02 Ağustos 2017

İsviçre Kuşları

arapça gazeteleri alıp elime
oturup okumaya koyuldum
cenevre gölünün kıyısında
birden...
yüzlerce kuş kaçıştı, panik içinde
korkmuş gibiydiler yavrularının kültürü için
gazetemin başlıklarından..
ülkemin haberlerinden...


Nizar Kabbani
Çeviren: Musa Ağgün

Mısır'da

mısır’da saatler birbirine benzemiyor…
bütün anıların  dakikalarını nil kuşları yeniliyor.
ordaydım. insanoğlu icat ediyordu
güneş tanrısını. hiç kimse kendine bir ad vermiyordu
 ‘ ben nil’in oğluyum – bu ad
bana yeter’. ve ilk andan itibaren
kendine  ‘ nil’in oğlu’ diyorsun
  uzak durmak için ağırlıktan.

burada yaşayanlar ve ölüler birlikte koparıyorlardı
pamuğun bulutlarını yukarı mısırdan,
deltada buğday ekiyorlar. yaşayan
ve ölü arasında nöbetleşe iki koruyucu vardı
palmiyeler için. her şey duygusal
sende, ruhunun etrafında yürürsen
zamanın dehlizlerinde, sanki annen mısır
seni bir lotus çiçeği olarak doğurdu, doğumdan önce.

şimdi kendini tanıdın mı? mısır oturuyordu
kendi kendine gizlice: ‘ hiç bir şey bana benzemiyor’. diyordu
dikiyordu delinmiş ölümsüzlük paltosunu
rüzgar yönlerinden biriyle. ordaydım. insanoğlu
ölüm/ hayat bilgeliğini yazıyordu.
her şey lirik ve mehtaplı… yalnız şiir
yarınına yönelmiş ölümsüzlüğü düşünüyor,
ve nil’in önünde yalnızca sevincini dile getiriyor.


Mahmud Derviş
Çeviri: Musa Ağgün

Şadi

bir zamanlar, küçükken ben
bir çocuk vardı,
koruluktan çıka gelirdi
oynardım onunla ben
şadi idi adı.

ben ve şadi birlikte şarkı söylerdik,
karın üzerinde oynardık rüzgarda koşardık,
kısa öyküler yazardık
taşların üzerine,
aramızdaki sevgi içimizi ısıtırdı.

günlerden bir gün dünya tutuştu
insanlar birbirine karşı kavgaya girişti
kavga tepelere dek yaklaştı
tanıyamaz olduk hayatı.

kavga bizim vadiye de vardı sonunda
şadi görmek için koştu
korktum ve haykırmaya başladım
“nereye gidiyorsun, şadi? “
seslendim fakat duymadı beni.
uzaklaştı uzaklaştı vadinin içinde,

o günden sonra
görmedim onu bir daha
kayboldu şadi
karlar geldi gitti
geldi gitti karlar yirmi kez
büyüdüm ben
fakat şadi küçücük hala,
oynuyor karların üzerinde,
karların üzerinde…

Fairuz



Not: Bu şarkı Lübnan iç savaşında 6 yaşındayken öldürülen
şadi adındaki çocuk için söylenmiştir.


Zaaf

Senin hiç yoktu
Benimse vardı bir tane,
Seviyordum.

 Bertolt Brecht

01 Ağustos 2017

Tatar Çölü

O zamana değin, çocukken insana sonsuz gibi görünen bir yolda yılların yavaş yavaş ve hafifçe geçtiği, böylece hiç kimsenin akıp gittiklerinin ayırdına varmadığı bir yolda, hep ilk gençliğinin kaygısızlığıyla ilerlemişti. İnsan bu yolda, sakin sakin, çevresine merakla bakarak ilerlerdi, aceleye gerçekten hiç gerek yoktu, ne arkanızda sizi sıkıştıran, ne de tabii, bekleyen hiç kimse bulunmazdı, arkadaşlarınız da kaygısız oynamak için sık sık durarak ilerlerdi. Evlerinin kapısından büyükler size dostça selam verir ve suç ortaklığı dolu gülüşlerle ufku gösterirlerdi; böylece yürek yiğitçe ve tatlı arzularla çarpmaya başlar ve insan kendisini az ötede bekleyen harikulade şeylerin umudunu tadar; gerçi o şeyler henüz uzaktadır ama bir gün onlara ulaşılacağı kesin, tartışmasız bir biçimde kesindir.

