12 Temmuz 2014

Yar Gidiyor

yâr gidiyor
antik bir aşkın katıntıları kalıyor sular altında
“yasu!” (2) diye bağırıyor bir balıkçı
eyvallah çekiyor yan masadakiler
bir kadın derinden “samyotisa’yı” (3) söylüyor,
“sagapo me agapi” (4) diyor
bütün meyhane başını önüne eğiyor
kadın şarkı söylüyor
kadın ağlıyor
yâr gidiyor

ertelenmiş
ve söylenebilecek bütün sözler adına,
derin bir sessizlik birikiyor yüzlerde
şehvetli melodilerin titreyişi bedenlere dokunuyor
sevişmek nasıl da özlem yüklü
sevişmek nasıl da zor özlerken
celladını bekleyen
ama korkularına rağmen tahtını bırakamayan bir kral gibi,
tedirgin bütün duygular
kadın biliyor
herkes susuyor
yâr gidiyor

Nikolas’ın sesi yıkıyor ortalığı,
hala bırakamadığı rum şivesiyle
“canlanin bre yavrularim../ sevdadir bu../..yine gelir..”
kadın ve Niko göz göze geliyor
Niko anlıyor
kadın konuşamıyor
yâr gidiyor

masada kalan bir kaç meze
ve yarım bardak tutarında nefes alan,
bir kadeh rakı geceye kalkıyor
dalgalar yüreklere vuruyor,
yürekler ıslanıyor
balıkçı ağlarına takılıyor bütün hüzünler
“denizden babam çıksa yerim” diyen Manos
ah! Manos
Manos bile konuşamıyor
kadın kadehini dolduruyor
sigarası intihar ediyor
yâr gidiyor

giderek derinleşen bakışlar,
Madam Sophia’nın sesine takılıyor
“hadi ama../..çalsin sazlar../..geldik biz ağlamaya..?”
kör Maryo lyra’sını çalmaya başlıyor
vurulan kadehlerin yankısı duvarlardan dönüyor
herkes müziğe eşlik ediyor
kadının yüreği yanıyor
kadının yüreği kanıyor
yâr gidiyor..


(1)rumca’da, yâr gidiyor, demek
(2)rumca’da “şerefe” demek
(3)rumca bir şarkı
(4)rumca’da “seni sevgiyle seviyorum, demek


25.05.’03
Assos / Ç.kale

Pelin Onay

Pelin Onay

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Pelin Onay kimdir?

Çok zordur kişinin kendini anlatması, ki ben de pek sevmem ama sorunuzu yanıtsız bırakmamak adına şunu söyleyebilirim; okumayı, yazmayı seven, denizi görmeden nefes alması zor, müziksiz bir hayat hatadır diyen, şarkılarla yürüyen, balıkçı kasabalarında yaşadığını hisseden, içindeki çocukluğu sürekli dışarıya çıkartan biri işte


Yazmaya ilk ne zaman başladınız ve ilk kitabınız olan Nü Sızı'yı çıkartma kararını nasıl aldınız?

Çocukluğun platonik bir aşkı işte, bir şeyler yazmaya çalışıyordum ama şiir değildi. Şiir sanıyordum, şiir olsun istiyordum. Böyle böyle devam etti yazmalar. Şairleri okumaya başladım sonra, okudukça sevdiğim şairler olmaya başladı. Öğrenmeye, anlamaya, oluşturmaya başladım ve giderek daha çok sevdim yazmayı, kalemi tutmayı. Artık bir tutku yazmak, en azından benim için öyle.

“Nü Sızı” ilk kalp ağrım, ilk bebeğim. Uzun zaman içinde birçok şiir birikmişti ve artık onları bir araya getirmek, bir kitapta toplamak istiyordum. İstemekle gerçekleştirmek arasında bile epey zaman geçti. Sonunda, bir kısım şiirlerimi bir araya getirebildim ve “nü sızı” çıktı. Kitaplarımın sayısı çoğalır mı bilemem ama “nü sızı” nın yeri ben de her zaman ayrı kalacak. Bu kitaptan bahsederken, şair / ressam Engin Turgut’u anmadan geçemem, kitabın kapak resmi kendisine aittir. Kitabın ismiyle bağdaşan bir resmini paylaştığı için de ayrıca teşekkürüm fazladır kendisine.


En sevdiğiniz şiirinizi soracağım..

Bunu cevaplamak zor. Sevmediğim şiirlerim var elbette ama sevdiklerim, yeri ben de ayrı olanlar da oluyor. “Nü Sızı” da olan çoğu şiirim diyebilirim sanırım yazılanlar içinde, onların yeri ayrıdır…


Yazmaya başladığınız andan bu yana kendinize örnek aldığınız bir şairimiz var mı?

Sevdiğim, örnek aldığım şairlerim var tabi ki ama hepsini sığdırmak bu cevabın içine zor olur benim için. Cemal Süreya’nın yeri hep ayrıdır mesela bende. Oğuzhan Akay baş ucu şairimdir, ironiyi onunla sevdim. Engin Turgut’un mısralarında aşkın güzelliğine düştüm, Halim Yazıcı’yla caz müziğini tanıdım…gibi. Çok daha fazla isim verebilirim, sevdiğim, beni alıp götüren şairlerim var çünkü. Şairlerim diyorum çünkü okudukça dokunuyorlar yüreğime, kalbimi titretiyorlar, bu yüzden bir okur olarak şairim oluyorlar.


Hiç "ah bu şiiri ben yazmalıydım.." dediniz mi?

Demez olur muyum, birçok kez demişimdir hem de. Öyle şiirler okuyorum ki bazen, işte böyle anlatılır dediğim, içine düştüğüm, çıkamadığım ama böyle olmalı. Şiirin büyüsü bu. Herkesin bakışı, hissiyatı farklı. Kalbimizden geçenleri hepimiz farklı görüyoruz. Bu şiiri ben yazmalıydım diyebileceğim çok şiir çıksın karşıma, çünkü çıktıkça şiirin nefes aldığını hissediyorum.


İzmir'in en deli aşkınız olduğunu artık ezberlemiş biri olarak şunu sormak istiyorum: Bize gözünüzden İzmir'i anlatır mısınız? İzmir'i bu denli özel kılan ne?

Ah İzmir! Başımın belası…İzmir doğumlu değilim ama karnım ve yüreğim bu şehirde doğuyor. Aşk diyorum ben bu şehre. İnsan aşkı nasıl anlatabilir ki…Benim de anlatamadığım bir bağım var işte. İzmir’in sakinliğini, duruşunu, gülümsemesini seviyorum. Zor zamanları da atlattık birlikte, güzel zamanları da paylaştık, delirdik de, ağladık da…Bir insan gibi benim için İzmir. Konuştuğumda sanki dinliyor, cevap veriyor. Ege’nin tadı tuzu işte. İzmir’i özel kılan bence İzmirlilerin ta kendisi.


Şiirlerinizin çoğuyla Akif Oktay'ın sesinde tanıştım...Şiirlerinizi Akif Oktay'dan dinlemek nasıl bir his?

Benim Akif Oktay’la tanışmam geç oldu maalesef. Uzun zamandır okuyormuş ama biraz geç haberim oldu. Sonrasında tanışıp konuştuk zaten. Akif abi şiir okurken okuduğu şiiri yaşayan bir insan. Ne hissediyorsa o hissi sesine, gözlerine de yansıtıyor. Kendi şiirlerimi dinlerken de bunu hissettim. Öyle ki, çoğu zaman ben mi yazmışım dediğim bile oldu. Bunu kendime övgü anlamında söylemiyorum asla, seslendiren kişinin o duyguyu vermesiyle ilgili. Akif Oktay da bu duyguyu fazlasıyla verenlerden biri.


