19 Ocak 2026

HİÇBİR ŞEYİM YOK BU DA BENİMDİR DİYEBİLEYİM

HYPERION'DAN BELLARMINE

Hiçbir şeyim yok, bu da benimdir diyebileyim.

Sevdiklerim ya uzakta, ya ölmüş, hiçbir ses bana artık onlardan haber getirmiyor.

Yeryüzünde görecek işim kalmadı. Görevime var-gücümle sarılmıştım; ben, o yüzden yıkıldım, ama dünya, bu yüzden hemen hiçbir şey kazanmadı.

Şimdi adsız ve yapayalnız geri dönüyor, alabildiğine uzanan yurdumda ölüler ülkesini dolaşırmış gibi geziyorum. Biz Yunanlıları, ormanın av hayvanları gibi keyfince öldüren avcının bıçağı, bana da vurmakta herhal gecikmeyecek.

Fakat sen göklerin güneşi, sen ışıklarını yine de saçıyorsun! Yine de sen yeşeriyorsun kutlu toprak! Irmaklar hep şırıldayarak denizlere dökülüyor, gölgeli ağaçlar öğlenleri hep fısıldaşıyorlar. Baharın sevinç şarkısı bir ninni gibi kalımsız düşüncelerimi uyutuyor. Her yanından yaşam fışkıran dünyanm bolluğu içinde, yoksul varlığım, besinini bulup doyuyor ve kendinden geçiyor.

Ey mutlu doğa! Güzelliğin karşısında gözlerimi kaldırdığımda, bana ne oluyor bilemem, yalnız önünde akıttığım şu gözyaşlarında cennetin bütün tadı var, sevgililerin en başında gelen sevgili!

Havanın nazlı dalgacığı göğsümde oynaştığında tüm varlığım susuyor ve dinliyor. Çoğu zaman, gözlerim göğün ya da o kutsal denizin sonsuz maviliklerinde, kendimden geçtiğimde, ruhuma eş bir ruh sanki bana kollarını uzatıyor ve ben kimsesizlik acısından sıyrılarak tanrısal bir yaşama doğuyorum sanırım.

Her şeyle bir olabilmek; budur tanrıların yaşamı ve insanların mutluluğu.

Canlı olan her şeyle bir olabilmek, haz içinde kendini unutarak doğada yeniden doğmak. İşte sevinçlerin ve düşüncelerin en yükseği; gün ortasının ağır sıcaklığını yitirdiği, gök gürültüsünün sessizleştiği ve kabaran denizlerin başak tarlaları gibi dalgalandığı sonrasız dinlenme yeri, kutsal yücelik.

Canlı olan her şeyle bir olabilmek! Bu sözle erdemlik, kin güden öfkeyi, insan ruhu hükümdarlık asasını bir yana bırakır; uğraşan sanatçının kuralları Urania'nın önünde hiç olduğu gibi, her zaman birleşik dünyanın görünümü karşısında da tüm düşünceler dağılır ve o şaşmaz yazgı egemenliğini yürütmez olur; varlıkların birliği önünde ölüm ortadan kalkar ve ayrılmazlık ve sonsuz gençlikle Dünya mutlanır ve güzelleşir.

Çoğu zaman bu yükseklikteyim, Bellarmin'im! Ama küçücük bir düşünce beni bulunduğum yükseklikten aşağı yuvarlıyor. Düşünüyor ve kendimi yine eskisi gibi, kalımsızların tüm acılarıyla başbaşa buluyorum. Kalbimin sığınağından, o her zaman birleşik dünyadan hiç belirti yok; doğanın kapalı kolları karşısında ben yine onu anlamayan bir yabancı.

Ah, keşke okullarınıza hiç ayak atmamış olsaydım. Gençlik ülkülerine kapılarak bilimden, temiz sevinçlerimde beni destekleyeceğini beklemiş, kuyusunun derinlerine dalmıştım, ama benim her şeyimi yok eden o oldu.

Aranızda iyice akıllandım, çevremdeki şeylerden kendimi ayırt etmeyi iyice öğrendim ve beni saran güzel dünyanın ortasında tek başıma kaldım. Yetiştiğim ve yeşerdiğim doğa bahçesinin dışına atılmışım, öğle güneşiyle kavruluyorum.

Ah, insan, düş kurabildiğince bir Tanrı, düşünebildiğinceyse bir dilenci. Coşkunluk geçtikten sonra o, eline acıyarak sıkıştırdıkları birkaç paraya bakakalan, baba evinden kovulmuş, kusurlu bir çocuk gibi ortadadır.

HYPERION'DAN BELLARMINNE

Kendimden söz etmemi istediğin ve böylece geçmiş zamanları gözümde canlandırdığın için sana teşekkür ederim.

Beni, Yunan ülkesine geri çeken de aslında bu oldu; gençliğimin oyunlarına daha yakın yaşamak istedim.

Bir işçi cana can katan uykusuna kendini nasıl verirse, benim yıpranmış varlığım da suçsuz bir geçmişin kollarına öyle atılıyor.

Çocuk kaygısızlığı! Güzel kaygısızlık! Ne çok kez karşında susup kaldığım, seven gözlerle seyrine dalarak seni düşünmek istediğim olur. Fakat biz ancak, aslında kötüyken sonradan düzeltilmiş şeyleri kavrayabiliriz; çocukluğa, suçsuzluğa aklımız ermez.

Gönlün bunca çabası, bunca düşünme ve didişmeden sonra, bugün, çevresinden hiç haberi olmayan o sessiz çocuktan sanki daha mı üstünüm?

Evet, çocuk tanrısal bir varlıktır: İnsanların bukalemun renklerine bulanmadan önce...

O ne ise hep odur ve onun için bu denli güzeldir.

Yasanın ve alınyazısının boyunduruğu ona ilişmez; özgürlük ancak ondadır.

Çocuk barış durumundadır; kendi karşısına, kendi düşmanı olarak çıkmamıştır daha. Onda hazineler gizlidir; kendi kalbini, yaşamın zavallılığını tanımaz. Ölümsüzdür, çünkü ölümü bilmez.

Ama insanlar bana dayanamazlar. Bu tanrısal varlığın kendilerine benzemesini, onların varlığından haberi olmasını isterler. Daha doğa, çocuğu yaşadığı cennetten çıkarmadan, insanlar onu kandırır, kolundan tutup dışarı çekerler. Varsın o da kendileri gibi alın teri döke döke bu ilenç tarlasının ortasında çalışsın, kendini yitirsin!

Ama, uyanış zamanının da ayrı bir güzelliği var. Yeter ki gelip insanı zamansız uyandırmasınlar.

Kalbimizin, kanatlarını ilk denediği günler, çabuk ve ateşli bir büyümenin hızıyla, o güzel dünyanın ortasında, küçük kollarını sonsuz göklere kaldırarak sabah güneşine gönlünü açan bir bitki gibi durduğumuz o günler, ah, ne kutsal günlerdir!

Nasıl dağlarda ve deniz kıyısında gezip tozardım!

Çırpınan kalbimle Tina tepelerinde oturur da şahinlerin ve turnaların, ya da ufkun ardında batar gibi gözden yiten pervasız ve şen gemilerin ardından nasıl bakar kalırdım! Onların batar gibi gözden yittikleri yere, derdim, oraya sen de günün birinde gideceksin. O zaman içimde, serin bir suya atılıp da, köpüren suları başından aşağı döken bir susuzun ferahlığını duyardım.

Sonra içimi çekerek eve döner, şu okul yılları bir bitse, diye hep düşünürdüm.

Zavallı çocuk! Hâlâ onlar sona ermedi.

Gençliğinde insan ülküyü ne denli yakın sanıyor! Bu aldanış varlığımızın yetersizliğine, doğanın gösterdiği yardımların en güzelidir.