Daha çok yol var mıdır? Yoo, şu ilerdeki nehri geçmek, şu yeşil tepeleri aşmak yeterlidir. Belki de varmışızdır bile. Şu ağaçlar, şu kırlar, şu beyaz ev belki de bizim aradığımız şeylerdir. Bir an bunun doğru olduğuna inanıp, orada durmak isteriz. Sonra, kulağımıza ilerde daha iyisinin olduğu çalınır ve tasasız bir biçimde yeniden yola koyuluruz. İnsan böylelikle umut dolu, kendi yolunda gider durur; günler uzun ve sakindir, güneş yukarıda gökyüzünde parlamakta ve akşam bastığında üzülerek yok olmaya yüz tutmaktadır.

Ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasında bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. İşte o zaman bir şeylerin değişmiş olduğunun ayırtına varırız; güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydığını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerinin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince yolun zorunlu son bulacağını anlarız.

Dino Buzzatti
Tatar Çölü
Çeviren: Hülya Tufan


Yaşlı Bir Adam

Gürültülü kahvenin içerlek odasında
yaşlı bir adam, masada iki büklüm;
önünde bir gazete, yapayalnız.

Sefil yaşlılığın ezikliği içinde
düşünüyor, ne kadar az çıkardı hayatın tadını
güçlü olduğu yıllar, yakışıklı,

Biliyor, nasıl yaşlandı; farkında, görüyor her şeyi,
ama gençlik yılları daha dün gibi
geliyor ona. Hayat ne kadar kısa, ne kadar!

Düşünüyor; Bilgelik denen şey nasıl da aldattı onu;
nasıl hep güvendi- ne çılgınlık!-
“ Yarın, bol bol zamanın var” diyen o yalancıya.

Dizginlediği coşkular geliyor aklına; gözden çıkardığı
onca sevinç. Yitip gitmiş her fırsat
Şimdi alay ediyor kafasız sağgörüsüyle.

Bunca düşünce, bunca anımsayış
başını döndürüyor yaşlı adamın. Ve gidiyor gözleri
kahvenin masasında iki büklüm.

Konstantin Kavafis
Çeviren: Erdal Alova- Barış Pirhasan

Bu yıl ölümün kıyılarına yaptığım üçüncü yolculuk.

Bu yıl ölümün kıyılarına yaptığım üçüncü yolculuk. 

Ve bir geri dönüş daha.

Ve yine tuhaf bir güven duygusu: “Bu hikâye daha bitmedi…” 

Cankurtaranın sirenleri gecenin karanlığını yırtarken bile gücünü yitirmeyen bir duygu: “Bu hikâye daha bitmedi…”

Başlangıçta, iç dünyamda hafiften nabız gibi atarken, henüz soyut adımlarla ilerleyen bir kıpırdanış. İleriye yönelik, sanki yeterince şekillenmemiş bir köprüde el yordamıyla ilerlemeye çabalayan bir duygu: “Daha söyleyeceklerim, söylemem gerekenler var…” 

Adı Federico Garcia Lorca olan bir köprü…
Evet, köprünün adı Federico Garcia Lorca.
Tam adıyla: “ne garip federico adında olmak…”

Lorca’nın kimliği için kitabın arka kapak yazısının son cümlesine bakmak yeterli : “…Ölümün gölgesi, Lorca’nın şiirlerinden de, oyunlarından da hiç eksik olmadı. Şiddet, acı ve ölüm sanki onun yazgısında vardı. İç Savaş’ın başlarında bir gece Granada’da General Franco’ya bağlı faşistler tarafından yargılanmadan kurşuna dizildiğinde otuz sekiz yaşındaydı.”

