09 Ekim 2014

Gözün Süzdüğü Şiir, Şiirde Görsellik ve Görsel Şiir

Şiirde görselliği araştırmak; şiiri kuran görsel imajları, şiirin resim, fotoğraf, film gibi görsel yapıtlarla ilişkisini ve görsel şiiri kapsayan geniş bir uğraş. Edebiyatın her türünde olduğu gibi şiirde de imajlarla karşılaşıyoruz. Görsel, işitsel, koku, dokunma, psikolojik... imajlar okurun şiiri anlamasında etkendir. Bunların okura en kolay ulaşanı ve belki en güçlü olanı görsel imajlardır. Aynı ya da benzer görsel imajları göz önüne getiren dizeler olduğu gibi okurun kişisel deneyimlerine göre değişik biçimlerde canlandırılacak imajlarla kurulmuş dizeler olabilir. “Özgürlük heykelinin dibinde vurulan halk” gibi bir dize her okurda aşağı yukarı aynı görüntüyü canlandırır çünkü özgürlük heykelini bir kez görmüş olan onu zihninde kugulamayacak olduğu gibi aklına getirecektir. “ne peki / yere dökülen bir un sessizliği mi / göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi” (Edip Cansever, “Ben Ruhi Bey Nasılım”) dizelerinde okurun gözünde canlanan imajlar farklılaşmaya başlar, çünkü her okur daha önce deneyimlediği “unun yere dökülüşü” ve “balonun göğe yükselişi” görüntülerinin katkısıyla algılar dizeleri. Görmek ve hatırlamak kilit sözcüklerdir. Kuantum teorisi hakkında izleyiciyi bilgilendirmek iddiasıyla yapılan What the Bleep Do We Know adlı belgeselde beynin görmekle hatırlamak arasındaki ayrımı bilmediği söyleniyor. Bir imajı gördüğünde beynin hangi bölgeleri aydınlanıyorsa, o imaj göz önünde olmaksızın sadece hatırlandığında da aynı bölgelerin aydınlandığı belirtiliyor. İşin bilimsel geçerliliği bir yana okurun şiirle ya da herhangi bir edebiyat ürünüyle buluşması böyle bir noktada gerçekleşmiyor mu? Şairin görerek ya da hayal ederek şiirine kattığı bir görsel imajla okurun okurken canlandırdığı aynı değil elbette. Aynı olmadığı ölçüde okur yapıtı kendi deneyimleri ölçüsünde yeniden yaratarak algılıyor. İmajların, özellikle de görsel imajların şiire katkısı anlatılan duygulara nesnel karşılık oluşturmaları, şiiri gerçekçi ve ikna edici kılmalarıdır. Sevmek, ihanet, korku, tuhaflık, gizem gibi soyut anlamların şiire yine bu sözcüklerle girmesi okura fazla bir şey vermediği gibi şiirin etkisini de yok ederek onu bir klişeye döndürebilir. Oysa sevgi anlamını yaratan görsel imajlarla örülmüş bir şiirin yenilik bağlamında şansının daha yüksek olduğu rahatlıkla söylenebilir. “Gizemli bir gece” gibi bir dize gizem konusunda imaj sunmadığından son derece soyutken, “paltolarının yakası kalkık kara gözlüklü adamların toplaştığı gece” gibi bir dize “gizemli” sözcüğünü kullanmadığı halde gizemliliği anlatan imajlar vermekte, okur için “gizemli” sözcüğünün anlam evrenine dahil somut örnekler sunmaktadır. “Yakası kalkık palto” ve “kara gözlük” okurun zihninde “gizem” sözcüğüyle bağlantılı olarak kodlanmış imajlardır. Soyut anlamları somut imajlarla yazmak için insanların belli bir uzlaşım içinde oldukları imajları seçmek, şiire somut bir değer ve yeni buluşlara açık taze bir söylem kazandırır. Türk şiirinde özellikle Garip şiirinde ve İkinci Yeni olarak anılan şairlerin şiirlerinde imajların yoğunluğuna dikkat çekmek gerekir. Bu, diğer şairlerde imajlar yoktur anlamına gelmez. İmajsız şiir sözkonusu olamaz, ancak Garip ve İkinci Yeni, imajları şiirin bütününü kuran, söz sanatlarının yerine geçebilen unsurlar olarak bilinçli bir biçimde kullanmaya başlarlar. Orhan Veli’nin “İstanbul’u Dinliyorum” şiiri baştan sona işitsel, duygusal, koku, dokunma imajlarıyla örülüdür. Şairin gözleri kapalıdır ama yaprakların usulca sallanışını, yükseklerden sürü sürü kuşların geçişini işitsel imajlarla verir ve onların okurun zihninde görsel imajlar olarak canlanmasını da sağlar. İlhan Berk, şiirlerinin tamamına imajlar bağlamında bakılması gerektiğini düşündüğüm şairlerin başında gelir. Belki ressamlığının da etkisiyle şiirlerinde sürekli resimler çizer şair. Benzetmeleri bile çoğunlukla görsel imajların dile dökülmesiyle oluşur. “Eylül bir çocuğun elinden tutmak gibi Fener’de / (ki bir ortodoks kilisesine devam ediyordur / lacivert elbiseler giyer ve sarı düğmeleri sallanır rüzgarda” (“Haliç”). “Eylül” ile “bir çocuğun elinden tutmanın” anlam kümeleri yapıldığında ortak hiçbir elemanları olmadığı görülür. Yani “gibi” edatıyla yapılan benzetme bir benzetme işlevi taşımaz, belki Fener’de görülmüş bir resimle (çocuğunun elinden tutmuş giden biri) Fener semtinin eşleştirilmesidir. İlhan Berk’in şiirlerinden bu tür sayısız örnek bulunabilir. Türk şiirinin ustalarını imajlar bağlamında okumanın onları anlamlandırmak konusunda yepyeni boyutlar kazandıracağı ortadadır.