Çok zaman çiçeklerin arasına uzanır tatlı bahar havasında güneşlenirken sıcak toprağı saran parlak maviliklere dalar, ya da yaşam fışkırtan bir yağmurdan sonra, dallar göğün dokunuşuyla ürperir ve suları damlayan ormanın üstünde yaldızlı bulutlar uçuşurken, dağın kucağında, karaağaçlar ve söğütlerin altında oturur ve düşünürdüm. Sonra akşam yıldızı, göğün öteki kahramanları, o yaşlı delikanlılarla birlikte kalbe ferahlık veren görünüşüyle göklerde belirirdi. Onlardaki göksel yaşamın nasıl sonsuz ve çabasız bir düzen içinde aktığını gördüğümde evrenin rahatı, kendim de farkına varmadığım halde, kulak kabartıp dinleyecek denli beni sarar ve sevindirirdi. O zaman Beni seviyor musun göklerdeki iyi kalpli baba! diye yavaş sesle sorar ve sorumun yanıtını sevinç ve güvenle kalbimde duyardım.

Sen ey yıldızların ötesinde sanarak seslendiğim, göğün ve yerin yaratıcısı dediğim, çocukluğumun sevgili tanrısı! Seni unuttuğum için bana gücenme! Neden dünya kendi dışında bir yaratıcı aratacak denli yoksun değil?

Eğer o, bu güzel doğa, bir babanın çocukları ise, çocukların kalbi babanın da kalbi değil midir? Çocukların en gizli yerindeki şey onun ta kendisi değil midir? Ama ondan bende var mı? Ben onu bilir miyim? Kimileyin görür gibi oluyor, ama sonra korkmaya başlıyorum, gördüğüm şey bana kendi biçimim gibi geliyor. Onu, dünyanın ruhunu, elimle tuttum sanıyorum ve uyandığımda tuttuğum kendi parmaklarımdı galiba, diyorum.

&&&

Adamas'ın bana o gün söylediği her bir söz, acısı ve sevinciyle hâlâ içimdedir. Ruhumda, onun o zaman duyduğuna benzer şeyler duyduğum zaman, kendi yoksulluğuma şaşıyorum. İnsan kendini, kendi öz dünyasında bulduktan sonra yitiğin anlamı kalır mı? Her şey bizim kendi içimizdedir. Başmdan bir tel saç düşer de insan buna ilgilenir mi? Bir Tanrı olabilecekken insan neden uşak olmaya savaşır? Bana o zaman Adamas: «Yalnız kalacaksın sevgilim!» demişti. «Uzak ülkelerde baharı aramaya giden kardeşlerin, o soğuk iklimde bırakıverdikleri bir turna yavrusu gibi, gerilerde tekbaşına kalıvereceksin.»

Böyledir dostum. Ne denli varsıl olursak olalım, yalnız olamadığımız için; içimizdeki sevgi, biz yaşadığımız sürece yaşadığı için yoksuluz. Adamas'ımı bana geri ver, benim olan başka her şeyi topla gel, altımızdaki o kocamış, ama yine de güzel dünya yeniden tazelensin. Tanrı bildiğimiz doğanın kolları arasında toplanıp birleşelim, bak o zaman yoksulluğun anlamı kalıyor mu?

Ama, sakın yanılıp, bizi birbirimizden ayıran yazgıdır, deme! Yazgıyı yapan biziz, biz kendimiz! Bilinmezliğin karanlığına, başka bir evrenin soğuk yabanına atılmaktan sanki zevk alırız. Elimizden gelseydi, belki güneşin diyarını bırakır, kuyruklu yıldızın sınırları dışına atılırdık. Ah, insanoğlunun deli gönlü için yurt bulunamaz. Güneş ışığı topraktaki bitkileri önce yetiştirir, sonra nasıl yakarsa, insan da göğsünde biten tatlı çiçekleri, yakınlık ve sevginin sevinçlerini öylece kendi öldürür.

Adamas'ım beni bıraktı diye ona gücendim sanma, ona gücenmedim. Çünkü o dönmek için gitmişti!

Asya içlerinde, bulunmaz yetkinlikte bir budun yaşarmış; içindeki umut onu ta oralara sürükledi.

Nios'a dek kendisini uğurladım. Acı günlerdi bunlar. Acıya nasıl dayanılırmış bunu o zaman öğrendim, ama böyle bir ayrılığa bir kez daha dayanacak güç de bende kalmadı.

Ayrılık saatine bizi yaklaştıran dakikalar geçtikçe bu insanın varlığıma ne denli girmiş olduğunu anlıyordum. Ölen bir insanın veremediği son soluğu gibi ruhum onu tutuyor, bırakmıyordu.

Homer'in yattığı yerde bir iki gün kaldık. Nios, benim için, adaların en kutsalı oldu.

Sonunda zorla birbirimizden koptuk. Kalbim didinmekten yorulmuştu. Son anda daha da rahattım. Bir kez daha onu kollarımla sardım. Önünde diz çökmüştüm. Gözlerimi kendisine kaldırdım, yavaşça: «Наyır duanı bekliyorum, babacığım!» dedim. Yüzünde soylu bir gülümseme belirdi, alnını sabahın yıldızlarına kaldırdı, gözüyle göğün derinliklerini yararken: Onu benim için koruyun, siz ey geçmişlerin ruhları!» dedi. Onu kendi ölmezliğinize yüceltin! Göğün ve yerin tüm iyi güçleri, siz onu yalnız komayın!»

Sonra, daha rahat: «İçimizde yaşayan bir Tanrı var!» diye sözlerine ekledi. «Irmaklar gibi yazgıyı da yönelten odur. Her şey, herbir şey onun elemanıdır. Dilerim, her şeyden önce, O seninle birlikte olsun!»

İşte böyle ayrıldık. Allahaısmarladık Bellarmin'

HYPERION'DAN BELLARMINE

Gençliğimin sevgili günleri de olmasa, kendi kendimden nerelere kaçardım, bilmiyorum. Öbür dünyada rahat bulmayan bir ruh gibi, yaşamımın, çoktan uzaklaştığım bucaklarına geri dönüyorum. Her şey yaşlanıp, sonra yeniden gençleşiyor. Doğanın durmayan bu güzel çarkının acaba biz neden dışında bırakılmışız? Yoksa o, bizim için de geçerli mi?

Eğer içimizde, o her şey olmak isteği, Ätna'nın Titanı gibi varlığımızın derinlerinden ikide bir tepen o derin istek olmasa buna inanırdım.

Ama ne olursa olsun, kamçı ve boyunduruk için yaratılmış olmayı kabul etmektense, içimde, kaynayan bir yağ gibi fıkırdayan bu duyunun varlığı daha iyi değil midir? Köpürmüş bir savaş atı mı, yoksa kulakları düşük bir koşu beygiri mi soydur?

Dostum, benim gönlüm de bir zamanlar büyük umutların güneşinde ısındı. Ölmezliğin tadını tüm damarlarımda duyduğum; sonsuz ormanların kuytularında dolaşırmış gibi yüksek tasarılar arasında dolaştığım, okyanusun balıkları gibi mutlu geleceğimin uçsuz bucaksız derinlerine, daldığım zamanlar oldu.

Ey mutlu doğa, senin kucağından ayrılan genç, ne denli korkusuzca ileri atılmıştı. Daha hiç denemediği silahları ona nasıl sevinç veriyordu. Yayı gergindi, okları da tirkeşin içinde hışırdıyorlardı. Ona yol gösterenler, o ölmez insanlar, ilk çağın büyükleriydi ve bunların ta ortasında Adamas'ı vardı.