Şiirlerinizi müzik eşliğinde mi yazarsanız? Eğer öyleyse favori parçanız nedir?

Evet, müzik olmadan asla. Müziktir bana duyguyu canlandıran, kalemimi harekete geçiren. Bu yüzden bazı yazılarımın, şiirlerim altında o an ne dinlediğim bile yazar. Favori parça olarak söyleyemem ama önceliğim, enstrümantal dinlemeyi severim. İnce Saz gibi mesela. Sazların tınısını alabiliyorsunuz böyle müziklerde. Sonra, özgün müziği severim, türküleri severim, eski şarkıları severim…Rebetiko şarkılarında dinlenmeyi severim. Kısaca, dinlediğim müzik ya da şarkı bana bir şeyler verebilmeli. Sözlerinde kaybolabilmeliyim, alıp götürebilmeli, şiir gibi akmalı kulağımda. Müzik konusunda iyi bir arşivim vardır ve yazarken hep yanımdadır şarkılarım.


İkinci kitabınızın adı İyi Geceler Aşk.. Peki neden İyi Geceler Aşk?

Artık günümüzde genç nesil sevgililerine aşkım bile demiyor, merhaba aşk, nasılsın aşk, gidelim aşk, günaydın aşk gibi cümleler kuruyorlar. Biraz da buradan yola çıkarak ben de “iyi geceler aşk” demek istedim. Hem sabaha görüşürüz anlamında hem de bir veda anlamında. Kim nasıl hissetmek istiyorsa öyle hissetsin diye düşündüm.


Şiir tanımlasanız, nasıl tanımlardınız? Sizce şiir nedir? Şair kimdir?

Şiir yüreğimizden damıttıklarımızdır bana göre. İçimizde kazıyıp da çıkarttıklarımızdır. Söylemek istediklerimizin ince ince damlamasıdır. Şiir, bizim aynamızdır. Gördüklerimizin, hissettiklerimizin aynası. Çoğu zaman biz bile yazarken görürüz, tanırız kendimizi. Çünkü bilmediğimiz, görmediğimiz yanlarımızı yazarak ortaya çıkartırız. En azından ben kendimi yazarken daha iyi tanıdım, ne istediğimi, neler istemediğimi, nereye yürümek istediğimi gibi… Şair budur işte bence. Aynayı içine doğru tutan.


Fazla klişe olacak ama şiirlerinizi okuduktan sonra şu soruyu sormak istedim. Sizce aşk nedir?

20 li yaşlardayken belki farklı bir cevap verirdim ama şimdilerde aşk kelimesini daha ziyade somut şeyler için kullanıyorum. İzmir’e aşığım, denize aşığım, müziğe aşığım gibi. Çünkü bu aşk bitmiyor, sürekliliği var, ben yaşadığım sürece var bu aşklar. Karşı cinse duyduğumuz aşk bir süre sonra yerini sevgiye, saygıya bırakıyor. Ama aşk kendini hep yenileyebilir. Nedir sorusuna net bir cevap verilebilmiş mi bu zamana kadar bilmiyorum ama bu duygunun ayaklarımızı yerden kestiği, yapmam dediğimiz çılgınlıkları yaptırdığı bir gerçek. Aşkı yaşamak güzel ama bittiği zaman da kabullenmek gerek. Çünkü bizden gitmiyor, kendini değiştirip yeniden ortaya çıkıyor.


Peki; aşkı iki yanlı savunuruz... Bir tarafımız der ki sadece bir kez aşık oluruz, diğer tarafımız aşk bir çok kez yaşanır. Peki sizce? Bir insan sadece bir kez mi aşık olur yoksa bir insan birden çok kez aşık olabilir mi?

Aslında bu sorunun cevabını bir önceki soruda vermiş oldum. Aşk kendini yeniler. Bu yüzden birden fazla aşk yaşayabilir insan. Kalbimizin bizi nerelere sürükleyeceğini kim bilebilir ki. Yapmam dediğimiz bir çok şeyi yaparken yakalarız bazen kendimizi, öyleyse bir daha olmaz dediğimiz şeyler de gelebilir başımıza, aşk gibi…


Aşkla ilgili son bir soru daha soracağım. Sizce aşk tek kişilik midir?

“ölümdür yaşanan tek başına / aşk iki kişiliktir” demiş Ataol Behramoğlu. Sonuçta aşk tek başına da yaşanabiliyor ama bende şair gibi düşünüyorum çünkü aşkı karşılıklı yaşamak çok daha güzel.


Şiirlerinizi yazdığınız ortamı ve o bohem duyguyu hep merak etmişimdir...

Özel bir ortamım yok aslında. Çünkü ne zaman hangi duygunun yanıma yanaşacağını bilmiyorum. Ama yüreğimi en çok coşturan deniz ve şarkılar oluyor. İkisi bir arada ise, yani deniz kenarında şarkılar söyleniyorsa, işte o zaman kalem izin almadan yanaşabiliyor parmaklarıma. Gürültüyü sevmiyorum ama sevdiğim bir şarkıyı yüksek sesle dinlerim ve bu yüksek seste yazabilirim.


Başucu kitaplarınız ve filmleriniz var mı? Varsa bunlar neler?

Belli bir isim veremeyeceğim ama elime sıklıkla aldığım şiir kitapları oluyor genelde. Sevdiğim, içinden çıkamadığım şiir kitapları oluyor, ben de çıkmak için bir çaba sarf etmiyorum. Çoğunlukla onlardan birini alıp yeniden kaybolmayı tercih ediyorum. Filmlere gelince. İzlemekten sıkılmayacağım filmlerim de var elbet. İsim vermekte zor ama aklıma ilk gelenler “göl evi”, “melekler şehri”, pretty woman” , “babam ve oğlum” mesela. Böyle filmleri hiç sıkılmadan, ilk defa izliyormuşum gibi izleyebilirim.


Genel olarak okur kitlenizden aldığınız yorumlar neler? Olmak istediğiniz yerde misiniz? Yoksa olmayı amaç edindiğiniz bir yer var mı?

En çok yüreklerine dokunduğumu söylüyorlar. Ya da yaşadıklarımı buldum satırlarınızda diyorlar. Kimi okurken kendini ege de hissettiğini söylüyor. Bunlar elbette çok güzel yorumlar. Ne hissediyorsam onu yazıyorum, bu mısra okuyanı etkiler diyerek yazdığım bir kelimem bile olmadı. Bu yüzden belki de okuyan da kendini, hissettiklerini buluyor. Eğer bir yüreğe dokunabiliyorsam, bir yüreğe bile değebiliyorsa yazdığım mısralar, ne mutlu kalemime o zaman. Çünkü yazdıktan sonra benden çıkıyor artık o şiirler ve yazılar. Okuyanın, yüreğine değenin oluyor.

Olmak istediğim yer? Aslında çok yakınlarında bir yerlerdeyim. Çünkü hep şiirlerimin bir yüreğe dokunabildiği yerde olmak istedim. Fazlasını değil. Ben de hala öğreniyorum, hala eksiklerim var. Danışıyorum, büyüklerimin eleştirilerini alıyorum, soruyorum. Eğer bu öğrenme çabası içinde iyi ürünler çıkartabilirsem, üretmeye devam edebilirsem ne mutlu bana.