İlhan Berk örneğiyle şiir ve görsellik konusunun başka bir yönüne geçilebilir. Berk, resimle olan ilgisini şiirlerinde işleyen bir şairdir. “taşbaskıları”nda Şeker Ahmet Paşa, Eşref Üren, Selmin Başak, Turan Erol gibi ressam ve sanatçıların yapıtlarından yola çıkarak yazdığı şiirleri paylaşır okuruyla. “Etlik Sırtlarından Ankara” adlı şiir “Peyzaj / Eşref Üren” alt başlığıyla yer alır ve şöyledir:

Bir sırt, bir eğriyle kesilen, bir karşıtlık simgesi gibi, bir doruk ta

Kırlar, keçiyolları, evler.
Gök?
Bir öğle sonu göğü. Bir izdüşüm. Şöyle ki yeryüzünün yukarı

yakasına düşüyordur.
Aşağılarda bir hünnap ağacı. Dikenli. Göğü vurguluyor. Nereye?

der gibi.
Karıncalar, yusufçuklar ve hotozlu bir kuş.

Hepsi hepsi bir peyzaj için:
ETLİK SIRTLARINDAN ANKARA, adlı.

Şiir peyzajın bir kez de sözcüklerle yapılması gibidir ve peyzajın bir okumasını da içerir. Hünnap ağacının göğü vurgulaması, peyzajdaki hareketin yönünü saptamasıdır bu okuma. Şiiri örneklememizdeki amaç resim, fotoğraf, film gibi görsel malzemeler kullanılarak yazılmış şiirlerin görsellik bağlamında ne ifade ettiğine, bu tür şiirler için yapılacak okumaların nasıl olması gerektiğine bakmaktır. Rönesans resmini, modern Batı resmini, Osmanlı minyatürlerini ve modern Türk resmini şiire kaynak olarak gören pekçok şair vardır. Bu fotoğraf ve sinema için de geçerlidir. Görsel bir yapıtın yarattığı etkiyi yazmak son derce doğal ve yazılan şiirden görsel bir yoğunluk beklemek de öyle. Melih Cevdet Anday’ın “Güneşte” adlı şiiri seçilebilecek örneklerden yalnızca bir tanesi. “Güneşte”de şair, Brughel’in birkaç resminden yola çıkar. Ama baskın olanı Children’s Games’dir.