Gezdiğim ve durduğum yerde hep o yetkin kişiler benimle birlikteydi. Göğün dev bulutları nasıl birleşir de şen bir yağmura dönüşürlerse, benim düşümde de tüm zamanların başarıları yükselen alevler gibi birbirleriyle bileşiyor, böylece olimpiyatların yüzlerce yengisi benim için tek ve sonsuz bir yengiyi oluşturuyordu. Buna kim dayanabilir? İlk çağın o korkutan güzelliği, kimi, beni sardığı biçimde sarar da onun karşısında insan kasırgayla devrilen genç ağaçlar gibi devrilmez, ayakta kalır? Hele insanın, bende olduğu gibi, güvenlik duyusunu besleyecek hiçbir unsuru olmazsa?

Evet, eskilerin büyüklüğü bir fırtına gibi benim başımı eğdi, yüzümün çiçeğini koparıp götürdü. Çok zaman beni kimsenin görmediği bir yere uzanır, ırmağın yanına devrilip de boynu bükülmüş dallarını sulara sokan bir çam gibi, sessizce gözyaşı dökerdim. Büyük bir kişinin yaşamından alınmış bir an için, canımı vermeye ne denli hazırdım!

Ama ne gezer, ortada beni isteyen yoktu.

Hiçliğini bu denli açık görmek, ah, pek acınacak bir şeydir. Bunu bilmeyen pek soruşturmasın, doğaya şükretsin, kelebekleri olduğu gibi, onu da sevinç için yaratmıştır, gitsin ve yaşadığınca ağzına acı ve mutsuzluk sözcüklerini almasın.

Pervane, ışığı nasıl severse, ben de kahramanlarımı öyle seviyordum; onların tehlikeli yakınlığına sokulur, kaçar, sonra yeniden yaklaşırdım.

Yaralı bir geyik suya nasıl koşarsa, yanan göğsümü serinletmek, içimde kabaran büyüklük ve ün düşlerinden yıkanıp arınmak için, ben de sevinç kasırgalarının ta ortasına kendimi öyle atıyordum. Ama neye yarar!

Çoğu zaman yanık kalbimin acısına dayanamaz, gece yarısı bahçeye, çiğ düşmüş ağaçların altına koşardım. Kaynağın ninnisi, tatlı rüzgar ve ay ışığı taşkınlığımı yatıştırıp da gümüşten bulutlar üstümde başıboş ve hoşnut dolaştığı ve deniz dalgalarının sönen sesi uzaktan uzağa kulağıma vurduğu o zamanlar, kalbim onun sevgisinin sonsuz yankılarıyla ne tatlı oyalanırdı! Üstümde sabah ışığının şarkısı yavaş sesle başladığı zaman: «Merhaba, siz, ey göktekiler!« diye içimden konuşurdum. «Siz ey yüce ölüler, selam size! Ben de arkanızdan gelmek istiyorum. Yüzyılımın verdiğini üstümden silkip atmak, ölülerin daha özgür dünyasına çekilmek diliyorum.»

Ama, zincir altında kıvranıp eriyor, susuzluğumu gidermek için uzattıkları tası buruk bir tatla ellerinden kapıyorum.

&&&

HYPERION'DAN BELLARMIN'E

Ruhlarımız birlikte yaşadıkça özgürleşiyor, güzelleşiyordu. İçimizde ve çevremizde her şey altın bir dinginlik içinde birleşmişti. Bildiğimiz dünya sanki ölmüş, canlı ve güçlü, sevgi dolu, bir yenisi doğmuş gibiydi ve biz bu dünyanın ilk kişileriydik. Tüm yaratıkların birleşerek oluşturdukları bir koro gibi, birbirinin içinde erimiş, mutlu bir bütün olarak sonsuz Esir'in bir başından bir başına yüzüyorduk.

Konuşmalarımız, içinde, zaman zaman altın kum taneciklerinin ışıldadığı duru mavi bir su gibi akıp gidiyordu. Susmalarımız, fırtına ülkelerinin üstündeki güzel yücelerde, gözü pek gezginin, saçlarında ancak tanrısal bir esintiyi duyduğu yücelerin susuşuydu.

Hele hayranlığımız içinde ayrılık saati çaldığında duyduğumuz o olağanüstü ve kutsal acı! O zaman ben: «Bak yine ölümlü olduk Diotima!» der, o da beni: Ölümlü olmak, bu bir duyu aldanışı, diye yanıtlardı, "güneşe çok bakınca gözümüzün önünde uçuştuğunu gördüğümüz renkler gibi bir şey o!»

Ah, sevginin o tatlı oyunları! Gönül alan sözler, üzüntüler, alınganlıklar, sertlik ve hoşgörürlük.

Ya birbirimizin ruhunu okumayı sağlayan sezgi, birbirimizi yücelttiren sonsuz inanç!

Evet, insan sevdiğinde her şeyi gören, her şeyi nurlandıran bir güneş, sevmediğinde ise içinde isli bir lambanın tüttüğü karanlık bir ev.

Ah, susmalı, unutmalı ve susmalıyım.

Ama bu çekici aleve dayanamıyorum, pervane gibi onun ta içine düşüp ölmeden rahatlamıyacağım.

Bu mutlu ve açık iletişim sırasında bir gün Diotima'nın durgunluğunu sezdim. Günden güne durgunlaşıyordu.

Sordum, yalvardım; ama bu soruş ve yalvarışlarla onu büsbütün kendimden uzaklaştırıyor gibiydim. Sonunda Artık sorma! diye o bana yalvardı. Yalvarırım git ve geldiğinde başka şeylerden konuş!» O zaman sustum, kendi kendimi yadırgadığım acılı bir sessizliğe düştüm.

Sanki o anlaşılmaz yazgı, durup dururken, sevgimizin ölümüne andiçmişti, bana böyle geliyordu. İçimde ve dışımda tüm yaşam söndü gitti.

Bu düşüncemden utanıyordum, ama Diotima'nın kalbine rastlantının egemen olamayacağını da iyice biliyordum. Ona hep eskisi gibi, olağanüstü, harika-varlık olarak bakıyordum. Şımarmış, avunç bulmayan ruhun ise, açığa vuracağı canlı sevgisinin özlemiyle yanıyordu; üzerine kilit vurulmuş hazineler, benim için, varolmayan hazinelerdi. Ah! Mutluluk bana umudu unutturmuştu. O zamanlar, elmayı ağaçta görünce ağlayan, dudağına değmeyen yemişi yok sayan sabırsız çocuklardan farksızdım. Duramadım, yeniden yalvarmaya başladım. Coşkun ve düşkünce, sevgi ve tutkuyla yalvarıyordum. Sevgi, dilime, o her şeyi başaran sessiz gücü veriyordu. Sonunda, ah benim Diotima'm! Sonunda o tatlı itirafı duydum. Onu duydum ve aşkın dalgası beni alıp da anayurda, doğanın kucağına ulaştırıncaya dek onu içimde saklayacağım.

Günahsız varlık! Kalbinin göz kamaştıran varsıllığını kendi daha tanımıyordu. İçinin varsıllığını görünce hoş bir korkuya düşmüş, onu göğsünün derinlerine gömmeye kalkmıştı - şimdi itiraf ediyor, kutsal ve yapmacıksız duruşuyla gözyaşları içinde, ne kadar çok sevdiğini, bugüne dek kalbinin bağlı olduğu her şeyden nasıl koptuğunu anlatıyordu. Bahara, yaza ve güze kulak asmıyor, günü ve geceyi ayırt etmiyorum. Şimdi ben eskisi gibi göklerin ve yerlerin değilim artık, bir tek insana vermişim kendimi. Baharın çiçeği, yazın alevi, güzün olgunluğu, günün aydınlığı, gecenin ağırbaşlılığı, yer ve gök, tümü benim için bu insanda toplanmış! Böyle seviyorum işte ben! Sonra kalbinin taşkın isteğiyle beni seyre dalıyor, atılgan ve kutsal bir sevinç içinde beni güzel kollarının arasına alıyor, alnımdan ve ağzımdan öpüyordu. Ah, o tanrısal baş, zevkinden ölerek çıplak boynumdan aşağı kayıyor, o tatlı dudaklar coşkuyla kalbimin üstünde dinleniyor, duyduğum sevgili nefes ta ruhuma işliyordu ah Bellarmin! Kendimden geçiyorum, aklım başımdan gidiyor.

