16 Mayıs 2014

Ört ki ölem!

Yüzünü dökme küçük kız


Soma Mezarlığı'nda yürüyoruz. Ağaçların altında Soma’nın yakın tarihi yatıyor. Aile mezarlıkları, bir şehit mezarlığı, tanımadığımız ve tanımayacağımız bir kadının mezarlığı, hepsi bir arada… Düzenli, temiz, huzur dolu.

Derken mezarlığın en uç köşesine geliyoruz. Burası normal şartlarda boş bırakılmış bir alan şimdi ise yan yana onlarca mezar kazılmış. Burası artık Soma Şehit Madenci Mezarlığı olmuş. Birkaç mezarda dün toprağa verilen madencilerin yattığını anlıyorsunuz. Mezarların üzerinde birer testi ve üzerinde isim ile ölüm tarihi yazan bir tahta parçası var. O kadar…

Öğlene doğru mezarlık dolmaya başlıyor.

Köylerden, kasabalardan gelen madencilerin aileleri omuzlarında yirmişerli otuzarlı gruplarla tabutları taşıyorlar. Kadınlar ağlıyor. Erkeklerin yumrukları sıkılı. Başlar önde…

Karışık bir şekilde tabutlar toprağa veriliyor. Tam bir kaos. Herkesin tabutunun başında. Ne bir sesli dua ne de bir düzen…

Soma’da madenciler öldükleri gibi uğurlanıyorlar. Apar topar.

Mezarların arkasında güneşin altına sandalyeler atılmış taziye için. Kimsenin oturmaya gücü yok. Birkaç yaşlı için sandalyeler ağaçların dibine çekilmiş.

Bir iş kazası ile değil daha çok bir doğal felaket sonrasında görmeye alıştığımız görüntüler.

İşte onu tam bu karmaşa içinde görüyorum. Etrafta onlarca mezarda babalar, abiler, yeğenler, eşler defnedilirken. En uçtaki mezarın önüne tek başına çökmüş. Mezara bakıp ağlıyor. Etrafta onlarca kişinin arasında bir an yanlış gördüm diye düşünüyorum. O sırada mezarın başındaki annesi ile göz göze geliyoruz. Mezarı başıyla gösterip "Eşim" diyor. Sonra "Kızım.." kelimeleri ağzından çıkar gibi oluyor. Ben de kendimi tutamıyorum ağlamaya başlıyorum. Etrafımızda onlarca, yüzlerce insan var.

Cebimden fotoğraf makinesini çıkartıp bu anı çekmek içimden gelmiyor, elim varmıyor. Kameraman Serdar kayıtta. "Kayıttan çık" demeye de gücüm yok. Birazdan kızın erkek kardeşi de yanına gelip mezarı öpüyor. Annesi iki çocuğunun ellerinden tutup mezardan uzaklaştırıyor. Gazeteciler çocukların yanına gidiyorlar. Sorular soruyorlar. Uzaktan bakıyorum kız çocuğunun gözlerinden damlalar süzülüyor. Babasını toprağa vermiş bir çocuğa ne soracaksınız, ne konuşacaksınız?

Mezarlıktan çıkıyoruz.

Soma’da kurtarma çalışmalarının yapıldığı madene gidiyorum.

Yollarda barikatlar.

Yakınlarını madende kaybeden insanların yolları kesilmiş. Jandarma bırakmıyor. Cumhurbaşkanı gelmiş.

Bizi zar zor bırakıyorlar. Soma maden alanı, denetlemeye gelen kimi liderlere tepki gösterenlerin zarar vermemesi için insandan arındırılmış!

Soma Maden tesislerine farklı bir gözle bakıyorum.

Ne yazık ki bu maden İstanbul Maslak’taki o modern Soma Holding binasına benzemiyor. Yarı yıkık binalar, etrafa saçılmış hurdalar, madencilerin giyinme odalarındaki sefalet öylesine gözle görülür ki dışarısı böyle olan bir madenin içini insan düşünmek istemiyor.

Birkaç gündür Soma’da özellikle Ak Parti’nin toz kondurmadığı bu tesisler bakımsızlıktan ve ilgisizlikten dökülüyor.

