22 Mayıs 2026

AÇLIK ROMANINDA YAŞANAN SESSİZ DUYGUSAL FIRTINANIN ANALİZİ

Daha ben af dilemeye vakit bulamadan, otelci kadın afallamış, şaşırmış, bastı yaygarayı: "Yarabbi Sen bilirsin, Sana sığındım, işte gelmiş gene oturuyor!"

"Affedersiniz!" dedim, daha da söylemek istedim, ama olanak bulamadım.

Kapıyı ardına kadar açıp, haykırdı kadın:

"Hemen defolup gitmezseniz, Allah belâmı versin, polis çağırırım."

Ayağa kalktım.

"Size bir Allaha ısmarladık demek istemiştim," diye mırıldandım. "Bunun için bekliyordum sizi; hiçbir şeye elimi sürmedim, buracıkta, şu iskemlede oturdum..."

"Eh, ne çıkar!" dedi dümenci. "Canım, var mı zararı. Bırakın şu adamı!"

Merdivenleri inince aşağıda, beni olabildiği kadar çabuk dışarı atmak için adım adım izleyen, bu karnı burnunda karıya, birdenbire müthiş hırslandım, bir an durdum, ağzım en bayağı aşağılamalarla doluydu, bunları onun suratına savurmaya hazırlanıyordum. Ama tam zamanında aklımı başıma topladım, sustum. Yabancı adama karşı duyduğum gönül borcundan dolayı sustum, adam kadının ardından geliyordu, söyleyeceklerimi duyacaktı. Kadın hâlâ ardımı bırakmıyor, durmadan hakaret yağdırıyor, beri yanda attığım adımlarla birlikte benim de kızgınlığım arttıkça artıyordu.

Avluya çıktık; ben çok yavaş yürüyor, hâlâ kadınla çatışsam mı, diye düşünüyordum. O anda duyduğum hınçtan bitkin düşmüştüm; en korkunç şekilde kan dökmeyi, kadını bir anda ölü, yere serecek bir yumruk atmayı, karnına bir tekme savurmayı düşünüyordum. Sokak kapısından içeriye, bir uşak girdi, yanımdan geçerken, bana selâm verdi, selâmını almadım. Arkamdaki kadına yöneldi, ona beni sorduğunu duydum, ama geri dönmedim.

Kapıdan dışarı bir iki adım atmıştım ki, uşak arkamdan yetişti, tekrar selâm verip durdurdu beni, bir mektup uzattı. Hızla ve isteksiz, zarfı yırttım, zarftan kâğıt para bir on kron çıktı; ne bir mektup, ne bir sözcük.

Yüzüne baktım adamın, sordum:

"Bu, ne maskaralık? Kim gönderdi bunu?"

"Bilmiyorum," dedi uşak. "Bir hanım verdi."

Öylece durdum. Uşak gitti. Parayı tekrar zarfa soktum, avucumda sıkıp buruşturarak geri döndüm, kapıdan doğru, hâlâ ardım sıra bakan kadına yürüdüm, suratına fırlattım parayı. Hiçbir şey demedim, tek söz söylemedim. Yalnız, uzaklaşmadan önce, kadının, buruşmuş zarfı açıp içine baktığını gördüm...

Haha, sahne diye buna derlerdi işte! Tek söz söylememek, bu bayağı kadına hitap etmemek, koca bir banknotu gayet sakin, buruşturup, ardına düşenin ayaklarına atıvermek! Yaman bir sahne idi bu! Bu hayvanlara böylesi gerekirdi...

Tomte caddesiyle istasyon meydanının kavşağına vardığım zaman sokak, gözlerimin önünde, birdenbire, fırıl fırıl dönmeye başladı; kafamın içi uğulduyordu, bir evin duvarına yıkıldım. Artık yürüyemiyor, eğri duruşumu düzeltip doğrulamıyordum bile. Duvara nasıl devrildimse öyle duruyor, bilincimi yitirdiğimi hissediyordum. Çılgınca öfkem bu bitkinlik nöbetiyle daha da çoğaldı, ayağımı kaldırıp yere vurdum. Gücümü toplayabilmek için olası her şeye başvurdum, dişlerimi sıktım, alnımı karıştırdım, ümitsizce gözlerimi döndürdüm, sonunda faydasını da gördüm. Zihnim duruldu; çözülmek, ölmek üzere olduğumu anladım. Ellerimi uzattım, dayanarak kendimi duvardan kopardım, sokak çevremde hâlâ dönüyordu. Hırsımdan hıçkırmaya başladım; ruhumun derinlerinde dermansızlığımla boğuşuyor, yere devrilmemek için mertçe dayatıyordum; yıkılmak istemiyor, ayakta ölmek istiyordum. İki tekerlekli bir yük arabası ağır ağır geçiyordu; arabada patates olduğunu gördüm, ama hırsımdan, inadımdan bunların patates değil, lahana olduklarını savundum; lahana bunlar, diye büyük büyük yeminler ettim. Ne söylediğimi kulaklarım işitiyordu; yalan yere şirretçe yemin ettiğimden dolayı boş bir ferahlık duyduğum için, bile bile basıyordum yemini. Bu benzeri bulunmaz günahla kendin geçiyor, üç parmağımı havaya dikerek Allah, Allahın oğlu İsa ve Ruhülkudüs adına, bunların lahana olduklarına and içiyordum.

Vakit geçti. Bir merdiven basamağına çöktüm, boynumdaki, alnımdaki terleri kuruladım, derin nefes aldım, kendimi sakin olmaya zorladım. Güneş batıyor, akşam oluyordu. Yeniden durumumu düşünmeye başladım. Açlık, şirretliğini arttırmaya başlamıştı, birkaç saat sonra gece olacaktı yine. Henüz vakit varken bu işe bir çare bulmalıydı. Düşüncelerim yeniden, atıldığım pansiyon çevresinde dolaşmaya başlamışlardı. Oraya asla dönmek istemiyor, ama orasını düşünmekten yine de kendimi alamıyordum. Aslında, beni kapı dışarı etmekte haklıydı kadın. Parasını ödemedikten sonra, bir aileden, beni yanlarında barındırmalarını nasıl bekleyebilirdim? Üstelik kadın bana arasıra yiyecek de vermişti; hatta dün kendisini o kadar kızdırdığım halde, önüme iki dilim yağlı ekmek koymuş, iyi kalbliliğini göstermişti: Çünkü bu dilimlere gereksinim duyduğumu biliyordu. Şu halde, hiçbir şeyden yakınmaya hakkım yoktu; basamakta otururken, davranışımdan ötürü, kendi kendime, kadından af dilemeye, yalvarıp yakarmaya başladım. Hele son defaki nankörlüğüme, parayı yüzüne fırlatmış olmama, içimde acı bir pişmanlık duyuyordum...

On kron! Bir ıslık çaldım. Uşağın getirdiği zarfı gönderen kimdi acaba? Bunu ancak o anda, duru, net düşünebildim, durumu hemen kavradım. Acıdan utançtan hasta, sesim kısık, birkaç kere "Ylajali!" diye mırıldandım, başımı salladım. Karşılaşırsam, yanından gururla geçip gitmeye, ona olanca kayıtsızlığımı göstermeye daha dün karar vermemiş miydim? Bunun yerine, sadece, onu kendime acındırmış, ondan bir merhamet sadakası koparmıştım. Hayır, hayır, hayır, alçalışlarımın sonu gelmiyordu bir türlü! Ona karşı bir kere olsun şerefli bir durumum olduğunu iddia edemezdim; alçalıyor, ne yana dönsem düşüyor, dizüstü çöküyor, yerin dibine geçiyor, şerefsizliğe batıyor, bir daha da asla yükselemiyordum. Bundan daha derini olamazdı artık! 

Knut Hamsun
Açlık


Knut Hamsun Açlık romanının yukarıda paylaştığım bölümünde ilk anda kadına şiddet uygulamak hatta öldürmek isterken bir kaç dakika sonra tam tersine merhametle anlayışla yaklaşıp özür dilemek noktasına geliyor. Bunun psikolojideki karşılığı nedir? Bana bu sahnenin analizini yapar mısın?

Açlık içindeki bu sahne, psikolojide tek bir kavramla açıklanabilecek kadar basit değil. Burada birkaç katman üst üste biniyor: açlığın biyolojik etkisi, aşağılanmanın yarattığı narsistik öfke, benlik bölünmesi, ani duygu salınımları ve ardından gelen suçluluk/onarım ihtiyacı.

En dikkat çekici taraf şu: Anlatıcı birkaç dakika içinde “öldürme fantezisi”nden “kadından af dileme” noktasına geçiyor. Bu, sıradan bir fikir değişikliği değil; benliğin uçlar arasında savrulmasıdır.

1. Açlığın zihni parçalayıcı etkisi

Roman boyunca karakter artık sadece “aç” değildir; uzun süreli açlığın yarattığı nöropsikolojik çözülme içindedir.