Biliyorum, bunun sonu neye varacak, biliyorum. Dümeni dalgalar götürdü; gemiyi de ayaklarından tutulup fırlatılan bir çocuk gibi, fırtına kayalıklara fırlatacak.

&&&

Şimdi, sakın acıma duyunun seni yanlış yollara götürmesine bırakma. Ne durumda olursak olalım, yine bir yanda bir sevinç bulmamız olasıdır, buna inan. Gerçek acı, coşturucudur. Güçsüzlüğünü ayaklarının altına alan insan yükselir. Özgürlüğü ruhun acısında duymamız, ne denli güzel şeydir! Özgürlük, anlayan için ne anlamlı bir sözcük bu, Diotima! En içli kuşkularla kıvranmış işitilmemiş kerte kırılmış, tüm onurunu yitirerek umutsuz ve ülküsüz kalmış olan ben bile, bu sözcük ruhumda yansıyınca içimde tüm organlarımı tatlı bir ürpertiyle saran yenilmez bir gücün kıpırdanışlarını duyuyorum.

Alabanda'm da henüz yanımda. O da artık, benim gibi, yaşamdan hiçbir şey beklemiyor. Onu yanımda alıkorsam bir şey yitirmeyecek. Bu yiğit insanın yazgısı bu mu olacaktı? Şimdi o denli boynu bükük, o denli sessiz... Bu durumuna baktıkça yüreğim parçalanıyor. İkimiz de birbirimize dayanarak yaşıyoruz. Aramızda hiç konuşmuyoruz: konuşacak şey kaldı mı? Birbirimize, severek gördüğümüz kimi küçük hizmetlerle, bağlılığımızı belirtiyoruz.

Şimdi karşımda uyuyor. Bizim alınyazımızın belirdiği şu anda, onun yüzünde durumundan hoşnut bir gülümseme var. İyi yürekli insan! Benim yazdıklarımdan bilgisi yok. Bilse izin vermezdi. Bana: «Diotima'ya yaz» diye buyurmuştu, ona yaz da seninle birlikte yaşanabilir bir yurda gitmek için yola çıksın.» Bilmiyor ki umutsuzluğu onun ve benimki denli öğrenmiş bir gönül, sevgili için artık önemini yitirmiştir.

Hayır, hayır Hyperion'un yanında asla huzur bulamayacak, sonunda ona olan bağlılığını yitireceksin. Buna da ben katlanamam.

O halde hoşçakal, benim tatlı kızım! Elveda! İsterdim ki sana; buraya, ya da şuraya git, oralarda yaşam kaynakları fışkırıyor! diyebileyim. Özgür bir yurt, güzellik ve anlam dolu bir yurt göstereyim de; işte buraya git ve kendini kurtar! diyebileyim, ama ne yazık! Bunu söyleyebilsem, o zaman ben, ben olmayacağım ve o zaman da, senden ayrılmam gerekmiyecek! Senden ayrılmak mı? Ah, ben, ne yapıyorum? Kendimi ne denli hazırlıklı, ne dayanıklı sanmıştım. Şimdiyse başım dönüyor, kalbim sabırsız bir hasta gibi kendini oradan oraya atıyor. Yazıklar olsun bana, son sevincimi de yitiriyorum. Ama böyle olması gerek. Doğanın haykırışı burada yararsız. Bunu sana borçluyum. Ben aslında yurtsuz, duraksız yaşamak için dünyaya gelmişim. Ey toprak! Siz ey yıldızlar! Sonunda yerleşecek hiçbir yer bulamayacak mıyım?

Nerde olursam olayım, yalnız bir kez daha, senin kucağına atılayım! Bir kez daha sizin içinizde kendimi göreyim, ey engin bakışlı gözler! Dudaklarına bağlanayım da, sen ey anlatılması olanaksız, yalnız duyulan ve söylenemeyen sevimli varlık, sendeki o güzel kutsal ve tatlı yaşamı içime akıtayım Ama sen gel bu sözleri dinleme! Yalvarırım sen bunlara bakma! Onları dinleyecek olursan, o zaman «bunlar seni kandırmak için söylenmiş sözler diyeceğim, sen beni tanır ve anlarsın. Acımamak ve söylediklerime kulak asmamakla düşünceme ne derin bir saygı göstereceğini, sen de bilirsin.

Artık yazamayacağım, dayanamıyorum Tanrısı olmayan keşiş nasıl yaşasın? Ey ulusumun dehası! Ey Yunan ülkesinin ruhu! Evet, inmem gerek, daha derinlere inmem, Seni ölüler dünyasmda aramalıyım.

HYPERION'DAN DIOTIMA'YA

Çok bekledim, doğruyu söyleyeyim, bir sözcük söylemeden ayrılmaya gönlün razı olmaz diye umdum ve ondan kopacak sözcüğü özlemle bekledim, ama sen susuyorsun. Bu da yine güzel ruhunun bir konuşması, Diotima.

Söyle, ruhunun bu dille konuşması, daha kutsal akortların susmasını gerektirmiyor öyle değil mi? Sevgimizin tatlı ışınlar saçan ayı batıyorsa, onun göğündeki yüce yıldızlar hep parıldayacaklar, değil mi? Senden bana hiçbir ses ulaşmasa, o tatlı gençlik günlerimizin gölgesi bile geri gelmese, yine biz ayrılmaz varlıklarız değil mi? Bana kalan son sevinç de işte bu!


Friedrich Hölderlin 
Hyperion Ya da Yunanistan'da Bir Yalnız
Çeviri: Melahat Togar

EĞER UZAKTAN

Eğer uzaktan, artık ayrıldığımıza göre, 
Hâlâ tanıyabiliyorsan beni, ve geçmiş, 
Sen, ey acılarımın ortağı! Bugün de
Anlatabiliyorsa sana benden iyi bir şeyler,

Söyle, nasıl bekliyor olabilir seni sevgilin?
Korkunç ve karanlık zamanların ardından 
Birbirimizi bulduğumuz o bahçelerde, 
Burada, kutsal bir ilkülkenin nehirlerinde?

Söylemeliyim, iyi bir şeyler vardı 
Bakışlarında, uzaklarda bir kez daha
Neşeyle etrafına bakındığında, gittikçe İçine kapanan insan, karanlık

Görünüşlü. Nasıl akıp gitmişti saatler, 
Ne sessizdi ruhum, böylesine 
Ayrı oluşum karşısında! Evet! 
Senindim, itiraf etmiştim sonunda.

Evet! Nasıl bilinen her şeyi 
Bana hatırlatıp yazmak istiyorsan 
Mektuplarda, benim de aynıdır dileğim,
Hepsini söylemek, geçmiş ne varsa

İlkbahar mıydı? Yoksa yaz mı? Bülbül 
Tatlı şarkısıyla yaşıyordu uzak olmayan 
Çalılıklardaki kuşlarla birlikte 
Ve kuşatılmıştık ağaçların kokularıyla.

Işıklı patikalar, kısa otlar, üstüne 
Bastığımız kum, daha bir haz dolu 
Ve sevimli kılmaktaydı sümbülleri, 
Ya da laleyi, menekşeyi, karanfili.

Bütün duvarlar ve surlar boyunca yeşermişti 
Sarmaşık, yüksek ağaçlı yollarda ise mutlu bir loşluktu 
Yeşeren. Oradaydık çoğu akşam ve sabah, 
Pek çok konuşup, neşeyle bakardık birbirimize.