General Franco, Lorca’nın ve İç Savaş’ın ardından daha uzun yıllar yaşadı. Şimdi Madrid yakınlarında, harcı uygar insanlığın sonrasız lanetleriyle yoğrulmuş bir anıtmezarda yatıyor. Yeryüzü yolculuğu otuz sekizinci yılında Franco’nun gözlerini kan bürümüş faşistlerinin kurşunları ile noktalanan Lorca’nın mezarı ise belli değil; çünkü insanlık mimarlıktaki onca ilerlemelerine rağmen, tüm dizelerini insanı her defasında daha da insan kılan sözcükler bestelemek için avuçlarından evrene üfleyen şairlere layık gömütler inşa etmeyi henüz başaramadı.

Gömütleri bağlamında Lorca’yı da, Nâzım’ı da saran umarsız bir hüznün ve toprak özleminin köklerini bu başarısızlıkta aramak, hiç de bir abartı olmaz!

Bir ressamın uzattığı köprüden Lorca’nın ölümsüzlüğüne geçmek…

Hayatımın yaklaşık son on yılında karşılaştığım her trajik dönemeci yeni bir başlangıcın ışıkları ile aydınlatan, dostlarımın dostu ressam Hale Işık, bu kez de “yapacağını yapıyor”. Hastaneden çıkmama üç gün kala, elinde Lorca’nın “ne garip federico adında olmak” başlıklı şiir seçkisinin yeni basımı ile (Can Yayınları) yatağımın yanında bitiyor. Erdal Alova’nın hazırladığı ve İspanyolca’dan çevirdiği bu şiirleri yalnızca ‘çeviri’ diye nitelendirmek, her çeviri başyapıtı için geçerli olduğu üzere, çok zor. Alova’nın yaptığı, aslında Lorca gibi bir ölümsüzlüğü Türkçenin o neredeyse eşsiz şiirselliği ile bir kez daha gözler önüne sermekten başka bir şey değil.

Benim yapmam gerekene gelince, Hale Işık’ın sessiz fırçası ile gösterdiği yol, çok açık: “Bak dostum, sana bir şans daha verildi! Birileri sana, elbet istersen, bunca öldürmek peşinde olanlarla dolu bir dünyada ölümsüzlük üzerine söylenebilecek daha nice şarkılar besteleyebileceğini anlatmak peşinde!” 

Peki. Öyle olsun!


Ahmet Cemal



Aydınlara yönelik ciddi eleştirileriniz var. Düzmece aydın, ağır aydın ve alıntı aydınlar diye sınıflandırıyor ve yukarıdan bakışlarını eleştiriyorsunuz..?

Bizde genelde batılı olmak isteyen bir aydın kesimi var. Fakat bu batılı olmanın anlamı çok önemli. Aydın sınıfı Sabahattin Eyüboğlu’nun deyişi ile şöyle bir hata işledi, aydınların genel söylemi “halka inmek”tir. Eyüboğlu bir denemesinde diyor ki, “Neden hep halka inmekten bahsediyoruz da halka çıkmaktan bahsetmiyoruz.” Burada, ‘onlar aşağıda ben yukarıdayım’ diye bir varsayım var. Gerçek aydın tavrı bu değildir. Bizde aydın kesimi batıya oranla çok geç oluştu. Batıda en geç Rönesans’tan sonra aydın kesimi belirginleşmiş, aydın nitelikleri belirginleşmişti. Biz, Tanzimat’la ama asıl Cumhuriyet’ten sonra aydınla tanıştık. Gerçek aydın kesimi hiçbir zaman baskın bir pozisyon elde edemedi. “Gibi aydınlar” tarafından bastırıldılar hep. Bizde aydın tipi şöyle; Ne söylediği anlaşılan değil, ne söylediği anlaşılmayan birisi. Etrafında da onu anlamamakla övünen bir müritler çevresi. Ama gerçek aydının kafası çok aydınlık olduğu için söylediği de çok nettir. Hiçbir bulanıklık yoktur ve halk kesimiyle de çok iyi ilişki kurar. Bizde bu tutum bugün de var.


