13 Temmuz 2014

Heybeme Doldurduğum Mısralar I


Nereye

Nereye sevdiğim benim, inandığım nereye,
Rüyaların yarasalar gibi uçuştuğu geceler içinden.
Dalgınlığımla hareketlerini seçemiyorum,
Varlığının altın kafiyesini arıyorken ben.

Hangi dünyaları dolaştıktı bilmiyorum,
O nasıl bir adaydı, nasıl bir deniz.
Gök, bir söğüt dalı gibi eğilmişti sulara doğru,
Ve eğilmiştik o dal gibi hayata doğru ikimiz.

Kim ellerini alnımda gezdirirken o ten, ses ile,
Bana kalbin musikisini verecek, haberi olmadan.
Geceyi avuçlarımda siyah bir gül gibi duyuyorum,
Ve sen misin bilmiyorum bu gülü bırakan.

Nereye, ey göz yaşlarımın sıcaklığı,
Ki başka birisi yok beni duyan.
Rüyalar nereye gidiyor, anlamıyorum;
Ve sen nereye gidiyorsun, hatıralardan.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

İyi şiir yazmakla şair olunmaz… Siktir Git

"İyi şiir yazmakla şair olunmaz… S.iktir Git!”

Bu sözleri hiç unutmadım. Bu şiir yazanlara ders olsun! 

Kadıköy’deyim… 

“Sevgimi unutmak için seyrederim bir tabloyu, bir mermeri,
Ki ne kadar dalsa ruhum yeniden döner geriye:
Okurum düşüne düşüne okuduğun şiirleri,
Senin düşüncen geçerken üzerlerinde bir sıcaklık kalmıştır diye”
 

dizelerini okuyorum. Karşımda bir başka şair arkadaşım aynı zamanda yayıncım oturuyor. 

İlk kitabım çıkacak… Ödül almışım… “Artık şairliğim tescil olacak?!” 

Bu sırada oturduğumuz yerin hemen önünden “biri” geçiyordu. Biri diyorum çünkü o geçen adamın Fazıl Hüsnü Dağlarca olduğunu o ana kadar bilmiyordum. 

Arkadaşım, “Bak” dedi “Şansa bak, Dağlarca geçiyor.”
 
İlk defa görüyordum, hem de bu kadar yakından. Hemen masadan kalkıp yanına koştum. Koluna girip, “hocam merhabalar, nasılsınız” diye sordum. 

Kalın gözlük camının arasından bana sertçe baktı. Elindeki bastonun yardımıyla beni biraz itti. 

Kimsin sen” diye sordu sert bir ifadeyle. 

Şairim” dedim. 

Olanlar oldu… 

Bastonunu kaldırdığı gibi kafama geçirdi. Neye uğradığımı şaşırdım. Ardından bastonla rastgele vurmaya başladı. “Hocam, özür dilerim, ben…” diyecek oldum. O durmadan vuruyor ve avazı çıktığı kadar bağırıyordu. 

“Ben 100 yaşına gelsem şairim demem kendime, s.ktir git. “ 

Demez olsaydım… Pişmandım, farkına varmıştım ama iş işten geçmişti. 

Dağlarca vurmaya devam ediyordu hem de nereme denk gelirse; “Şair olmak kolay değildir.
İyi şiir yazmakla şair olunmaz… S.iktir Git!” 

Çevreden insanlar girdi araya, kurtardılar beni bastonun darbelerinden. Sonra o bağıra çağıra yoluna devam etti. 

Arkasından öylece bakakaldım… 

Aradan uzun bir zaman geçti. Ölmeden iki üç ay önceydi, ziyaretine gittim. Kadıköy’deki evinde uzun uzun sohbet ettik. 

“Şairlik halim selimliktir” dedi. Öfkeliydi; “Bu halk var ya, kişilik sakatlığı yaşıyor, şiirden ne anlar, ben ne diyorum ki… Sen şairsen bir namazın en önemli rekatındasındır yazarken.” 

Bana kızdığı günü dün gibi hatırladı. Gülümsedi. 

“Sana açıkça bir şey ifade edeyim” dedi. 

“Artık dünya üzerinde şiirin pek önemi kalmadı. Bu çağın getirdiği bir durum. Biz şiirle yazışırdık. Yazdığımız şiirler merak edilirdi, elden ele dolaşır okunurdu. Şimdi böyle bir dünya yok…Samimi olmam gerekirse, sinemayla uğraş. Şiir yazma demiyorum ama pek ehemmiyet arz etmeyecektir. En geçerlisi bu.” 

Kadıköy Fazıl Hüsnü Dağlarca sokağında yürüdüm… Avazım çıktığı kadar bağırmak istedim usta şairin şu dizelerini: 

“Nereye, ey göz yaşlarımın sıcaklığı,
Ki başka birisi yok beni duyan .
Rüyalar nereye gidiyor, anlamıyorum;
Ve sen nereye gidiyorsun, hatıralardan.”