Kollarımda canlanmıştı genç delikanlı, 
Yalnızlığıyla çıkıp geldiği çayırları göstermişti 
Bana bütün hüznüyle, ama ender bulunan yerlerin 
Adlarını söylemeden de edememişti

Ve alıkoymuştu ne varsa güzel olan, 
Benim için de değerli, kutsanmış kıyılarda, 
Doğduğumuz topraklarda çiçeklenen 
Ya da gizli kalan, yüksekten bakıldığında,

Tıpkı her yerden görülebilen, ama kimsenin 
Görmek istemediği deniz gibi. Yetin bu kadarıyla 
Ve düşün, sırf gün yüzümüze ışıyor diye
Hâlâ neşeli olabileni,

O gün ki, itiraflarla başlamıştı ya da bizi Birleştiren el sıkışmasıyla. Ah! Zavallı ben!
Güzel günlerdi. Ama ardından 
Hüzün dolu bir günbatımı geldi.

Hep onca yalnızlığını söylersin 
Bu güzel dünyada, sevgilim! 
Ama sen bilmezsin.

Friedrich Hölderlin 

30 Aralık 2025

Bir gün bu fotoğrafa geri dönmek isteyeceksin.

Dizlerde Başlayan Zaman

Bir sandalye kadar eski
bir hatıranın üstünde
oturuyor çocukluğum.
Adımı bilmiyorum,
korkuyu da—
ama bakışlarım sanki
önceden görmüş gibi.

Kollar sarıyor beni,
dünya sert olmasın diye.
O an kimse söylemiyor:
“Bir gün bu fotoğrafa
geri dönmek isteyeceksin.”

Ayaklarım yere değmiyor,
belki de bu yüzden
bu kadar ağır geliyor hayat.
Dizlerdeyken hafif olan
insan,
yere inince öğreniyor
yalnızlığı.

Sepya bir sessizlik
çökmüş yüzüme.
Gülmüyorum—
çünkü bazı çocuklar
önce susar,
sonra büyür.

Bugün aynaya bakarken
o bebeği tanıyorum:
Daha hiçbir şeyini kaybetmemiş
ama
her şeye hazır bir hâli var.

ChatGPT 
Bu fotoğrafta zaman yavaş.

Henüz acele etmiyor hayat; kimse bir yere geç kalmıyor. Dizlerde oturan bir çocuk var ve dünya, onu tutan kollar kadar büyük. O kolların gücü bilgiden değil, sezgiden geliyor. İnsan, bazı şeyleri öğrenmeden de koruyabiliyor.

Bebeğin yüzünde gülümseme yok. Ama hüzün de yok. Daha çok, susarak anlamaya çalışan bir hâl var. Sanki henüz konuşmadan önce dinlemeyi seçmiş. Ayaklar yere değmiyor; belki de bu yüzden düşmek diye bir kavram yok. Yükseklik korkutmuyor, çünkü bırakılmayacağını biliyor.

Fotoğraf sepya; çünkü hatıralar renkli olmaz. Onlar, zamanın tozunu taşır. Bu karede geleceğin izleri yok gibi görünse de, aslında her şey burada başlamış: güvenmek, beklemek, büyümek. Kimse “hayat zor olacak” dememiş. Zaten söylenmese de bazı şeyler hissedilir.

Bugünden bakınca anlıyorum:
İnsan en savunmasız olduğu anda, en güvende olduğu yeri de yaşıyor. Ve bazı fotoğraflar hatırlamak için değil; unutmamak için vardır.

ChatGPT

Okuyucular yapay zeka tarafından üretilen şiirleri insanların yazdıklarına tercih ediyor Araştırma 

Pittsburgh Üniversitesi'nden Brian Porter'ın yürüttüğü çalışma, okuyucuların ünlü şairler tarafından yazılan şiirlerle yapay zekanın ürettiği şiirler arasındaki farkı anlayamadıklarını ve hatta bazılarının yapay zeka şiirlerini daha çok beğendiklerini ortaya koyuyor.

Bu, yapay zekanın şairlerin stilini taklit etme becerisi ve okuyucuların bu stilin karmaşıklığını yanlış anlamaları konusunda endişelere yol açıyor. Araştırma, AI'nın sanat ve edebiyat alanındaki yerini ve etkisini daha da sorgulanır hale getiriyor.

Araştırma, katılımcıların yapay zekanın şiirlerini şairlerin elinden çıkma şiirlerden ayırt etmekte zorlandıklarını ortaya koydu. Deneyde, 1.634 katılımcıya rastgele bir şair atandı ve her bir katılımcı, hem insan hem de yapay zeka tarafından yazılmış beşer şiir okudu.

Şiirler, katılımcıların değerlendirmeleri için rastgele sıralandı ve ardından katılımcılara hangi şiirin yapay zeka tarafından yazıldığını soruldu. Çoğu katılımcı, yapay zekanın ürettiği şiirleri insan şairlerin eserlerinden ayırt edemedi. Bu sonuç, yapay zekanın yaratıcı yazarlıkta, özellikle şiir alanında insan benzeri üretimler ortaya koyabileceğini ve bunun okuyucular tarafından kolayca fark edilemeyeceğini gösteriyor.

Özellikle Sylvia Plath gibi ünlü şairlerin "yapay zekaya ait" satırlarla yazılmış şiirleri, katılımcılar tarafından gerçekçi ve etkileyici bulunmuştu. Örneğin, Plath'in yazmadığı fakat yapay zeka tarafından oluşturulan şu dizeler:

"Hava gerginlikle dolu
Zihnim karmakarışık
Duygularımın ağırlığı
Göğsüme ağır geliyor."

Bu tür sonuçlar, yapay zekanın edebi stil taklit etme yeteneğinin yanı sıra, insanların yaratıcı süreçlere olan güvenini sorgulamayı da gündeme getiriyor. Nick Cave’in uyarısı gibi, bu durumun edebi dünyadaki etkileri önemli bir tartışma alanı yaratıyor.

Yazar hakkında bilgi verilmeden yapılan değerlendirmelerde, katılımcılar yapay zeka tarafından üretilen şiirleri daha olumlu değerlendirdi. Bu, insanların bir şiiri sadece içeriği üzerinden değerlendirdiklerinde, şiirin kalitesi hakkında daha açık fikirli olabileceğini gösteriyor.

Ancak yazarın yapay zeka olduğu söylendiğinde, katılımcılar şiirlere daha düşük puanlar verdi. Bu, yapay zekanın insan yaratıcılığından ayrı tutulması gerektiği yönünde bir önyargı ya da toplumsal algının etkisiyle açıklanabilir. İnsanlar, yapay zekanın ürettiği şiirlerin "gerçek" edebi değer taşımadığını düşündüklerinde, bu şiirleri daha düşük değerlendiriyorlar.

Öte yandan, şiirlerin insan tarafından yazıldığına dair bilgi verildiğinde, denekler bu şiirleri daha yüksek puanlarla değerlendirdi. Bu, şairlerin ve yaratıcıların insanların aklında taşıdığı "gerçeklik" ya da "değer" algısının gücünü gösteriyor.

Bu bulgular, yapay zekanın edebi üretimler üzerindeki etkisi ve nasıl algılandığı konusundaki toplumsal önyargıların ve algıların ne denli güçlü olduğunu ortaya koyuyor. Yazarın kimliği, bir eserin değerini değerlendirmede önemli bir rol oynuyor, hatta şiirlerin içeriği ve kalitesinden bağımsız olarak. Bu da edebiyat dünyasında, yapay zekanın yaratıcı sürecin bir parçası olarak kabul edilmesinin ne kadar karmaşık bir mesele olduğunun altını çiziyor.

Peki, ne oldu?
Bu çalışma, yapay zekanın sanatsal üretimindeki gelişmeleri ve bu gelişmelerin toplum üzerindeki etkilerini sorgulayan önemli bir tartışma başlatıyor. Araştırmacıların bulguları, yapay zekanın şiir yazma becerisinin giderek daha insan benzeri hale geldiğini, ancak aynı zamanda onun insan yaratıcılarından farklı olarak daha basit ve anlaşılır olmasının, okuyucular tarafından tercih edilmesine yol açtığını ortaya koyuyor.