Özellikle hikayesini merak ettiğim iki şiiriniz var... İlki "Yar Gidiyor".. İçinde Samiotisa'yıda bulunduran bu şiirden yüzlerce soru sorabilecek olsam da bu şiirin senaryosunu oluşturan hikayeyi öğrenmek istiyorum. İkinci olarak ise bende de fazlasıyla yerini edinmiş olan Düşmeler/Aşk Bitti şiiriniz... Nedir bu şiirlerin senaryosu...

Belli bir senaryoları yok Gönül ama hayatın içinden çıktılar, bunu söyleyebilirim. “Yâr Gidiyor” benim de sevdiğim bir şiirim. Bir meyhanede, yine şarkılar tekme tokat yüreğime saldırırken çıktı ortaya. Dedim ya, hayatın içinden. Mübadil bir ailem var, Girit kökenli. Çocukluğum yunanca şarkılar dinleyerek, yunanca konuşmalar içinde geçti. Samiotisa ise çocukluğumun şarkısı. Babam çok güzel söyler, çocukken hep bu şarkıyı dinlemeyi severdim, şimdiler de söylemeyi de seviyorum. Etkisi öyle çok ki bende şiirlerime de konuk oluyor bazen. Bu yüzden rumca şarkılar çalan bir meyhanede, böyle bir şiirin çıkması tesadüf değil.

“Düşlemeler / aşk bitti” ise bir veda yürüyüşü. Aşk biter ve siz yürüyüp gidersiniz. Yapabilecek başka bir şey yoktur. Hani finalinde yazıyor ya, “ aşk dersem çık, ayrılık dersem çıkma dedim / çıkmadın / aşk bitti”…işte böyle bir şey…


Düşmeler/Aşk Bitti demişken... O zamanlar cevabını şiirde vermiş olsanız da yine sormak istiyorum. Kimbilir zaman fikirlerinizi değiştirmiştir diye.. Çok, çok önceleri sormuş olsanız da... Sizce hala bir şiir, bir aşkın kurtarıcısı olabilir mi?

Günümüzde bir şiirin bir aşkı kurtarabilme ihtimali çok düşük. Belki önceleri o naif duyguyu yansıtabiliyordu şiir ama aşkı kurtarmak sadece şiire kaldıysa işte bu çok zor. Aşkı öncelikle bizlerin kurtarması lazım. Ama kurtaramadığımız noktada devreye şiir giriyor yine. Nasıl mı? Şiirle kurtarıyoruz kendimizi aşkın yaralarından. Yani şiir bir aşkı değil belki ama yaralarımızı iyileştirip, bizi kurtarıyor sanırım.


Samiotisa demişken... Bu şarkı için "ben büyüdüm ama sen çocukluğumun şarkısı olarak kaldın" diyorsunuz.. Özellikle bu şarkıyı bu denli özel kılan nedir? Pelin Onay için nedir bu Samiotisa?

Bu sorunun cevabını “yar gidiyor” şiirini anlatırken verdim aslında. Yunanca bir şarkı ve yeri çok özel. Çocuklar ninni dinleyerek uyutulurken, ben çoğunlukla şarkılarla uyutulurdum ve elbette bu şarkıyla. Masasında şarkılar söylenen, ut, kanun, akordeon çalınan bir rum evinde geçti çocukluğumun çoğu zamanları. Babamın sesi çok güzeldir demiştim, bu şarkıyı özellikle isterdim, dinlemeye doyamazdım. Ki hala öyle, o söylesin ben dinleyeyim. Ki artık söylemesini de biliyorum, eşlik edebiliyorum. Sanırım şarkı söylemeyi de babamdan sevdim. Evet, ben büyüdüm ama Samiotisa çocukluğumun şarkısı olarak kalmaya devam ediyor.


Özel kılan ne sorularına başlamışken.. Cunda'yı ve Girit Lalesini sormamak olmazdı... "Cunda gibiyim" dersiniz hep... Cunda nasıldır peki? Peki ya Girit Lalesi...

Cunda..baba memleketi. İşte aşık olduğum yerlerden biri daha. O dar ve taşlı sokaklarında koşa koşa büyüdüm. Cunda nasıldır dersen Gönül, anlatması uzun derim. Toprak benim için, bir şiir, en güzel şarkı, huzurlu bir nefes. Giderken yolların kısaldığı, dönerken uzadığı bir yer. Sığınağım çoğu zaman, kavuşma telaşım, gülüşüm. Küçük bir ada belki de ama benim için büyük. Cunda nasıldır dersen Gönül, anlatması zor derim. Girit doğumlu bir dedenin torunuyum. Girit kanı var anlayacağın, inatçıyımdır. Şiirlerimde de çoğu zaman geçince, Girit lalesi de oldum, Giritli kadın da oldum, hatta Pelinaki oldum, yakıştırdılar belki de, böyle seslenmeyi sevdiler. Şikayetim yok ama.


"Şiirimizin rembetikosu" diye de bir adınız da varmış. Öyle duyduk. Nerelere dayanıyor bu?

Bu sevdiğim bir abimin yakıştırması, sağ olsun. Rembetiko şarkıları sevdiğimden ve daha önce de dediğim gibi kimi zaman yunanca kelimeleri, şarkıları şiirlerimde paylaşmamdan dolayı böyle isimlendirmişti. Dediğim gibi sadece bir yakıştırma.


Rakının şiire olan aşkını kendi bünyenizde yaşatanlardansınız... Rakı ve şiir... Hani ben değil de, bu ikiliyi bize siz anlatsanız...

Bilinen bir bağları yok belki ama bu da benim sevdiğim bir yakıştırma diyelim. Orhan Veli’yle aynı derdi paylaşıyorum, “bir de rakı şişesinde balık olsam”. Fasıl, rakı ve balık üçlüsünü seviyorum, bunu inkâr edemem. Sevdiğim için de şiirimin içine sızıyorlar. Kimi zaman bir sanat müziği makamı, kimi zaman bir meyhane hüznü, kimi zaman bir sahil kasabası...Bunlar huzur verdiği kadar dinginlikte veriyor yüreğime. “İnleyen nağmeler ruhumu sardı” diye söylerken mesela, rakının şiire sızmasını seviyorum sanırım.

Son olarak da... İyi geceler Aşk için hep yakında diye beklemiştik... Peki yine "yakınlarda" bir çalışmanız var mı?

Şiir çok çabuk tüketiliyor ama buna rağmen şiir dinlenmek ve beklemek ister. Bu yüzden yeni bir şiir kitabından önce düz yazılarımı derlediğim bir kitap çıkartmak istiyorum. Bu yazılar da birikti ve artık bir kısmının bir araya gelme zamanı geldi. Zamanı bilemiyorum ama 2012 bitmeden bu çalışmaya nefes vermek niyetindeyim. En yakın çalışmam bu olacak. Sonrasını ise kalem biliyor, ben henüz bilmiyorum.

Röportajı kabul ettiğiniz için tekrar teşekkür ederim...

Asıl ben teşekkür ederim Gönül. Ben cevaplarken keyif aldım, umarım okuyana da keyif verir. Şiirin tadında kalabiliriz umarım hepimiz. Sevgimle ve ışıkla…..