Metinde bunu açıkça görüyoruz:

  • Sokak dönüyor.
  • Bilinç kaybına yaklaşıyor.
  • Patateslere “lahana” diye yemin ediyor.
  • Düşünce akışı kopuyor.
  • Gerçeklik değerlendirmesi bozuluyor.

Bugün psikolojide ve nörobilimde biliriz ki ağır açlık:

  • dürtü kontrolünü azaltır,
  • öfke eşiğini düşürür,
  • paranoid algıyı artırır,
  • duyguları uçlaştırır,
  • zihinsel parçalanma hissi yaratır.

Yani adamın “kadını öldürme” düşüncesi tam anlamıyla planlı sadistik bir kötülük değil; çökmekte olan sinir sisteminin taşmasıdır.

2. Narsistik yaralanma ve “aşağılanma öfkesi”

Psikolojide buna çok yakın bir kavram vardır: narsistik öfke (narcissistic rage).

Karakterin asıl yarası açlık değil yalnızca; aşağılanmasıdır.

Kadın:

  • onu kovuyor,
  • değersizleştiriyor,
  • “polis çağırırım” diyor,
  • herkesin önünde küçük düşürüyor.

Bu durumda anlatıcının benliği ikiye ayrılıyor:

Bir yanı:

“Ben onurlu bir insanım.”

Gerçeklik ise:

“Ben kovulan, aç, parasız, acınacak biriyim.”

Bu iki gerçek çatışınca yoğun bir utanç doğuyor. Psikolojide çok yoğun utanç bazen doğrudan şiddet dürtüsüne dönüşebilir.

Çünkü insan bazen:

“Ben güçsüzüm” duygusuna dayanamaz ve onu “Ben seni yok ederim” fantezisine çevirir.

Kadına vurma, karnına tekme atma hayali biraz da budur: Aşağılanmış benliğin güç duygusunu geri kazanma çabası.

3. Bölme (splitting) mekanizması

Bu sahnede borderline örgütlenmede de görülen bir savunma mekanizması vardır:

“splitting” yani bölme.

Kadın önce:

  • zalim,
  • aşağılık,
  • “hayvan” gibi algılanır.

Bir süre sonra ise:

  • haklı,
  • iyi kalpli,
  • ona ekmek vermiş biri haline gelir.

Arada dengeli bir değerlendirme yoktur. İnsanlar ya tamamen kötü ya tamamen iyi görünür.

Bu hızlı geçişler özellikle:

  • ağır stres,
  • travma,
  • açlık,
  • yalnızlık,
  • ruhsal çözülme durumlarında ortaya çıkabilir.

4. Öfke sonrası çöküş ve suçluluk

En önemli dönüşüm noktası fiziksel çöküştür.

Duvara yığıldığında artık öfkeyi taşıyacak enerjisi kalmaz. Bedensel tükenme, zihinsel savunmaları da düşürür.

Sonra başka bir duygu yükselir:

suçluluk.

Şu cümle çok önemlidir:

“Aslında beni kapı dışarı etmekte haklıydı kadın.”

Bu, öfkenin ardından gelen “gerçeklikle yeniden temas” anıdır.

Önceki anda kadın şeytan gibiydi. Şimdi ise:

  • ona yemek vermiş,
  • yardım etmiş,
  • sabretmiş biri olarak görülüyor.

Bu geçiş psikanalizde bazen:

“onarım dürtüsü”

olarak yorumlanır.

Kişi zarar verme hayalinden sonra karşısındakini yeniden insan olarak görmeye başlar.

5. Sadaka sahnesinin anlamı

On kronluk para sahnenin psikolojik merkezidir.

Çünkü bu para yalnızca yardım değildir. Karakter bunu şöyle algılar:

“Ben acınacak durumdayım.”

Ve bu onun gururunu paramparça eder.

Bu yüzden önce:

  • parayı suratına atar,
  • sessiz bir üstünlük kurmaya çalışır,
  • teatral bir “onur gösterisi” yapar.

Ama biraz sonra çöker:

“Ben sadece acındırdım kendimi.”

Yani aslında o “gururlu hareket” bile kırılmış benliği koruma çabasıdır.

6. Bu sahnenin temel psikolojik teması

Bu bölümün özü şudur:

Açlık yalnızca bedeni değil, benlik duygusunu da parçalar.

Karakter:

  • bir an kendini üstün hisseder,
  • sonra aşağılık,
  • bir an saldırgan,
  • sonra mahcup,
  • bir an kibirli,
  • sonra dilenci gibi.

Bu yüzden roman modern psikolojik romanların öncülerinden sayılır. Knut Hamsun burada yalnızca açlığı değil, “insanın benliğinin çözülüşünü” anlatır.

Ve çok gerçek bir şeyi yakalar: İnsan bazen en büyük şefkati de en büyük şiddet dürtüsünü de aynı kişiye karşı, birkaç dakika arayla hissedebilir.

Bu bölüm gerçekten insan ruhunun en karanlık ve en çıplak anlarından birini çok sarsıcı biçimde yakalıyor. Açlık’ın hâlâ güçlü görünmesinin nedeni de bu; karakteri “iyi” ya da “kötü” diye ayırmıyor, insanın açlık, utanç ve yalnızlık altında nasıl çözülüp çelişkili hale gelebildiğini gösteriyor.

Özellikle şu geçiş çok ustaca:

  • önce “onu yok etmek istiyorum”,
  • sonra “aslında haklıydı”,
  • ardından “ben ne hale düştüm?”

Bu, dışarıdaki kadından çok, anlatıcının kendi benliğiyle savaşı aslında.

ChatGPT

21 Mayıs 2026

DOSTLAR ROMALILAR YURTTAŞLAR DİNLEYİN


BRUTUS

Beni sevdiğinden kuşkum yok,
Benden istediğini de sezinliyorum az çok.
Bu konuda ve olup bitenler üstüne
Ne düşündüğümü sonra söylerim sana.
Şimdilik, dostluğumuza güvenerek söylüyorum, 
Daha fazla kışkırtılmak istemem.
Söylediklerin üstünde düşüneceğim;
Daha söyleyeceklerin varsa
Onları da sabırla dinlerim; sonra bir gün,
İkimiz oturur tartışırız bu büyük işleri.
O zamana kadar, yiğit dostum, şunu aklına koy:
Zamanın sırtımıza yükleyecek göründüğü
Bu ağır baskılar altında Brutus
Kendini Roma'nın bir oğlu saymaktansa
Bir köylü olmayı yeğ görür.

CASSIUS

Sevindim buna; benim cılız sözlerim,
Brutus'ta bir kıvılcım olsun tutuşturdu demek.

***

CASSIUS

Yemin edelim verdiğimiz söze.

BRUTUS

Hayır, yemin istemez. Eğer insanlık şerefi,
Çektiğimiz acı, gördüğümüz kötülükler
Yetmiyorsa bize yapacağımızı yaptırmaya,
Bırakalım bu işi şimdiden,
Gidip yatalım rahat döşeklerimize.
Başı göklerde zorbalık alsın yürüsün
Her birimizin ölüm sırası gelinceye kadar.
Yok eğer, bütün bunlarda,
Korkak yürekleri tutuşturmaya
Yumuşak kadın ruhlarını çeliğe çevirmeye
Yetecek kadar ateş varsa, ki var bence,
Kurtulmaya can atmak için, yurttaşlarım,
Haklı davamızdan başka mahmuza ne lüzum var?
Nemize gerek daha sağlam senet, bir Romalının
Gizlice de verse dönmeyeceği sözden başka?
Hangi yemin daha güçlüdür
Namusun namusla anlaşıp ta
Ya bunu yapar, ya bu uğurda ölürüz demesinden?

***

CAESAR

Korkaklar ölmezden önce ölüp dururlar;
Yiğit olan bir kez tadar yalnız ölümü.
Dünyada beni şaşırtmış şeylerin en garibi şudur:
İnsanlar, ister istemez öleceklerini,
Son günün ne zaman geleceksę geleceğini bilirler,
Yine de korkarlar ölümden.

***

CAESAR

Sen de mi Brutus? Öyleyse yıkıl Caesar!