AI'nın ürettiği şiirler, özellikle karmaşık imgelem ve duyguları açıkça iletme konusunda insan şairlere göre daha doğrudan olabilir. Bu, uzman olmayan okuyucuların şiirle bağ kurmasını kolaylaştırıyor, ancak şiirsel karmaşıklığı ve derinliği olan insan şiirlerinin, AI'nın ürettiği daha düz şiirlerle karıştırılmasına yol açabiliyor.

Bu bulgular, sadece yapay zekanın edebiyat alanındaki yerini sorgulamakla kalmıyor, aynı zamanda sanatın değerinin nasıl algılandığına dair derin bir inceleme sunuyor. AI'nın sanatsal üretiminde, "insandan daha insan" olma olgusu, makinelerin insan duygularını ve ifadelerini daha doğal bir şekilde taklit edebildiğini gösteriyor, ancak bu durum, insan yaratıcılığının doğasındaki özgünlüğü ve derinliği tehdit edebilir.

Çalışmanın sonunda, yapay zekanın sanat üretimini belirli bir etik çerçevede değerlendirme gerekliliği vurgulanıyor. AI'nın ürettiği sanat eserlerinin şeffaf bir şekilde tanımlanması ve ayrıştırılması, okuyucuların ve izleyicilerin bu eserleri ne şekilde değerlediklerini daha net bir şekilde anlamalarına yardımcı olabilir.

Bu bağlamda, AI'nın sanatsal üretimi, sanatın derinliğini, insan ruhunun katkısını ve yaratıcı mücadeleyi atlayarak, sanatın değerini düşürebilir. Dolayısıyla, bu alandaki düzenlemeler, yalnızca üretim sürecini değil, aynı zamanda toplumun sanatla ilişkisini de şekillendirebilir.

David Mouriquand

YAPAY ZEKADA ŞİİRSEL KOMUTLAR GÜVENLİK AÇIĞI YARATIR MI?

Yapay zekada şiirsel komutlar güvenlik açığı yaratır mı?

Petra Lambeck

Yeni bir araştırma, şiir biçiminde yazılan komutların ChatGPT, Gemini ya da Claude gibi yapay zeka modellerini şaşırttığını gösteriyor. Hatta bazı durumlarda güvenlik mekanizmaları devreye bile girmiyor.

İtalya'daki Icaro Lab'da yapay zeka konusunda çalışan araştırmacılar, elde ettikleri sonuçları şaşkınlıkla karşıladı. Amaçları, farklı dil stillerinin ve özellikle de şiir biçiminde yazılmış komutların, yapay zeka modellerinin yasaklı ya da tehlikeli içerikleri tanıma ve engelleme becerisini etkileyip etkilemediğini incelemekti. Yaptıkları çalışmalar sonucunda şiirin etkisi olduğunu buldular. Ancak bunun nedeni ise henüz tam olarak bilinmiyor.

Araştırmacılar, "Adversarial Poetry" (karşıt şiir) başlıklı çalışmalarında, normalde yapay zeka dil modellerinin güvenliğini test etmek için kullanılan bir veri tabanından alınmış bin 200 potansiyel tehlikeli komutu şiir formuna dönüştürdü.

Bu tür "adversarial prompt"lar (karşıt komutlar), genellikle düz yazıyla hazırlanıyor ve yapay zekayı, normalde engellemesi gereken zararlı ya da istenmeyen içerikleri üretmeye zorlamayı amaçlıyor. Örneğin yasa dışı bir eylemin nasıl yapılacağına dair açık talimatlar gibi.

Ancak bu manipülatif girdiler şiir biçiminde sunulduğunda, şaşırtıcı derecede yüksek bir başarı oranı ortaya çıktı. Çalışmayı yürütenler isimlerden Federico Pierucci, DW'ye verdiği röportajda, "Şiirin bir 'jailbreak' (kırma) tekniği yani yapay zekanın güvenlik bariyerlerini aşmanın bir yolu olarak neden bu kadar etkili olduğu şimdilik belirsiz. Bu da yeni araştırmaların konusu" diyor.

Şiir bir güvenlik açığı mı?

Icaro Lab'ın çalışmaları, yapay zeka modellerinin, bir komutun sonuna eklenen ve matematiksel yöntemlerle üretilen manipülatif metin parçalarıyla da şaşırtılabildiği gözlemine dayanıyor. Bu tür eklere "adversarial suffix" (karşıt son ek) deniyor. Bir tür dijital parazit işlevi gören bu metinler, yapay zekanın kendi güvenlik kurallarını devre dışı bırakmasına yol açabiliyor. Büyük yapay zeka şirketleri, modellerini güçlendirmek ve eğitmek için bu tür saldırı yöntemlerini zaten düzenli olarak test ediyor.

Pierucci ve ekibi ise şu soruyu soruyor: "Yapay zekaya, karşıt son ek gibi kasıtlı olarak manipüle edilmiş bir metin veya komut verdiğimizde ne olacak?" Pierucci, aynı etkiyi karmaşık matematik yerine şiirsel bir metinle oluşturmanın mümkün olup olmadığını incelediklerin anlatıyor.

Yapay zeka sistemleri giderek daha karmaşık hale gelse de şiir gibi edebî metinler konusunda başarısız olabiliyor.

Pierucci, "Yapay zekayı şaşırtmak için şiiri kullandık" diyor. Karşıt ifadelerin, yapay zeka için bir tür şiir gibi işlediğini ifade eden Pierucci şöyle devam ediyor:

"Tıpkı deneysel şiirin insanları şaşırtması gibi. Buradan yola çıkarak şöyle bir fikir doğdu: Şiir, yapay zekayı şaşırtırsa ne olur, çünkü normalde yapay zekaya yazılanlar şiir değil sıradan bir metin oluyor."

Çalışma kapsamında ilk 20 komutu bizzat kendileri şiirleştirdi. Pierucci, bu örneklerin en etkili olanlar olduğunu söylüyor: "Geri kalanlar ise yapay zeka yardımıyla şiir formuna sokuldu. Onlar da işe yaradı, ancak insan eliyle yazılanlar kadar değil."

"Görünüşe bakılırsa insanlar hâlâ daha iyi şair" diyen Pierucci, çalışmayla ilgili şu bilgileri veriyor:

"Komutları yazmak için profesyonel şairlerle çalışmadık, bunu kendi sınırlı edebi yeteneklerimizle yaptık. Kim bilir, daha iyi şairler olsaydık belki yüzde 100 başarıya ulaşabilirdik. Güvenlik gerekçesiyle çalışmada somut örnekler yayımlamadık."

Yapay zeka için asıl zorluk: İnsanın ifade çeşitliliği

Bu çalışmanın en çarpıcı yönü, yapay zeka modellerinde şimdiye kadar pek dikkat çekmeyen bir zayıf noktayı ortaya koyması. Üstelik bu zayıflık, görece basit yöntemlerle aşılabiliyor. Aynı zamanda yeni sorular da doğuruyor: "Şiirde güvenlik mekanizmalarını devre dışı bırakan asıl unsur ne? Dize mi, kafiye mi, metafor mu?"

Pierucci ve ekibi bu soruların yanıtını bulmak için daha ayrıntılı deneyler yürütüyor: "Şu anda çok hassas bilimsel çalışmalar yapıyoruz. Asıl etkiyi yapan şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz."

İtalyan araştırmacı, masallar gibi başka edebi türlerin de benzer sonuçlar verip vermeyeceğini incelediklerini belirtiyor:

"Şimdi bir dilsel varyasyonu, şiiri denedik. Acaba masallar gibi başka anlatı biçimleri de sistematik bir saldırı yöntemi olabilir mi? İnsanın ifade biçimlerinin son derece zengin ve etkili olması, yapay zekayı bu çeşitliliğe karşı eğitmeyi zorlaştırıyor. Bir metni sayısız şekilde yeniden yazabilirsiniz. Bunların hepsi ilk metin kadar endişe verici olmayabilir. Bu da yapay zekanın güvenlik mekanizmalarının tetiklenmemesine yol açabiliyor."

