar yalnız çalışır, 
güneş arkadaş aramaz.. 
öyleyse ben neden üzülecekmişim?

başımı eğdim, gökyüzü geçti. 
soruları görmezden geldim. 
bunu bir cevap olarak 
kabul edebilirsiniz.

hâlâ anlatamadıysam eğer:

gül tüter, gerçek geçer. 
anılar ve anlam esner. 
hükmü ertelendiğinde sözün 
bir kuyu, 
düşün.

Muzaffer Serkan Aydın 

ÜSTÜNE GÜL

eli ayağına dolaşıyor, 
Allah'ım ne güzel düğüm.

avucuma yazıyorum bu şiiri 
karışsın diye mürekkebi saçlarına. 
çünkü saçların bugün sağanak yağışlıdır, 
saçların bugün günlerden çarşamba.

bakar bana gülersin sanki kimse ölmemiş gibi bugün. 
ama bilirim başkasının yarasıdır sende kanayan. 
ve yanakları al al bir anneyi doğuran 
gülüşünün güneşi, ardına saklanacak bir dağ arıyor gibi... 
oysa ömrünün öğlesi bile olmamıştır henüz.

"rüzgâr gülü, rüzgâår kokar" içimden bir ses: 
"bir mucizeye sırt dönmek için karamsar olmak yetmez."

öyleyse ey kader, ey ben demiştim diyen suflör! 
sen de çölünün hamza'sını getir istersen. 
bir kaplumbağa -yarası kabuk bağlamış sırtında- neyden korkar... 
hem kim uzun yaşayabilir ki; öldüğünü anlayacak kadar..

nasıl da atıyor kalbim bu yalanları! 
anahtarı içerde unutulmuş bir kapı telaşından senin kalbin, 
bense kendini kesmek için bilenmiş bir bıçağım, hepsi bu!

Muzaffer Serkan Aydın 

Hüvelbâkî

sen çıkınca merdiven de 
seviniyor mu bilmiyorum. 
erken teşhis, başka doktor, 
yeni bir ilaç. 
ilerde lazım olur diye 
mutlu bir gün. 
yalvarıyorum. 
bir bahar daha Allah'ım.. 
bu son, bu son..

D. 01.02.1953 Trabzon 
Maçka Sevinç köyü Hüzün eşrafından 
babasıyla teneşirde tanışan babam:

bir yudum su için eğilmedi 
hayatın kıyısında dahi. 
ağzına kadar acıyla doluydu, sustu. 
kan kustu, kızılcık 
şerbeti istediler, verdi.

ağladım.
çünkü aklıma başka bir şey gelmedi.

oğlun uyuyordur oğlum serkan uyan baban ölüyor.

hayır anlamında sustum.

insanın babası ölmez, 
doğar olsa olsa 
evladından önce 
her iki hayata da..

bir oğlun gül kokan 
babasını bembeyaz 
kundağıyla beşiğine 
yavaşça bırakması.

-Seyfettin Aydın'ın yakını siz misiniz? 
-evet, ben oğluyum.

hayır, babamı kaybetmedim. 
nerede olduğunu biliyorum.

ruhuna el-Fatiha.

Muzaffer Serkan Aydın 

Şimdi biri çekip vursa beni

Çoktur böyle yoğun istek üzerine
Uyandığım sabahlar..
Şimdi biri çekip vursa beni
İnan kendini daha çok yaralar.

Muzaffer Serkan Aydın