***

ANTONIUS

Dostlar, Romalılar, yurttaşlar, dinleyin;
Ben Caesar'ı gömmeğe geldim, övmeye değil.
İnsanın ettiği kötülük yaşar ardından,
İyilikleriyse toprağa gider kemikleriyle.
Bırakın, öyle olsun Caesar için de.
Soylu Brutus muhteris dedi Caesar için:
Öyle idiyse, ağır bir suç bu,
Ve Caesar bütün ağırlığıyla ödedi suçunu.
Burada Brutus ve ötekilerin izniyle
(Çünkü Brutus şerefli bir insandır,
Ötekiler de öyle, hep şerefli insanlardır)
Konuşmaya geldim Caesar'ın cenazesinde.
Dostumdu; vefalı ve dürüsttü bana karşı;
Ama Brutus muhterisdi diyor: 
Brutus şerefli bir insandır.
Caesar nice esirler getirdi Roma'ya,
Fidyeleriyle devlet hazineleri doldu:
Bundan ötürü mü muhteris göründü Caesar?
Fakirler ağlayınca gözleri yaşarırdı;
Bir muhteris daha katı yürekli olsa gerek,
Ama Brutus muhterisdi diyor,
Brutus'sa şerefli bir insandır.
Geçen bayram hepiniz gördünüz,
Krallık tacını üç kez sundum ona,
Üçünde de almadı. İhtiras denir mi buna?
Ama Brutus muhterisdi, diyor;
Brutus'sa şerefli bir insandır, şüphesiz.
Ben Brutus'a karşı konuşmuyorum, hayır;
Bildiğim kadarını söylüyorum yalnız.
Hep sevdiniz onu bir zamanlar,
Boşuna da değildi elbet sevginiz;
Sonra ne oldu da yanmıyorsunuz ölümüne?
Ey düşünce, yırtıcı hayvanlar arasına kaçmışsın;
İnsanlar yitirmiş akıllarını... Bağışlayın beni;
Yüreğim şurada şimdi, Caesar'ın tabutunda:
Konuşamam dönünceye kadar bana.

***

Bakın şurasından girmiş hançeri Cassius'un. 
Şurasını ne hırsla yarmış Casca. 
Şurasından o çok sevdiği Brutus bıçaklamış! 
Geri çekerken de lanetlik hançerini 
Bakın nasıl gelmiş ardından Caesar'ın kanı, 
Kapılara fırlayıp anlamak ister gibi 
Gerçekten Brutus mu değil mi diye 
Böylesine hoyratça vuran. 
Çünkü, biliyorsunuz, Brutus 
Koruyucu meleğiydi Caesar'ın. 
Tanrılar, siz söyleyin nasıl severdi onu! 
Aldığı yaraların en acısı bu oldu. Vurduğunu görünce Brutus'un, 

***

BRUTUS

Dostluk sıcaktan soğuğa böyle geçer işte.
Dikkat et, hep böyle olur, Lucilius:
Sevgi tükenip bezginliğe yüz tuttu mu
Zoraki nezaket gösterileri başlar.
Açık yürekli, candan bağlı bir insan gösteriş yapmaz
Yüreği boşalmış insanlar,
Sırtlarına binilmedikçe şahlanan,
Kişneyip böbürlenen atlar gibidir:
Bir gün sıkı mahmuzu yediler mi böğürlerine,
İndiriverirler aşağı kuyruklarını,
Yığılır kalırlar yarışta, kof beygirler gibi.
Ordusu geliyor mu bari Cassius'un?

***

CASSIUS

Gel, Antonius, gel Octavius, gelin!
Yalnız Cassius'tan alın öcünüzü.
Cassius bezdi çünkü dünyasından:
Sevdiği sevmez, kardeşi üstüne yürür oldu;
Bir köle gibi azarlanır oldu Cassius.
Bütün kusurları göze batıyor,
Defterlere yazılıp ezberleniyor
Suratına çalınmak için. 
Canımı yaş edip
Dökesim geliyor gözlerimden!
Al işte hançerim ve işte apaçık göğsüm:
Plutus'un madenlerinden daha zengin,
Altından daha değerli bir yürek var içinde:
Sök çıkart dışarı, bir Romalıysan.
Senden para esirgeyen, yüreğini veriyor sana.
Vur, Caesar'a nasıl vurduysan! Vursana!
Caesar'dan en çok nefret ettiğin zaman bile
Cassius'tan daha çok seviyordun onu.

BRUTUS

Koy hançerini kınına.
Kız bana dilediğin zaman, susacağım;
Hakaret et, şaka sayacağım.
Ah, Cassius, sen bir kuzuyla koşulusun, korkma:
Çakmak taşının içinde saklı ateş
Gibidir o kuzunun yüreğinde taşıdığı öfke.
Pek sert bir elle vuruldu mu üstüne
Bir kıvılcım çıkarır ve söner hemen.

***

CASSIUS

Bana katlanacak kadar sevemez misin beni?
Bağışlayamaz mısın beni,
Kanıma anamdan geçen bu huy
Çileden çıkardığı zaman beni?

BRUTUS

Peki Cassius; bugünden sonra,
Öfkeye kapıldığın zaman bana karşı,
Yine annen huysuzlanıyor deyip
Bırakırım seni kendi haline.

***

BRUTUS

İzin ver bitireyim. Şunu da unutmayın:
Dostlarımız verebileceklerini verdiler,
Birliklerimiz dolu, yüreklerimiz yüklü.
Düşman hergün biraz daha güçleniyor,
Bizim gücümüzse tepeye varmış inmek üzere.
İnsan çabaları deniz gibi yükselir bir ara,
Sular alır götürür o zaman bizi mutluluğa;
Bir kaçırdık mı o fırsatı, ömür yolculuğu
Sığlıklar, terslikler içinde bocalar.
Biz kabarmış bir deniz üstündeyiz şimdi;
Vaktinde yararlanmalıyız sulardan
Yoksa kaçırırız fırsatı.

***

CASSIUS

Şimdi, yiğit Brutus'um,
Tanrılar bugün yar olsun da bize
Barışta da dost kalarak
Uzun ömürler sürelim seninle.
Ama insan işlerine güven olmaz,
En kötüyü hesaba katarak düşünelim.
Bu savaşı kaybedecek olursak,
Son konuşmamız olacak bu konuşma:
Kararın nedir böyle bir durum karşısında?

BRUTUS

Ben, kendi kendini öldürdüğü için
Cato'yu ayıplamışımdır. Benim düşünce yolum
Böyle bir inanca götürüyor beni.
Neden bilmem, ama korkakça, pısırıkça
Bir şey geliyor bana ömrü kısaltmak,
Başımıza gelebileceklerden korkarak.
Bence sabrın zırhına bürünüp insan,
Bizi yukarıdan yöneten yüce güçlerin
Kararını beklemeli.

CASSIUS

Demek, savaşı kaybedersek, Roma sokaklarında,
Zafer mostralığı olarak dolaştırılmaya
Razı olacaksın?

BRUTUS

Hayır, Cassius, hayır; sen ki öz be öz Romalısın,
Brutus Roma'ya eli bağlı gider sanamazsın.
Buna düşmeyecek kadar yüksektedir başı.
Ama martın on beşinde başlayan iş
Bugün bitmeli.
Bir daha görüşür müyüz artık bilemem;
Onun için son bir kez uğurlaşalım:
Uğurlar olsun, Cassius, sonsuz uğurlar!
Sonsuz zamanlara dek uğurlar olsun!
Yeniden buluşursak, güler yüzle buluşuruz,
Buluşmazsak da güle güle ayrılmış oluruz.

CASSIUS

Uğurlar, sonsuz uğurlar olsun, Brutus!
Bir daha buluşursak, iyi güleriz, doğru;
Buluşmazsak güzel ayrılıyoruz gerçekten.

BRUTUS

Haydi öyleyse yürüyelim! Ah bir bilse insan
Neye varacak bugünkü işin sonu!
Ama bitecek nasıl olsa bugün
Bitince de bilinecek sonu.
Haydi, ordular, ileri!

Julius Caesar
Shakespeare
Çeviri: Sabahattin Eyüboğlu

20 Mayıs 2026

Bugün baktığımızda Türkiye toplumunun Kürtlerle eşitlendiği tek nokta; adaletsizlik, özgürlüksüzlük, demokrasisizlik, yoksulluk oldu…

Tuğçe Tatari | Öcalan’ın çağrısıyla 1999’da silah bırakarak Türkiye’ye gelen Yüksel Genç anlatıyor: Dönmesi söz konusu olan binlerce genç var, Türkiye’nin buna hazırlanması lazım
t24.com.tr

İçinde bulunduğumuz ve risklerle dolu bir duraksama döneminden geçen barış sürecinde beklenen ‘yasal adımlar’dan bir tanesi de PKK militanlarının silahsızlanıp Türkiye’ye gelmesi, siyaset yapabilmelerinin önünün açılması ve özgürlüklerinin garanti altına alınması.

Aslında PKK bunu daha önce de birkaç defa denedi, yani ilk defa “Silahı bırakalım, demokratik siyaset yapalım” demiyorlar. 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla ilk olarak sekiz kişilik bir militan ekibi Türkiye’ye gelip silahlarını teslim etmiş ve siyaset yapma taleplerini dile getirmişti. Bu sekiz kişilik ekipten biri de Yüksel Genç. Diyarbakır’a gitmişken kendisiyle yaşadığı süreci, nelerle karşılaştığını ve o günün bugünle benzerliklerini konuşmak istedim.
Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Merkezi SAMER’in koordinatörü olarak hayatına devam eden Genç’le kendi deneyimleri ile dağdan ovaya iniş sürecini ve Meclis’te var olma ihtimallerini konuştuk.