Yapay zeka araştırmalarında kültürün rolü

Çalışma, yapay zeka araştırmalarında yalnızca mühendislik ve bilgisayar bilimlerinin değil, kültür ve beşeri bilimlerin de kritik önemde olduğunu gösteriyor. Icaro Lab'da mühendisler, bilgisayar bilimciler, dilbilimciler ve filozoflar birlikte çalışıyor. Şairler henüz ekipte yok, ancak bu ileride değişebilir.

Federico Pierucci araştırmaya devam etmekte kararlı: "Kültürel ve insanî ifade biçimlerinin, yapay zekaya karşı beklenmedik derecede etkili olabileceğini gösterdik. Ve muhtemelen bunun sadece bir örneğini keşfettik."

Laboratuvarın adı da anlamlı: Icaro, yani İkarus. Yunan mitolojisinde balmumu ve tüylerden yaptığı kanatlarla güneşe uçmaya kalkışan, ancak sınırları aştığı için denize düşüp ölen karakter. Araştırmacılar bu miti, yapay zeka için bir uyarı olarak görüyor. Bu uyarı, yapay zekanın risklerini ve sınırlarını iyi anlamak gerektiğini hatırlatıyor.

29 Aralık 2025

UZAĞA FIRLATILMIŞ BABA DUYGUSU

Cahit Zarifoğlu’nun babası ile ilişkisi biraz acıklıdır, hüzünlüdür, tuhaftır. Babasına karşı duygusu uzağa fırlatılmış bir duygu olarak mevcudiyetini korur. Öfke kozasının içinde yaşayan, kimi zaman nefessizlikten ölmeye duran bir mevcudiyet…

Babasının vefat ettiği 1978 yılının 1 Şubat’ında günlüğüne düştüğü cümleleri dikkatli okumakta fayda var. “Babam vefat etti” der birinci cümlede ve ikinci cümlede şunları yazar, “yıllar önce.” İki cümlelik günlüğün ikinci cümlesi düşündürücüdür.

İster istemez akla şu sorular geliyor: 1 Şubat’ta ölen kim, yıllar önce ölen ne?

Babası Niyazi Bey zeki bir adam. Zeki ve dindar. Fransızca ve Farsça bilen, Arapça anlayan, şiirler yazan, divan şiirine hâkim, hafızasının duvarlarında ezberlediği şiirler yankılanan bir adam. Aynı zamanda tarikat ehli. Sadık bir mürit. Nakşî. Gecelerini zikir çekerek ve ilahiler söyleyerek geçiren, gündüzleri cami kürsülerinde vaaz veren, edebiyatı bildiği kadar fıkhı da bilen, kültürlü ve ilim sahibi bir adam. Gençliğinde yazdığı bir şiir, Maraş Maarif Müdürlüğünce öğrencilere ezberletilmesi için bir genelge ile bütün okullara duyurulmuş. Şiirin adı: “Ben Asker”

Öğretmen, maliye memuru, hâkim, ağır ceza reisi ve avukat.

Azimli, bilgili, dirençli.

Öğretmenlikle başladığı meslek hayatını avukatlıkla sonlandırmış. Liseyi bitirir bitirmez tarih öğretmeni olmuş, sonra Ankara Defterdarlığında memurluk yapmış, bu arada Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiş. Hâkimlik ve Ağır Ceza Reisliği yapmış. Hâkimlikten emekli olduktan sonra avukatlık bürosu açmış. Çeşitli şehirlerde, fakir Anadolu’da yıllarını geçirmiş. Tayinler dolayısıyla oradan oraya taşınan evler, değişen mekân ve durumlar, çoğalan aile fertleri Niyazi Bey’i yıpratmış. Ama onu asıl yıpratan evlilikleri olmuş.

Dört evlilik gerçekleştirmiş. Kısa süren ilk evliliğini Gülizar Hanım’la yapmış ve bu evlilikten Melahat isminde bir kızı olmuş. İkinci evliliğini Nihal Hanım’la yapmış. Nihal Hanım’ın babası Hacı Hâlid Efendi âlim ve fâzıl bir kişi. Bu evlilikten Mustafa Necati, Enver Sebati adında iki oğlan ve Güngör adında bir kızı olmuş. Oğlu Enver Sebati beş yaşında kuyuya düşerek ölmüş. On yıl süren bu evlilik boşanmayla sonuçlanmış. Üçüncü eşi Şerife Hanım, Cahit Zarifoğlu’nun annesi. İlk eşinden boşanmış, dul bir kadın. Dört çocuk vermiş Niyazi Bey’e, üç oğlan bir kız. Sait, Cahit, Abid ve Fevziye. Bir keşif için gittiği köyde köy muhtarının kızı Necla Hanım’ı görmüş ve bir müddet sonra onunla da evlenmiş. Necla Hanım’dan çocukları olmamış. Asıl sıkıntı bu evlilikle birlikte başlamış. Şerife Hanım’la boşanmadan gerçekleşen, imam nikâhıyla yapılan bu evlilik huzursuzluğun başlangıcı olmuş. Maddi imkânsızlıklar her iki eşin de aynı evde yaşamasını zorunlu kılmış bir müddet, sonra eşlerin mekânları ayrılmış. Ama Niyazi Bey’in asıl mekânı son eşinin yanı olmuş. Anlatılanlara bakılırsa, Şerife Hanım’ın evine bir misafir gibi gidip gelmiş, ara sıra.

Biten evlilikler ve yeniden başlayan evliliklerle hırpalanan bir psikoloji ve her seferinde kendine bir nizam arayan yeni bir ailenin kuruluşu… Bu hengâme Niyazi Bey’i yormuş olmalı. Hem maddi hem de manevi açıdan.

Sadece bu kadar da değil. Çocuklarına hiçbir zaman sevgisini belli etmemiş bir baba var kaşımızda. Elbette onları seviyor, elbette çocuklarına düşkün ve elbette merhametli ama işte soğuk bir tabiata sahip. Çocuklarının başını okşamayı bilmeyen bir elin sahibi. Bütün ilmine, irfanına, derinliğine rağmen… 

Öyle anlaşılıyor ki Şerife Hanım, kendisinden sonra gelen eşi hiçbir zaman kabullenememiş. Belki önceki eşinden çektiği acılar da eşlik etmiş buna. Kocasının bu tavrına, yeni evliliğine çok alınmış ve iç dünyası baştan ayağa yaralanmış. Bu nedenle, ömrü boyunca hüzünlü ve kederli bir yüzle yaşamış. Gülüş ve tebessüm bir daha yüzüne uğramamış.

Zarifoğlu için baba portresi, annenin kederinin ve acısının altından görünen bir portreden ibarettir. Delikanlılığın verdiği hız da bu portreyi iyice karartmış, soluklaştırmış, sevimsizleştirmiş. İstanbul 1967 tarihli günlüğünde Fethi Gemuhluoğlu’nun şeyhi Mustafa Özeren Efendi’nin, iç dünyasındaki baba öfkesini fark edişini ve bu fark ediş karşısında yaşadığı dehşeti anlatır: “Nihayet beni sordu: ‘Bu kim?’ ‘Edebiyat Fakültesinde Alman filolojisinde okuyor’ dedi ağabey. ‘Bazı ailevi zorlukları var okuyabilmek için. Yanıma almak istiyorum.’ Efendi bana pek bakmadan ve ilgisizce pat diye benim kimselere söylemediğim kalbimin gizli sırrını söyleyiverdi: Baban hakkında kötü düşünme.”