Duvarda bir resim, resimde kalabalık Köy alanı, çocuklar, çember ve zaman. Breughel nasıl da toplamış bunca Ortaklığı ve uyumu biraraya,

Çünkü saatler dardır, sığdırılmaz.
Güneşte her şey çözülür gider bir yana. (“Güneşte”)

Resimle şiir arasındaki bu ilişki Batı literatüründe uzun boylu tartışılan bir konu. Bulduğum sayısız makaleden biri “Picture into Poem: The Genesis of Cummings’ ‘I Am a Little Church’”. Bu, Cummings’in “I Am a Little Church” adlı şiiri ile, bu şiirin yazılmasına kaynaklık eden L’Eglise Saint-Germain-de-Charonne isimli bir fotoğrafın okuması olması dolayısıyla ilginç bir makale. Yazar Rushworth Kidder, sanatlararası karşılaştırmanın metodolojisi üzerine yazıyor ve bir şiirle bir fotoğraf arasındaki ilişkiyi çözümlemeye çalışıyor. Sonuç iki ürün arasında sözdizimsel paralellikler olduğu, kilise fotoğrafı ile şairin otoportresinin benzerliği, zıtlıklar, benzerlikler, “ve”, “ya da” bağlaçlarının işlevleri yoluyla şairin kendi otoportresini bu kilise fotoğrafında gördüğü. Bu tür okumalar şiirin edasının, yapısal özelliklerinin nereden kaynaklandığını saptamak için özellikle önemli. Cummings, şehrin pisliğinden gürültüsünden uzak bu küçük kiliseyi anlatırken kendi kaçışını da anlatıyor.

Şiir ve görsellik bağlamında değinilmeden geçilemeyecek bir başka kavram görsel şiir2. Somut şiir ya da deneysel şiir olarak da karşımıza çıkan kavramın geçmişi Türk şiiri için çok eskilere dayanmıyor. R.P. Draper’in “Concrete Poetry” adlı makalesi görsel şiirin tanımı ve estetiği bağlamında ilgiye değer. Dörtlük biçiminden ve klasik şiirin sentaks düzeninden yoksun olan somut şiir uzamsal bir düzenlenişi amaçlıyor. Bu düzenlenişte sadece grafik değil sözcüklerin birbirleriyle kurduğu anlam ilişkileri de önemli. Bu ilişki gerektiği ölçüde güçlü değilse ortaya çıkan şiir değil sadece bir grafik oluyor. Sözcüklerin düzenlenişinde sözcük oyunları, işitsel ve görsel etki öne çıkıyor. Sürekli tekrarlayan ve yer değiştiren sözcükler, işitsel bağlantılar bir biçim öneriyor. Somut şiiri bir çeşit oyun olarak alıyor Draper. Bu, sayfa üzerinde bir desen yaratmak, bir düzenleniş ortaya koymak, sözcük tekrarları, ses yankılarıyla rastlantısal bir anlam oluşturmaktır. Draper’ın cümleleri somut şiirle açık yapıtın çok yakın olduğunu da düşündürüyor. Çünkü somut şiir okur için farklı yorum olanakları, kendince anlamlandırmaya bir davet taşıyor. Başarılı bir somut şiirde vurgunun görsel olduğunu söyleyen yazar, bu tür çalışmaların (resim ve heykelden üç boyutlu öğrenme) bir sözcük ile onun edebî bileşenlerine farkındalığımızı yoğunlaştıracağını, bizim için harflerin bilinmeyen, tahmin edilmeyen çocukluk tecrübelerini geri alacağını vurguluyor. Yazara göre “Çocuksu tecrübeler ilkeldir ve mağara resmine dayanan somut şiire iter”.