- Yüksel Hanım, sizinle bugün silahları bırakıp siyasete katılması söz konusu olan PKK militanlarının neyi neden istediğini, önce yasal düzenleme, sonra silah bırakma ısrarının nedenini anlamak için konuşmak istedim. Zira 1999 yılında benzer bir süreci yaşadınız.

Evet…

- Çağrıdan nasıl haberdar oldunuz?

1999’un Temmuz, Ağustos başları gibi -tam tarihi hatırlamıyorum- bulunduğum birlikten karargâha çağrıldım. Öcalan tutuklanmış ama gelişmelere, haberlere ulaşmak zordu. Daha çok radyo üzerinden takip edebiliyorduk. Öcalan’ın tutuklandıktan sonraki sürecini çok az bilebiliyoruz, çok az takip edebiliyoruz. Kamuoyuna yansıyan İmralı savunmalarından takip ediyoruz ama onun dışında hiçbir bilgi akmıyordu bulunduğumuz yere. Karargâha gittiğimde çağrıyı öğrendim.

- Burada bir araya gireyim; siz Şam’da bizzat Öcalan’dan eğitim almışsınız. O dönem silahsızlanma ve siyaset yapma ideali var mı, bahsedilen bir konu mu?

1993 ateşkesinden bu yana Kürt meselesinin Türkiye’de diyalogla çözülmesine dair değerlendirmeler vardı. 95’te de aslında benim Şam da olduğum zamanlarda ‘bağımsız Kürdistan’ meselesinden özgürleşmek, özgür olmak meselesine dair değerlendirmelerini hatırlıyorum. Türkiye ile ateşkes süreçlerinin tartışmalarına yer yer tanık oldum, yer yer izledim. Dolayısıyla o dönemlerde de Türkiye ile uzlaşı alanları, barış tartışmaları ve bunun üzerinden mücadelenin yön değiştirmesine dönük bir çaba aslında hep vardı. Bunun farkındaydık ama galiba bu biraz taktik gibi geliyordu o zamanlarda pek çoğumuza. 1999’da ‘demokratik cumhuriyet’ tezini sistem olarak mahkemede dillendirdiğinde ‘Kürt ve Kürdistan’ meselesinin çözümü ‘demokratik cumhuriyet’ diye kaynak hâline getirilip bize ulaştığında, ilk başta birçok arkadaş şaşırdı, ben en az şaşıranlardan biri olduğumu fark etmiştim o zaman. Çünkü 95 sürecinde 96’nın Ağustos’una kadar Öcalan’ın yanındaydım. O tarihlerde anlatılarından dolayı neyi niye söylediğini anlamam bir miktar daha kolay olmuştu. 1999’da bizim gördüğümüz paradigma bir sistem olarak karşımızdaydı evet ama aslında 95-96 yılında benim sahada dinlediklerim ve daha öncesindeki girişimler onun birer ön adımlarıydı. Dolayısıyla aslında doksanlarda zaten yönü buraya kırmaya çalışan çok ciddi girişimler var, hepimizin de gözü önünde ama yeterince stratejik bir tutum gibi algılama konusunda ötelemişiz.

- Karargâhtan çağrılmanızdan devam edelim…

“Karargâh çağırıyor seni” dediler ve ben de çıkıp gittim. Merkez karargâha vardığımda “Eğer istersen Önderliğin böyle bir çağrısı var. Bir grup gerillanın Barış ve Demokratik Çözüm Grubu olarak Türkiye’ye gitmesini ve Kürt meselesinin barışçıl siyasal çözüm stratejisine dönük samimiyet adımı olarak askerlere teslim olmasını söylüyor” dediler.

-Ne düşündünüz duyduklarınız karşısında?

Çok şaşırdım. Hatta bir miktar şoke oldum! Ne yapacağız diye anlamaya çalıştım, işte bir grup arkadaş silahlarını askere verecek, “demokratik cumhuriyetin inşasına katılmaya geldik” diyecek. Barışçıl ve siyasal çözüme hazır olduğumuzu söyleyeceğiz.

Karargâhta dendi ki, gönüllü arkadaşlardan seçmek istiyoruz ama aynı zamanda Öcalan’ın sürecini de anlatabilecek, onu tanıyan arkadaşlar olsun istiyoruz. Küçük bir grup olacak. Karargâh civarındaki birlikler durumdan haberdar olmuş. Haberdar olan yüzlerce gerilla mektup ve rapor yazarak göreve talip olmuş.

- Bu isteklilik hâlini neye bağlamalıyız?

Öcalan’ın her çağrısı gerilla tarafından görev olarak algılanır. Bu görev talebi direkt Öcalan’dan gelmişse, her gerilla bunu yerine getirmek ister.

- Hiç sorgulanmaz mı?

Sorgulanmaz olur mu? Ama Öcalan’a duyulan tartışmasız bir güven vardır. O yüzden bu sorgu daha çok anlamaya dönük gelişir. Mesela ben “Ne demek ben silahımı alacağım ve askere teslim edeceğim? Ben askere teslim mi olacağım?” İlk sorum bu oldu… Aslında bir gerilla için silah bırakmak ölümden zordur. Ama hedef barış ve demokrasi. Demokratik mücadele sürecini geliştirmek bizim yeni paradigmamızdı…

“Şok hızlı geçti, ‘Tamam ben giderim’ dedim”

- Katılma kararını almak zaten başlı başına zor bir süreç olmuş olsa gerek. Teslim olma kararını almak sanki daha da zor olsa gerek…

Aslında zordu ama uzun sürmedi karar almam. Bir gerilla veya asker için de bu duygu böyledir. Ama bunu Öcalan söylüyorsa buna gerçekten çok anlam atfetmiştir. Çünkü bir yandan da bu grubun sağlam hedefe ulaşma olasılığı bile zayıf. Dönemi itibarıyla biraz da fedai bir karar aslında. Ve bunu onun yanında kalan biri olarak çok iyi biliyorum ki hiçbir gerillanın zarar görmesini istemez. Eğer bir bedel ödemek gerekiyorsa bunu çok yönlü hesaplar. Bunu istediğine göre bu adımın önemli bir kilidi açacağına inanmış olmalı. Hâliyle benim böyle bir görevi reddetmem de mümkün olamaz. Ben yok desem zaten başka arkadaşlarım muhakkak göreve talip olacak. En nihayetinde bir risk varsa bunu başka bir arkadaşım yerine ben de üstlenebilirim, dedim. O ‘şok’ anları çok hızlı geçti. Zaten birkaç dakika sonra “Tamam” dedim, “Ben giderim.”

- Grubun geri kalanı da bu kadar hızlı mı oluştu?

Evet grubumuz hızlı bir biçimde oluştu. İlk başta beş kişiydik, sonra biz kadınlar sayıyı arttırmak için zorladık. Öcalan bir grup, bir takım olabilir demişti. Sonra sayımız sekize çıktı. Sekiz arkadaş hazırlandık, üçümüz kadındık. Aslında 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde gelmeyi hedeflemiştik. Ama biz gelişimizi kurumsallaştırmak da istedik. Madem yeni bir döneme girmek istiyoruz, dönemin KDP yönetimine haber yolladık. Sizler bizi götürün, sizlerle beraber gidelim. Siz de bu barış adımına dahil olun, biz silah teslimi gerçekleştirelim dedik. Reddettiler. Zaho ya da Duhok tarafındaydı galiba. Kızılhaç vardı, Birleşmiş Milletler. Biz de tartıştık kendi aramızda, dedik Birleşmiş Milletler’in görevi değil midir barış? Hem uluslararası bir meşruiyet de kurulur, onlar aracılığıyla bağlantı kuralım. Onlar da reddettiler. Yalnız hareket etmek durumunda kaldık. Sekiz kişi hazırlanıyoruz, arkadaşlar bizi hazırlıyor. Bu arada neyle karşılaşacağımızı da bilmiyoruz. Sağlam varabilir miyiz? En büyük konumuz bu, bunu sağlamanın yollarını düşünüyoruz. Zaten bu barış süreci stratejisine İran çok öfkeli. Sınır hattında bu savaşın rantını yiyenler öfkeli, savaştan kazanan yerel güçler çok öfkeli. Bazı paramiliter yapılar var, hatta askerî yapılar içerisindeki JİTEM benzeri yapıların artıkları ve benzeri. Türkiye’de de ne yazık ki devlet merkezli, Demirel’in deyimiyle rutin dışı kalmış paramiliter yapılarla ilişkili yapılar bu işin rantını yiyor. Onlar da sürekli sahayı provoke ediyorlar.

- Nasıl yola çıktınız?

