29 Aralık 2025

UZAĞA FIRLATILMIŞ BABA DUYGUSU

Cahit Zarifoğlu’nun babası ile ilişkisi biraz acıklıdır, hüzünlüdür, tuhaftır. Babasına karşı duygusu uzağa fırlatılmış bir duygu olarak mevcudiyetini korur. Öfke kozasının içinde yaşayan, kimi zaman nefessizlikten ölmeye duran bir mevcudiyet…

Babasının vefat ettiği 1978 yılının 1 Şubat’ında günlüğüne düştüğü cümleleri dikkatli okumakta fayda var. “Babam vefat etti” der birinci cümlede ve ikinci cümlede şunları yazar, “yıllar önce.” İki cümlelik günlüğün ikinci cümlesi düşündürücüdür.

İster istemez akla şu sorular geliyor: 1 Şubat’ta ölen kim, yıllar önce ölen ne?

Babası Niyazi Bey zeki bir adam. Zeki ve dindar. Fransızca ve Farsça bilen, Arapça anlayan, şiirler yazan, divan şiirine hâkim, hafızasının duvarlarında ezberlediği şiirler yankılanan bir adam. Aynı zamanda tarikat ehli. Sadık bir mürit. Nakşî. Gecelerini zikir çekerek ve ilahiler söyleyerek geçiren, gündüzleri cami kürsülerinde vaaz veren, edebiyatı bildiği kadar fıkhı da bilen, kültürlü ve ilim sahibi bir adam. Gençliğinde yazdığı bir şiir, Maraş Maarif Müdürlüğünce öğrencilere ezberletilmesi için bir genelge ile bütün okullara duyurulmuş. Şiirin adı: “Ben Asker”

Öğretmen, maliye memuru, hâkim, ağır ceza reisi ve avukat.

Azimli, bilgili, dirençli.

Öğretmenlikle başladığı meslek hayatını avukatlıkla sonlandırmış. Liseyi bitirir bitirmez tarih öğretmeni olmuş, sonra Ankara Defterdarlığında memurluk yapmış, bu arada Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiş. Hâkimlik ve Ağır Ceza Reisliği yapmış. Hâkimlikten emekli olduktan sonra avukatlık bürosu açmış. Çeşitli şehirlerde, fakir Anadolu’da yıllarını geçirmiş. Tayinler dolayısıyla oradan oraya taşınan evler, değişen mekân ve durumlar, çoğalan aile fertleri Niyazi Bey’i yıpratmış. Ama onu asıl yıpratan evlilikleri olmuş.

Dört evlilik gerçekleştirmiş. Kısa süren ilk evliliğini Gülizar Hanım’la yapmış ve bu evlilikten Melahat isminde bir kızı olmuş. İkinci evliliğini Nihal Hanım’la yapmış. Nihal Hanım’ın babası Hacı Hâlid Efendi âlim ve fâzıl bir kişi. Bu evlilikten Mustafa Necati, Enver Sebati adında iki oğlan ve Güngör adında bir kızı olmuş. Oğlu Enver Sebati beş yaşında kuyuya düşerek ölmüş. On yıl süren bu evlilik boşanmayla sonuçlanmış. Üçüncü eşi Şerife Hanım, Cahit Zarifoğlu’nun annesi. İlk eşinden boşanmış, dul bir kadın. Dört çocuk vermiş Niyazi Bey’e, üç oğlan bir kız. Sait, Cahit, Abid ve Fevziye. Bir keşif için gittiği köyde köy muhtarının kızı Necla Hanım’ı görmüş ve bir müddet sonra onunla da evlenmiş. Necla Hanım’dan çocukları olmamış. Asıl sıkıntı bu evlilikle birlikte başlamış. Şerife Hanım’la boşanmadan gerçekleşen, imam nikâhıyla yapılan bu evlilik huzursuzluğun başlangıcı olmuş. Maddi imkânsızlıklar her iki eşin de aynı evde yaşamasını zorunlu kılmış bir müddet, sonra eşlerin mekânları ayrılmış. Ama Niyazi Bey’in asıl mekânı son eşinin yanı olmuş. Anlatılanlara bakılırsa, Şerife Hanım’ın evine bir misafir gibi gidip gelmiş, ara sıra.

Biten evlilikler ve yeniden başlayan evliliklerle hırpalanan bir psikoloji ve her seferinde kendine bir nizam arayan yeni bir ailenin kuruluşu… Bu hengâme Niyazi Bey’i yormuş olmalı. Hem maddi hem de manevi açıdan.

Sadece bu kadar da değil. Çocuklarına hiçbir zaman sevgisini belli etmemiş bir baba var kaşımızda. Elbette onları seviyor, elbette çocuklarına düşkün ve elbette merhametli ama işte soğuk bir tabiata sahip. Çocuklarının başını okşamayı bilmeyen bir elin sahibi. Bütün ilmine, irfanına, derinliğine rağmen… 

Öyle anlaşılıyor ki Şerife Hanım, kendisinden sonra gelen eşi hiçbir zaman kabullenememiş. Belki önceki eşinden çektiği acılar da eşlik etmiş buna. Kocasının bu tavrına, yeni evliliğine çok alınmış ve iç dünyası baştan ayağa yaralanmış. Bu nedenle, ömrü boyunca hüzünlü ve kederli bir yüzle yaşamış. Gülüş ve tebessüm bir daha yüzüne uğramamış.

Zarifoğlu için baba portresi, annenin kederinin ve acısının altından görünen bir portreden ibarettir. Delikanlılığın verdiği hız da bu portreyi iyice karartmış, soluklaştırmış, sevimsizleştirmiş. İstanbul 1967 tarihli günlüğünde Fethi Gemuhluoğlu’nun şeyhi Mustafa Özeren Efendi’nin, iç dünyasındaki baba öfkesini fark edişini ve bu fark ediş karşısında yaşadığı dehşeti anlatır: “Nihayet beni sordu: ‘Bu kim?’ ‘Edebiyat Fakültesinde Alman filolojisinde okuyor’ dedi ağabey. ‘Bazı ailevi zorlukları var okuyabilmek için. Yanıma almak istiyorum.’ Efendi bana pek bakmadan ve ilgisizce pat diye benim kimselere söylemediğim kalbimin gizli sırrını söyleyiverdi: Baban hakkında kötü düşünme.”