Evet böyle tuhaf bir durum ile karşı karşıyayız. Birkaç gündür konuştuğum Ak Partili politikacılar, kimi profesörler hatta sendika başkanları Soma Maden işletmesini överek söze başlıyorlar. Denetimleri çok iyi yapılıyormuş, modern bir işletmeymiş, şuymuş buymuş…

"Madem bu kadar mükemmel 285 kişi (şimdilik sayı buydu) neden öldü" diye sorduğumda sessizlik. Bıraksanız ‘kader’ diyecekler ama tepkiden çekiniyorlar.

Oysa işçilerle konuştuğunuzda özellikle kameralar kapalıyken tam tersi bir hava var. Denetimlerin göstermelik yapıldığından şikâyet eden mi istersiniz, işçi güvencesi olmadığından yakınanı mı ararsınız, yok yok…

Bütün bunları söylüyorum ama burada bir başka Türkiye gerçeği suratıma çarpıyor.

Dün öğle namazı öncesinde dükkânların cenaze nedeni ile kapalı olduğu Soma çarşısını geçip sendikanın altındaki kahveye oturdum. Aynı madende emekli birkaç maden işçisi ile sohbet ettim.

İçlerinden bir tanesi "Bakmayın insanların şikâyet ettiğine, pek çok kişi burada çalışabilmek için sıraya girmişlerdi, hatta torpili olmayan iş bulamıyordu" dedi.

Anlayacağınız ekmek parası uğruna ölen bu insanlar çalışma şartları şahane olduğu için değil çaresizlikten, işsizlikten o madendeydiler.

Tıpkı mezarlıkta rastladığım o küçük kızın babası gibi…

Söylemeyi unuttum, mezarının başında amcası anlattı. O adını bile sormaya çekindiğim küçük kızın babası 6 ay sonra emekli olacakmış ve gelecek hafta erkek kardeşinin sünneti için davetiyeleri dağıtmış.

Ört ki ölem!

Cüneyt Özdemir

Toptan ölür madenciler

Madenciliğin başka işkollarından farkı, sadece günışığından yoksunluğu değildir. Kömür madeni deyince çoğu zaman akla tek renk gelir. Oysa madenciliğin istatistikleri bile öbür işkollarınınkilerden daha renklidir.

Meselâ, başka istatistikler, yıllar, üretim miktarı, ihracat, işçi başına üretim, maliyet şu bu diye giderken, madencilik istatistiklerinde şöyle ilginç kalemler göze çarpar: milyon tona düşen ölüm adedi, yıllara göre ölümlerdeki artış-azalış, yaralı miktarı, falan... Çin'de hâlâ her yıl iki-üç bin madenci, kazalarda ölür. 2004'te her hafta en az on kişinin öldüğü bir kaza mutlaka olmuştu.

Serbest piyasa ekonomisi şöyle çalışır: Madene inip inmemek serbesttir. Sen inmezsen, inecek başka biri mutlaka bulunacaktır. Madenci, duasını eder ya da küfür eder ve aşağı iner. Ama inmeden mutlaka sevdikleriyle vedalaşır, çünkü, dinlediğiniz şarkıda söylendiği gibi, bir defa aşağı indikten sonra "elveda" deme şansı artık yoktur.

Madenci aşağıda ne yapar?

Yukarıdakilere göre cevap basittir: Çalışır. Aşağısı, iş saatinde çalışılıp arada mola verilen, beş dakika dışarı çıkıp gelinebilen bir yer değildir. Kömüre kazmanın vurulduğu yere gidiş dönüş bile bazen saatler sürer.

Madenci yerin yedi kat dibinde ter döker, terini siler, su içer, kömür tozu yutar, yemek yer, üzülür sıkılır, hayal kurar, heyecanlanır, öfkelenir, şakalaşır, kısaca yaşar.

Ve hastalanır.

ABD'de halen, yani 21. yüzyılda, her sene dört bin kadar maden işçisi "madenci hastalığı" denen illete yakalanır. Yeni binyılın parlayan güneşi Çin'de bu rakam yılda 10 bindir. Fransa’da 1920’lerden 1970’lere, ciğerleri hastayken çalışan işçi oranı azalmamış, artmıştır. "Madenci hastalığı", akciğerleri mahveder, sonunda öldürür.

Hastalığa yakalanan madenciler çalışmaya devam eder, şansları varsa emekli olup öyle ölürler. Hiçbir ülkede, madenciler arasında hastalık oranı yüzde 10’un altında değildir.