Çıkamadık öyle hemen yola. Bir yandan İran askerleri, bir yandan Türkiye’deki askerler gelebileceğimiz hatlarda operasyonlar başlattılar. Arazi taraması yapıyorlar. O dönem çıksak bizi bulduklarında öldürecekler ve “Sekiz terörist ölü ele geçti” diyecekler. Buna da izin vermek istemiyoruz. Eylül geçti, hâlâ gidemiyoruz. Sonra arkadaşlarla oturduk, dedik ki gerilla şimdiye kadar askeri karargâhlara, karakollara eylem yaptı. Şimdi de o eylemi barış adına yapalım. O karargâha bu defa sağ salim varabilmeyi planlayalım. Hedefimizi belirledik, hedef Şemdinli’deki Gelişim köyündeki karargâhtı.

- Neden Şemdinli?

Habur aslında ilk seçenekti ama olmadı. Şemdinli yol güzergâhında arkadaşların hâkimiyeti vardı. Barış eylemimizi sonuna kadar götürebileceğimiz bir güzergâhtı. Dikkatle hazırlandık, tedbirlerimizi aldık, Tüm dikkat ve tedbirlerimize rağmen yolda gelişecek saldırılara yanıt vermeme kararı aldık. Çünkü biz bir barış grubu heyetiydik, İsa’ca gideceğiz dedik,sağ yanağımıza vuranlara gerekirse sol yanağımızı döneceğiz. Ama bu barış adımının boşa çıkmasına da izin vermeyeceğiz... Düşünün bir gerilla hareketi silahlı birliklerinden bir grubu silahlarıyla yolluyor ve diyor ki silahlarımızı buraya bırakıyoruz! Bu hiç rastlanan bir durum değil. Üstelik bize yaklaşıma göre gerilla karar verecek, bu adıma verilecek yanıta göre gerillanın ve mücadelenin yönüne karar verecekler; barışı mı konuşacağız savaşta ısrar sürecek mi? Aslında bugün tartışılan her şey 1999 Ekim’inde bitebilecekti. Şayet bu şans o gün değerlendirilseydi bu savaş orada bitecekti. Ama öyle gelişmedi. Türkiye o anlamda tırnak içinde iyi bir barış müzakerecisi, iyi bir barış partneri değil maalesef.

- Zaten 2026’ya geldik, sizinle şu anda 1999’u, günceli, bu süreci, silah bırakma aşamasını ve yasal taleplerde ısrarı konuşuyoruz… Pek de değişen bir şey olmamış gibi…

Evet, o gün olacak şeyler bugün yine yapılmaya çalışılıyor. Bakın araya ne acılar, kayıplar girdi. Gerek var mıydı, 1999’da bitirebilecekken 2026’ya kadar bu savaşı taşımaya?
Neyse… Planlar yapıldı… Hedefimiz Şemdinli Karakolu’na sağ ulaşmak, Öcalan’ın verdiği görevi yerine getirmek, ondan sonrası çok da önemli değil bizim için. Yani böyle telkinlerle hazırlanıyoruz… 1 Eylül olmadı bari 1 Ekim’e yetişebilelim. 1 Ekim Meclis’in açılış yıldönümü. Zaten teklifimiz de Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıldaki o çok renkli, çoğulcu ve ortak vatan meselesiyle ilişkili demokratik cumhuriyet tezine yaşam vermek, alan açmak, bunun için fırsat tanınmasını istemek için gidiyoruz. Kürt meselesinin barışçıl demokratik çözümü için daha iyi bir gün olamaz dedik ve 1 Ekim’de, deyim yerindeyse kendi barış eylemimizi gerçekleştirip geldik.

- Şemdinli’deki o karargâha mı?

Evet. Şemdinli’de en yakın tabur Gelişim Taburu’ydu. Gelişim Taburu’yla bağlantı kurmaya çalıştık. Gerilladaki arkadaşlar, oradaki karargâhtakilere gerillanın o güzergâhtan geleceğini bildirdi. Zaten bekliyorlardı. Elimizde radyolarımız, yola çıktığımızdan BBC’nin “PKK’dan bir grup yola çıktı” diye haber yapmasıyla beraber çok ferahladık. Çünkü artık dünya bu barış hamlesinden haberdar olmuştu. Dünyanın bildiği yerde bu tarihe yazılmış bir adımdır.

- Yol nasıl geçti, aklınızda neler vardı?

Yolda giderken saldırı olursa silahlarımızı kullanmama kararı aldık. Barış için yola çıkmıştık ve ne olursa olsun silah kullanmayacaktık.

Ve Gelişim Taburu ile Gelişim Köyü’nün üst taraflarında bir yerde karşılaştık. Tabur, Kayseri Tugay Komutanlığı ile beraber tahkim edilmişti, Yüzlerce asker mevzilenmiş bizi bekliyordu. Biz sekiz gerilla yukarıda silahlarımız ve gerilla kıyafetimiz ile onlara bakıyorduk. Acayipti. O gün önce bir baktık aşağıya, sigara içmek isteyen arkadaşlar “Son sigaramızı içelim” dediler, “belki bundan sonra içemeyeceğiz bir daha…” Bütün araziye mevzilenmiş askerler vardı. Onlara baktık. Çok yüksek bir yerdeydik. Aşağıdaydı onlar. Sonra “Hazır mıyız” dedik birbirimize, “hazırız.” O hâlde barış yürüyüşümüz başlasın artık. Tek sıra olduk ve aşağıya doğru yürümeye başladık…

“Silahlarınızı bırakın, diye bir ses geldi”

- Sizin bu anlattığınız geçen yaz Süleymaniye’de bizlerin de tanıklık ettiği törende silahlarını yakmaya gelenlerin o anını canlandırdı zihnimde.

Aynı duyguyu yaşadık aslında. Gerilla tek sıra hâlinde yürür. Tek sıra hâlinde sıralandık, silahlarımızı omzumuza attık, aşağıya doğru yürümeye başladık. Toprak kuru, o yüzden toz dumana karışıyor. Biz indikçe bir anda bulut gibi oldu. Aşağıya indikçe bulutlar azaldı. Sanki rüya ülkesinden çıkıp gelmişiz gibi… Çok ilginç metaforlar yaşandı. Aslında metaforlarla dolu bir olaydı. Aşağıya doğru indik. Hâlâ askerleri görüyoruz, mevzideler, kıpırdamıyorlar. Onlara yaklaştığımızda bir ses geldi.

- “Teslim olun” mu dediler?

Hayır, “Silahlarınızı bırakın” diye bir ses geldi. “Kenara çekilin” de dedi aynı ses. Kenara çekildik, dizildik. “Silahları uygun bir yere bırakın” dediler. Hemen yan tarafımızda birkaç metre öteye koyduk. Kaygı duymasınlar diye ulaşmamız zor bir yere bıraktık silahları; o silahları kullanmayacaktık. Silahları koyduktan sonra biri çıktı, koşa koşa geldi. “Adım Yüzbaşı Ümit. Hoş geldiniz arkadaşlar. Üstünüzde patlayıcı bir şey var mı” dedi. “Hayır” dedik. Hiç arama ihtiyacı duymadı. O bize inandı, biz ona inandık gibi bir durum; tokalaştık. İleride komuta yapısının olduğu bir tepecik vardı, Bayraklı Grup dediğimiz. Oraya doğru bağırdı; “Komutanım sorun yok, temiz gelebilirsiniz” dedi.

Biz, onlar ve askerler toplandıktan sonra onlara şunları söyledik:

“Kürt meselesinde şiddeti, savaşı bitirmek istiyoruz. Kürt sorununun barışçıl, demokratik, siyasal araçlarla çözülebilmesini mümkün kılan zaman artık bu zaman. Biz bu stratejide samimi olduğumuzu göstermek için bir iyi niyet adımı olarak geldik. Silahlarımızı gördünüz, az önce bıraktık. Bizim silahlarımızı bıraktığınız gibi arkamızdaki arkadaşlarımızın da bırakabileceğini bilin. Onların mesajlarını getirdik. Bize yaklaşımınızı orası kendine yaklaşım olarak algılayacak ve ona göre silahlarını bırakıp bırakmayacaklarına karar verecekler.

Biz siyasal, barışçıl bir mücadele hattına çekilmek istiyoruz. Siyasal, barışçıl bir çözüm istiyoruz. Eğer bugün bu adımı kabul etmezseniz, 10 yıl da savaşsak, 20 yıl da savaşsak varacağınız nokta yine bu olacak. Ama bir farkla, on binlerce karşılıklı gencimiz yaşamını yitirecek, halklarımız arasında nefret tohumları yükselecek, uçurumlar büyüyecek. Buna izin vermeden bugün barışı konuşmak istiyoruz… Elimizde dört mektupla gelmiştik… Bir tanesi Cumhurbaşkanlığı’na, bir tanesi Genelkurmay Başkanlığı’na, Başbakanlığa ve bir tanesi de Meclis’e verilmek üzere. Mektupta niyetlerimiz yazılıdır. Mektuplarımızı ulaştırmak istiyoruz.”