Somut şiirin okurla teması görseldir, okur önce bir desen görür ve bu deseni oluşturan düzenlenişi anlamlandırmaya çalışır. Düzenlenişi kuran ögeleri seçer ve dizeler, sayfalar dolusu yazılabilecek bir konunun anlam üreten bir grafik olarak yoğunluğuyla ilgilenir. Oluşturması da algılanması da bir oyun mantığı taşıyan görsel/somut şiirin eğlenceli ve politik olmak konusunda özel bir yeteneği olduğu da söylenebilir.


Nilay Özer


Şiire Eşlik Eden Fotoğraf

Bu dizeleri burada ilk kez okuyan bir okur, şiirde sözü geçen fotoğrafları görmediği halde, onları zihninde kurmayı kolaylıkla başarır sanıyorum. Bu açıdan değerlendirdiğimizde, fotoğraflar şiire bir fazlalık yaratacaklardır. Kesin bir ölçüm yapabilir miyiz? Fotoğrafları hiç görmemiş olanların düşünceleri, onları görmüş olanlarınkinden ayrılabilir. Şüphesiz buluşanlar, düşünceleri çakışanlar çıkacaktır aralarından, gelgelelim ayrı düşünenler olacağını kestirmek de güç olmasa gerek.

Birinci varsayım: Fotoğrafların şiire eşlik etmesi, şiirden eksiltiyor, eksiltebilir. Şiir, kendi imge düzeni içinde, fotoğraflara gereksinme duyulmayacak biçimde düşünülmüş, yazılmış olmalıydı.

İkinci varsayım: Fotoğrafların şiire eşlik etmesi, şiirin etki gücünü arttırabilir. Şair, dilediği ölçüde fotoğrafların içeriğini şiire aktarmak için çalışsın, fotoğrafların gücüyle başedemeyecektir. Düz gerçeğin, şiirin dolaylama yanı ağırbasan gerçekliğine katkısını iğdiş etmemek gerekir.

Bana öyle geliyor ki, kılı kırk yaran şiir okuru, bu varsayımlardan birini seçmeyecektir. Bu yargıların birbirlerini altetmesini sağlamak, şiirin toplam gerçekliğini indirmemek anlamına gelecektir. Şiirin iki "versiyon"U olduğunu kabullenmek bana daha yapıcı bir yorum olarak görünüyor. Çünkü, gerçekten de, iki versiyonu var bu şiirin. Ülkü Tamer, gerçek iki fotoğraftan yola çıkan, ama onların eşlik etmesini aklından hiç geçirmediği bir şiir yazmış, yayımlamış olsaydı, o fotoğrafları şiire katmayı düşünmez, düşünemezdik.


Enis Batur / Smokinli Berduş
Granada Yayınları / İstanbul 2013 sayfa: 334-335

Bir Mektup

bir mektup
“…
İki fotoğraf gönderiyorum sana.
Birini bir dergiden kestim,
1919’da Amerika’da çekilmiş, Nebraska’da
Bir zenciyi linç edenlerin, yakanların yüzlerini göreceksin,
Ama seni bilirim dostum,
O yüzlerin arkasında gizlenen filigranlı hışırtıyı hemen duyarsın
ve geceye nefretin beyaz karıncalarını dağıtan
kutsal alevi hemen hatırlarsın.
Bizim kelimemiz sevgidir,
ama sözlükte nefret daha önce gelir;
elinde çiçeklerle fotoğrafçıya poz verenlerden
bu eşsiz fırsatı kaçırmamak için başını uzatanlardan,
plajda resim çektirir gibi kasılanlardan nefret et,
bunlar zavallı kuklalardır diye düşünme,
zavallılar bir zenciyi yakabilir belki,
ama tarihin sayfalarına et kokularıyla burun buruna geçmez.
Bu alçakların köpekliği yüreklendiriyor ustalarını,
nefretimiz onların arasından süzülüp sevgiye dönüşecek.