Hep acı çeken bir anne, hep uzakta duran bir baba ve yoksulluğun içinde geçen bir çocukluk. Başına bir kere olsun müşfik bir baba eli dokunmadan geçmiş çocukluk ve gençlik yılları. Baba tarafından akrabalarıyla, özellikle babasının diğer hanımlarından kardeşleriyle hiç görüşmediği ifade edilir. Baba duygusuna bir deprem eşlik etmiş hep; her olumlu duygu yıkılıp dağılıp toprak altına çekilmiş. Hiç dinmeyen çocuksuluğunun ve uzun yıllar devam eden “sorumsuzca” tutumlarının altında belki de bu yıkıntı ve dağılmanın etkisi vardır. Daha sonraları mısralarına yansıyacak olan baba imgesi soğuk ve boğuk bir imgedir. Neredeyse hiç olumlu bir baba imajına rastlayamayız.

Tabii, babasıyla bağının bütünüyle kopmadığını biliyoruz. Gençlik dönemlerinin sonuna doğru babasına ilişkin düşünceleri yumuşuyor. Babasıyla mektuplaşmalarından bahsediyor. Adını anıyor. Günlüklerinde bu mektuplardan bir kısmına yer verme gereği duymuş. Nisan 1977 tarihli günlüğünde yer alan babasının mektubundaki şu cümleler bir sevgiden fazlasını ifade ediyor: “Cahitciğim, sana bugünkü posta ile 3000 lira Kitabevi adresine gönderiyorum. (Akabe’ye ilk katkısı) alındığını bildirirsen memnun olurum.” Yine de buna geç kalınmış bir ilişki diyebiliriz. Babayı geç tanımak veya baba ile geç karşılaşmak… Bu geç kalışı kendi babalığı üzerinden izale etmeye çalışırcasına kendi çocuklarına karşı son derece sıcak, onları dokunarak seven, evin kapısından girdiği andan itibaren bütün çocuklarını tek tek selamlayıp hatırını soran, onlara masallar anlatan, onlarla vakit geçirmekten ayrı bir haz duyan bir Zarifoğlu portresi çıkıyor karşımıza.

Belki, çocuk kitapları yazmasının altında da bir baba öfkesi ve baba hasreti vardır, kim bilir!

Mustafa Aydoğan

16 Kasım 2025

Ölmüş Bir Dosta Açık Mektup...

Sevgili Cem,

Gecenin bir saatinde, ansızın düştü içime bu satırları sana gazetedeki köşemde yazmak. Hem zaten senin de gazeteci olduğunu düşündüm, hem de şöyle dedim kendime: "Mademki kimi zaman, bir kültür ve uygarlık konusudur diye, dostluk üzerine yazıyorsun, neden bir kez de sapına kadar yaşanmış bir dostluğu yazmayasın! Bir zamanlar çok ender bulunur bir uygarlık adası oluşturduğunuzdan niye söz etmeyesin?" Ve üstelik bunu yapmanın tam zamanı da. Çünkü hiç hazır olmadığım bir yaza girmek üzereyim ve çünkü geçen kışın soğuklarında, şimdi senin rüzgârlı bir tepesinde uyuduğun bu kentteki son sevdiklerim, beni, sevdiğim için öldürdüler!

Evet, sevgili Cem, sen ve baban Şeref Serdengeçti, ölümünüzden bu yana geçen yıllar boyunca hep daha güçlenen bir sevgiyle süzülüp bana geri geldiniz. Ben de, zaman ve geçmiş kavramlarının ne kadar acizleşebileceğini ilk kez sizlerin zaman-ötesi sevgilerinizle anladım.

Erken ölümün, ilişkimizi bitiremedi. Tıpkı babanla da hiçbir zaman bitiremediği gibi. Sağlığında, uzun zaman görüşmediğimiz de olurdu. Ama ondan sonraki ilk konuşmamızda seninle hep 'dün kaldığımız' yerden başlardık. Ne kadar ayrı kalırsak kalalım, hep 'daha dün' birlikteymiş gibi olurduk. Bu, doğaldı. Çünkü sen ve ben, tıpkı Tezer Özlü'nün dediği gibi, birbirleriyle yalnızca şunu ya da yalnızca bunu yaşayabilenlerden değil, fakat içimizden geldiğinde tüm sınırsızlığıyla her şeyi yaşayabilen türden dostlardık.

Yaşadık da.

Yakaladıklarımızı hiç ertelemeden, hiç kaçırmadan, ânında, dolu dolu yaşadık.

Senden sonrasının boşluğu o yüzden çok büyük oldu.

Bir defasında, gecenin sabaha dönüşmeye yüz tuttuğu bir saatte: "Dostun muyum, yoksa âşık mıyım sana, bazen bilemiyorum..." demiştim. Yanıtın, yaşamın boyunca sapmadığın sıradışılığınla ve o hep kocaman kalan yüreğinle doğru orantılıydı. "Her şey olarak doğmuş bir sevgi temelindeki ilişkide, var mı sorgulamak bu nedir diye? Biz her şeyiz, dostum, anladın mı, biz her şeyiz! Biz, zaten bu yüzden biz olmayı başarmadık mı?"

Evet, gerçekten de biz, her şeydik.

Bana, neredeyse bütün bir gece boyunca Charles Aznavour'un şarkılarını teker teker Türkçe'ye çevirdiğinde, sonra Roma'da, günbatımında, bir köprüden geçerken: "Tut şimdi şu mermer korkulukları, hâlâ güneşin sıcaklığını duyacaksın! Hayatın nabzı budur işte!" dediğinde, tüm söylediklerimizle ve suskunluklarımızla, biz hep her şeydik.

Sen ve baban, bugün de benim için her şey olmayı sürdürmektesiniz. Benden hiç uzaklaşmadınız. Bana gelince, bir şeyi yapabilmeyi hep çok istedim. Şeref'ten bana geçen o kocaman sevgi mirasını ve senin dostluğunun o uçsuz bucaksız uygarlığını, her şeyliğini, âdeta misyonerleriniz gibi, başkalarına aktarmayı istedim.

Belki inanmayacaksın ama olmadı.

Sizden sonra, ne zaman bu misyona soyunduysam, bana hep sevgisizliğin cinayetleriyle, inanılmaz vefasızlıklarla ve ihanetlerle karşılık verdiler. Zamanlar değişmişti. Ortamımızın insanları yürek dolusu sevmeye de, sevdiğini açıkça söylemeye de yabancılaşmışlardı. İğrenç bir sürü psikolojisi, sevgi türlerinin jandarmalığına soyunmuştu. Artık en temiz sevgilere sadece karalar çalan, gerçek dostlukları, uygarlık belirtisi saymak bir yana, en iğrenç dedikoduların çamurunda boğmaktan çekinmeyen ve bütün bunlar ortaya çıktığında da, bir özür dilemeye bile gönül indirmemeyi erdem ve güçlülük sayan bir ortamda yaşamaya başlamıştık.

Ben de sonunda, sizleri kirletmemek için yapabileceğim tek şeyi yaptım. Tertemiz mirasınızdan o ortamdakilere bir zamanlar cömertçe verdiğim sevgilerin hepsini onlara asla layık olamayanlardan geri alıp yine size kattım. Benim için her şey olamayanları, sevme özürlüleri ise zor, ama ahlaklı bir seçimle yüreğimden hiçliğe saldım.

Şimdi yine ve 'daha dün gibi' sizlerleyim. Sizden sonrası ise, sanki hiç olmamış gibi...

Ahmet Cemal

20 Ekim 2025

Sevginin Ardından

Sevginin ardından yürüyen uyku
Sevişmeyi değil, seni bütünler
Yüzünün ülkesi sınır tanımaz
Bırakır geceyi o ince keder

Bütün tarihini sırtına vurup
Denizi üç günde geçen serçenin
Bir seher vaktinde soluk soluğa
Tünediği dalda şenlik gibisin

Ülkü Tamer