Gündüz vardiyasında çalışan bir madenci, günışığını yılın birkaç ayında, günde bir-iki saat görür. Bir ülkenin kişi başına kömür üretimi artarsa o ülke gelişiyor demektir.


Ekonomi tam gelişirken, maden ocağının dibinde bir gün bir homurtu duyulur. Sonra, -gök zaten yoktur-, yer altüst olur.

Madende sinsi bir düşman, metan gazı, iyi havalandırılmayan köşelere sinip bekler. Bir de açık düşman vardır: kömür tozu. Madenci çalıştıkça, düşmanı artar, birikir. Madenin herhangi bir yerinde ufak bir patlama da olsa, kömür tozu zincirleme bir reaksiyon yaratıp bunun etkisini büyütür. Kömür tozu felaketi büyütmek için işe karıştığında ortaya muazzam miktarda karbon monoksit çıkar. Kömür tozu tamamen yanıp yok olmaz, bulutlar oluşturur, havalandırmayı da önler. Ve karbon monoksit madenin her yerine yayılır, işçileri zehirler. Japonya’nın Miike madeninde 1963’te meydana gelen patlamada başlangıçta 20 işçi ölmüştür. Ama 438 işçi karbon monoksitten zehirlenerek can vermiştir. Madendeki 1403 işçinin 1197’si, ya ölmüş ya da zehirlenip hastalanmıştır.

Aşık Mahzuni Şerif kısaca şöyle anlatır: Toptan ölür madenciler.


Film 1956'dan, Kanada'nın Nova Scotia bölgesinde 39 işçinin öldüğü kazadan. Aynı bölgede 1873'te 350, aynı madende 1891'de 125 işçi ölmüştü. 1958'de, iki yıl sonra yine bu madende 74, 1992'de de bölgede 26 madenci öldü. Bu filmdeki madenci ailelerinden bir yıl önce Türkiye'de, Gelik ocağında can veren 55 madencinin eşleri, çocukları ağlamıştı. Ondan bir yıl önce de, Kozlu İncirharmanı ocağında ölen 13 işçininkiler. Bu, aynı ocakta 53 kişinin hayatını kaybettiği kazadan sadece 7 yıl sonra, 25 işçinin öldüğü kazadan 13 yıl önceydi. Bu ocakta 1968, 1972, 1973 ve 1974'te de yaklaşık kırk madenci öldü. E, bunlar eskidendi; öyle mi? Güzel. 2010 Şubat'ında Balıkesir Dursunbey'de 13 işçinin öldüğü maden ocağında daha önce üç defa patlama olmuş, toplam 18 işçi ölmüştü. 2010 Mayıs'ında Kozlu'da 30 işçinin öldüğü ocakta da...

Bakın 1956'ya ait haftanın haber filminde maden kazasının arkasına ne denk gelmiş: Özgürlük Anıtı’nın yaşgünü. E, özgürlük çağını herkes kutlamalı!


Şair Ceyhun Atıf Kansu şöyle anlatmıştı:

Ana, kardeş, çocuk, bıraktılar geldiler
Yeryüzünden yüz kırk metre aşağı indiler
Bir uğultu duyuluyor, neyleyim neyli
Çıkamadılar, tam kırk sekiz kişi idiler.
Böyledir, madenciler toptan ölür...



Onlar ölünce serbest piyasa ekonomisi ve ilerleme geçici bir kesintiye uğrar. İş durur.
Geride kalanlar ikiye ayrılır: Yaralılar ve öbürleri. Yaralılar zararsızdır.
Öbürleri tehlikeli bir sessizliğe bürünürler. Donup kalırlar. Yeterince donmazlarsa diye başlarına askerler dikilir.

Madenci cenazelerinde şehrin ve devletin ileri gelenleri çok üzülür. Acısı ve öfkesi her an isyan duygusuna dönüşebilecek kalabalık, adı üstünde, onlardan kalabalıktır. Henüz dul kalmış eşlerin, yetim kalmış çocukların üstüne askeri polisi sürmek zorunda kalabileceklerini bilmek, yetkililerin hassas ruhlarını incitir.

Madencilerin geride bıraktıklarıysa... ağlayacak ve yine çalışacaklardır. Serbest piyasa ekonomisi böyle işler. Çalışacaklar ve vakitsiz öleceklerdir. Kaza olmazsa, kömür tozu yapışmış ciğerleri yüzünden.