Kaynak: http://www.felsebiyatdergisi.com

Aze Yüreğime Dokundu

(yüreğime değen dost yanını yüreğime yapıştırdığım kadına, Azime Akbaş'a ithafen. Dünyaya geldiğin gün kutlu olsun)

'ey hayat! Sen şavkı sularda bir dolunaysın
aslında yokum ben bu oyunda
ömrüm beni yok saysın' (Yılmaz Odabaşı)

I.

derinlerde saklı tutulmuş kayıp sevinçlerini getirdim sana
söndüremediğin mumların kokusunda türküler derledim
Aze! Gün batımı kızıllığında sevdaya susan kadın

dağlardan inen soğuk sulardım
dost yanında kaldım, sıcağında demlendim

bir nefeslik sigaraysa gülüşlerimiz,
içine çek, söndüğünde yakmaya geldim

II.


yanık mavi sarıldı yorgun turuncuya
gebe kalan şiirlerin rahminden döküldü acılar
kıvrandı gece, esnedi sızı, düştü veda
Aze! Suskuların içinde ağıt yakan kadın

dudaklarda eriyen öpüştüm
çocuk yanına süzüldüm, uyudu sitemlerim

bir notalık şarkıysa kavuşmalarımız
haydi söyle,bittiğinde yeniden yazmaya geldim

III.

tesellisi olmuyor çalınan umutların
kapı tokmaklarında unutulan merhabaları çıkardım sana
Aze! Koynunda düşleri emziren kadın

sahile vurmuş bir dalgaydım
anaç yanına uzandım, ellerinde iyileştim

bir yudum şarapsa yıllanan anılarımız
iç gitsin, yenilerini doğurmaya geldim

IV.

deli hüzün uslandı, katreler dize geldi
sevinci okşayan rüzgarın parmaklarına tutundu hayat
sustu ay, sustu gece, konuştu yürek
Aze! Dehlizlerinde ümit yoğuran kadın

sesi yaralanmış dertli bir makamdım
can yanına sokuldum, dile değdi ezgilerim

bir nehir gibi akıyorsa büyüttüğümüz düşler
yüzmeye başla, yorulduğunda seni tutmaya geldim


Pelin Onay

Acı

-mayıs rengi uçurtmam parmaklarımdan kaydığından beri
böyle saçmalıyorum-


alıp götürebilir mi vapur
yürekte şahlanan acıyı?
ya da martılar kapıp uçurabilir mi,
kirpiklerde biriken çöl fırtınasını?

susuyorum
susuyor deniz çiçekleri
düş kırıkları batıyor ayaklarıma,
söyleniyor uzak bakışlı kırlangıç gözleri

daha kaç kulaç atılabilir soğuk sularda?
şarkı sustu
sevda ateşli
göz kamaştıran yürek artık delirdi

dilde köpüren yemine saplandı misina
ıslah olmaz coşkunun dibi delindi
söyleyin neden kimse konuşmuyor?
vapur diyorum
alıp götürebilir mi gözlerde çivilenen kavuşmayı diyorum

susuyorum
susuyor kadehte rakı
güz kırıkları batıyor gözlerime
söyleniyor asi sözlere yapışan bakışları

daha kaç şarkı söylenebilir sarhoş bir ağızla?
gece sustu
eller ateşli
göz kamaştıran kahkaha artık delirdi

sözde direnen aşka sığındı veda
uslanmaz güvercinin kalbi yenildi

-mayıs rengi uçurtmam çalındığından beri böyle
saçmalıyorum-

Pelin Onay
-iyi geceler aşk-

Bi Düşün

Bi düşün bakalım.
Sevdim mi sevdim.
Gittim mi yoluna, gittim.
Kafa tuttum mu dağlara, tuttum.
İncik, boncuk, basma, entari getirdim mi her gelişimde, getirdim.
Neyim var neyim yoksa, koydum mu masanın üstüne, koydum.
Anlattım mı kaç cana kıydığımı, kaç yıl yattığımı, anlattım.
Bi koşu gidip ellerimi yıkadım mı, yıkadım.
El üstünde tuttum mu, dil üstünde, yer altında sakallı dede, tuttum.

Sonracığıma,
Deve sürüsünü ıhlatacak kadar yoruldum mu gecelerde, yoruldum.
Beş aşığı bezdirecek kadar kandırıldım mı sözlerle, kandırıldım.
Hırpalandım mı dağları seyrederken çöllerde, hırpalandım.
Balıklarımın başını bırak, tuzum koktu mu, koktu.
Gördüğüm şeyi, göremediğimi gördüm mü, gördüm.
Bildiğim yolların çıkmayışlarını gözüme soktum mu ellerinle, soktum.
Aklımı, aklına bandırıp seni mutlu edemeyeceğimi bildim mi, bildim.

En sonunda,
Gittim mi yoluma, gittim.

Şimdi,
Özledim mi seni,
Hem de nasıl.

Döner miyim, dönmem…


Sahir Üzümcü

11 Temmuz 2014

Mazideki Yaşam - Malatya

Battal Gazi’si ile destanlaşan ünü var,
Niyazi Mısri İle anlatılan dünü var,
MALATYA, asırlardır –İslam-a oldu kale,
Türklüğü-yle övünen, çok şanlı bugünü var


MALATYA” yemyeşildi, aratmazdı cenneti,
Kolaylıkla çekerdik, bu yüzden her mihneti.
Şehrin her tarafında güzel sular çıkardı.
Harık”larda suyumuz, şırıl şırıl akardı.

Anlatmak mümkün değil, bir hoştu âlemimiz,
Olayları tasvirden acizdir kalemimiz.
Bizim yurdumuzdaki insanlar barışıktı.
Her yerde savaş vardı, dünyamız karışıktı.

Harpten korunmak için siperler kazılmıştı.
Alnımıza yokluğun zilleti yazılmıştı.
Boş verdiğimiz dünya, alev alev yanardı.
Yaşamımızda her gün bir yaramız kanardı.

Öyle günler gördük ki, ölüye yoktu kefen,
Yoksulluğun önünde aciz idi ilim, fen.
Dalkavukluk, rezillik başın almış giderdi,
En büyük kötülüğü, bunlar bize ederdi.

Hesaba alınmazdı haklıca sözlerimiz,
Mayıs ayı geldikde ağrırdı gözlerimiz.
Mihnetle konulurdu, göze bir damla ilaç,
Karne Ekmek”iyle de doymazdık, kalırdık aç.

Moda” tabir edilen ilaç konurdu göze,
Tatlıca bir kızıllık verirdi o da yüze.
Mıymış mıymış bakardı, o güzelim gelinler,
Pek etkili olmazdı, idareyi telinler.

Kürsü” kurar yatağa, ısınırdık her gece,
Sorulunca, çözerdik, birkaç tane bilemece.
Türküyle anılırdı eski, yeni her olay,
Böylece hafızaya nakşı olurdu kolay.

“Çarşıda leymun tuzu, vali taktı boynuzu,
Avratlar manto giydi, ne tadı var ne tuzu.”
Söylenirdi avazla, yakılan bu türkümüz.
Çarşaf”ı kovmaktaydı, “Çülâki”den kürkümüz.

Herkesin durak yeri olmuş idi “Sümerbank”.
Dağıtamazdı halkı, ne tüfenk ne de bir tank.
Birkaç metre bez için, olurdu büyük savaş.
Kavgasından kurtulduk, çok şükür, yavaş yavaş.

Vergi borcu elinden bütün millet naçardı.
Görünce bir memuru, köşe bucak kaçardı.
Satılırdı icrada legen, kazan, teşd, tava,
Zavallı mükellef de alırdı bundan hava.

Zengine hizmet için bankalar kurulmuştu.
Saf, biçare vataş, kalbinden vurulmuştu.
Öyle bir düzendi ki, yoktu kimsenin dostu.
Devlete kaptırmıştı, herkes sonunda postu.

Merhamet nanay idi, yürekler olmuştu taş,
Devletin memurundan yılmış idi vataş.
Her şey memur içindi, ne gaz vardı, ne şeker.
Onlar için dönerdi, devletteki her teker.