Ayhan Bozkurt

12 Temmuz 2014

Zannetsin iyi bir iş yaptı da mükafaat aldı

    Çamlıbel'li iki bacanak Ataköy'de bir yaz günü üç beş kişiyle birlikte kahvenin önünde oturmuş çay içerlerken iki gün önce yayladan gelirken yağan yağmurlar nedeniyle kayganlaşan yolda büyük bir tehlike geçiren arkadaşlarını dinliyorlar. Arabanın nasıl kaydığını, şoförün kapıyı açıp nasıl aşağıya atladığını, sonra arabanın yolun kenarındaki küçük bir kızılağaca nasıl takılıp kaldığını can kulağı ile dinlerken oradakilerden birinin beş ltı yaşlarındaki yaramaz çocuğu Çamlıbelli Ahmet'i rahatsız edip duruyor.
    Çocuk iki de bir Ahmet'in şapkasını yere atıyor, Ahmet şapkasını yerden alıp silkeliyor tozlarını temizleyip başına koyuyor. Çocuk bir kez daha aynı işi yapıyor. Ahmet'in kulağına parmaklarıyla vuruyor, yetmemiş gibi ensesine bir de şaplak indiriyor. Oturanların hepsi olanları görüyor, sesleri çıkmıyor. Üstelik çocuğun babası da çocuğunu azarlamağı bırakınız, uyarmıyor bile.
    Ahmet her ne kadar Ataköy eniştesi olsa da Çamlıbelli olduğu için kendini yabancı sayıp çocuğa bir şey demeğe çekinir.
    Çaylarını bitirip kalkarlarken cebinden çıkardığı bir yirmibeş kuruşluğu "aferin" deyip çocuğa verir.
    Bacanağı ile kayınpederinin evine doğru yürürlerken bacanak dayanamayıp sorar:
    - Ula Ahmet çecuk o kadar eziyet etti sağa, sen da çikarup para verdun oğa, habu naşı işdur?
    - Ne edeyim ben bir tokat atamadum oğa, zannetsun eyi bir iş yapti da mükafaat aldi. Yapar oni başkasina da vurur kırarler agizini burnini.


Kaynak: Temel Kimdir / Ömer Asan / Heyamola Yayınları / Sahife: 33-34

Yolun sonunda

İstediğim tek şey,
ne kadar yürüyeceğimi bilmesem de
"hayat" denen "yolun sonu"na geldiğimde
geride bırakacağım yaşantıma
mütebessim bir ifadeyle veda etmek.
Umarım ve dilerim ki hayattan alacaklarım;
dik bir duruş ve sonsuz bir gönül rahatlığı olur..

Güneş Bor

Akşama Doğru

Ey güzel harf güzel kağıt güzel kalem.

sana nehirlerden rüzgarlardan söz ediyorum
benim için nehirleri eğit, su yolları aç.
ben ki daha ağzı lekeli bir çocukken
yürürken gördüm bir gün nehirleri
nehirlerin rüzgarların sözü yaşar

ben ağzının yaprağıyım, bir yere yaz bunu.

ey güzel el yazısı güzel mürekkep güzel uç.

beni küçük su birikintileri büyüttü.
beni anlamak için su birikintilerine sor
su unutmaz: daireler çizerek dikkatle çalışır.
benim için yapraklar topla, yatağını lekele.

ben bu akşam doğruyum, karıştır saçlarımı.


İlhan Berk

Bir hikayemiz var mı?

bir hikayemiz var mı?
(bence var../ yoksa bu hasret neden tüter..? ..)

imgelerin izdüşümünde dansa kaldır beni
uyuklayan bedenimi uyandır
yüreğimi uçuklatan satırlarına sarıldım
hadi beni yeniden kandır

hala çocuğum sevdalarda
yalpalayarak yürürsem yüreğinde,
ayağım takılıp da düştüğümde adını sayıklarsam,
mimiklerim çıldırırsa seni görünce,
beni bağışla
her şeyin sebebi hasretindendir

hangi geceydi,
her gece miydi susuzluğum sarılmalara..?
gökten üç elme düştüğünde,
biri de bana değmiş miydi..?
kaç yaşında fark ettim
unuttum
hatırladım kadın olduğumu..?
hangi şarkı kesti göbek bağımı,
bağladı beni hayata..?
beni bu soruların cevaplarından tutar mısın..?

gecenin bilmem kaçı
aklımın kaçışı
sorgu sual dinlemiyor saatler
önce hangimizin yüreğinde yıldız kaydı..?

tuttuğum dileklerde unuttum kayıplarımı
kime baksam üzgün
ağlamaklı
yaralı
haydi gel
şu uzaklığın kopçasını tek bir hareketle çıkart üzerimden
şehveti bir bıçak gibi sapladım bedenime
göğüslerim değil,
yüreğim dirileşiyor
sana öyle bakma demiştim,
beynim tahrik oluyor

zaten kandıramadım geceyi
gündüzün koynuna girmek için hızla geçiyor
gecelelerde benim gibi sevgilim
sabırsız
isyankar
laf dinlemez
işin ucunda sevda olunca,
saatleri bile saymıyor..
.........
......
....

ama sen../..bir hüzzam makamında uyut beni
adını sayıklayan dudaklarımı ıslat
gözlerimi güldüren renkli düşlerine sarıldım
haydi../..bana hikayemizi anlat.


Pelin Onay

Bercestelerim

Ağlamak   Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal S...