Hep acı çeken bir anne, hep uzakta duran bir baba ve yoksulluğun içinde geçen bir çocukluk. Başına bir kere olsun müşfik bir baba eli dokunmadan geçmiş çocukluk ve gençlik yılları. Baba tarafından akrabalarıyla, özellikle babasının diğer hanımlarından kardeşleriyle hiç görüşmediği ifade edilir. Baba duygusuna bir deprem eşlik etmiş hep; her olumlu duygu yıkılıp dağılıp toprak altına çekilmiş. Hiç dinmeyen çocuksuluğunun ve uzun yıllar devam eden “sorumsuzca” tutumlarının altında belki de bu yıkıntı ve dağılmanın etkisi vardır. Daha sonraları mısralarına yansıyacak olan baba imgesi soğuk ve boğuk bir imgedir. Neredeyse hiç olumlu bir baba imajına rastlayamayız.

Tabii, babasıyla bağının bütünüyle kopmadığını biliyoruz. Gençlik dönemlerinin sonuna doğru babasına ilişkin düşünceleri yumuşuyor. Babasıyla mektuplaşmalarından bahsediyor. Adını anıyor. Günlüklerinde bu mektuplardan bir kısmına yer verme gereği duymuş. Nisan 1977 tarihli günlüğünde yer alan babasının mektubundaki şu cümleler bir sevgiden fazlasını ifade ediyor: “Cahitciğim, sana bugünkü posta ile 3000 lira Kitabevi adresine gönderiyorum. (Akabe’ye ilk katkısı) alındığını bildirirsen memnun olurum.” Yine de buna geç kalınmış bir ilişki diyebiliriz. Babayı geç tanımak veya baba ile geç karşılaşmak… Bu geç kalışı kendi babalığı üzerinden izale etmeye çalışırcasına kendi çocuklarına karşı son derece sıcak, onları dokunarak seven, evin kapısından girdiği andan itibaren bütün çocuklarını tek tek selamlayıp hatırını soran, onlara masallar anlatan, onlarla vakit geçirmekten ayrı bir haz duyan bir Zarifoğlu portresi çıkıyor karşımıza.

Belki, çocuk kitapları yazmasının altında da bir baba öfkesi ve baba hasreti vardır, kim bilir!

Mustafa Aydoğan

16 Kasım 2025

Ölmüş Bir Dosta Açık Mektup...

Sevgili Cem,

Gecenin bir saatinde, ansızın düştü içime bu satırları sana gazetedeki köşemde yazmak. Hem zaten senin de gazeteci olduğunu düşündüm, hem de şöyle dedim kendime: "Mademki kimi zaman, bir kültür ve uygarlık konusudur diye, dostluk üzerine yazıyorsun, neden bir kez de sapına kadar yaşanmış bir dostluğu yazmayasın! Bir zamanlar çok ender bulunur bir uygarlık adası oluşturduğunuzdan niye söz etmeyesin?" Ve üstelik bunu yapmanın tam zamanı da. Çünkü hiç hazır olmadığım bir yaza girmek üzereyim ve çünkü geçen kışın soğuklarında, şimdi senin rüzgârlı bir tepesinde uyuduğun bu kentteki son sevdiklerim, beni, sevdiğim için öldürdüler!

Evet, sevgili Cem, sen ve baban Şeref Serdengeçti, ölümünüzden bu yana geçen yıllar boyunca hep daha güçlenen bir sevgiyle süzülüp bana geri geldiniz. Ben de, zaman ve geçmiş kavramlarının ne kadar acizleşebileceğini ilk kez sizlerin zaman-ötesi sevgilerinizle anladım.

Erken ölümün, ilişkimizi bitiremedi. Tıpkı babanla da hiçbir zaman bitiremediği gibi. Sağlığında, uzun zaman görüşmediğimiz de olurdu. Ama ondan sonraki ilk konuşmamızda seninle hep 'dün kaldığımız' yerden başlardık. Ne kadar ayrı kalırsak kalalım, hep 'daha dün' birlikteymiş gibi olurduk. Bu, doğaldı. Çünkü sen ve ben, tıpkı Tezer Özlü'nün dediği gibi, birbirleriyle yalnızca şunu ya da yalnızca bunu yaşayabilenlerden değil, fakat içimizden geldiğinde tüm sınırsızlığıyla her şeyi yaşayabilen türden dostlardık.

Yaşadık da.

Yakaladıklarımızı hiç ertelemeden, hiç kaçırmadan, ânında, dolu dolu yaşadık.

Senden sonrasının boşluğu o yüzden çok büyük oldu.

Bir defasında, gecenin sabaha dönüşmeye yüz tuttuğu bir saatte: "Dostun muyum, yoksa âşık mıyım sana, bazen bilemiyorum..." demiştim. Yanıtın, yaşamın boyunca sapmadığın sıradışılığınla ve o hep kocaman kalan yüreğinle doğru orantılıydı. "Her şey olarak doğmuş bir sevgi temelindeki ilişkide, var mı sorgulamak bu nedir diye? Biz her şeyiz, dostum, anladın mı, biz her şeyiz! Biz, zaten bu yüzden biz olmayı başarmadık mı?"

Evet, gerçekten de biz, her şeydik.

Bana, neredeyse bütün bir gece boyunca Charles Aznavour'un şarkılarını teker teker Türkçe'ye çevirdiğinde, sonra Roma'da, günbatımında, bir köprüden geçerken: "Tut şimdi şu mermer korkulukları, hâlâ güneşin sıcaklığını duyacaksın! Hayatın nabzı budur işte!" dediğinde, tüm söylediklerimizle ve suskunluklarımızla, biz hep her şeydik.