Ekip mektupları aldı. Onlara ulaştıracağını söylediler. Akşam çöksün diye de biraz beklendi. Çünkü köyün içinden geçecektik. Tek sıra hâlinde evlere doğru ilerledik, ilerlerken ilginç bir şey oldu. Askerler tek sıra dizildi ve bizi gruplara dağıttılar. Sanki aynı askerî yapının parçasıymış gibi tek sıra dizildik. Onlar da bizim gibi tek sıraydı.

SAMER Koordinatörü Yüksel Genç (solda) ve Tuğçe Tatari

- O sırada mesela ne düşünüyorsunuz, ne hissediyorsunuz askerin arasında yürürken?

Sadece tek hatırladığım, o silahları bıraktığımız andan itibaren bir ferahlama. Bir görevimizi başardık duygusu.

- Çağrının karşılığını yerine getirebildiniz diye…

Evet, biz görevimizi tamamladık, çağrının karşılığını yerine getirdik. Gerisi ile ilgilenmiyoruz. Rahatladık çünkü o ana kadar bir, bir buçuk ay boyunca gelebilmenin koşullarını aradık ve bu konuda inanılmaz gerilmiş durumdaydık. Zaten ondan sonra bizimle konuşurlarsa derdimizi anlatacağız, ne olduğumuzu, kim olduğumuzu anlatacağız, ne yapmak istediğimizi anlatacağız vesaire. Tek sıra dizildik, ilerliyoruz işte. Askerlikte vardır, bir yerden bir yere giderken, yola başlarken sayılar alınır. Asker bir kişiyi sayar, birbirine sayı devreder, talimatı birbirine devreder. Onlar sayı devrediyordu, bana gelen sayıyı ben de sayı ekleyerek arkaya devrediyorum. Talimat geliyor, direkt talimatı devrediyorsun. Onun doğal parçası gibi devam ediyorsunuz. Köye yaklaştığımız bir yerde talimat geldi. “Sola dön, sağa dön, önüne bak” falan. “Sola dön” dendi. Ben hafif dönmüşüm oysa çok dönmem lazımmış. Birden öndeki asker silahıyla beni durdurdu. Önümüzde mayın varmış. Daha önce konmuş bir mayın. Orada mayın olduğu biliniyor. O yüzden “Sola dön” demiş. Buna biraz üzüldüm. Çünkü köyün girişiydi ve orada çocuklar oynuyordu…

- Duygusal olarak zorlandığınız anlar oldu mu?

Bazı imgeler kaldı aklımda. Köyün içinden geçerken birkaç askerin kapı önlerinde duran çocuklara silahlarını doğrultma isteğini ve belki de biraz bizi tahrik etmek duygusuyla “Şeytan diyor ki şu silahlara bas gitsin” falan diyorlar ve biz inanılmaz bir sakinlikle duruyoruz. Ne kadar tahrik olabileceğimizi ölçüyorlar belki. Köyde ışıklar söndürülmüş, pencereler kapatılmış, perdeler de kapalı. Bizi izlediklerini hissediyoruz. Korkuyorlar bakmaya ama pencerelerin önlerinde o perdelerden yansıyan silüetlerden insanların sizin geçişinizi izlediğini ve sizin geçişinizden haberdar olduğunu düşünüyorsunuz. Fiilî OHAL uygulanıyordu. Sokağa çıkma yasağı gibi bir durum vardı.

- O geceyi nerede geçirdiniz?

Karakolda geçirdik. Karakolda bizimle binbaşı muhatap oldu. Diğer askerler bize yaklaştırılmadı. O akşam uzun sohbetler yaptık sabaha kadar. Pozitivizmden Kemalizm’e, Kürt meselesinden sanata, felsefeye kadar pek çok konuda sohbet ettik, konuştuk. Ama tabii esas olarak Kürt meselesini konuşuyoruz. Bunun etrafında aslında kısmi entelektüel diyebileceğimiz bir tartışma alanımız da oluşmuştu o tartışmalar sırasında askerin şey dediğini hatırlıyorum: “Yeni mi katıldın sen? Avrupa’dan mı geldin?” “Hayır, ben yeni katılmadım.” “Avrupa’dan geldin o zaman?” “Hayır, Avrupa’dan da gelmedim.” “Sizin böyle tartışabilme, analiz edebilme yeteneğiniz var mı? Nereden öğrendiniz? Sizi özel seçmişler” falan dedi.

Ben de “Biz arkadaşlarımızın bir ortalamasıyız. Ve biz nasıl tartışabiliyorsak, konuşabiliyorsak arkadaşlarımız da aynı düzeyde. Sizin aklınızda tırnak içinde gerilla-terörist imajı var ve yarattığınız o imajın doğru olduğuna iknasınız. Aklınızdaki o imaj konuşamayan, analiz edemeyen, cahil, beyni yıkanmış, dağ keçisi gibi bir şey herhâlde. Kötü kokan, kirli filan… Çünkü gayriinsani bir durum çiziyorsunuz. O gayriinsaniliğe de o kadar inanıyorsunuz ki savaşabilmek için oradan motive oluyorsunuz. Aslında sizin gibi konuşabilen, tartışabilen hatta bazen benzer felsefî sohbetleri birlikte yapabileceğiniz insanlar olduğunu fark ettiğinizde, sizin gibi hayalleri olan insanlar olduğunu fark ettiğinizde yani insanileştirdiğinizde savaşamayacaksınız değil mi?” dedim.

- Çok karşılaştığınız tarz sorular mıdır bunlar?

“Hiç Kürde benzemiyorsun”, “Hiç PKK’liye benzemiyorsun”, “Hiç dağda kalmışa benzemiyorsun” çok duyduğum sözlerdir evet. Çünkü insanların aklında bir Kürt var, bir PKK’li var, bir gerilla var, bir de terörist. Nefretini buradan inşa ediyor sürekli. Seninle karşılaştığında o hayalle uyumlu değilsin. Ondan sonra “hiç benzemiyorsun” diyorlar. Ben hep şey diyorum: “Ne kadar tanıyorsunuz ki benzemediğini düşünüyorsunuz?” Ama o gün biz şunun çok farkındaydık. Bizimle tanışmaya, bizi tanımaya Türkiye’nin ihtiyacı var. Eğer barışacaksak birbirimizin ne olduğuna dönük açıklıklarla tanışmamız gerekiyor.

Akşam bir ara lavaboya gitme ihtiyacım oldu. Ben lavaboya gitmek istediğimi söyledim, dediler “Dışarı çıkın, bahçeyi geçin, karşınıza gelecek.” Ben gruptan bir kadın arkadaşımla çıktım. O an bir şeyi fark ettik. Karanlıktı dışarısı ve yürüyemiyorduk. Önümüzü göremiyorduk. Çünkü içeride ışıklar açıktı ve biz ışıkla yaşamamıştık. Yapay ışığa alışık değildik, o sebeple de gece görüşümüz etkilenmişti hemen. Oysa biz gece ay ışığıyla gayet net önünü görebilen insanlardık… O an çok acayip gelmişti bu bana.

Velhasıl ertesi sabah oldu. Ertesi sabah bizi Van’a getirdiler. “Bundan sonraki süreç burada devam edecek” dediler. Van’a gelirken helikopterle getirdiler bizi. Helikoptere binmeden önce bizimle ilgilenen bir binbaşı vardı, ismini şu anda hatırlayamıyorum, tokalaştı ve bana şey demişti -işte ilk o zaman elimize kelepçe takıldı- bir gece boyunca zaten bizimle ilgilenen binbaşıydı o. “Umarım başarırsınız, bunu gerçekten çok isteriz” dedi. Eskişehirli’ydi bu arada… Van’da OHAL döneminde OHAL Valiliği ve koordinatörlüğünden bir ekiple görüştük.

“Hâkim, ‘Pişmanlık Yasası’ndan faydalanın, sizi tutuklamak istemiyorum’ dedi”

- Artık Van’dasınız ve gözaltındasınız sanıyorum… Yanınıza giden gelen, sizinle görüşen kimse oldu mu?

Bir grup geldi üçüncü ya da dördüncü gündü. Kravatlı, takım elbiseli, rugan ayakkabılı bir grup… “Geldiğinizden beri devlet ile görüşmek istediğinizi söylüyormuşsunuz. Devlet biziz, geldik işte buyurun anlatın” dediler. Ve biz onlara da niye geldiğimizi, ne yapmak istediğimizi, neyi hedeflediğimizi anlattık.

- Onlar ne dedi?

Notlarını aldılar. Anlattıklarımıza hiç müdahale etmediler, hiç soru sormadılar. Notlarını aldılar ve çıkıp gittiler… Sonraki gün biz mahkemeye çıkarıldık ve tutuklandık. Mahkemede mahkeme başkanı ısrarla o dönem yeni çıkan Pişmanlık Yasası’ndan faydalanmamızı istiyor. “Sizi tutuklamak istemiyorum. Pişmanlık Yasası’ndan faydalanın. Tabii ki pişman olmadığınızı biliyorum ama hadi yapın, ben de sizi serbest bırakayım” diyor...