Türk yayıncılığının ağır bir çevirmen sorunu olduğunu söylüyorsunuz.

Çeviriyi hep teknik bir konu olarak düşünüyoruz. Çeviri teknik bir iş değil. Hele edebiyat çevirisi hiç değil. Ayrıca, iyi bir çeviri yapabilmek için anadilini çok iyi bilmek gerekiyor. Çünkü yabancı eseri kendi anadilinde var edecek. Dolayısı ile bu, doğrudan doğruya bir nakil, bir aktarım değil. Bunlara dikkat edilmediği taktirde, o yapılan bir çeviri olmuyor. Herşeyden evvel, Türkçeye yazarın üslubu gelmiyor ya da yanlış geliyor. Geçmişte bazı çevirmenler her yazarı aynı üslupla çevirirlerdi. Bence çeviri sorunumuz bilgi sorunumuz. Çevirinin ne olduğunu bilmemekten kaynaklanıyor.

Yine çeviriyle ilgili sizin yayınevlerine yönlendirdiğiniz soruyu ben size sormak istiyorum: Sizce yayınevine gelen çevirilerin temel sorunu yabancı dil bilmemekten mi, Türkçe bilmemekten mi kaynaklanıyor?

Ben bu konuyu geçtiğimiz yıl güvendiğim yayınevlerine sorarak özel bir soruşturma yaptım. Aldığım cevap aynıydı: Türkçe bilmemekten kaynaklanıyor. Ve şu da vahim bir hata, yabancı dili iyi öğrenenler zaten çeviri yapabileceklerine inanıyorlar. Bir yabancı dili en iyi kendi anadilinizi bildiğiniz kadar bilebilirsiniz. Daha fazla bilemezsiniz çünkü düşünmeyi biz anadilimizde öğreniriz. Bazen birisi için, “Çok iyi Almanca, İngilizce biliyor, hatta anadilinden daha iyi” deriz. Bu çok saçma bir şeydir.

Bir eleştiriniz de eleştirmenlere. Eleştiri yetersizliğinden yakınıyor ve yazarın kişiliğine yönelik dedektiflik yapıldığını söylüyorsunuz…

Bu tür eleştirmenlere eleştirim şu;  gerçek bir dedektiflik işine giriyorlar. ‘Bak falanca karakter aslında o yazarın kendisi’. Okuru bu yönden yönlendiriyorlar. Bunun okura hiçbir yararı yoktur. Çünkü onun kim olduğu önemli değildir. Romana göre, öyküye göre nasıl anlatıldığıdır. Yaşayan biriyle özdeşleştiğini bilmek hiçbir bilgi getirmeyecektir okura. Ama bunu yapanlar hala var.

Bizde biraz kitap tanıtımı gibi oluyor herhalde?

Evet o da ayrı bir sorun. Eleştiri sözcüğünü biraz cömertçe kullanıyoruz. Kitap tanıtım yazısında eleştiri yapılmaz, yapılmamalıdır. Eğer kitap tanıtma yazısının içine siz biraz da eleştiri katarsanız büyük hatadır.

Sizi tanıyanlar ve okuyanlar dil kullanımı konusundaki hassasiyetinizi ve eleştirilerini iyi bilirler. Türkçeyi hakkıyla kullanabiliyor muyuz?