İkinci fotoğraftaki katillerle biraz daha acıyarak bakabilirsin.
Vietnam. 1965. Bir Amerikan müzikalini seyreden askerler.
Akıtılmış kanları su diye kullanan pirinçlerin üstünde çektirmişler bu fotoğrafı
Kim bilir, belki başka bir müzikali seyrediyorlardır bugün Kamboçya’da
yarın bir başka ülkeye taşıyacaklardır;
milyarlarını çoğaltmak uğruna Bob Hope
ulusal kıyafetler giyerek güldürmek için onları
arkalarından o ülkeye taşınacaktır.
Kulakları çığlıkları duymayacaktır artık,
kolları bağlı beş yaşındaki çocukların şakaklarına namlu dayarken
“Amerikan hayat tarzı”nı yansıtan espriler patlatacaklardır.
Asya ormanlarının yeşil yapraklarından dolar süzülmesine yardımcı
olacaklardır.


Sevgili dostum,
benim mektubum değil, bu fotoğraflar birer hançer olsun sana,
dünyanın acısından renk kapan birer hançer.
Tükür bu fotoğraflara, duvarlarını kazımaya başla,
taşa sürünen bıçağın sesi bir dinamit gürültüsüne dönecek,
göreceksin,
içindeki inilti bir haykırış olarak yükselecek dudaklarından.”


Ülkü Tamer

Şiir-fotograf ilişkisi(zliği)

Geçenlerde Bodrum'da İlhan Berk'le yapılan bir söyleşide, mimarlığın şiir ile olan ilişkisi sorgulanıyordu. Söyleşiyi dinlerken ben de fotografın şiir ile olan (ya da olmayan) ilişkisi üzerine bir şeyler yazılabilir mi diye düşünüyordum. Yazıya başladığıma göre olduğuna karar vermiş olduğumu varsayıyorum. Kurmaya çalıştığım ilişkiyi (ya da ilişkisizliği) ekte göreceğiniz dört adet fotograf ile anlatmaya çalışacağım, inşallah uygun örnekler seçmişimdir.

Niye fotograf çekiyoruz, fotograf nedir gibi cevabı çok önem taşıyan sorular var ve bu soruların varlığı fotograf üzerine genelleme yapmayı anlamsız kılıyor tabii. Ama gene de, affınıza sığınarak, arada genel ifadelerde bulunacağım.

Şiirden başlayalım. Sırf kafiye olsun diye yazılmış şiirler vardır ya hani; burada anlatılmak istenen ön planda değildir, kafiye ile arzulanan fonetik uyum, biraz da zorlamayla, içeriğin önüne geçer. Kelimelerin birbirleri ile tutması kelimelerin ne ifade etmek istediklerinden daha çok önem taşır, diğer bir deyişle. Pek çok kişi de bu anlamda şiirler yazmış olduğu için, kafiye üretiminde ne kadar yaratıcı olursanız olun bir şakadan öteye gitmeyecektir artık yazdığınız. Bu tür bir yaklaşımı fotografa taşırsak, sümüklü çocuk resmi ya da benzerlerini çekmek (şayet yaşamı konu edinen bir arşiv için değilse) benzer bir nitelik taşıyor benim için. Yani, daha önce pek çok kişinin söylediği sözlere benzer bir söz söylemiş olmaktan ve kabak tadı veren klişe ifadelerde bulunmaktan hiç bir farkı yok bu tür fotograf çekmenin.