Biz mahkeme heyetine barış için geldiğimizi söylüyoruz. Barışçıl zeminde siyasal araçlarla Kürt meselesini çözmenin parçası olmak ve demokratik cumhuriyetin inşasına katılmak istediğimizi söylüyoruz. Siz bu söyleme karşılık ne karar verirseniz sizin bileceğiniz iş. Bizi gerçekten bırakmak isterseniz dönemin TCK’sının ilgili maddesi var. Oradan da bizi tahliye edebilirsiniz. O madde “grup olarak silahlı bir yapıdan direnmeksizin, mukavemet göstermeksizin gelenler serbest bırakılabilirler” diyor. Pişmanlık maddesinden faydalanmak istediğimize dair bir ibare çıkmayınca hâkim tutuklama kararı verdi.

- Birçok konu gibi bu ‘pişmanlık meselesi’ de hâlâ masada…

Pişmanlık Yasası çıkartalım, deniyor şimdilerde evet, ben de o yüzden bu ayrıntıyı anlatıyorum. Hiçbir gerilla Pişmanlık Yasası’ndan faydalanarak geleyim, demez. Eğer ortak demokratik yeni bir Türkiye inşa olunacaksa, bu birilerinin pişman kılınarak, birilerinin ezilerek, birilerinin haysiyet ve onur kavgası vermesine vesile olarak olmaz. Oradaki gerillanın onurlu katılım hakkını sağlayacak yasal düzenleme ve toplumsal zeminlerin oluşturulması gerekir. Demokratik katılım yasası çıkarılmalı. Oradaki insanlar halkı için ölümü göze alan oldukça onurlu devrimciler olarak kendilerini ele alıyorlar.

- Neye bağlıyorsunuz bunu? Bu “Pişman olduk deyin de konu bitsin” teklifinin her defasında masaya gelmesini?

Şunu unutuyorlar: Bu savaş karşılıklı olarak bedel ödetti ve karşılıklı olarak duyguları birbirine karşı kırdı ve karşılıklı olarak birbirine güvensiz ve tedirgin topluluklar yarattı. Siz bu karşılıklı oluşan durumu görmezden gelir ve yine bunu Kürtler sineye çeksin derseniz o andan itibaren yüz yıldır Kürdün nezdinde kurulu olan sömürge ilişkisi aşılmaz, yüzleşme ilişkisi sağlanmaz ve baştan kurulmamış sağlıklı mekanizmalar olmaz ise esas olarak demokratik dönüşüm sağlanmaz. Palyatif dönemsel siyaset, güncel siyasal yapıların otoritelerini güçlendirebilecekleri koşullar oluşur. Kürt meselesi, çatışma, egemenlik duyguları, “ezdim, bitirdim, yendim” duygularının hepsi hegemonya üretir. Bu tip sorunlar, bu tip çatışma çözümlerinde, bu tip problemlerle kuracağınız süreçler bahsettiğim duygulardan uzak olarak kurulmalı. Ne “yendim”, ne “yenildim” ilişkisi, ne “senin daha az acın”, ne “benim daha çok acım” ne de “pişman oldum” hikâyesinin yarışında olanları kabul etmez. Herkes birbirinin acısını tanıyarak ama savaşa neden olan çatışmaya ve gerilime neden olan yüz yıllık hikâyenin kökenlerini aşmayı da öngörerek yol almak zorundayız. Başka yolu yok.

- O günden bugüne sizin siyasal alana katılmanız nasıl oldu?

Hiç kolay olmadı. Cezaevi süreci boyunca da barışa alan açmak için çabaladık. Biz cezaevinde üyelikten yattık. Yattığımız süre boyunca hem siyasal partilere, Meclis’e, dönemin siyasal ve askeri temsilcilerine, sivil topluma sıklıkla mektuplar yazdık. Kürt meselesinde barışçıl siyasal çözümün neden gerekli olduğunu, bizim kim olduğumuzu anlatan mektuplarla bir biçimde alan açmaya, bir zemin yaratmaya, barış fikrini güncel tutmaya çalıştık. Buna ilişkin toplumsal alanı bir biçimde kurmanın önemli olacağına inandık. Ve cezaevi süreci boyunca biz barış misyonumuzu sürdürdük. Tahliye olduktan sonra ise…

“MHP’yi de AKP’yi de ziyaret ettik”

- Ne kadar yattınız?

Beş sene. Tahliye olduktan sonra da biz geldiğimizde yarım bıraktığımız misyonu tamamlayacağız dedik. O günden sonra da Türkiye’de barış mücadelesinin parçası olarak bir grup duygusuyla da hareket ettik. Barış ve Demokratik Çözüm Grubu duygusuyla. Cezaevinden çıkar çıkmaz pek çok siyasi partiyi -içinde MHP de AKP de var- ziyaret ettik ve randevularımızı “Biz 99’da PKK’den, gerilladan gelen Barış Grubu üyesiyiz. Cezaevinden çıktık, sizinle görüşmek istiyoruz” diyerek aldık. Bu onlar için zaten çok şoke edici bir şeydi. İlk defa duyuyorlar. Hem merak ediyorlar hem garip geliyor. Değişik duygular yaşadıklarına eminim ama biz bu kavramla kabul edildik, görüştüler. Bir yandan halk buluşmalarıyla toplumu barışa hazırlama çabalarına giriştik. Ben bu arada gazetecilik yaptım. Zaten gerillada da gazetecilik yapıyordum. Yaptığım gazetecilik de diğer sivil aktivizm de Türkiye’de barışçıl zeminin, siyasal çözüm zemininin oluşmasına hizmet edecek biçimde birer olanak olarak değerlendiriyordum ve bütün olanakları öyle değerlendirmeye çabaladım diğer arkadaşlarım da böyle yaptılar.

- Neden dönemin siyasi partisinde aktif siyaset yapmadınız, mesela milletvekili olmadınız?

Dönemin koşulları öyle değildi. Biz tahliye olduktan sonra ilk beş yıl memnu (yasaklanmış) haklarımız iade edilmiyor. Bizim de böyle bir beklentimiz yoktu açıkçası. Yaptığımız elbette siyaset, bizler politik kimlikleriz ama barış, hak, özgürlük için çalışmanın konum gerektirdiğini düşünmedik. Biz bir devrimcinin konum atfederek değil, kendi devrimcilik işlevinin toplumsal dönüşüm ve özgürleşme işlevini yerine getirmesi gibi bir misyonu olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca siyasal ortam da buna hazır değildi…

- Sonra kaç kere cezaevine girdiniz?

Ondan sonra KCK operasyonları başladı. Her süreç kırılmalarında, her sıkıntılı dönemde yargı kıskacını hissettik ne yazık ki… Basın davası adı altında yeniden tutuklandım. Hakkımdaki en büyük delil olarak dosyaya konan şey 99’da PKK’den gelmiş olmam ve o dönemlerde PKK üyesi olmuş olmam. Bugün hakkımdaki bütün yargılamalardaki temel gerekçe budur. Ve ben hikâyemin ödenmiş bedelini yeniden yeniden ödemek zorunda bırakılan bir yargı kıskacını hâlâ yaşıyorum. Hâlâ yargılanıyorum. Bunu niye söylüyorum? Gerilladan gelecek insanlar bizim kadar naif ve tamamen yasal zeminler içerisinde yürütebilecekleri çalışmalarda bile, eğer terörizmle, bölücülükle, kriminal olmakla suçlanacak iseler yol almak çok zor. Hiçbir gerilla ikide bir yargılanabileceği, suçlanabileceği, hedef gösterilebileceği bir ortamda var olmak istemez… Ben eminim ki mesela bu süreç de bozulursa tıpkı öncekiler gibi yine kapım çalacak, yine o kıskacın bir parçası olacağım. Bu döngüler ne Kürt meselesinin yüz yıllık hikâyesini bitirir, ne bu yüz yıllık hikâyedeki şiddet sarmalından çıkılmasına neden olur, ne de Türkiye kendi barışçıl ve çok renkli dinamizmi içeren demokratik araçlarını güçlendirebilir.

- Müzakerelerin AK Parti ayağı “Önce silahları bıraksınlar, onlardan iyi niyet görelim, sonra yasal adımlara geçeriz” ısrarında…

Zaten yeterince yaşanmış bu iyi niyet göstergelerini tekrar tekrar yaşamanın gereği yok. Niyet barıştan yana sarih ise bu tür tartışmalarda gerekli olmaz. Siyasal bazı tatminler kurmanın alanı değil bu mesele. Bu çok ciddi bir mesele, çünkü can yakan bir mesele. Kuşakları öldüren, yok eden bir mesele. Biz hiçbir teminat olmadan geldik. Bunun bedelini göze aldık ve bizden sonrakilerin bunun bedelini göze almaması için çabaladık ve bütün bu çabalarımız sürekli kriminalize edildi ve hâlâ hiçbir güvenceye de sahip değiliz…
Biz o dönem şunu demiştik: “Biz eşit olmak istiyoruz.” Bugün baktığımızda Türkiye toplumunun Kürtlerle eşitlendiği tek nokta; adaletsizlik, özgürlüksüzlük, demokrasisizlik, yoksulluk oldu… Kürtlerin kendileriyle eşitlenmesini, kendilerinin sürdürülebilir bir eşitlik düzlemi için de ihtiyaç olduğunu fark etselerdi bugün bu durumu yaşamayabilirlerdi.