Sen ve baban, bugün de benim için her şey olmayı sürdürmektesiniz. Benden hiç uzaklaşmadınız. Bana gelince, bir şeyi yapabilmeyi hep çok istedim. Şeref'ten bana geçen o kocaman sevgi mirasını ve senin dostluğunun o uçsuz bucaksız uygarlığını, her şeyliğini, âdeta misyonerleriniz gibi, başkalarına aktarmayı istedim.

Belki inanmayacaksın ama olmadı.

Sizden sonra, ne zaman bu misyona soyunduysam, bana hep sevgisizliğin cinayetleriyle, inanılmaz vefasızlıklarla ve ihanetlerle karşılık verdiler. Zamanlar değişmişti. Ortamımızın insanları yürek dolusu sevmeye de, sevdiğini açıkça söylemeye de yabancılaşmışlardı. İğrenç bir sürü psikolojisi, sevgi türlerinin jandarmalığına soyunmuştu. Artık en temiz sevgilere sadece karalar çalan, gerçek dostlukları, uygarlık belirtisi saymak bir yana, en iğrenç dedikoduların çamurunda boğmaktan çekinmeyen ve bütün bunlar ortaya çıktığında da, bir özür dilemeye bile gönül indirmemeyi erdem ve güçlülük sayan bir ortamda yaşamaya başlamıştık.

Ben de sonunda, sizleri kirletmemek için yapabileceğim tek şeyi yaptım. Tertemiz mirasınızdan o ortamdakilere bir zamanlar cömertçe verdiğim sevgilerin hepsini onlara asla layık olamayanlardan geri alıp yine size kattım. Benim için her şey olamayanları, sevme özürlüleri ise zor, ama ahlaklı bir seçimle yüreğimden hiçliğe saldım.

Şimdi yine ve 'daha dün gibi' sizlerleyim. Sizden sonrası ise, sanki hiç olmamış gibi...

Ahmet Cemal

20 Ekim 2025

Sevginin Ardından

Sevginin ardından yürüyen uyku
Sevişmeyi değil, seni bütünler
Yüzünün ülkesi sınır tanımaz
Bırakır geceyi o ince keder

Bütün tarihini sırtına vurup
Denizi üç günde geçen serçenin
Bir seher vaktinde soluk soluğa
Tünediği dalda şenlik gibisin

Ülkü Tamer

26 Eylül 2025

Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.

           "Bugün altında yattığı toprağı işlerdi bir zamanlar."



Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.
*
Sayısız seyahatle dolu olağanüstü yoğunlukta bir yıldı. Bir süreliğine buraya gel, biraz dinlenirsin … O sırada dikkat etmemiştim. Oraya seyrek gittiğimiz için, kendimize mola vermediğimiz için sürekli homurdanıp dururdu. Şimdi bu kelimelerde başka şeyler okuyorum. Bir süreliğine gel, dediğini duyuyorum, yanımda kal, bende artık iş yok, kışı atlatabilir miyim bilmiyorum.
*
Bahçe onun öteki muhtemel yaşamıydı, onun sesiydi, susup içine attığı her şeydi. Onun aracılığıyla konuşuyordu ve kelimeleri elmalar, kirazlar, iri kırmızı domateslerdi. Oraya vardığımda yaptığı ilk şey, bana bahçeyi dolaştırıp göstermek olurdu. Bahçe her seferinde farklıydı.
*
Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Aramızdan ayrılan kişiden mi, yoksa kendimizden mi? Yoksa yokluğun kendisinden mi? O denli yok ki, her boşluğu yokluğuyla dolduruyor.
Onun bugüne kadarki varlığı, benim kendi varlığımı, çocukluğumun varlığını doğruluyordu. Öte yandan yokluğu hafızanın tüm mekanizmasını harekete geçiriyor. Uzun zamandır aklıma gelmeyen şeyler şimdi uyanıyor, onları ben uyandırıyorum – tüm bunların gerçekten olup bittiğinden emin olabilmek için. İstemli ve istemsiz bellek birlikte çalışıyor ve anıların paslanmış çarkını harekete geçiriyor, net görülmeyen yerleri temizliyor veya uyduruyor. Kabul etmeliyiz ki bu, vefat edene yönelik bir bellek çalışması olduğu kadar, kendimize de yöneliktir, benmerkezci, bir anlamda kendimizi kurtarmaya, birinin gidişinden sonra hayatta kalışımızı anlamlandırmaya yönelik bir uğraştır.
Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?
Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Hayattan, tabii ki, onun o büyüleyici geçiciliğinden.
*
Onu arabayla eve bıraktım ve yiyecek bir şeyler almak için dışarıya çıktım. Bir süreliğine yalnız kalmak ve çocuk gibi ağlamak istiyordum. Ama ağlayabileceğim bir yer yoktu. Sokakta bazı insanlar bana gülümsüyordu, selam veriyorlardı, beni tanıyorlardı. İlk ara sokağa saptım -neyse ki neredeyse boştu- ve gözyaşlarımı koyuverdim. Sokağın sonuna kadar yürüdüm, sonra başa döndüm, sonra yine sonuna kadar yürüdüm -bir tür keder devriyesi.
*
Kıyamet herkes için aynı anda kopmaz. Hepsinin babaları hayatta, diye düşündüm. Ve düşüncenin kendisinden bile ürktüm. Benimki de hayattaydı.
*
80’lerin başında bir öğle sonrası karşı evdeki komşumuzun banyoda hıçkıra hıçkıra ağladığını asla unutmayacağım. Ağlaması küçük açık pencereden yayılıyor, sessiz sokağın üzerinde süzülüyordu. Muhtemelen kimsenin duymaması için oraya kapanmıştı, oysa herkes dinliyordu. On yaşındaydım ve geri dönüşü olmayan bir şeyin olduğunu biliyordum, ölümden daha geri dönüşsüz ne olabilir ki? Komşumuz torununun öldüğünü yeni öğrenmişti, benim yaşlarımda bir kızdı. O öğle sonrası çok şey öğrendim: sadece yaşlıların ölmediğini ve yetişkin biri bile böyle çaresizce ağladığına göre, insanın bir yakınının ölmesinin çok korkunç olması gerektiğini. Evde yalnızdım ve yerimde mıhlanıp kalmıştım. Acaba komşumuza gitmeli miyim diye düşündüm. Kendisine zarar vermesinden korkuyordum, o küçük pencereden atlamak imkansızdı ama belki başka bir şey yapardı, kim bilir? Öğleden sonra saat üçte, banyonun penceresinden minareden yükselen ezan sesi gibi yayılan o çaresiz feryadı asla unutmayacağım.
*
Elli yıl sonra onu yeniden iplerle yavaş yavaş aşağı indireceklerdi. Bu kez sadece iki metre. Ve onu yine düşürmelerinden korkacaktım, hafifçe bir yana eğiliyorlar, sonra doğruluyorlar, bunu iş olarak yapan dört adam. Yine altı ve aynı anda elli altı yaşındayım ama bu sefer hiç umudum yok.
*
Elimizde en azından, anne babamızın ölümünü yalnızca bir kez yaşadığımıza dair tesellimiz kalıyor. Kendi ölümümüzden söz etmeye bile gerek yok. Onu bir kez bile yaşamayacağız.
*
Pekala, Aziz Georgi çok uzak. En azından guguk kuşunun ötüşünü duyacak mıyım? Babam şairdi, hiç farkında olmasa da.
Guguk kuşu ne zaman öter, diye sordu doktor. Genelde nisan başında, yanıtını verdi babam. Hayatının tılsımlı derisini bir ay kısaltmış oldu. Onun yerinde olsaydım, ben de en azından bahar için pazarlık yapardım, diye düşündüm. Doktor sadece gülümsedi, başını belirsizce salladı ve yine cevap vermedi. Acaba babam onu Tanrı’dan bir bahar daha dilenmek için aracı olarak mı kullanıyordu? Ve bu Tanrı’nın zavallı babama birkaç ay daha vermesi neyine mal olurdu ki? Sadece ektiği çiçeklerle göz göze gelebilmek için. Bahçeyi seyretmek, köpeğe son bir kez kemiğini fırlatmak için. Bizleri son bir kez bir araya getirecek ve çekip gidecekti. Babamın bundan fazlasını istemeyeceğinden eminim.
Ama Tanrı, her zamanki gibi, duymazlıktan geliyordu, onun yeryüzündeki temsilcisi olan doktor da söz vermeye cesaret edemiyordu. Peki en azından Noel için bir araya gelsek, kardelenler baş gösterse, dedi babam ve beklentiyle doktora baktı. Noel yirmi küsur gün sonraydı, zamandan bile sayılmazdı.
Noel için olabilir, cevabını verdi doktor.
Duyduğum en merhametli ve aynı anda en acımasız cevaptı bu.
*
Suçluluk duygusunun içinde nasıl büyüdüğünü hissediyorum – hasta olmanın suçluluğu, yatağa mahkûm olmanın, başkalarına zahmet vermenin, günlerini altüst etmenin, yük olmanın suçluluğu.
*
Ona bakıyorum ve dedemi hatırlıyorum. İkisi de sonuna kadar, devrilene kadar bahçede çalıştılar. Babamın, dedemi ekim dikim işlerinden ve çapalamaktan vazgeçirmeye, kavurucu sıcaklarda dinlenmeye ikna etmeye çalıştığını hatırlıyorum – ama nafile. Bir seferinde onu bağda baygın halde bulmuş. Onu kaldırmış, dedem de ona yaramazlık yapmış bir çocuk gibi suçlu suçlu bakmış ve şöyle demiş: Kızma bana, biraz yardım etmek istedim sadece. Aynı şekilde, hiç başarma şansım olmadan, ben de babamı ikna etmeye çalıştım.
Ona bakıyorum ve bize nasıl yaşlanacağımızı öğreten kimse olmadı diye düşünüyorum. İnsan hayatının sonunda neler yapar?
Nasıl yavaşlanır, artık tek işinin dinlenmek olduğuna nasıl alışırsın (dinlenmek iş midir)?
Bahçede yapılacak iş olduğu sürece koruma altındaki bir alanda yaşarsın, mevsimlik bir ölümsüzlüğün tadını çıkarırsın.
Şu anda yapılacak onca şey varken insan nasıl ölür? Kışın, işler bitince ölünmeli.
Babam da, dedem de kışın öldü, biri aralıkta, diğeri ocakta.
*
Kanserle ilgili yaygın efsanelerden biri (onu Susan Sontag da hatırlatır) hastalığın duyguların aşırı bastırılmasından tetik­lendiğidir. Bununla herhangi bir bağlantısı olmaksızın, babamın ilk defa, kendi babasına hiç sarılmamış olmasının ne kadar ap­talca olduğunu söylediğini duydum, onlara öğretilen buymuş, duygularını göstermemek, bize karşı da katı olmuş, bunu en so­nunda hafifçe geveleyerek söyledi… Bu küçük bir pişmanlık be­yanı gibi bir şeydi.