“Ganne” yakmak için yağ, “Çıra” için ise gaz,
O günler bulamazdık, karanlık geçerdi yaz.
En büyük suçlardı, cepteki çakmak taşı,
Zehir, zıkkım olmuştu, soframızın her aşı.

Tükürük Kebabı”ıyla, “Salata”ydı aşımız,
Kurtulmazdı beladan, şu zavallı başımız.
Gözümüzde büyürdü söylenilen her maval.
Anlatırdı yaşlılar, dinlerdik aval aval.

Günlerimiz geçerdi ya bahçede, ya bağda.
Umutlar tükenmişti hem ölüde hem sağda
Kalmamıştı ortada, tutunacak dalımız,
Pek çekilecek gibi, değildi vebalımız.

Somun” pişirilirdi: yasaktı, “Açık Ekmek”,
En büyük suçlardı, toplanıp “Zikir Çekmek”.
Bir düdük çalınınca, değişirdi her makam,
Kazalar’da da ilah kesilmişti kaymakam.

Kimse bilmez, kim söyler, kim çalar “Zilli Def” i?
Emniyet’in zikreden olmuş idi hedefi.
Kur’an” okutulmazdı, yasaktı Eski Yazı,
Yeni Ezan”a karşı, kızardık bazı bazı.

Hastalıklar taşırdı, hasret kaldığımız (!) “Bit”,
Ondan kurtulmak için kalmamıştı bir ümit,
Verem’le tifo, tifüs yıkardı evimizi,
Celâllensek de kimse, dermezdi devimizi.

Beş Taş” oynatmazlardı, pahallık olur diye,
Yedi Tuğla” yıkana verilirdi hediye.
En büyük eğlenceydi, “Yüzük-Fincan” oyunu,
Uykum kaçmaya görsün, sayamazdım koyunu.

Sigara kutusundan oluşurdu “Sayı”mız.
Her oyunun içinde vardı bizim payımız.
Kırardık tabakları, “Cıncık” oynamak için,
Aklımıza gelmezdi, ne Japonya, ne de Çin.

Canımız sıkıldıkça “Develeme” atardık.
Hıbilik”den korkunca, çıkar damda yatardık.
Bazen da fazla gelir, olurduk “Orta Kadı”.
Bugünkü oyunlarda, yok o günlerin tadı.

Pöt, Pöt, Pötürcek” diye , dolaşırdık her evi,
Sırıklarda taşırdık, “Pötürcek denen devi.
Yağmur yağsın isterdik ıslanmak pahasına,
Halen hayranımdır ben, halkımın dehasına.

Peygamber Buğdası”ydı, “Gilgil”, “Mısır”ın adı,
Arpa Ekmeği”nin de, damağımdadır tadı.
Gilgil Ekmeği” yiyip, bir hayli tıkanırdık,
Dere Başı”na gidip, don, gömlek yıkanırdık,

Yıkanırken derede gelirdi “Aboş Dayı”,
Yediğimiz dayakta vardı O’nunda payı,
Kadınlar Hamamı”nda kraldı “Zeyneb Bacı”,
Kızınca söylenirdi, bizlere acı acı.

Yollar ayrı ayrıydı, yoktu amaçta birlik,
Bu yüzden bozulmuştu, işlerde düzen dirlik.
Deli Gaffar” soyunur söverdi dağa, taşa,
Nasibin alamazdı küfründen “İsmet Paşa”.

Humallah” dediğimiz “Faro”, çalardı kaval
Anlattığı her olay, gelirdi bize maval.
Oldukça kuvvetliydi, sağlam idi bünyesi,
Ahrete çabuk gitti, okununca künyesi.

İnsan bazen üzülür, bazen da sabrı taşar,
Halen unutulmadı “Şorikli Deli Yaşar”.
İzo” ile “Kız Mahmut”, şehre olmuştu nişan,
Bugünse delilerin hepsi oldu perişan.

Şosenin kenarında “Hac’eli” yan yatardı.
Yoldan geçen her şoför o’na para atardı.
Korucuk”a gidenken biz de uğrardık o’na,
Soğuk, sıcak demezdi ; beklerdi, dona dona.

Her yaz gider gelirdik, yol olmuştu bize “Venk”,
Aliseydi” içinse, yükümüz olurdu denk
Abdulvahap”a gider kalırdık birkaç gece,
Ahmet Duran”a gitmek olmuş idi eğlence.

Hacı Bayram” küserdi gitmeyince yanına,
Gitmemek yakışmazdı, o’nun kutsal şanına.
Meşhur idi “Çınar”ı, “Pınar”ı “Orduzu”nun,
Hakkı ödenemezdi ekmeğinin, tuzunun.

Horata”ya giderdik binbir heves, naz ile.
Bütün pınar başları, şenlenirdi yaz ile.
Yama”, “Sarıçiçek”de tez geçirirdik yazı,
Cennetten bir köşeydi, “Çırmıktı’yla Banazı”.

Şaban Dede”ye gider soğuk sular içerdik.
İnek Pınarı”ndaysa, kendimizden geçerdik,
Kündübeğ Pınarbaşı”, bizlere can katardı,
Kapılık”ın hayali içimizde yatardı.

Yanlışımız olunca kimse etmezdi ikaz,
Çok uzak kalıyordu bize “Sürgü”nün “Takaz”.
Gitmek mümkün değildi vasıtasız yolu,
Görmezsek de özlerdik, içimiz dolu dolu.

Aşağışeher”deydi eski karışmış ırklar,
Üçler”, “Beşler”, “Yediler”, sonra gelirdi “Kırklar”,
Sıddı Zeyneb”, “Tavabil”, “Emir Ömer” en başta.
Battal Gazi”miz ise galipti her savaşta.

Emir Ömer”, daima saygıyla anılırdı,
Malatya”nın en büyük “Emir”i sayılırdı.
Tüm Malatyalı’ların o’na vardı saygısı,
Rahmetler dileyenin, kalmazdı bir kaygısı.

Battal Gazi”miz ise şehrimizin şanıydı,
O’nun gazaları’ysa, birer –tatlı anı-ydı.
Doğduğu yere saygı duyulurdu her zaman,
Hanesi’ni yıkana, küfredilirdi her an.

Sıddı Zeyneb” bizlere hem ana, hem bacıydı.
Manevi nüfuzuyla, şeherin baş tacıydı.
Yerindeydi “Nefise Hatun”un mezar taşı,
O’nun da yüce idi, ta göklerdeydi başı.

Taşraya ulaşmıştı, “Ali Baba” nın ünü,
Kara Baba” nın ise, duymadık güldüğünü.
Hersli Baba” dan korkar heyecanlar yaşardık,
Kemahlı Sultan” daysa, şaşım şaşım şaşardık.

Korkuyu giderirdi, meşhur “Vaiz Baba”mız.
Pek de boşa gitmezdi, bu yöndeki çabamız.
Her zaman gözümüzde büyürdü “Ahmet Duran”,
İnsanlığı, mertliği o’ydu bize buyuran.

Değirmen Önünde” ydi “Horasan Padişahı”,
Kimselere kalamazdı, mazlumun acı ahı.
Kırklar” da harabeydi, “Usta-Şeğirt Kubbesi”,
Onlar’dan çok uzaktı haramın bir habbesi.

Kervansaray” harabdı, hazindi, pür melali.
Yürekler acısıydı, “ULU CAMİ” nin hali.
Kapalıydı kapısı, “Ak Minare”, “Toptaş”ın,
Yollara döşenmişti, olsaydı, mezar taşın.

Yıkılmıştı hunharca, meşhur “Çingene Han”ı,
Tarihi yaşamında, silmiş idi zamanı.
Bakmamıştı hiç kimse, gözlerinin yaşına,
Dünyalığa temahla, kıymışlardı taşına.