Şair, Melih Cevdet Anday, büyükşehir orta sınıf genç kızlarının kışın en soğuk günlerinde apartmanlarında tişörtle dolaşabilmesini sağlayan ilerleme düzeyimizi şöyle anlatır:

...Dipte, maviliklerin oynaştığı,
Küçük bir balığın kanadı gibi yalnız,
Umutsuzluğun bir anlamı kalmadığı,
Kumlara gömülmüş ya da kayaya takılmış
Çapanın, gemisini bekleyen çapanın
Altında, toprak başlar ya, sonra da
Maden. Az önce çökmüş madenin altında,
Lamba söndükten sonra yıkılmış tavanın
Ve duvarı tutan kalasın altında
Tek başınaydı yaralı işçi, karanlık
Yok etmiş gözlerini ama
Kendindeydi daha, ufak bir güneş,
Dünyanın en ufak güneşi,
Çocukluk gibi, düşüncesiz kuşlar gibi,
Duydu demir aldığını geminin
Gürültülerle.
Ve yukarda,
Uzak bir göğün altındaydı deniz,
Bulutlar, martılar ve deniz.


Bu ilerleme düzeyine yakışan şudur: General Electrics’in reklam şirketi, madenciler için yazılmış 16 Tons parçasını alır ...ve hiç utanmaz.


Kaynak: http://www.riyatabirleri.net/bolumSayfa/09_ozgurluk.html


Toptan ölür madenciler


Gazetelerden birinin başlığı şuydu: “Türkiye, yitirdiği 30 madenciye ağlıyor.” Yalan. “Türkiye” hiçbir zaman yitirdiği madencilere ağlamadı. Sadece Türkiye değil, hiçbir ülke ağlamadı. Dünyanın her yerinde, madenciler öldüler, gerikalanımız arkasını döndü gitti. Kimileri “kader” dedi, kimileri işçi ölümlerini zaten madencilik sektörünün olağan çalışma koşulları arasında sayıyordu, oralı bile olmadı.


Maden işçileri, Âşık Mahzuni Şerif’in dediği gibi “toptan öldüklerinde” insanlık da topluca, insanlık sınavından bir defa daha çakar. İşin özü budur.


İçinde yaşadığımız düzenin de özü, madencilik macerasında saklıdır. Kapitalizmin, sınıflı toplumun olanca çirkinliği, acımasızlığı ve hakikatte neye dayanarak nasıl sürdürüldüğü, madenciler hakkında düşünmeye başladığınızda, bütün berraklığıyla gözünüzün önüne serilecektir.


Şuradan başlayalım: Bazı insanlar acaba niye, her sabah “selametle” diye uğurlandıkları, kapısında “selametle” ve “bismillah” yazan, çıkışta birbirlerine “geçmiş olsun” dedikleri, başkalarının da onları “geçmiş olsun” diye selamladığı bir işte çalışır? Her sabah gözünü ölüm ihtimaline açmak, savaştaki askerler için bile ancak belirli dönemlerde geçerlidir. Üstelik her savaşın biteceği bilinir.


Ekonomi, gelişme, sanayi, üretim falan diye atıp tutmak kolay. Eşinizi, oğlunuzu, kardeşinizi... her sabah, belki de dönmeyebileceği bir yere uğurlayarak yaşıyorsunuz. Bu nasıl bir duygudur, azıcık hissetmeye çalışsanıza! Hem böylelikle JİTEM döneminde Kürtlerin yaşadıklarına dair de bir hissiyatınız oluşabilir. Düşünün ki, madencilik, bununla bile karşılaştırılamaz, çünkü emekli olana kadar sonu yoktur.


Son kazada işçiler büyük ihtimalle karbon monoksit zehirlenmesinden ölmüş. Evet, patlamada ölmezseniz bundan gidiyorsunuz zaten. Dünyadaki kazaların büyük bölümünde, tabiî eğer sözkonusu olan göçük, su baskını, dam çökmesi vs. değilse, gaz patlamasıysa, bu patlamanın yarattığı tahribattan ölen işçiler kadar, zehirlenenler de can veriyor ya da kalıcı hastalıklar ediniyor.