Lütfen babam çok acı çekmesin.
*
Annemle babam şaşkınlık ve mutluluk içinde bebek odası­nın eşiğinde Müneccimler gibi duruyordu, bebeğin karşısında yoğun bir huşu içindelerdi. Bunun doğru kelime olup olmadığı­nı bilmiyorum ama ona karşı saygı kesinlikle vardı. Bebek ise virgül kadardı, ağlıyordu, sarılığı henüz geçmemişti. Başlarını eğdiler ve hiç beklemediğim bir şey yaptılar -onun elini öpmek istediler. Bulgarlarınki gibi ataerkil bir kültürde genelde tam ter­si olur. Gençler yaşlıların elini öper, gençler eğilir ve saygılarını sunar. Ama işte bakın Kutsal Doğum nasıl her şeyi tersine çevi­riyor. Tedirginlikle yaklaştılar, sanki başka bir dünyadan gelen bir insanın huzurundaymışlar gibi. (O ise, aramızda kalsın, ger­çekten başka bir dünyadan geliyordu. Buraya ulaşmak için do­kuz ay yolculuk yapmıştı .)
*
Sorun değil, dedi, ben artık yeterince yaşadım, yaşanabilecek güzel şeyleri yaşadım, siz kardeşinle büyüdünüz… O kadar da fazla üzülmüyorum.

Sonra eve uzun bir yürüyüş yaptık. Ve ancak Mladost 1’deki sıvası dökülmüş sarı apartmanın giriş kapısının önünde bana şöyle dedi: Üzüldüğüm tek bir şey var. Biraz daha yaşamak is­terdim, şu çocuğun beni hatırlaması için, başka bir şey istemiyorum. Şu çocuğun beni hatırlaması için. Buydu hayali, ölümsüzlük fikri ya da ona ne derseniz deyin -bir çocuğun hafızasında kal­mak.


*
Onu hastaneye yatırmalı mıyız? Ona neden eziyet edeceksiniz ki, diyor bir başhemşire, sona gel­di artık, bırakın onuruyla gitsin, o saatler de yanında olmanız en iyisi. Babam hastane konusunu düşündüğümüzü hissetti ve kesin bir tavırla reddetti. Onu tek başına bir hastane odasında hayal ediyorum -üzeri­ne serumlar iliştirilmiş, seyrek hemşire ziyaretleri, akşamları floresan ışığın altında tüm hayatıyla baş başa- ve son anına kadar bizim yanımızda kalmasına karar veriyorum.
*
Eve dönüyorum ve ilk bezleme denemesini yapıyoruz. Tüm beceriksizliğim ve babamın çıplaklığı karşısındaki mahcubiyetim­le. Onu en son böyle elli yıl önce gittiğimiz şehir hamamında görmüştüm. Ah, başınıza ne bela açtım, diye tekrarlayıp duruyor.
*
Aslında hikayenin kendisinin pek bir önemi yoktu. Babamın yanında uzanıp ona kitap okuyordum ve bu yeterliydi.
Ertesi gün kitabı tek başına okumaya devam ettiğini gördüm.
Bana kitabın sonuna dahil edilmiş Çudomir’in günlüğünü gös­terdi. O da aralıkta gitmiş, dedi kayıtsızca. İkimiz de ağzından kaçırdığı ve sanki havada asılı kalan o “da”yı hissettik.
Çudomir’in, kemik kanserinden ölürken, son günlerini anlat­tığını unutmuştum. Aslında yoğun acılara dayanamayıp hastane­nin penceresinden atlamış…
Korkacak bir şey yok, diyor babam, yüzümde aniden beliren ifadeyi görünce.
*
Ona babalık ediyordum, babamı evlat edinmiştim, onun ke­limeleriyle konuşuyordum, biliyordum (o da biliyordu)-yapıla­cak bir şey kalmamıştı, bu son geceydi. O büyük harfli Gece. En uzun gece. İnsan böyle bir gecede, son gecede, son saatlerde ne­ler hisseder, hayal etmeye çalışıyordum. Ve kelimelere inanan ben, kelimesiz kalmıştım. Ama bu da önemli değildi, önemli olan elini tutmaktı, o da benimkini sıkıyordu, gecenin köprüsün­den geçiyorduk ve yakında ayrılacaktık.
*
Çok sessiz bir şekilde canım çok acıyor artık, dedi, bunu iki kez tekrarladı, çok acıyor… Onun gibi biri canının acıdığını söylüyorsa, bu acının son aşamasıdır.
*
Son yaptığı şey, artık konuşamıyordu, eliyle çizdiği şu yarım daire oldu. Bi­zi bir araya toplayıp bir şey mi söylemek istiyordu? Yoksa sade­ce bir arada kalmamızı mı söylemek istiyordu? Şimdi hayatımın geri kalanım bu jesti yorumlayarak geçireceğim.
*
Bir yandan en mutlu, bir yandan en hüzünlü yıl. Mutluluk kı­sa sürer, tıpkı o bahar açıp solan nergisler ve fulyalar gibi. Hü­zün, her şeyi boğan ve babamın onlardan kurtuluş yok dediği inatçı otlar gibi uzun süre kalır.
*
Halalarımdan biri, kendine bile benzemiyor, yiyip bitirmiş onu illet, diye hıçkıra hıçkıra ağladı. Eriyip bitmişti, ama benim için hâlâ aynıydı, en yakışıklı, en uzun boylu adam, benim babam.
*
Kardeşim kırk gün boyunca her sabah mezarına gitti, ona kahve götürdü ve bir sigara yaktı. Tuhaf bir merasim, ama içten içe bunu yaptığı için minnettarlık duyuyorum.
*
Tüm bunlar olmadan önce, babamla yaptığımız son konuşmalardan birinde, bahçeye bakan verandada güneşin altında otururken annem, durup durur­ken, öylesine, hiçbir sebep yokken şöyle dedi: Umarım kendi ba­şımızın çaresine bakabiliriz ve size yük olmayız, elimiz ayağımız tutarken ve aklımız yerinde ölürüz, geceleri artık bunları düşü­nüyoruz.
*
Babamın siyah defterindeki son eylül notu ayın 25’ine ait. Ve şöyle diyor: Ser. su/. Gücü serayı sulamaya yetmiş ama notu tamamlamaya yetmemiş.
*
8 Ekim’de, deftere not yazmadığı o günlerin bahçede, orada, bahçede olduğumu hatırlıyorum. Akşam onunla ve annemle birlikte şehre benim Tüm Bedenlerimiz başlıklı öykü kitabımdan uyarlanan bir oyun seyretmeye gitmiştik. Ekipten yaşlı bir aktör de onu, babamı oynuyordu, hatta adının da aynı olmasına karar vermişlerdi. Son sahnede, hastanede ölmek üzereyken, hayatının farklı yaşlarındaki tüm bedenleri onu çevrelemişti. Onunla veda­laşıp teker teker çıkıyorlardı. Son olarak küçüklüğündeki çocuk hali kaldı. Bu çocuk onu elinden tutup kapıya kadar götürdü. Kapıya kadar geçirilmek güzeldir…