Yapılan bir araştırmada ortaya çıktı ki, 75 bin dev sözcük dağarcığından Türk insanı günde 200 – 300 sözcükle idare ediyor. Ludwing, “Dilimin sınırları, dünyamın da sınırlarıdır” demiştir. Bu şu demektir, siz ne kadar tanımlayabilirseniz o kadar tanırsınız dünyayı. 250 kelime kullanmak, dünyayı 250 – 300 kelimeyle tanımak demektir. Bugün Türkiye’de “En az bilinen dil hangisidir?” diye ciddi bir bilimsel araştırma yapılsa Türkçe çıkacaktır diye düşünüyorum. Bunun da nedeni şu, biz kendi dilimizi bildiğimiz varsayımındayız. Bizim dışımızda hiçbir toplumda böyle bir şey yoktur. Dile devamlı özen göstermeliyiz. Dile özen şudur;  eğer kapıcınıza yazdığınız bir not ile çok yüksek bir makama yazdığınız not arasında özen bakımından fark gözetmiyorsanız, siz dile özen gösteriyorsunuz demektir. Konfüçyüs, “Bir kültürde çöküş önce dilde çöküşle başlar” diyordu. Bugün dilimiz çok vahim bir durumda. Bunu televizyonda da, basında da görüyoruz.

Gerçek roman okurunun önemine vurgu yapıyor ve “Ülkemizde 10 bin gerçek anlamda roman okuru olsaydı bugün epey farklı yerlerde olabilirdik” diyorsunuz.

İyi bir edebiyat okuru demek okuduğu üzerine kafa yoran, onu içselleştiren, dolayısı ile bilgiye dönüştüren kimse demektir. Okuyup geçen değil. Bizde insanlar kitap okumuyor, bakıyorlar. Eski Yunanca da “görmek” kelimesi bir şeyi fiilen ele geçirmek demektir. “Bakmak” deyince sadece bakmak demektir. Bu, böyle bir şey. İyi okur, edebiyat eserini kendi içinde tartışandır. Bizde bu eğitim eksik çünkü alışılagelmiş şey bir edebiyat eseri okunur, sonra ana fikri bulmaları istenir. Sanki her edebiyat eserinin bir ana fikri varmış gibi. Halbuki edebiyat eserlerinin önemi, çok fazla ana fikre gebe olmalarıdır. Üniversite’de de Hamlet’in ana fikri nedir diye soruluyor. Hamlet’in ana fikri aynı olsaydı, 400 yıldır oynanmazdı. Eskirdi. Öğrenciler de yüzeysel okumayla yetiniyorlar. Onun için iyi okur sayımız çok az.

Yazılı dostlar ihanet nedir bilmezler ve cömertlikleri hiçbir insanda olmadığı kadardır?

 Onları ne zaman açsanız size vermiyorum demez. Kendini açar. O bakımdan çok sadık dostlardır. Yeni bakış açıları verir, ihanetlerine uğramazsınız, sizi yalnız bırakıp gitmezler.

Yalnızlık hissetmiyor musunuz hele hele çeviri insanı yalnızlığa iten bir iş olsa gerek?

Bu soruyu bana “Tarabya Çeviri Ödülü” kazandığımda bir Alman radyosu da sormuştu. Aynı yanıtı veriyorum; Kitaplar arasında hayatı geçirmek yalnızlıksa ben yalnızlığa razıyım. Çevirmenlik yalnız çalışılan bir meslek evet ama zenginleşiyorsunuz.

Bir denemenizde bugünün insanı kendini robotlaştırma peşinde diyorsunuz.

Genç kuşak düşünerek hayatını var etme yerine olanlardan birine katılmayı tercih ediyor. Hayatını kendi kurgulamak yerine, modellenmiş olana katılmayı tercih ediyor. Üniversite öğrencilerinde de çok sık gözlemliyorum. Biz tembel bir toplumuz. Ve ben diyorum ki, biz yatay bir toplumuz, dikey bir toplumuz. Çok ağırcanlıyız. Çabalar bizi korkutup yıldırıyor.

Bir eleştiriniz de modern sanata ve edebiyata yönelik

Modern sanat ve edebiyat çok fazla biçime, içerikten uzaklaştı. Yani, doğa, insan ve sanat birbirinden kopamaz. Bugün bize sanat diye sunulanlar, edebiyat diye sunulanların kaçta kaçı insanca artık çok ciddi tartışmak gerektiği kanısındayım. Yapay buluyorum…


Röportaj