Sütlü Minare” mizin yıkılmıştı camisi,
Hiçbir dini eserin, kalmamıştı hamisi,
Halfetih Minare” miz, ta dipden oyulmuştu.
Tekkeler ve türbeler, haince soyulmuştu.

Türbeler soyulurken muhafızdı “Tam Baba”,
Kara Baba” ya kızıp, olmuştu biraz kaba.
Sancaklar alınırken O’nu çok beklemişti.
Güveni sarsıldıkça,işini teklemişti.

Kanlı Kümbet” ve “Zindan” yıkılmak istenirdi.
Edir ile Bedir” se, zalime direnirdi.
Her yer zibillik olmuş, camiler satılmıştı.
O nazlı kitabeler, yerlere atılmıştı.

Karga Pepe” önünde çocuktan geçilmezdi,
Kahkaha seslerinden, sevinen seçilmezdi.
Konuşmayan konuşur, böyleydi inancımız,
Üç Kardeş” in taşıyla, kesilirdi sancımız.

Ağrı sızı kalmazdı, sürerlerse bu taşı.
Çokça abartılırdı, “Abdulvahab”ı n yaşı.
Çatlak” da yaşanırdı; gezide, neşeli gün,
Ordaki zamanımız, olurdu bize düğün.

Alacakapı” daydı, “Hoppa Kadı Çınarı”,
Çınar ile birlikte yok ettiler “Pınar”ı
Battal”, “Hoppa Kadı”yı kilisede basmışdı,
Malatya”ya getirip, bu çınarda (?) asmıştı.

Hötüm Dede”ye alır çocukları giderdik,
-Simitini kaçırır- :duayla, keyfederdik,
Sarılık”a gitmezsek geçmezdi o derdimiz,
Hastalıklarla dostluk, kaçmazdı bir ferdimiz.

Müftü Mezarlığı”nda kalmamıştı bir tek taş,
Orayı dağıtana buğzetmişti vataş.
Namazgah” halliceydi, diretmişti zamana,,,
Seyit Gazi Hanesi”, gelmemişti amana.

Karahan”dan çamurdan ve tozdan geçilmezdi,
Çeşmeleri kurumuş, suları içilmezdi.
Yıkılmıştı binalar, çalınmıştı taşları,
Zavallı halkınınsa, eğik idi başları.

Şeherin Surları”da harabeye dönmüştü,
Taşları sökülmüştü, haşmetiyse sönmüştü.
Yapılan her binaya olmuştu temel taşı.
O’nun da sona ermiş, bitmiş idi savaşı.

Şehrin de tamamlanmış, artık bitmişti işi,
Önlenemez olmuştu, -sona doğru- gidişi.
Zulme varan ihmalden nasibini almıştı,
Harabolmuş, yıkılmış; yalnız, -ismi- kalmıştı.

Biz tarihten kopmuştuk güzelim tarih bizden.
Harık” da boğulmuştuk, korkmaz iken denizden.
Sürüklenip dururduk meçhule doğru hızla.
Mazimizden kopmuştuk, yemeyen bu ağızla.

Köşger Baba”, “Fırat”ın sağ yanında yatardı.
Bitirdiği işini ta şehere atardı.
Maşrabasın uzatıp, nehirden su almıştı.
Çok uzun boyununsa, efsanesi kalmıştı.

Anlatırlar, dinlerdik O’na köleymiş zaman,
Fırat”ın suları da vermedi O’na aman.
Karakaya Barajı”, sildi efsanesini,
Bundan böyle bizler de duymaz olduk sesini.

Tecde”nin süsü idi, “Pirceviz”le “Dermegi
Herkes ondan beklerdi, muradına ermeği.
Dermeği” şifa verir, “Pirveciz” ise derman.
Çorlu” hastalar için buradan çıkardı ferman.

Al Ocağı” na gider “Al” gelmiş kadın ve kız,
Kırk Ocağı”nda ise kesilirdi bütün hız.
Hoşirik Çamuru”yla sıvanırdı yüzümüz,
Her şeye inanmıştık, buydu bizim “Öz”ümüz

Hastalığın elinden olmuştuk idik –madrabaz-,
Alerji”nin adıydı, bizim o eski “Dabaz”.
Gider “Dabaz Suyu”na birkaç defa girerdik,
Sonunda iyi olur, mutluluğa ererdik.

Atarlardı “Köynek”i –boyalı olsun- diye,
Böylelikle olurdu, ilacımız hediye.
-Kabak-ın çekirdeği –kolye –olunca bize,
Boğmaca” uğramazdı, kolayca semtimize.

Hoca Keşşaf Efendi”, oldukça sayılırdı.
Her zaman, her meka rahmetle anılırdı.
Dileklere devaymış, defedermiş nazarı,
Dolup dolup taşardı her –Cuma-‘a mezarı.

Van Müftüsü” okursa, şifalı olurdu su,
Hiç kimsenin Allah’tan başka yoktu korkusu
Başlar iken her işe, çekerdi bir –besmele-,
Duyulan manevi haz, geçmiyor bugün ele.

Hasretimize karşı, hasreti bize “Kernek”,
En ufak sevincimiz olurdu düğün, dernek
Allah’ın lütfu idi, o ne renk, o ne boya...
Tefekküre dalıp da bakardık doya doya.

Derme Deresi” idi, bizim de yazlık plaj.
Yıkanabilmek için, evde yapardık sondaj
Bey Suyu” verilip de kesilince suyumuz,
İmdada yetişirdi, evlerdeki kuyumuz.

Tohma”da çimmek için, gider idik “Kırkgöz”e,
Kolayca aldırmazdık, söylenilen her söze.
Fırat”dan çok korkardık, bakarken “Kömürhan”da,
Zannederdik eşi yok, o’nun da bu ciha.

Yine oldukça şendi, eski “Sıtma Pınarı”,
Hasta için arasak, orda bulurduk nar’ı
Kaf Dağı” kadar bize uzak idi “Çarmuzu”,
İstenirse giderdik gene de kuzu kuzu.

Her düğün, her davette vardı –bayram havası-,
Başımıza geçerdi bazen da yağ tavası
Çok şükür geldi geçti; iyi, kötü o günler.
Etrafa nam salardı çevredeki düğünler.

Kemancı Arakil”le “Defçi Kör Sıddı Bacı”,,
Hak edip olurlardı, her düğünün baş tacı.
Mahalleli savardı sazlı, sözlü düğünü,
Şehrimizi aşmıştı, “Köçek Mahmut”un ünü.

Nuri” dombelek çalar, “Çalgıcı Zöhre”yse def,
Düğünün neş’esiydi, Onlardaki ilk hedef.
Güzel keman çalardı, “Hasan” ile “Kalender”,
Agob”un udu ise, dinlenirdi pek ender.

“Zurnacı Abuzer”le meşhur “Davulcu Hasan”,
“ Mişmiş Geceleri”nde onlardı hava basan.
Davul, zurna çalarak gezerlerdi yurtları,
“Derino” ve “Lorke”yle yenmişlerdi kurtları.

Malatyalı Fahri”nin tamburu çok inlerdi.
Dömbelekçi Kör Sait” bakraç sesi dinlerdi.
Sese doğru atardı, lastik sapanla taşı,
Bize komik gelirdi, hedefinin telaşı.

Ekmekçi Meryem Bacı”, güzel ekmek yapardı.
Birkaç mahalle halkı, sanki o’na tapardı
Yalvar yakar olup da zor alınırdı sıra,
Mesleğinde ustaydı, hakim idi tıra.