Şimdi düşünüyorum da, o sahneyi nasıl seyretti acaba? Son­rasında birkaç laf ettik, oyunu pek beğenmemişti kanaatimce. Ama bir kadeh şarap içmek için kaldı, güldü, herkesle sohbet et­ti. Tüm oyuncular ona öyle bir saygıyla bakıyordu ki, sanki oyunun içinden çıkıp gelmiş gibiydi. Canının acıdığına dair bir şey söylemedi, enerji doluydu, iyi vakit geçiriyordu, ya da bana öyle gelmişti. Eve gece geç saatte döndük. Orada kaldım ve ertesi gün daha rahatlamış bir halde ayrıldım.
*
Anlaşılan rüyanın en kor­kutucu kısmı buydu: Mama kabı tümüyle küf içindeydi, yıkan­mamış, aylardır bakımsız, o zaman gerçekten korktum, diyor. Deden rüyanda görünmedi mi, diye soruyorum. Soruma anlam veremeden yüzüme bakıyor.

Söyledim ya, kedinin mama kabı bakımsızdı.
Elbette, ölüm böyle de görünebilir.
*
Bir daha asla bu kadar -bir zamanlar babamızın kolların­daki gibi- güvende olmayacağız.
Çocukluk dikeydir. Yukarıya doğru büyürsün, boyun bahçe­deki güllerinki kadardır, herkes sana her yıl ne kadar büyüdüğü­nü tekrar edip durur, baban seni havaya kaldırır, parmak uçların­da yükselirsin, herşey kıpır kıpır hayat ve hareket doludur, yat­mak istemezsin, ancak zorla yatarsın. Yaşlılık yataydır. Azıcık dinlenelim, öğleden sonra getireyim, kanepeye şöyle bir uzanacağım sadece, çünkü belim… Yaşlılık uzun süreli, belki de son­suz bir yataylığa alışmaktır.
*
Sosyalist zamanların mevcut olmayan babası. Yokluk aslında tüm dünya kültürlerinde babaların bir özelliği değil midir? Onlar ya cephededir ya hapishanede, ya altın postun peşindedir ya da adalarda perilerle eğlenirler, ya ev dönüşü fırtınaya yakalanırlar ya da dünyanın meyhanelerine takılırlar, ya bir yerlerde gurbet ellerde para kazanırlar ya da sadece canları eve gelmek istemez …
*
Babalar hakkında yazmak daha zordur. Belki de annenizle ara­nızda görünmez bir göbek bağı varlığını çocukluğunuz boyunca sürdürdüğü içindir; anne hep yanınızdadır, öğle yemeğini hazır­lar, hastayken size o bakar, elini alnınıza koyar; anne, içinde yüz­düğünüz hava gibidir. Baba bambaşka bir şeydir -puslu, belirsiz ve karanlıktır, bazen korkutucudur, çoğu zaman ortada yoktur, sigarasının şnorkeline kenetlenerek başka sularda ve bulutlarda yüzer.
*
Video, iki hafta boyunca bir galerinin duvarı üzerine yansıtıldı, sonunda da ziyaretçileri bir araya getirerek yedikleri ilk tokadı anlatmalarını istedim. Ya da asla unutamayacakları bir tokadı. Konuşmaya başladıklarında birçok kişinin sesi çatladı ve devam edemediler. Olayı şakaya vurup o zamanlar böyle olduğunu, hatta hak ettik­lerini söyleyenler de oldu. Peki, kendi attığınız ilk tokadı hatırlıyor musunuz, diye sor­dum daha sonra. Biri konuşana kadar geçen o beş dakikalık uzun sessizliği asla unutmayacağım.
*
Babam ölürken onu sık sık çocukluğuna geri götürmeye çalıştım. Geriye, insanın henüz ölümsüz olduğu, acının henüz gelmediği, ölümle arasında daha aşacağı yılların uzandığı topraklara. Naif bir çabaydı, çünkü bu kuşağın bir çocukluğu olmamıştı. Tüm fotoğraflar arasında babamın tek bir çocukluk fotoğra­fı var. Üç-dört yaşlarında, annesinin kucağında oturuyor. Ona başkasına ait bir denizci takımı giydirmişler. Yolu ta o zamanlar­da böyle çizilmiş, sonuna kadar bizim -benim ve kardeşimin­ eski kıyafetlerini eskitti.
*
O dönemin mantığına göre çocuk, henüz büyümemiş, küçük bir yetişkindir sadece. Büyüklerin es­ki kıyafetlerini giyer ve altı-yedi yaşına gelip ailenin işgücüne katılabilecek hale gelene kadar kenarda bekler. Babamı altı yaşında, belinde bir su matarasıyla kırda öküzle­ri otlatırken hayal etmeye çalışıyorum. Otların arasından peşle­rinden gidiyor, topuğuna bir diken batıyor, durup onu çıkarıyor, öküzlere yetişiyor, sonra yakınlarda bir şey hışırdıyor, sakın en­gerek olmasın, yoksa kör yılanların zararsız olduğunu biliyor. Sonra onu dokuz yaşında hayal ediyorum, babası onu sabahın üçünde uyandırmış, hava soğuk ve karanlık, uyku yakasını bırakmıyor, at arabasını koşuyor, kadınları tarlaya tütün toplamaya götürmek zorunda.
*
Babam birkaç gün ne yapacağını bilemeden dolanıp durmuş, hayatında annesiyle babasının sözünden hiç çıkmamış, sonunda da kalmış. Ona köyde bir iş teklif etmişler, annemle tanışmış, o zamanlar on sekiz yaşındaymış. Annemin babasına, eğer annem üniversiteye kabul edilirse Sofya’da okumasına izin vereceğine dair söz vermiş, annem kabul edilmiş ve gitmiş, o köyde kalmış, birkaç kez Sofya’ya gidip gelm iş, hatta bir keresinde onu ekibine davet eden takımın bir maçına bile gitmiş, antrenöre haber vermeye utanmış, sonra ben dünyaya gelmişim, sonra dizbağları yırtılmış ve diğer, olası hayatı kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp ortadan kaybolmuş.