- CHP’nin son dönem başına gelenler konusunda sıklıkla ortaya atılan bir eleştiri var: “Kürtler bunları yaşıyordu, siz onlara sahip çıkmadınız. Şimdi siz yaşıyorsunuz ve artık her kesim bu haksızlıkları yaşayabilir. Çünkü artık dokunulmaz diye bir kesim kalmadı…”

Aynen öyle. Şöyle geçmişe baktığımda en çok üzüldüğüm şeylerden bir tanesi bu. Özgürlüklerde değil, demokraside değil o çok renkliliğin birbirini tanıdığı huzurda değil, zenginlikte değil, eşitsizlikte eşitlendik. Buradan baktığımızda Kürtlerden çok Türkler kaybetti diyebiliriz.

- Sizce bugün Meclis eski bir PKK’liyi kaldırabilecek durumda mı?

Türkiye toplumu kutuplaşmaya, kutuplaştırılmaya ne yazık ki çok açık. Bu topluma yapılan en büyük kötülüklerden biri de bu insanların kırılgan ve yönlendirilebilir duygu zeminlerine sahip olduğunu bilip oraya oynanması… Türkiye’nin bazı şeylerle yüzleşmesi gerekiyor. İçlerindeki en naif kanatları dahi kaldıramıyor iseler, en eski kanatları kaldıramıyor iseler, en günceli, en yenisini nasıl taşıyacaklar? Bakın gelmesi söz konusu olan gerilla 10 kişi olarak gelmeyecek, 100 kişi olarak gelmeyecek. Binlerce genç, bu ülkede doğmuş, büyümüş, bu ülkede okumuş binlerce genç gelecek. Binlerce gerilla gelecek. Bu insanlar oturmaya gelmezler. Bu insanlar politik kimlikler. Geldikleri zaman Türkiye’nin siyasal, sosyal, kültürel düzlemi etkilenecek. Katılımları, aktivizmleri bu yapılarda dönüşümü mümkün kılacak. Örneğin çok güçlü bir kadın hareketi var. Gelecek o insanlar, geldiklerinde buradaki güncellenmiş ve yeniden inşa edilmiş muhafazakâr, katı toplumsal cinsiyetçiliğin bir parçası mı olacak? Elbette ki olmayacaklar. Kendi içlerinde kurdukları paylaşımcı bir hayat var. Gelip herhangi bir konuma tamah edip kişisel hayat yürütmeyecekler. Ve her şeyden önce bir politik bellekleri ve kimlikleri var. Ne olurlarsa olsunlar, durdukları yerde politik kimliklerine göre yaşayacaklar ve dokundukları her şeyi dönüştürecekler. Entelektüel olarak da oldukça yüksek bir bilinçleri var. Türkiye’nin buna hazırlanması lazım.

T24

19 Mayıs 2026

GEÇMİŞTE GELECEKLE KARŞILAŞMAK

Geçmişe yolculuk adında bir Japon filmi izliyorum. Yaşlı bir bilge, kanser olan ve 6 aylık ömrü kalmış olan bir doktora 10 tablet veriyor, bununla geçmişe gidebileceğini söylerek. Bir an düşündüm gitmek imkanım olsa diye.. Ve gitmek istemediğimi farkettim. Peki ya gelecekte görmek istediğim bir şey var mı diye düşündüm. Doğacak kızımla yürüdüğüm ana gitmek istedim. El ele yürüyoruz ve annesi her zaman ki gibi arkamızdan yürüyor ve bizi izliyor.

11 Mayıs 2020 (08:28)

İlk anneler günün kutlu olsun Sevgilim.

BİRTAKIM DUYGULARI, OLAĞAN DUYGULARI KENDİMİZ BİRER 'CEHENNEM' HALİNE DÖNÜŞTÜRÜYORUZ

Ağustos, '83

Çevremdeki herkes mutsuz. Kendi çevremdeki ben dahil. Çözmeye çalışıyorum, alışılmadık çelişkiler çıkıyor ortaya.

Çok özel nedenlerle bir dostuma, 'Bir cehennem yaşıyorum bugünlerde,' dedim. 'Ben de,' diye yanıt verdi.

Aslında onun bir cehennem yaşaması için hiçbir neden yoktu. Genel geçer ölçülere vurulduğunda, parası vardı, uzun süren ve belki de sıkıcı olmaya başlayan bir ilişkiden kurtulmuştu. Hatta kurtulmadan önce, bir çeşit garanti olarak, yeni bir ilişkiyi başlatmıştı.

Çok düşündüm onun 'cehennem'ini.

Galiba bütün sorun, alelade, çok yaygın ve geçerli yargıların, insan hayatına egemen olduğunu varsaymakla başlıyor.

Birtakım duyguları, olağan duyguları kendimiz birer 'cehennem' haline dönüştürüyoruz.

Sonra birden düşündüm: "Ben neden bir cehennem yaşıyor olayım?" Bir de kendi yaşadığımı sandığım 'cehennem'i başkalarına iletmenin, tanımsız ve gereksiz hatta umarsız ve onur kırıcı bir çeşit savunmaya geçmemin ne anlamı var?

Ayırt ettiğim bir başka gerçek daha var bu arada. Kendi 'cehennem'leri içinde bunalanlar, size sizinkini söyletmekten garip bir avuntu duyuyorlar. Siz konunuza ne kadar uzak durmaya çalışırsanız çalışın, sözü oraya getirmekte büyük ustalık gösteriyorlar.

Sizinkinin belki biraz daha büyük, biraz daha yakıcı olması sanki bir ölçüde su serpiyor yüreklerine. Onur kırıcı olması bundan.

Kimdir Cehennem? Üstelik niye Cennetsiz?

günün işi.

'Korkunç bir sıcakla boğuşmak. Yani Cehennem...'

Turgut Uyar 

"Kimin sevdiğini, kimin sevmediğini çocuklar anlar"

- Hayriye Teyze, biliyor musun, benim babam geldi.
Efendimiz bir hadisinde şöyle buyuruyor:

İnsanların Allah Teâlâ’ya en sevgili olanı, insanlara en faydalı olanıdır. Amellerin Allâh’a en sevgili olanı ise, bir müslümanın kalbine sürûr vermen (teselli etmen), onu sevindirmen veya bir sıkıntısını defetmen veya borcunu ödeyivermen veya açlığını gidermendir. Şu muhakkak ki, bir kardeşimle, onun ihtiyacını gidermek üzere yürümek, benim için, Medîne’deki şu Mescid’imde bir ay îtikâf yapmamdan daha sevimlidir.

Kızımın bir sohbet ortamında sevincini paylaşmak için söylediği bu cümlesi de benim kalbime sürûr verdi. 
Turgenyev "Kimin sevdiğini, kimin sevmediğini çocuklar anlar" demişti. İlk Aşk romanında ise  "Ateşin pervaneyi çektiği gibi çekiyordu beni... Sevilmediğimi bilmek, hele bunu kendi kendime açıklamak pek acı geliyordu, yine de o yakıcı ateşin çevresinde dönmeye devam ediyordum" diye yazar. Kimin tarafından sevildiğimizi tereddütsüz kabullenirken, sevilmediğimize ise -yüzümüze söylense bile- bir türlü ikna olmak istemeyiz.

EĞER MAKSÛD ESERSE MISRA-I BERCESTE KÂFÎDİR

Yıllar boyunca burada paylaşacak kadar şiir okudum. Sonra o uzun okumaları başlıklara böldüm; her birine “bercestem” dedim.

Şimdi ise o başlıklardan geriye birer mısra bırakmaya çalışıyorum. Çünkü biliyorum: tek bir mısra bile bazen bir şiirin, bazen bir ömrün tamamını taşıyabilir.

Dağınık görünen sayfalar aslında belleğin kendisi; bellek dediğimiz de dağınık bir mekandan başka nedir ki! Bu, bir derleme değil; fazlalıklardan arındırma, geriye yalnızca hafızanın bıraktığı kırıntıların kaldığı bir alan açma çabasıdır.

Bu satırlar, yıllar boyunca okunan metinlerden zihnimde kalan mısraların kişisel toplamı. Ya da kalmasını istediğim.

Her biri, başka bir hayatın içimde bıraktığı izdir.



artık dokunmasalar da ağlıyorum





































Dinleneceksin artık ebediyen