Gübürlü’nün Zeynep”le “Hamikli’nin Adile”,
Rahmetler diliyoruz, kendileri yad ile.
Methlerini duyardık, o günkü gebelerde,
O ustalık şimdi yok, -Fermanlı Ebe-lerde.

İğneci Kaya Bey”de iğnemizi vururdu,
Tatlı dil, güler yüzle bizleri avuturdu.
Çok severdik kendini, hemi de çok sayardık,
Ününü, şöhretini her tarafa yayardık.

Yemeni’de ustaydı, komşumuz “Köse Kasım”,
Çok iyi çalışırdı, ayakkabıcı “Asım”.
Semerci Saraç Arif”, ustamız sayılırdı,
Deli Samed” çıraktı, kızınca bayılırdı.

Kır eşeğin üstünde artar idi hızımız,
-Mişmiş- toplar dururdu kadınımız, kızımız.
Sığırları yayardı, “Sığırcı Emine”miz,
-Ocak” ismi altında tüterdi şöminemiz.

-Me- ile –Mö- sesleri, kaplar idi her yeri
Sığırların dönüşü ırırdı mahşeri.
Toz, duman geçilmez; kapanırdı, ufkumuz,
-Geç kala sığırlar-, kaçar idi uykumuz.

Deli Emine idi şehrin meşhur hancısı,
En ağır küfürlerin O idi kemancısı.
Kulağımızdan tutup, havaya kaldırırdı.
Bazan da fazla kızar, etrafa saldırırdı.

“Su içen....” diyerekten, -Sebilci-miz gezerdi.
Bizi, beleş su ile, minnet ile ezerdi.
Her sabah erkenleyin dükkanlar açılırdı.
-Duasız pazarlıktan-, şiddetle kaçılırdı.

Üç Aylar” da sevginin tohumu ekilirdi.
Ramazan” aylarında –tombala- çekilirdi.
Bayram” günlerimizin, bambaşkacaydı tadı,
Söylemeye gerek yok, “Bayram”dı günün adı.

Şirket Hanı” ayakta, “Afyon Hanı” yanmıştı.
Esnaf, müşterisini fazlaca saf sanmıştı.
Kazıklamak isterken, kazıklanırdı kendi,
Onu da alt ederdi, müşterisinin fendi.

“Öllük ha öllük...” diye –Öllükçü-müz geçerdi,
Herkes, “Recep Dayı”dan bolca –biyam içerdi.
“Bir batman şeker döktüm...” diyerek bağırırdı,
Şerbetçi Çoban Dayı”, müşteri çağırırdı.

Tellal Kulaksız Nazım”, parayı şeddeleyip,
Bağırırdı uzunca cümleyi heceleyip,
Eski para toplardı, olmuş idi –paracı-,
Çil Mahmut”un malının o’ydu reklam aracı.

O zamanlar dinmezdi içimizdeki sızı,
Okuturdu –Kur’an-ı tınmazdı “Piri Kızı”.
Hapis yatar, çıkardı; zulme pek aldırmazdı.
Dünyadaki hiçbir güç, vebalin kaldırmazdı.

Kurulmuştu Meydana korkulan dar ağacı,
Hanım”ın asılması, gelmişti bize acı.
Son a söylediğin türküler çok yanıktı,
O gün sabaha kadar “Malatya” uyanıktı.

Anıyorken eskiyi, “Horey”i yad edelim,
Af dileyip ruhundan, sonra feryad edelim.
Tepür”lerken buğdayı, çok takılırdık o’na,
Kalender meşrebliydi, her an hazırdı sona.

Hem yeşil hem çıplaktı, hem ormanlıktı dağı,
Görmemek eksiklikti, tarihi “Akçadağ”ı.
Kendisi yakıncaydı, yine bitmezdi yolu,
Bazan da kapatırdı bu yolu yağmur, dolu.

Her tarafı yemyeşil, huzurla içine gir.
Giden misafirini hoş ederdi “Arapgir”.
Tahir” kasabasının merkeziydi “Arguvan
Sefil, görünüşüne, dayanmazdı değme can.

Büyük sevgisi vardı hem dostta, hem yarende,
Tarihi yaşamıyla meşhur idi “Darende”,
Camisiz minareler, han, hamam ve kalesi,
Onun da bitmemişti, ağyara ihalesi.

Akardı burada “Tohma”, durgun, coşkulu, deli.
Kenarında parlardı, pir “Şeyh Hamid-i Veli”.
Meşhurdu “Aşudu”su, hoştu “Gavur Hamamı”,
Zengibar”ın üstünde, görülürdü tamamı.

Polat”a bağlıcaydı, tarihi “Viranşehir”,
İlçe olunca adı olmuştu “Doğanşehir”.
Memluk’e, Selçuklu’ya epey hizmet etmişti,
Bizans zulmüne rağmen, bu günlere yetmişti.

Hekimhan” ilçesinde demir yolu geçerdi.
Gitmek isteyen herkes trenleri seçerdi.
Oldukça meşhur idi kasabadaki –Han-ı,
Görmeden edemezdik, giderken “Yazıhan”ı.

Fethiye”deki cami, o zaman harap idi.
Cemaatı pek yoktu, hali de serap idi.
Külliyesi yıkılmış; yalnız –cami- kalmıştı.
Onun da güzelliği çevreye nam salmıştı.

Pütürge”yle “Kahta”yı bölerdi “Nemrut Dağı”,
-Yalancı Tanrılar-ın olmuş idi otağı.
Tepehan”dan geçilip “Pereş”e gidilirdi,
Barsawma Manastırı”, ziyaret edilirdi.

Yeşilyurt” olmuş idi, “Çırmıktı”nın da adı,
Bağının, bahçesinin bir yerde yoktu tadı.
Yaz gelende giderdik, bahçeleri serindi,
Etrafı çok ağaçlık, vadisi de derindi.

Memleketi anlattık, şimdi gelelim bize...
Elbetteki ibrettir, bu geçmiş hepimize.
On adımdan öteye atamazdık bir –Taş-ı,
Meskenimiz olmuştu, sokağın –Köşebaşı-

Bir tümseğin üstüne –Hollik- diler dururduk,
Sonrada da –Hollik-i –Yassı Taş-la vururduk.
Gözümüz bağlıkta “Kör Ebe”ydi adımız,
İyi oyun oynardı, bazen “Orta Kadı”mız.

Sülü Değnek” oynardık…-yan tuluk, -oşo mini-,
Böylece avuturduk içimizdeki kini.
Bu oyunun sonunda –gaggılardık- herkesi,
Onu da bitirdikten sonra keserdik sesi.

Naldır Naç”ın adını “Kız Doğurtma” koymuştuk,
Hombek” oynayarak da oyunlara doymuştuk.
Yenmek amacımızdı, yenilmemek gayemiz,
Birazcık övülmekti, oyundaki payemiz.

Horhop” için önceden hedefleri seçerdik,
-Meydan Savaşı” verip, kendimizden geçerdik.
Bazen da hedef olur, kırılırdı kafamız,
Evde dayak yeyince, tükenirdi safamız.

Süpsüpü”yü yapardık sulu söğüt dalından,
Bu dalı da alırdık, başkasının malından.
Hırsızlığa geçerdik komşu bahçeye, bağa,
Kızmazlardı, derlerdi : “Bırak da yesin çağa”.

Ser verir sır vermezdi, bizim eski sırdaşlar,
Pöçük” toplar dururdu, “İzmaritçi” –gardaşlar-.
Kavga önleyemezdi yerinde akrabalık,
Çok basit olaylara bakardık alık alık.