Şiirin, yavan bir eser söz konusu olsa da, önemli bir farkı her daim bir çok dizeden oluşması. Fotograf ise, aktarım açısından, bazen rahatlıkla tek dizelik bir ifade içerebiliyor. Yanda görülen, Yemen'de çektiğim fotograf buna bir örnek oluşturuyor. Fotografın güzel olup olmaması konusu bir yana, burada bir an yakalanmıtır ve insana "Ne tatlı değil mi?" den öte bir his vermez aslında fotograf. Çocuğu orada yakalamak her zaman mümkün değildir ve, aceleden, fotografçı kompozisyon konusunda genelde izlemeye çalıştığı yolları burada uygulamaya vakit bulamadan tam istediği gibi bir fotograf çekemeyebilir. Bu fotograf izleyiciye özdeşleştirme yapma fırsatı pek tanımaz, çocuk vardır, zaten "çocuklar tatlıdır," pencere vardır, duvar vardır ve o kadar... Yakalanmış bir andan öte bir anlam ifade etmez. Biraz istiklal marşının şiir yapısı gibi; anlam ve amaç öngörülebilir, sürprize yer yoktur ve hep "öyle söylenir."

Kelimeleri bölerek yapılan, bölünme sonrası başka kelimelerin ve anlamların yakalandığı, biraz da kazai nitelik taşıyan diğer bir şiir türünde ise kafiye şiirinden çok daha özgün eserler yakalamak ve insanlara başka tatlar vermek çok daha kolaydır. Özel bir adı varsa da ben bilmiyorum ama, tanımlamakta yardımcı olması açısından "Oruç Aruoba" şiiri demeyi tercih edeceğim. Burada farklı bir tat almak olası hale gelir, ama, kelime oyunu ön planda olduğu için özdeşleştirmede gene sonuna kadar serbest değildir okuyucu. Yanda yer alan iki fotograf da yaklaşık olarak benzer tatta çalışmalar. Çamaşırların olduğu resmi Beyoğlu-Tünel civarında, gemi-halat kompozisyonunu ise Kuruçeşme'de çektim. Her iki fotografta da konunun kendi başına ilginç olmayacağı kaygısından yola çıkılarak üstüste çekim yöntemi ile denemeler yapıldı. Yani, bir konuya karar verip o konu hakkında malzeme üretmekten çok, dolaşırken karşıma çıkan bir konudan "Ne yapsam etsem de şundan bir fotograf çıkarsam" gibi bir motivasyon söz konusu burada. Bunun sonucu olarak da, bu fotograflar herhangi bir seriye bağlı olmayan, tekil nitelikte resimler olmak durumunda kalıyorlar. Tabii bu resimleri "altalta-üstüste" ya da "parşömen" falan gibi zorlama temalar halinde bir araya getirmek mümkün ama bunun ne gibi sonuçlar vereceği malumunuz. Bu tür fotograflar olmalı, çekilmeli, çekilecek; sümüklü çocuk fotograflarından daha ilginç oldukları için çoğu zaman.

Şiirde en üst nokta belki de, şairin aktarmaya/paylaşmaya çalıştığı kendine ait dünyanın, farklı şekillerde yakınlaşma sağlayan değişik okuyucular tarafından değişik olarak yorumlanması. Bu aşamada şiir tekil bir varlık olmaktan çıkıp binbir anlama kavuşabilen devingen bir varlık haline geliyor. Fotografta bu özelliği yakalamış örnekler vermek kolay değil, size örnek olarak verdiğim fotograf ise ille de bunu tümüyle yakalamış bir fotograf değil. Tucson, Arizona'da çektiğim bu fotografta beni diğerlerine göre daha çok heyecanlandıran bağlamsız olması. Gök, telefon telleri, çekme elektrik teli, karavan ve bulutlar her zaman bir araya gelen ve bize belli bir "şey" hatırlatan ögeler değil. Bu yüzden, bu fotografa ilk baktığınızda ilk olarak akla gelen bariz bir şey yok; her bakışta farklı bir şey anımsatabilir bu resim. Bu resim bazıları için belki hiç bir şey, bazıları için de belki bir çok şey ifade edebilirse amacıma ulaşmış olurum; yani, önyargısız bir paylaşım...