Hastalık demişken: “Madenci hastalığı” diye bir illet var, duymuşsunuzdur belki. Bu “şoför hastalığı”, “sekreter hastalığı” gibi fantezi isimlerle anılan bel-sırt tutulmalarına falan benzemiyor. Ciğerleri mahvediyor. Çünkü buna kömür tozu yolaçıyor ve kömür tozu madenin her yerinde her an var ve temizlenmesi mümkün değil, çünkü çalışıldıkça yeniden üretiliyor. Dünyadaki maden işçilerinin, kural olarak, yüzde onu bu hastalığa yakalanmış kabul ediliyor. Ülkesine göre, fazlası-azı olabilir, ama en gelişmiş ülkelerde bile maden işçileri, tıpkı yüz-yüz elli sene önce olduğu gibi, –aynı oranlarda!- bu hastalığa yakalanmaya devam ediyorlar.


Özetleyelim: Birilerine “git, kömür çıkar, sana ücret vereceğim” diyorsunuz, o da hastalığa yakalanacağını, her an ölümle yüzyüze kalacağını bile bile gidiyor. Haydi, sizin vicdanınız yok, üretim, kâr ve madende asla çalışmayacak birilerini konforlu yaşatma hırsınız var. Peki, gidenler deli mi? Niye gidiyorlar?


Gidiyorlar, ölüyorlar, çünkü onlara başka çare bırakmamışsınız. Koca bir yöreyi, önce kömüre saldıran emperyalistlere, evet, bu klişe lafı kullanmanın tam da yeridir, peşkeş çekmişsiniz, sonra bizzat madenlere elkoyup, “mükellefiyet” denen zorunlu çalışma dönemleriyle, yok efendim “şu şu kasaba ve köylerin 16 yaşından büyük bütün erkek ahalisi madene inecek” diye kanunlar çıkartmışsınız, olmadık zulümleri yapmışsınız; sonunda o yörede çalışılıp doğru dürüst para kazanılabilecek tek iş olarak madene inmek kalmış. İnsanların aileleri var, eşleri, çocukları, yaşlı anababaları var, birilerine bakmak zorundalar. Mecburen iniyorlar madene.


Ve bunu herkes biliyor! İşte içinde yaşadığımız dünya ve düzen budur.


Sağcısı, madencileri belirli aralıklarla toptan ölmesi gayet normal olan, “sarf malzemesi” gibi bir şey sayar. Dindarı, “kader evlâdım, kader” diyerek, madenci çocuklarının da tereddütsüz ocağa inmesi için çalışır. Solcusu, “insanlık varsa bu maden böyle çıkarılmayacak kardeşim!” resti çekmek yerine, madencilere methiyeler düzüp bütün mesele onların sendikal mücadelesiymiş gibi davranır. İlâveten, “ocaklar özelleştirildi, ondan kaza oluyor” yalanı söyler. Evet, devlet çok esirgiyordu maden işçilerini! Öncesini bilmiyoruz sanki.


Ölen madencilerin yakınlarını nasıl inandırabilirim ve inandırsam ne faydası olur, bilemiyorum, ama şunu bilsinler ki, dünyanın neresinde madenciler ölse yüreğinden birşeyler kopan, hırs ve öfke içindeki bir insan, acılarını paylaşıyor.


Ümit Kıvanç

Bu Şiir Kömür Kokar

öyle insanlar gördüm ki
ölüm peşlerine düşmeye korkardı
kılları uzamış hayvanların yanı sıra
ya kuyulara iniyorlar
ya kuyulardan çıkıyorlardı
kazmaları kürekleri lambalarıyla
ya insanlar gibi toprağın üstünde
ya köstebekler gibi toprağın altındaydılar
bir düdük sesinde bütün şehir ayaktaydı
dağlara tepelere doğru bir ayaklanmadır başlıyordu
ikinci düdüğe kadar bütün şehirde tıs yoktu
uyudum uyandım hep aynı seslerdi
anladım insanlar bir vardiyaya giriyorlar
bir vardiya çıkıyorlardı
anladım en kısa ömür insan oğlunundu
sonra kurtlar böcekler ve tarla farelerinindi

1946

İlhan Berk

Çaylar Kuyusu

Ana, kardeş çocuk bıraktılar geldiler,
Yeryüzünden yüz kırk metre aşağıya indiler
Bir uğultu duyuluyor, neyleyim neyli
Çıkamadılar tam kırk sekiz kişi idiler

….