Guşgana” da pişerdi “Ispanaklı Köfte”miz,
Ağzımız yanarsa da tez geçerdi öfkemiz,
Beğenmezsek yemeği çatılırdı kaşımız,
Sözümüz dinlenmezdi, küçük idi yaşımız.

Kağız Anam” diyerek lafa başlardı kadın.
Dinlemekten usansan, duyulmazdı feryadın.
Elti, gelin, görümce kavga ederdi her an,
Kavganın çokluğundan çabuk geçerdi zaman.

-Duvar anarşisi-nin “Arslan Çakkal” –Colis-i,
Nevzat Çobanoğlu” da kızdırırdı polisi.
Çizerdik duvarları tebeşir ve çakıyla.
Bir –Aferin- alırdık, yüzümüzün akıyla.

Sinemaya giderdik, güzel film gelince,
Makiniste söverdik ceryanlar kesilince.
Karanlıkta ederdik hem kavga, hem de dövüş,
Dilimize persenkti, olur olmaza sövüş.

Okullar bizim için evden kaçış yoluydu.
Hocalara içimiz sevgi ile doluydu.
Okuldan kaçar isek, hoş geçerdi günümüz.
Hava güzel oldukda pazar’dı düğünümüz.

Koyunun yoğurdunu, sitilde çalkalardık.
Güz geldikçe nöbetle değirmene kalkardık.
Doldururduk ambara bulgur ile yarmayı,
Böylelikle düşlerdik kışı da çıkarmayı.

Kavurma yapmak için keserdik koyunları,
Kış günleri –masal-la süslerdik oyunları.
Cin, Peri’den bahsedip ürkütürdük herkesi,
Ziyaretle korkutup keserdik çıkan sesi.

Ay’ın tutulmasıyla, Güneş’in tutulması,
Büyük olay olurdu onların kurtulması.
Teneke, kap-kacağı ne bulursak çalardık,
Kurtarınca onları çok hülyaya dalardık.

Dam loğlardık loğ ile, damda kürürdük kar’ı,
Kendi işimizdi bu olmazdı bir çıkarı.
Kanalizasyon yoktu, halimiz bir alemdi,
Bütün ihtiyacımız, ancak birkaç kalemdi.

Evlerde banyo yoktu, lüküstü –gusulhane-,
Hamama gitmek için ancak buydu bahane.
Öfeleme” yenirdi, “Samut” kokardı hamam,
Bu ziyafetten sonra banyo olurdu tamam.

Gelin Hamamı” ile “Kırk Hamamı” çok hoştu,
Yapılan eğlencenin, halk keyfinden sarhoştu
Darbuka eşliğinde çalınıyordu sazlar.
Neş’e ile oynardı müşteri kadın, kızlar.

Ne kızgın, ne dargınlık uymuştuk bu gidişe,
Tek tesellimiz vardı, yaklaşmıştık finişe.
Uzun süre yürürdük, gün gelirdi bize ay,
Ellili yıllardaydı evimize girdi çay.

Seçimler getirmişti, bize yeni bir hava,
Bol vaadi görünce hepimiz geldik tava.
Kimimiz CHP’li kimimizse DP’li,
Akıl baştan gitmişti, olmuştuk hepten deli.

Tavuk esirgenmezdi, eğer gelecekse kaz,
Menfaati gördükte, hiç kimse etmezdi naz.
Düşünemez olmuştuk, canımız idi yanan,
Hayaller yok olmuştu, hakikatti yaşanan.

Her zaman kuvvetliydi, güçlüydü imanımız,
Arkadaşlık uğruna feda idi canımız.
Kalbimiz zengin idi belki azdı nakdimiz,
Buna rağmen neş’eyle geçer idi vaktimiz.

Her şeye sabrederdik, buydu alın yazımız,
Bazen da sessiz kalır, çınlamazdı sazımız.
Memur, eşraf birleşmiş, hepsi keyfe düşmüştü.
Leş kargaları gibi, başlara üşüşmüştü.

Herkesin kendine has vardı muhakkak derdi,
Gözümüzde büyüktü ordumuzun her ferdi.
Bayram geçitlerini, oldukça çok severdik,
Onları nefsimizden daha fazla överdik.

Ne günlere kalmıştık, ayaklar olmuştu baş,
Zehirden de beterdi, var olan bir lokma aş.
Elbet ki bu günlere koşa koşa gelmedik,
Çok şükür, o günleri yaşayıpta ölmedik.

Eski çektiğimizi, görmeyenler bilemez,
O devrin ayıbını hiçbir silgi silemez.
Övüyorlarsa eğer, biliniz hepsi yalan,
İnkarla örtülemez, o haysiyetsiz talan.

Gözlerimiz görmezdi dilimiz olmuştu lal,
Kuzu gibi olmuştuk, nice giderdi bu hal?
Susturulmuştuk hepten kesilmişti sesimiz,
Korkumuzdan da çıkmaz olmuştu nefesimiz.

Unuttuğumuz vardır, yoktur eklediğimiz,
Anladık ki boşaymış, onca beklediğimiz.
-Hizmet- adı altında zulmederlermiş,
Korkumuz boşunaymış, üfürsek giderlermiş.

Zaman, zemin değişir: ama değişmezdik biz,
Kolay kolay üzülmez, neş’eliydik hepimiz.
Sevinçte ve kederde ortak payımız vardı.
Herkese geniş dünya inanın bize dardı.

Bizler için tatlıdır, yaşamımızdaki dün,
Güzel Anı”dır bize: o hatıralar, bugün.
Mazimizden memnunuz, istikbalden umutlu,
“MALATYALI OLMAYI” yaşarız, mutlu mutlu

(Mayıs-1993)

Bin dokuz yüz doksan üç yılının Mayıs ayı,
Anlatmamı sağladı içimdeki dünyayı.
Yaşadığım zamanın –onbeş yıllık- dönemi
Anlatınca belirdi, o günlerin önemi.

(1940-1955 Yılları)

Celal Yalvaç

Yeşilyurt Bedduaları

-Yetişip yetmeyesiceli
-Aspi dökesice
-Ardı gelesice
-Vurucu vurasıca
-Kepeğin kesile
-Kuluncuna yangı düşe
-Gidişin olada gelişin olmaya
-Yüzüne it yapışa
-Çatlayasıca da patlayasıca
-Yüzü ardına gelesice
-Gululiye(Kolereya) gidesice
-Başına çay taşı düşe
-Kırılasıcalar
-Yüzüstü sürülesice
-Gözün oynaya
-Gözüne patlama düsesice
-Sürüm sürüm sürünesin
-Zıkkımın kökünü ye
-Akşamdan yatada sabaha kalkmaya
-Boyu devrilesice
-Yanın yere gele
-İki ışığın söne
-Kafan kaşıklık ola
-Sesin karayerin altından gele
-Sırtın güneye gele
-Türemiyesin
-Toprağına gidesin
-Salancan gide
-Saplıcan tutasıca
-Yeğin sırtı yere gelesice
-Alnının çatından vurulasıca
-Afata gidesice
-Porsuyasıca
-Eti tahtaya dökülesice
-Baba çıkasıca
-Porum porum porsuyasıca
-Bitmeyesice
-Dönemeyesice


Yeşilyurt Kitabı
Ahmet Şentürk & M.Sedat Balarısı

Buraya ablam İfagat'in unutamadığım bedduasını da eklemek isterim. Rahmetli çocuklara kızdığı zaman "Allah'ın beytine gidesin' derdi. Mekanı cennet olsun.

Bercestelerim

Ağlamak   Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal S...