Ağustos 2000
Murat Germen

Birgün

Vaktinize hazır olun,
Ecel varır gelir Birgün
Emanettir kuşa canın
Sahib vardır alır birgün

Nice bin kerre kaçarsın
yedi deryalar geçersin
pervaz vuruban kaçarsın
Ecel seni bulur birgün

iş bu meclie gelmeyen
anıp nasihat almayan
eliften bayı bilmeyen
okur kişi olur birgün

tutmaz olur tutan eller
çürür şu söyleyen diller
sevip kazandıgın mallar
varislere kalır birgün

Yunus sözün bunu söyler
aşkın Deryasını boylar
Şu yüce köşkler saraylar
Viran olur kalır Birgün


Yunus Emre

07 Ekim 2014

Şairin Açmazı

aynur
diyelim ki onbeşinde bir oğlan
aşık oldu sana
bir ilkyaz ırmağı gibi
deli dolu
         gözü kara
deniz sandı seni
ne yanıt verirsin
der misin "git oğlan işine
on mayısta otuzuma girdim
onbeşimde doğursaydım
anan olurdum"
dersin belki de
"olgun kadın" diliyle
ne de olsa "makul yaş"

peki ya onyedisinde bir kız
bana aşıksa
ben ne derim
ben bir şairim
nasıl derim "git işine
karım var kahve fincanı
bir de oğlum gül fidanı
yaşım 'yolun yarısı'nda
hadi bas git
çağım geçti
asıldığın bir mapus eskisi
              kocamış bir it..."
kırar boynunu
gider belki de
ama
incinmez mi
jilet vurulmuş gibi
             yanaklarına
üşümez mi
yeni açmış goncaları
ve memeden kesilmiş
bir çocuk gibi
bütün dünyaya
         küsmez mi
en kötüsü de kalbi
elimde
sıkılmış nar suyu dolu
bir sırça bardak gibi
düşüp parçalanmaz mı
ve bana
çıplak bir düşle
mantıklı bir yürüyüşle
cam kkırıklarına
basıp geçmek kalmaz mı

hem
karacaoğlan'a
         nazım'a
bilcümle şair erenlere
kim hesap verir
         benim yerime
haydi de bana
     nedir çözüm
              siyah üzüm
                       iki güzüm
                                aynur...



Ali Biçer

Mahkum ve Kadın

öpmedim hiç bir kadını
onbeş yıl
kendi halimce onlardan habersiz
aşık olduğum
kimi kadınların adlarını bile unuttum
bir kaçının adıysa
çıplak ve serin bir rüzgar gibi hala
durmadan eser düşlerimde
onlarla ilgili
masallar uydurdum
         umutlar büyüttüm
alıp koynuma uyudum hüzünlü seslerini

kadınlar nasıl kokar
         çiçeklerden farkları
avuçlarının arasına aldığımda
gögüsleri
bir güvercinin kalbi gibi mi çırpınır

bir kadının erkeklerle ilgili duygularını
bilmek isterdim
gerçekte
TV
magazin programları
         boyalı gazete eklerinde
anlatıldığı gibi mi

düşünüyorum da
anlamaktan
öyle uzağım ki
ama biliyorum
bir erkek kırk gün hatta elli gün
"gık" demeden aç kalabilir
onbeş, yirmi yıl mapus yatabilir
davasından dönmeden
ama tek bir gün bile
bir kadını düşte de olsa
dizinde yatırmadan
bağı-bostanı sulamaktan dönen
yaşlı bir köylü gibi
gece
kafasını yastığına korken
mutluluk gemisini demirleye bilir mi

öyle gecelerde uykularım
avcıların köpek sürüleriyle
karaçalılara sürdüğü
bir ceylan yavrusu gibi
çaresiz ve yaralı kalır.



Ali Biçer