*
Ayaklarını sürüyerek bahçede nasıl gözden yittiğini hatırlıyorum, kamburlaşmış, üzerinde eski kırmızı ceketim.
Ve de bir anlığına kendimi oymuş gibi gördüğümü.
*
Aslında babalarımız bizi severdi, babam konusunda bundan eminim, sadece bunu nasıl göstereceklerini bilmiyorlardı. Onla­ra da hiç kimse bunu nasıl yapacağını göstermemişti. O garip zır­hı ancak torunları aşabiliyordu. Çocukken beni hiç öptüğünü hatırlamıyorum. O da babası­nın kendisini öptüğünü hatırlamazdı. Çocuklar ancak uyurken öpülür, yoksa şımarırlar, oralarda böyle denirdi.
*
Bu uzun bir kederdir, diyor bir arkadaşım. Güzel bir ifade ama ben henüz acının içindeyim. Önce uzun bir acı olur. Keder sonra gelir…
Bu acının bedenimdeki yerini tespit etmeye çalışıyorum, kaynağı tam olarak neresi? Şimdi göğsümün derinliklerinde, diyaframın olduğu yerde, beni boğuyor, nefes almamı engelliyor. Aslında bu göçebe bir ağrı. Şimdi yukarıda boğazımda, ağlama merkezinin oralarda bir yerde. Şu anda hamur kıvamında, tam pişmemiş ekmek gibi, yutması zor.
*
Sadece şunu merak ediyorum: Acaba bu sözcüklerin çırası ateşi yatıştırıyor mu, yoksa onu daha da mı harlıyor?
*
Sanırım Ecinniler’de bir yerde, Dostoyevski , insanın mutlu olduğunu bilmediği için mutsuz olduğunu, tek sebebin bu oldu­ğunu söyler. Babam Dostoyevski ile pek içli dışlı olmasa da, tam tersini iddia ederdi. Bir keresinde, sesini hafifçe kısarak -belki bu yüzden aklımda kaldı- bir grup arkadaşına şöyle dediğini duydum: Biz burada ne kadar mutsuz olduğumuzu bilmediğimiz için mutluyuz. Bu düpedüz siyasi bir açıklamaydı elbette. Ve o kapalılık, bizden esirgenen, sadece kıyaslamak için bile bizden esirgenen o öbür dünya, tam da bizim “mutluluğumuzun” lehine çalışıyordu.
*
Babam omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas’tı. Şimdi, o aramızdan ayrılınca, tüm o geçmişin çatırdayarak üzerime usulca yıkıldığını, beni tüm öğle sonralarının arasına göm­düğünü hissediyorum. Çocukluğun sessizce yıkılıp dağılan öğle sonraları. Ve yardım için çağıracağım kimsem yok.
*
. . . rüyada gördüğümüz insanlar bizden daha fazla / ama onlar hiç yer kaplamaz -“Rüya Semineri ” başlıklı şiirinde Tomas Tranströmer böyle yazar. Ölüler de bizden daha fazla, diye düşü­nüyorum bu dizeleri okurken. Ve her ne kadar yer kaplamasalar da, başka odalara yerleşirler, başka zamanların görünmez kapıla­rından geçerler ve o sırada yollarımız bir anlığına kesişir.
*
Gerçek şu ki bahçenin ekilmesi, budanması, ilaçlanması, ça­palanması, otlarının yolunması gerekiyor. Oysa ben, bir kiraz ağacının nasıl dikildiğini bile bilmiyorum. Yaprakbitlerine karşı neyle ilaçlandığını da. Domates köklerinin arasındaki mesafeyi de. Bütün bu sağlam bilgi onunla birlikte gitti.
*
Son otuz yıldır, babam tüm bunları yaparken, ben neredey­dim diye düşünüyorum. Neler yaptım? Benim bahçem nerede?
*
Ölürken ellerini tutmak önemli, diyorum kendisi de babasını kaybeden bir arkadaşıma. Daha sonra bırakmak da önemli, ce­vabını veriyor kısa bir sessizlikten sonra.
*
Yas aslında bencildir, terk edilmiş bir dünyada kendimiz için tut­tuğumuz bir yastır. Ben onsuz nasıl yaşarım?
… Ama bu, hikayenin sadece bir parçası, vedalaşmanın bir yüzü.
Oysa o sırada o da bizimle vedalaşıyormuş.
Ve onun vedalaşması kesinlikle bizimkinden çok daha dra­matik olmuştur. Onun son düşüncelerine bir göz atabilir miyiz, orada olup bitenlere bakmaya (bir saniyeliğine) dayanabilir mi­yiz?
Siz olmadan nasıl yaşayacağım (hayır, artık kelime farklı), nasıl öleceğim, nasıl ölümde kalacağım sonsuza dek? Sen olma­dan, kardeşin olmadan, annen olmadan, torunlar olmadan, kö­pek Cako, domates tarhları, bir türlü dikemediğim güller olma­dan … Geçmişte olup bitenler olmadan ve daha da kötüsü, gelecek­te olup bitecekler olmadan ölümde nasıl kalacağım (ya da ölümümü nasıl sürdüreceğim) …
Ölmekte olanların hüznü böyle olmalı. Sadece geçmişle de­ğil, gelecekle, hatta en çok gelecekle beslenen bir hüzün.
*
Burada, bulunduğum yerde, yeşil çayırların üzerine ince bir bahar yağmuru yağıyor. Tepenin üzerine incecik bir sis düşmüş.
Eğer istersem, bellerine kadar otlara dalmış dedemi ve babamı aşağı doğru inerken görebilirim. Gözlerden uzak inek ve koyun çanları duyuluyor. Bir yerde, ağaçların arasına gizlenmiş bir gu­guk kuşu ötüyor, sesi hayati ve hafif. Korkacak bir şey yok.