Yüzbeş işçi indi yeraltına bir postada
Kırksekizi kaldı yeraltında bir postada
İncir Harmanı bölümünde Çaylar Kuyusu
Ağır olur kara gözlü kömürlerin uykusu
Çeker kucağına Ereğli’den, Devrek’ten
Nice uykusuz garipleri bir anda uyutur
Çaylar Kuyusu derler bir derin kuyudur.

Ceyhun Atuf Kansu


On Altı Ton

Bazı insanlar der ki insan çamurdan yapılmıştır
Zavallı adamcağız kas ve kandan yapılmıştır
Kas ve kan ve deri ve kemikler
Zayıf bir zihin ve kuvvetli bir sırt
On altı ton yüklersin, eline ne geçer
Daha da yaşlanıp daha da borca batarsın
Aziz Peter beni çağırma çünkü gidemem
Ruhum şirkete zimmetli
Güneşin ışıldamadığı bir sabah doğdum
Küreğimi alıp madene doğru yürüdüm
9 numara kömürden on altı ton yükledim
Ve patron da dedi ki "vay be"
On altı ton yüklersin, eline ne geçer
Daha da yaşlanıp daha da borca batarsın
Aziz Peter beni çağırma çünkü gidemem
Ruhum şirkete zimmetli
Bir sabah doğmuştum, hafif yağmur yağıyordu
Dövüşmek ve bela benim göbek adımdır
Bambu çalılığın da bir anne aslan tarafından yetiştirildim
Hiç bir cırtlak sesli kadın beni hizaya sokamaz
On altı ton yüklersin, eline ne geçer
Daha da yaşlanıp daha da borca batarsın
Aziz Peter beni çağırma çünkü gidemem
Ruhum şirkete zimmetli
Eğer beni karşıdan gelirken görürsen kenara çekil
Bir çok adam çekilmedi, bir çok adam öldü
Bir yumruğum demirden, öbürü çelikten
Eğer sağdaki halledemezse
Soldaki halleder
On altı ton yüklersin, eline ne geçer
Daha da yaşlanıp daha da borca batarsın
Aziz Peter beni çağırma çünkü gidemem
Ruhum şirkete zimmetli


Merle Travis

Yukarda

Uzak bir göğün altındaydı deniz,
Suskunluğun adak testisi,
Kocaman deniz suların altında.
Dipte maviliklerin oynaştığı,
Küçük bir balığın kanadı gibi yalnız,
Umutsuzluğun bir anlamı kalmadığı,
Kumlara gömülmüş ya da kayaya takılmış
Çapanın, gemisini bekleyen çapanın
Altında, toprak başlar ya, sonra da
Maden, az önce çökmüş madenin altında,
Lamba söndükten sonra yıkılmış tavanın
Ve duvarı tutan kalasın altında
Tek başınaydı işçi, karanlık
Yok etmiş gözlerini ama
Kendindeydi daha ufak bir güneş,
Dünyanın en ufak güneşi,
Çocukluk gibi, düşüncesiz kuşlar gibi,
Duydu demir aldığını geminin
Gürültülerle.

Ve yukarda,
Uzak bir göğün altındaydı deniz,
Bulutlar, martılar ve deniz.


Melih Cevdet Anday

üç aşağı beş yukarı

"Bu tür ocaklarda kazalar sürekli olan şeylerdir. Biz bir defa bu tür ocaklarda kömür ocaklarında madenlerde, buralarda hiç bu tür olaylar olmaz diye yorumlamayalım. Literatürde iş kazası diye bir şey var. Bu sadece madenlerde olur diye bir şey yok. Bunun yapısında bunlar var. Hiç kaza olmaz diye bir şey madenlerde yok. İşin boyutunun bu kadar fazla olması, bizi derinden yaralamıştır derinden üzmüştür. Yapılan kontrollerle de burası gerek işçi sağlığı, gerekse işçi güvenli açısından da iyi noktada olan kömür ocaklarına biri olarak değerlendirilmesi yapılmış. Nisan ve mayısta çalışmalarına devam etmişti.

Şu anda arkadaşlarımızın ve iş yerinin verdiği rakamlardan yola çıkarsak, tahmini 120 civarında içerde, işçinin olduğu söyleniyor. Bu üç aşağı beş yukarı olabilir.

Recep Tayyip Erdoğan
T.C. Başbakanı

Bercestelerim

Ağlamak   Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal S...