Bahçıvan ve Ölüm
Georgi Gospodinov
Metis Yayınları

01 Eylül 2023

AYRILDIĞIMIZDA İKİMİZ

Mahzun, yarı kırık yüreklerimiz
Yıllarca uzak kalmak üzere
O gün, ayrıldığımızda ikimiz
Sessiz ve gözyaşları içinde;
Solduğunda, soğuduğunda yanağın
Öpücüklerin buz tuttuğunda
Çoktan çalmıştı saati acıların,
Kader ağını örmüştü orda.

Sabahın o serin, ürperten çiyi
Alnımda donuvermişti,
O çiyler belki bu hüzünlerimin
Gözyaşlarımın işaretiydi.
Ettiğin yeminler bir bir bozuldu
Gölge düştü güvenilirliğine;
Paylaştığım yalnızca acı oldu
Senin adını işittiğimde.

Adını andıkları zaman yanımda
Kara haberdir benim için,
Bir ürperti dolanır bedenimde
Niçin bu denli sevdim, niçin?
Senden söz edip duran insanlar
Tanıştığımızı bile bilmiyor
Yürek kırgın kalacak nice yıllar
Öyle derinden, anlatması zor.

Gizlice buluşmuştuk seninle...
Sessiz, hüzünlenirim şimdi
Çünkü ruhun aldattı ruhumu
Yüreğin unuttu yüreğimi.
Eğer bir gün, uzun yıllardan sonra
Karşılaşırsak ikimiz yine
Nasıl bakabilirim, nasıl sana?
Sessizce ve gözyaşları içinde

Lord Byron Otuz sene olmuştur bu şiirin tam metnini arayalı. 6 Eylül 2019 sabah ezanı okunurken buldum.

Doksanlı yılların başı, dostum M. ve sevgilisi -birbirlerini sevmelerine rağmen- ayrılırlarken o an yanlarındaydım.

Uzun yıllardan sonra 
Sana bir daha rastlarsam
Seni nasıl selamlamalıyım 
Susarak mı, ağlayarak mı?

Lord Byron'un bu şiirini küçük bir kağıda yazıp kadına verdim. Okudu, hüzünle gülümseyip cebine koydu. M. yıllarca o kağıtta ne yazdığını öğrenmeye çalıştı, söylemedim.


Emil Cioran "Aşırı ölçüde tekrarlanan kelimeler bitkin düşer ve ölürler" derken bir mezar kazıcısı olan Zulkarnain Banday'da; "Bu iş kalbimi zayıflattı. Hepsini hatırlamaya çalışıyorum… mezarları örterken toprağın sesi… kesilmiş vücutlar ve yüzler… oğullarını asla bulamayan anneler. Hafızam benim yükümlülüğüm. Hafızam benim katkım. Yoruldum, çok yoruldum..”

Kırk yıldır şiir okuyor, 30 yıldır da altını çizdiklerimi bir kenara not ediyorum. Bu blogda not ettiğim e-defterimdi, o bile on yılı geçmiş. Kalbimi dinlendirmek için okumaya başladığım şiir artık yoruyor. Roman, hikâye, deneme, röportaj… Ne okursam okuyayım şiir gibi gördüğüm cümleleri seçer oldum. Yıllardır okuduklarımı not etmekten kendime ait kelimelerim yok oldu. Başkalarının cümlelerinin arkasına saklanarak hâlimi anlatmayı alışkanlık haline getirince karşımdakine meramımı anlatamaz oldum. İlk yazdığım şiirlerden biri Mevlana türbesinin girişinde görüp not aldığım Mesnevinin ilk 18 beyitiydi. Onun son mısrası ile bu mecraya veda ediyorum; "söz uzar kesmek gerektir vesselâm!". 

Sürç-i lisan ettikse affola!
 
Ahmet Koyutürk 
Şirinevler 
1 Eylül 2023

31 Ağustos 2023

Kimse

Aradıkları yabancıyı, kimse, içimde buldular
yüzleştirmek için şimdi beni de arıyorlar
kimi kimden çekip alacaklar, bilmiyorum
beni kimde bulacaklar bilmiyorum: Kimdeyim
ve bende kim var ki ikimiz sanıyorlar?
Bir kez görür gibi olduğum bir rüyanın
kapısında duruyordum, sırtımda pirinç torbası
içini açık unutmuş gecede, yabancıyı o
rüyaya aldılar, pirincim hafifledi, taşı
bana bıraktılar, pirinç de gitti yabancı da!
Taşı söze çevirmeye çalıştım ve katı
şöhretini hayatın birkaç sözle hafifletmeye:
—N’olur bana taş atma, öyle ağır ki
benim taşıdıklarım, atamam bile sana!
Pirinci taşla yüzleştirdiler rüyayı gözle
benden yabancıyı çaldılar ve ondan beni,
birbirimize benzettiler bizi: İki kimsesizliğe,
ve az geleceğini bile bile aramızdaki
uzaklığa, ikiye saydılar birimizi pirinç
gibi şımarık birimizi taş yerine fazlalık

Atın beni içimden kimse yok artık!

Haydar Ergülen
-40 Şiir ve Bir/nar-